Kış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2015 Pazar

ZORLU YAŞAMLAR!

Uzun yıllar önceydi. Durmak bilmeyen rüzgar kış kokuyordu. Dışarıda yere göğe beyaz gelinliğini giydiren kar yağıyordu. Aşağıdaki ağıllarda yalaklarda suların üzeri ince bir buz tabakası ile örtülmüştü.
Karların örttüğü gri tarlalar ürkütücü bir beyazlıkla kaplıydı. Gün batımının renklerini bürünmüş bulutlar ve söğüt ağaçları kabus gibi çöken gecenin ayazına hazırlanıyordu.
Kozmik gökyüzü, soğuk bir kış günü sırtımızı rüzgara verip ısınmak için atlar gibi ayaklarımızı yere vurup soluk alış verişimizi izliyordu.
Tekmil canlı buz tutmuştu.
Sular buz tutmuştu.
Güneş buz tutmuştu.
Yaşam uçsuz bucaksız bir beyazlığın içinde kaybolmuştu.
Arazi arazi olmaktan çıkmıştı.
Evler ev olmaktan, ağaçlar ağaç olmaktan.
Baş döndürücü kayalık arazi ve ova günlerce rüzgarın korkunç uğultusu ile mücadele etti. Tekmil canlı ıssızlığın ortasında yaşam mücadelesi verdi. Gölün yüzeyi aylarca sürecek kalın bir buz tabakası ile kaplandı. Günlerce rüzgarın uğultusundan, soğuğun ürkütücü gücünden kimse dışarıya çıkamadı.
Aralıklarla rüzgar köyü terk edip, güneş bulutlar arasında ışıklarını gönderdiğinde kahvehanelere toplanıldı. Hayvanlar yalaklardan su içsin diye dışarıya salıverildi. Köpek sesleri belli belirsiz duyuldu. Çocuklar kendilerini sokaklarda buldu. Kadınlar çeşme başlarında çamaşırlarını yıkadı.
Gölün kıyısındaki toprak yolun hemen yanında Tilki Selim’in düz damlı beyaz badanalı kahvehanesi tıka basa doluydu. Renksiz bir havada ısınmak için gürül gürül yanan tezek dolu sac sobanın etrafında kımıldayacak yer yoktu.

Recep de kahvehaneye gelmişti. Gürültü ile yanan sobadan uzak, giriş kapısına yakın bir yerde tahta masaya dirseklerini dayamış düşünüyordu. Karakış bastırmadan havanın buz kesmesi diğerlerini olduğu gibi Recep’i de bunaltıyordu. Kış uzun sürerdi böyle zamanlarda. Recep bunu deneyimlerinden biliyordu. Ancak yapacak bir şey yoktu…  Gürültülü kalabalıkta konuşulanları anlamak için kulak kabartmak gerekiyordu. Recepte öyle yaptı. Dikkat kesildi. Konuşmalar kış üzerine idi. Kışın zorlu geçmesi, baharın geç gelmesi halinde mal davarın açlık tehlikesi ile karşı karşıya kalacağı üzerineydi… Arada bir yan masada okey oynayanların gürültüsü sesleri bastırsa da sesin sahiplerini tanıyınca sinirinden ayaklarını yere vurmaya başladı. Ceketinin yan cebinden tütün tabakasını çıkardı. Tabaka kaçak tütünle doluydu. Recep kış bastırmadan kaçak tütünden yeteri kadar alırdı. Kar bastırıp yollar aman vermediği zamanlarda tütünsüz kalmak ölümden beterdi …

Tilki Selim’in dar ve tahta masaların sıkıştırıldığı, orta yerde tezek sobasının gürültü ile yandığı kahvehanesi gölün kıyısında uzanan toprak yola sırtını dayamıştı. Kahvehane aynı zamanda yolcuların minibüs beklediği bir durak vazifesi de görüyordu.
Göl ise yazın kahvehane müdavimleri için doyumsuz bir manzara sunuyor idi. Çıkarılan Sazan balıklarının ise lezzetine doyum olmazdı. Kışın ise yüzeyi yaklaşık iki metre kalınlığında buz ile kaplanan göl üzerinde ilçe ve yakın köylere gidip gelinirdi. Kış manzarası ise bir başka güzeldi.
Recep işlemeli tütün tabakasından sardığı sigarayı köylü çakmağı ile yaktıktan sonra derin bir nefes çekti. Hoş sigara içmese de zaten içerisi sigara dumanından yeterince nasibini almıştı.
Dışarısı soğukla mücadele ederken içeride gürültü ve sesler birbirine karışıyordu. Tilki Selim ise memnun çay yetiştirmenin telaşında idi.
Budak Mehmet dudaklarını acı acı buruşturarak:
- Bu sene kış uzun süreceğe benzer, dedi.
Tilki Selim uzaktan:
-  He valla doğru den, diyerek Budağı doğruladı.
Elindeki çayı yudumladıktan sonra Hamza Dayı ağır ağır konuştu:
- Daha şimdiden yem sıkıntısı var. Evlerde yakacak gaz, ısınacak tezek sıkıntısının baş göstermesi yakındır, dedi.
Hamza Dayı konuşurken sesinde öfke ve kızgınlıktan eser yoktu. Çünkü yetmiş senedir köyünü de, köyündeki yaşam şartlarını da çok iyi biliyordu. O kışın uzun geçmesine hazırlıklı olmak gerektiğini düşünüyordu.
Recep başını elleri arasına almış düşünüyordu. Gürültü o kadar artmıştı ki konuşulanları yarım yamalak işitiyordu. Hoş işitse ne değişecekti ki. Sakalı uzamış, saçları ise dağınıktı. Küçük kurşuni gözlerini kapatmıştı. Geniş ve yayvan burnundan hızlı hızlı soluk alıp veriyordu. Göğsü körük gibi bir inip bir çıkıyordu. Dudaklarına öfkeli bir gülümseme hakimdi. Solgun yüzüne rağmen asil bir duruş sergiliyordu. Sigarasından nefes üstüne nefes çekiyordu. Ya şu sigarada olmasa köylük yerde can sıkıntısından insan kurtulamaz diye düşündü bir an.
O biliyordu ki bozkırın sıcağı da soğuğu da yamandır. İnsanlar yazın sıcağa kışın ise kara kışa yenik düşer. Hazırlıklı olmak gerekir. Yalnız insanlar mı? Elbette hayır. Diğer canlılarda zor şartlarla yaz kış mücadele ederlerdi.
Havalar soğumaya başladığında yer gök gelinliğini giymeye başlardı yavaş yavaş. Günlerce ve gecelerce ıslık çalan kuzey rüzgarlarının çığlıkları yağan beyaz kabusa eşlik ederdi. Yağan kar aralıklarla dinlenmeye çekilirken bu sefer yeryüzünü örten sis aman vermezdi. Buz, kar ve tipinin ne denli acımasız olabileceğine şahit olurdu insanlar.
Hem de günlerce,  aylarca.
Recep biliyordu ki bir tek insan asla tek başına bir insan değildir buralarda.
Vahşi yaşam da asla tek başına bir vahşi yaşam değildir. Bir dağ, bir göl, bir yayla ve bir ova da asla tek başına bir dağ, bir göl, bir yayla ve bir ova değildir.
Yaşam o kadar zorlu idi ki kimi zaman acı ve yoksulluğu ta iliklerine kadar hisseden insanlara şahit olunurdu, kimi zaman yiğitliğin, mertliğin ve kalleşliğin varlığına şahit olunurdu. Kimi zaman acımasızlık kol gezerdi uçsuz bucaksız bozkırın ortasında ya da dik bir vadinin hemen kıyısında.

5 Aralık 2013 Perşembe

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-13


Hafta sonları arada bir dışarı çıkar Binali'nin kahvesine giderdik.
Ortaokul öğretmenleri ve ilkokul öğretmeni İsmet Karadağ sıklıkla Binali'nin kahvesine gelirdi.
Okey taşları, tavla zarları, pişpirik kâğıtları; kahvenin içi insanla zaman arasındaki sarmalda,  insanın kendisini işsizliğe, düşsüzlüğe, boşluğa bırakmasının sesleriyle dolardı.
Okey oynardık.
Sohbet ederdik.
Hamza Şimşek ve Yasin Turgut anılarını anlatırdı. Hamza dayı gurbette çalışmıştı. Lakin emekli değildi. Emekli olmasına yetecek çalışması yoktu.
"Çok çalıştık hocam" derdi.
"Çok çalıştık ama işveren sigorta yaptırmamış."
"O zamanlar biz de cahildik. Bilemedik. Hakkımızı arayamadık derdi."
Bu duruma üzüldüğü her halinden belliydi.
"Şimdi olsa hiç hakkımı aramaz mıyım " diye hayıflanırdı.
"Yoksulluk ve işsizlik böyle bir şey işte. İnsan kimi zaman işini kaybetmemek için sesini çıkarmıyor/ çıkaramıyor. Hakkını aradın mı kendini kapının önünde bulursun" diye de ekliyordu.
Yasin amca ise "Humeyni" diye çağrılırdı.
"Neden sana Humeyni diyorlar Yasin amca?" dediğimizde gülerdi.
"Eee Humeyni olmak her adama nasip olmaz" derdi.
Ne demek istediğini anlıyorduk aslında. O yıllarda 1979'da İran'da İran İslam Cumhuriyeti kurulmuş, Şah Rıza Pehlevi iktidardan uzaklaştırılmıştı.
İran Devriminin lideri Humeyni'ydi. O nedenle Yasin amcaya "Humeyni" dediklerini anlamıştık.
Humeyni sözünden hiç alınmaz gülerdi. Hamza dayı ile şakalaşırlardı. Her ikisiyle de sohbet etmek hoşumuza giderdi. Her nedense her ikisini de benimsemiş, verdikleri öğütlerin doğruluğu nedeniyle de  saygı duymaya başlamıştık. İkisi de yaşlıydı.
Hamza dayının tek gözü görmüyordu. Lakin yufka yürekli ve yardımseverdi. Fakirdi ama gönlü boldu.
Calaya ve insanına alışmaya, onları az da olsa tanımaya başlamıştık.

Hamza dayı "oğul" derdi, "hocalar" derdi :
"İnsanlar çok karmaşık sistemler yapabilir. Yaptığını da kullanır. Lakin tek bir parçanın çalışmaması sistemin durmasına neden olur."
Can kulağıyla dinlerdik söylediklerini. Tek kelimesini kaçırmak istemezdik kahvenin sigara dumanına boğulmuş havasında, o kalabalığında.
"Doğa da ise birbirine bağlantılanmış parçalar yok. Etkileşim söz konusu, döngüler söz konusu. Önemli olan o etkileşim ve döngüye uyum sağlamaktır. Bu insanlar içinde geçerlidir. Bulunulan ortama uyum yaşamın olmazsa olmazlarındandır."
O konuşurken okey taşları da hareketsizleşirdi. Kimse oynamak istemezdi o an. Kıtlama çaylar içilirdi sohbet sırasında. Biz kıtlama içmeye henüz alışamamıştık. Bardağa şeker atıp karıştırmamıza gülerlerdi.
"Bütünü parçalara ayırmak kaçınılmaz olarak çuvallamak demektir. Ya sen o bütüne uyum sağlayacaksın, ya da o bütün sana uyum sağlayacak. Bunun başka yolu yok."
"Bütüne uyum sağlamalıydık o halde. Madem yörenin şartları ağırdı. O ağırlığı köyde ve yörede yaşayanlar umursamıyordu, o halde bizde umursamamalı mücadele etmeliydik."
Hamza dayının söylediklerinden anladığım buydu.
"Hamza dayı" dedim.
"Kararlılık, direnç."
"Mevcut duruma uyum sağlamak ve sorunlarla başa çıkmak için süreci iyi yönetmek. Hayatın devamı için kilit noktadır" bu durumda.
"Evet" derdi gülerek.
O halde yöre insanının yaşam koşullarını benimsemek, güç koşullarda yaşamak için onların yüz yıllardır imbikten süzüp getirdiği deneyimlerine kulak vermek gerekir.
Yıkılmamak için kazanmak lazım.
Başarısızlık için değil başarı için mücadele etmek, belirsizliği ortadan kaldırmak, ulaşmak istenen hedefe yaklaşmamızı sağlar.
Söylemek, anlamak, konuşmak, bilmek sorunun çözümü için önemlidir. Bazen de sorunların ağırlığında o bilinenler etkisizleşir.
Bu bağlamda,
Bir kış akşamı, Akbaba dağından vınlayarak gelen soğuk ve sert rüzgârın uğultusu etrafı sarsıyordu.
Anadolu'nun kuzey doğusunda, Ermenistan sınırında Calada, gaz lambası ışığında, etrafın pek seçilemediği odanın orta yerinde yanan sobanın başına sokulmuş, ısınmaya çalışıyorduk.

Dışarıda kar fırtınası başladı başlayacak.
Odanın içinde yanan sobanın ateşi içimizi ısıtmıştı. Ama dışarıda hava en az eksi otuz dereceydi. Dışarıya çıkmanın olanağı yoktu.
Avuçlarımızın içinde bir dolup bir boşalan, yanan sobanın üzerinde demlediğimiz çayımızı yudumluyor, bir yandan da içinde bulunduğumuz durumla dalga geçiyorduk.
Sıkıntılıydık aslında. Etkili kar yağışı yolları kaparsa diye. Kapanan yolların açılması belki günler alabilirdi.
"Yollar açılmazsa ne yapacağız dedim Meriç'e.
Gülümsedi.
"Yapacak bir şey yok"
"Nasıl yok. Yollar kapanırsa ekmek gelmez."
"Gelmezse gelmesin" dedi Meriç.
Aradan çok geçmeden beklenen kar fırtınası uğultuyla kapıları zorlamaya başlamıştı.
Odanın tek penceresi damın üstündeydi bereket.
"Günlerdir böyle fırtına olmadı" dedim Meriç'e endişeyle.
Yollar kapanırda kapana kısılırsak ekmeksiz ne yapacaktık?
Bunu düşünmemiştik daha önce. Düşünmeye de zaman olmamıştı. Kış şartlarında yöreye gelmiştik. Yabancıydık. Yörenin şartlarını bilmiyorduk. Gördüğümüz Anadolu'nun batısıydı o güne kadar. Doğusunun şartlarını bize ne soran ne de anlatan olmuştu.
Başlangıçta ısınma sorununu halletmeye uğraşmıştık. Henüz o günlerde kar yağmadığı için yollar kapanınca gelmeyecek olan ekmeği nasıl temin edeceğimizi aklımıza bile getirmemiştik.

Getirmemiştik ama şartlar acımasızdı.

26 Kasım 2013 Salı

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-10

                                                  Erzurum karayolunda bir tünel

Çıldır Gölü'nün güney tarafında, gölün hemen kıyısında kurulmuş olan Doğruyol (Cala) köyünün Kars'a yakın olduğu söylenemez. Özellikle kış aylarında hava kararmaya başladığında ortalığı kasıp kavuran soğuk dikkate alındığında minibüs şoförünün haklılığı ortaya çıkıyor.
 Kars,  Arpaçay, Çıldır yolunun Arpaçay'a kadar olan kısmı o yıllarda asfalttı. Arpaçay Cala arası ise stabilize yoldu. Minibüs yer yer bozulmuş /donmuş/ toprakla kaplı yolda yolcuları sarsarak yol alıyordu. Ne hikmetse Çıldır minibüslerinin neredeyse tamamında kaloriferler yanmıyordu. Bir şekilde bozuk olan kaloriferleri bir türlü yaptırmamışlardı. Oysa ki kış yolculuklarında önemli bir durumdu bu.
Eğer minibüsün tekeri patlar da değiştirilmesi gerekirse ve yolcular arasında küçük çocuklar da varsa işte o zaman "yandı gülüm ketan helva".
Yola çıkışımızdan bir iki saat sonra minibüs, Cala'ya vardı. Minibüs şoförü mekanik hareketlerle, minibüsün üzerinde bulunan paketlenmiş eşyaları, kutuları, soba ve soba borularını son derece kontrollü bir şekilde indirdi. Eşyasını alan yolcular evlerine yollandı.
Aldıklarımızı eve taşımamız güçtü. Çünkü ev ile indiğimiz yer arasında epey bir mesafe vardı. Minibüs her zaman olduğu gibi Binali'nin kahvesinin yanında yolcularını indirmişti.
"Kahveye bakalım" dedi Meriç "eşyaları taşımaya yardım edecek biri var mı."
"Bakalım" dedim.
Kahveye doğru yöneldik. Fazla uzak değildi zaten. Minibüsün sesini duyan Binali kahveden çıkmıştı. Bizi görünce gülümsedi.
"Hocalar gelin bir çay için içiniz ısınsın. Eşyaları taşımanıza yardımcı olacak bulurum ben."
Binali'ye minnetle baktık. Yaşı küçüktü lakin insanlığı büyüktü.
"Tamam o zaman" dedik.
Sıcak birer çay iyi geldi. Burada kış mevsiminde köylüler sıklıkla çay içerlerdi. Soğuğa karşı alınan bir önlemdi ya da alışkanlıktı.
Binali fazla zaman geçirmeden kahvede tanıdığı iki genci yanımız sıra yolladı. Sağolsun gençler eşyaları taşımamıza yardım ettiler. Cala insanının yardımseverliği ve sıcakkanlığı her daim takdire şayandır. Ellerinden gelen yardımı çekinmeden yaparlar.
Sobayı büyük bir dikkatle kurduk. Sobanın altına aldığımız geniş üzeri sacla kaplı ayaklığın düz durması için altına destekleyici yassı taş koyduk. Borular devrilmesin diye sıkıca telle bağladık. Artık yanmaya hazırdı. Nihayet sıcak bir ortamda uyuyabilecektik.
Tezekleri küçük parçalara bölerek sobaya doldurduk. Küçükken annemden görmüştüm. Tezekleri keserle küçük parçalara ayırırdı. Sobayı tutuşturmak için ise evde tenekelerle stoklanan gaz yağı kullanırdı.
Elektrik olmayan köylerde kışın yolların karla kapanması nedeniyle gaz yağı tenekelerle alınıp yaza kadar idare edecek şekilde stoklanırdı.

Biz sobayı tutuşturmak için gaz yağı almamıştık.

26 Ekim 2013 Cumartesi

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-8

                                        Doğruyol(Cala)'da bit kış manzarası.

Cala'da evlerin pencereleri genelde damların üst kısmına yapılmış. Yörenin sert iklimine; soğuğa ve ayaza karşı alınan bir önlem bu. Okulun pencereleri ise binanın yan tarafında. Üstü ağaçlarla kapatılmış. Ağaçların üzerine yassı taşlar konulmuş. Onun da üzeri kalın bir toprak örtüsüyle kaplı.
Ufak bir sarsıntı da tonlarca toprağın altında kalmak içten bile değil. Evler eski ve derme çatma taş binalar. Kurtulmanın olanağı yok. Topraktan kurtulunsa bile yassı keskin taşlardan kurtulmak imkansız. Bereket ki yörede deprem sık görülen bir durum değil.
Okulda geçen ilk gün yoruyor bizi. Tezek ve soba ihtiyacımız olduğunu konuşuyoruz öğretmenler odasında. Öğretmenler odası aynı zamanda müdür ve memur odası da. Hizmetli Uğurlu Şimşek'de işi olmadığında orada oturuyor. Yani okulun tüm personeli bir odaya sıkışmak zorunda. Zorunlu olarak tek oda kullanılıyor. Çünkü başka oda yok. Okul binası esasında "okul" amaçlı yapılmamış. Eski muhtarlık binası bu. Bir şekilde köye Ortaokul açılınca okula uygun bina olmayınca mecburen eski muhtarlık binasında eğitim öğretime başlanmış.
Hafta sonu Kars merkeze gidip soba alınmasını kararlaştırıyoruz. O zamana kadar soğuğa karşı yapacak bir şeyimiz yok. Bu arada tezek satan birini bulmalıyız. Kömür ve odun temin etmenin olanağı yok çünkü.
"Şenlik Bey" diyoruz "tezek satan bir köylü varsa eğer bizi haberdar eder misin?"
Şenlik Cengiz Calalı.
"Tamam" diyor. "Merak etmeyin siz. Okul çıkışı kahvelerde sorar soruştururum. Satan varsa size haber ederim".
Okul çıkışı Meriç'le bakkaldan ekmek alıyoruz. Aliyar Turgut'un bakkalına Kars ya da Çıldır'a giden minibüslerle günlük ekmek geliyor. Yollar kardan kapanmadıkça da geleceğini söylüyorlar.
"Yollar kardan kapanırsa işte o zaman ekmek gelmez" diye atılıyor birisi.
"Hazırlıklı olmak lazım bu durumlarda" diye tamamlıyor bir diğeri.
Sevindirici haber bu. Çünkü ekmek yapmamızın imkânı yok. Ya bakkaldan alacağız ya da köylülerden birine yaptıracağız. Ekmek konusunda yolların kapalı olduğu günler dışında pek sorun çekmedik. O nedenle de köylülere ekmek yaptırmak için bir şey demedik. Söylesek yaparlardı. Bakkala gelen somun ekmek bizim için bulunmaz numune gibiydi.
                                         
                                                    Cala yaylasından bir görünüm       
Cala'da en çok göze çarpan kahvelerin ve bakkal dükkanlarının çokluğuydu. Kahveler tahta masa ve sandalyelerin sıkıştırıldığı genişçe yerlerdi. Bakkallar ise dar ve küçük odaların bakkal dükkanına çevrilmesiyle oluşturulmuştu. Her ikisi de ağır kış şartlarına uygun yapılmışlardı.
Bakkal dükkanlarında şekerlemeler, makarna, kuru bakliyat, çivi benzeri çok çeşitli araç gereç vardı.
Kışın iş olmaması nedeniyle vatandaş genelde ya kahvelerde zaman geçirmekteydi ya da bakkal dükkanlarında sohbet etmekteydi.
Okul çıkışı Aliyar Turgut'un bakkal dükkanına gittik. Oğlu Özcan ile birlikte çalıştırıyorlardı dükkanı.   Dükkanda ilk göze çarpan satılan malların yetersizliğiydi. Yoksul ve alım gücü yeterli olmayan köylülere uygun malzemeler vardı doğal olarak. Ufak tefek şeyler dışında önemli ihtiyaçları buralarda temin etmek imkansızdı. Ya Kars'a ya da Çıldır'a gitmek gerekiyordu.
Aliyar Turgut elli ellibeş yaşlarında kır saçlı, ablak yüzlü biriydi.
"Aliyar amca" diye seslendim.
"Biliyorsun köyünüze yeni geldik. Önümüz malum kış. Tezek ihtiyacımız var. Tezek harici ısınma olanağı da yok."
"Biliyorum hocam".
"Tezek satan birini tanıyor musun?"
"Uzun süren kış şartları nedeniyle köylüler bolca tezek biriktirirler yazdan. Pek satan olacağını sanmıyorum. Lakin paraya ihtiyacı olan varsa belki satar. Sormak lazım."
"Valla ya bu köyden alacaz ya da çevre köylerden birinde."
"Bakalım acele etmeyin. Bulunur elbette".
Şenlik Cengiz'den gelecek haberi de beklemek lazımdı.
Meriç'le birlikte bakkaldan aldığımız makarna, ekmek, sana yağı, tuz, biber, soğan, patates  vs. ile evin yolunu tuttuk.
Ağzımızı bıçak açmadı yol boyunca. Sıcak bir ortam yoktu evde. Isınmak için sıkıca giyinmek lazımdı. Gaz ocağını yakıp ellerimizi ısıtabilirdik yemek yaparken.
Soğuk ve ayaz göz açtırmıyordu. Her zamankinden farklı bir heyecan vardı içimizde. Elimizde kumanyamız ilk defa yemek yapacaktık. Bizi farklı bir boyuta taşıyan bir bilinmezliğe doğru ilerlemiştik. Batıdan farklı bir zorlu yaşamın kapısını aralamıştık. Bu daha başlangıçtı. Zorlu ve meşakkatli bir yaşam bizi bekliyordu.
İlk yaptığımız yemek makarnaydı. Hem kolay hem de başka çare yoktu. Çünkü yemek yapacak kap kacağımız henüz yeterli değildi. Bir tencere ve bir tavamız vardı.
"Makarnayı de ne severim ya" dedim Meriç'e gülerek. Oralı olmadı. Üsteledim konuşturmak için.
"Yahu sen makarnayı yeme istersen"
Ayazdan üşümüş elleriyle gözlüklerini düzeltti.
"Makarnaya devam bundan sonra" dedi. "İşine gelirse. "
"Valla" dedim "sen makarnayı sevmezsin belki diye düşündüm."
Maksadım Meriç'i konuşturmak içinde bulunduğu şaşkınlığı atmasına yardımcı olmaktı. Şaşkındı gerçekten. Şehirde büyümüştü. Köy yaşamı, dahası doğunun sert iklim şartları ona yabancıydı.
Gece ayazında dışarısı buzla kaplanıyordu.
Gündüzleri güneş sadece ışık veriyordu. Isıdan mahrum bir ortam, sisli ve fırtınalı dağlar. Dışarıda fazla kalındığında insanın içini donduran, soğukla mücadele imkânı olmayan, soğukla mücadele için kışlık kıyafetler gerektiren bir ortam.
- 30 derecelere varan bir soğuk.
Bu şartlarda donmamak için ne bulursak giymiştik. Ayaklarımızda üst üste giydiğimiz çoraplar ayaklarımızı sıkıyordu.
"Ben paltoyu çıkarmadan yatcam" dedi Meriç.
"Üşütme de paltoyla yat rahat edeceksen" dedim.
Üşüyorduk. Dişlerimiz zangırdamaya başlamıştı. Gaz ocağını yaktık. Önce ellerimizi ısıttık. En azından elimiz soğuktan titremeden makarnanın ambalajını açabilirdik. Sonrasında da makarna suyunu tencereye koyduk. Gaz ocağının yanında ayrılmadan gözlerimizi yanan ocağa diktik. Uzun bir süre sessizce, konuşmadan; kendi dünyamıza dalarak, geçmişi ve geleceği düşünerek öylece kalakaldık.
Makarna da ne lezzetli gelmişti o zaman bize. Bu soğukta bulaşıkları yıkamanın anlamı yoktu. Tencere ve tavayı bir kenara bıraktık. Sabah ola hayrola deyip ranzalarımıza uzandık. İsli lambanın ışığında fazla durmanın gereği yoktu.


12 Ocak 2013 Cumartesi

RECEP AMCANIN SESSİZ ÇIĞLIĞI



Birkaç yıl önceydi. Tam olarak hatırlamıyorum. Önemli de değil aslında. Yaşam nehrinde yaşananların tarihini bilsen ne olacak bilmesen ne olacak. Benzerleri sık yaşanırken.
 Her insanın bir kişilik yapısı vardır.
İçe dönük olan var, moda deyimle asosyal olanlar.
Vurdukça çok ses getiren, boş teneke misali olanlar. Lakin ahkâm kesmekte şapkayı kaptırmayanlar bunlar. Asosyal olmayıp sosyal olanlar deniyor bunlara!
Olayları, insanları ve insan davranışlarını yansıtan bir ayna vazifesi görürler.
Birde az konuşan, düşünen, üretenler var. Bunlar çevre ilişkilerinde tutuk, tedirgindir çoğu kez.
Ya tüm yaratılarını kendilerine saklarlar.
Ya da paylaşmayı severler.
Geçelim bunları!
Dedim ya, birkaç yıl önceydi.
Ankara’da Kumru Sokağın müdavimi olduğum günlerdi. İşte o günlerden birinde;
Kumru sokakta, yan yan dizilmiş apartman blokları arasında ne yönde estiği pek belli olmayan tozla karışık sert rüzgâr mahalle sakinlerinin yakasını bırakacak gibi değildi.
Her zaman olduğu gibi yine üzerine birkaç kuşun konduğu çam ağaçlarıyla örtülmüş banklarda yerlerini almışlardı.
Küçük, alçak duvarlarla, çocukların gürültülü sesleriyle, kapıları paslanmaya yüz tutmuş apartmanlarla çevrili parkta oturanlar, çoğunlukla kaderin kendilerini soktuğu bu cenderede sessizce etrafı seyrederlerdi.
Gündemlerinde geçmişteki anıları, köylerindeki yaşamları, sıkıntıları ve dertleri eksik olmazdı.
Siyasal gündemi irdelemek çoğu zaman “kaderci” yaklaşımlarla sonlanırdı.
Kimisi Tokat’tan, kimisi Kırşehir’den, kimisi Çorum’dan, kimisi ise Çankırı ve Kırıkkale’den gelmişlerdi.
Çankırı sitelerinde yazı yazdığımı bilen Çankırılılar ise beni daha bir sevgi ile karşılardı.
Çankırı’nın Yapraklıdan Satılmış amcanın “hocam” diyerek bana yer göstermesi ise hem içtenliklerinin hem de aldıkları yâran kültürünün bir sonucu idi.
Çoğu köyden kente göç ettiğinde uzun yıllar işçi olarak çalışıp emekli olmuştu.
O yıllarda bu kadar sıkıntı çekmediklerini söylerlerdi.
Hele şu bir iki yıldır sıkıntılarının iyice arttığından şikâyetçiydiler.
Çoğu evlatlarının işini kaybettiğinden yakınır, evlatlarını ve onların çocuklarını kendi emekli maaşlarıyla geçindirmeye çalıştıklarını söylerdi.
Kiradaki çocuklarının yanlarına taşınmalarının sıkıntısı konuşmalarından anlaşılırdı.
Her biri ayrı bir hikâyenin, ayrı bir sorunun kahramanıydılar… Hikâyelerinin ipuçları ise konuşmalarında saklıydı.
Apartmanımızın renkli simalarından Tokatlı memur emeklisi Recep amcanın oğlu çoktan babasının yanında soluğu almıştı.
Evin içine sığmayan eşyalar mutfak balkonuna yerleştirilmiş, rutubetten etkilenmemesi için balkon taksitle pimapenciye kapattırılmıştı.
Yine de bir kısım eşya haraç mezat eskiciye satılmıştı.
Bu durumu kabullenemeyen gelin ise soluğu baba evinde almış, tüm yalvarma ve çabalara rağmen açtığı dava boşanma ile sonuçlanmıştı.
İki çocuğundan kız olanı kendi yanında oğlan ise babasının yanında kalmıştı.
Krizin ağır yükünü Recep amca ve çocukları şimdilerde içlerine sindirmeye çalışmakla meşguller.
Evlerinde Doğalgaz sistemi ve kombi olmasına rağmen geçen kış odun yakmışlardı.
Yazın mahalle aralarında topladıkları tahta parçaları ile ısındıklarını söylüyorlar.
Bu kış da doğalgaz yakamadıklarını, Recep amcanın emekli maaşının yetmediğinden yakınıyorlar.
Emekli diye bedava dağıtılan kömürden de alamamıştı Recep amca.
Sen memur emeklisisin demişlerdi belediyeye müracaat ettiğinde.
Recep amca her yıl, mahalle aralarındaki inşaatlardan yavaş yavaş el arabası ile odun kırıntısı toplamaya kışa hazırlık yapmaya başlardı yaz ucunu gösterdiğinde.
O yıllarda apartmanda Recep amcanın yüzünde bir gülümsemeye tanık olan olduğunu sanmıyorum.
En azından güler yüzüne alıştığımız Recep amcanın gülümseyişine son zamanlarda ben rastlamamıştım.
Ankara’dan İstanbul’a taşınacağımı duyunca omzuma yaslanıp ağladığını hiç unutmam.
Sende mi bırakıp gideceksin hocam demişti.
Dilimin döndüğünce anlatmaya çalışmıştım mecburiyetimi.
Anlamış mıydı yoksa öyle mi görünmüştü bilinmez.
Şu sıralar Recep amcanın evinde tam 6 nüfus emekli maaşına bakıyor.
Zaman zaman Recep amca beni çay içmeye davet ederdi. Bir yandan çayımızı içer, sohbet eder; bir yandan da Recep amcaların evindeki yoksulluğa tanık olurdum.
Berat yedi sekiz yaşlarında sevimli bir çocuktu.
Recep amcanın torunu.
Babası ise işsiz.
İş arıyor ama…
Kapıların yüzüne kapandığını söylüyor…
Elimde yapabileceğim bir mesleğim yok hocam demişti boynunu eğerek.
Okumak gibisi var mı hocam demişti.
Biz okumadık cahil kaldık.
Şimdi de işsiz…
Berat ayrılıktan sonra küçük kız kardeşini görmeyeli aylar olduğunu söylüyordu.
Söylerken de ağlamaklı gözlerini dedesine dikip dudaklarını büzüyordu.
Dede ise Berat’a bakmamak için gözlerini kaçırıyor.
Belli ki içinden fırtınalar kopuyor.
Berat küçük kız kardeşinin sivri çenesini, ışıltılı, akıllı gözlerini ve uzun siyah örgülü saçlarını özlediğini söylüyor.
Bir de geceleri annesinin anlattığı masalları…
Yumuşak parmakları ile saçlarını okşayışı ise en çok özlediği şey…
Orada olanlar bu dram karşısında donup kalıyor.
Berat’ın durumu kimsede söz söyleyecek hal bırakmıyor.
Baba ise çaresiz.
Sararıyor, kızarıyor, gözünü açmış sessizce olanları seyrediyor.
Elindeki sigaranın hafifçe titrediği görülüyor.
Çaresizliğin bir insanı ve bir çocuğu bu kadar etkileyebileceğine şahit olmak ne acı.
Bir lokma ekmeğin aile yaşantılarını ne şekilde etkileyebileceğini görmenin çaresizliği de bir o kadar üzüntü verici.
Arada bir içimde oluşan sıkıntının sebebi bu mudur acaba diye düşünürdüm…
Kaderin böylesine ne demeli?
Dünün mutlu aile yaşamları bugün dramlara sahne olmakta…
Ana babasını bir arada görmeye alışmış çocukların ana ve baba hasretleri ne zamana kadar devam edecek?
Gözlerindeki o ürkek bakışlar bunca acıya alışacak mı?
Ağababalarının desteği ile sorunsuz yaşam sürenler bu çocukların dramlarını umursarlar mı?
Rant kapısından nemalananlar, vergi vermekten kaçınanlar, kaçak işçi çalıştıranlar, devlet kapısına kapağı atmak için “kart sahibi hamilimdir” referansları ile dolaşanlar, kendisine ve çevresine krizin teğet geçtiği söylenenler, şeyhler, şıhlar, baronlar, ağalar, ülke zenginliklerini peşkeş çekenler ve daha niceleri, yaşanmakta olan bu dramlar sizlerin umurunda mı?
Var saydığımız o vicdanınız ne zaman sızlayacak?
Yoksullukla boğuşan bu vatan evlatları sizleri hiç mi ilgilendirmiyor?
Dahası işsiz milyonların evlerinde her gün yaşanmakta olan dramları bilen var mı?
Ve bu sessiz çığlık daha ne zamana kadar devam edecek?
Şu günlerde arada bir Recep amcayla telefonla konuşurum.
Sesimi duyunca sesi değişir.
O an gözlerinin içinin güldüğünü bilirim.
Kişilik yapıları önemlidir.
Recep amcanın şikâyet ettiğini hiç görmedim.
O sadece gözleriyle konuşurdu bu durumlarda.    

  

10 Aralık 2011 Cumartesi

YAPRAK DÖKÜMÜDÜR YAŞANANLAR!



Hava soğuk, sokaklar soğuk. Karlı, yağmurlu günleri yaşıyoruz, karakışın acımasızlığında. Yürekleri sarsılmış çocukların, kimsesiz yaşlıların, evsizlerin gülüşlerine gözyaşı karışmış, donuyor ortamın soğukluğunda.
Kışa hazırlıklı mıyız toplum olarak? Şiddetli yağmura örneğin, kara buza hazırlıklı mıyız? 
Şehir merkezlerinde ne karlı zirveleriyle şahlanmış dağlar var, ne yol geçit vermeyen zirveler. Karakış canavarı yerini trafik canavarına terk etmiştir. Kırsalda tipinin kara borana boğduğu coğrafyanın yerini şehirlerde arabaların motor homurtuları, gürültü ve kesif bir egzoz dumanı almıştır.
İster kış olsun, ister yaz, ister sonbahar tepkisiz ve unutkan bir toplumuz. Yaşam, acı ve hüzün asık suratlı artık. “İleri demokrasi”ye geçtiği söylemi ağızlarda düşmeyen, ekonomik büyümede dünyaya “dudak ısırtan” ülkemizde şehirlerin parkları, izbe köşeleri, terk edilmiş metruk binaları, köprü altları sığınacak yer arayan çocuklarla, kimsesizlerle dolu.
Kimi zaman inceden yağan yağmurda, kavurucu ayazda korunacak yer ararlar. Ayakları çıplak, soğuktan tir tir titreyen çocuklar. Evsizler, yaşlılar. Böylesi günlerde susarım. Suskunluğun egemen olduğu toplumlarda, demokrasi ve insan haklarından bahsedenleri gördükçe.
Böyle havalarda hüzünlenirim. Mesaisinin bitmesi ile yola çıkan memuru, işçiyi. Okulundan çıkan öğrenciyi. İş bulabilmenin ve evine bir lokma ekmek götürmenin peşindeki vatandaşın ayazda donmamak için sarf ettiği çabayı gördükçe.
Saatlerce yol kenarlarında, otobüs duraklarında toplu taşım araçlarını beklemenin dayanılmaz hafifliğini yaşayanları. Sinirleri gerilenleri. Zabıtayı arayıp toplu taşım otobüslerinin yetersizliğini ve duraklarda durmadıklarını şikâyet edenleri. Sonuçta kocaman bir hiç ile karşılaşanları gördükçe.
Yaklaşık 10 yıldır yapımı yılan hikâyesine dönen 4 farklı metro hattını tamamlayamayarak, hükümete devreden Anakent Belediye Başkanı Melih Gökçek, Ankara’nın ulaşım planında yer almamasına karşın, Kızılay - Oran arasına teleferik hattı kuracağını açıkladı. Projenin Güvenpark’tan başlayıp, Dikmen Vadisi’nden geçerek, Panora AVM’ de bitmesi planlanıyor... Bir "çılgın proje" daha...
Var olan "metro" hatlarını tamamlayamayan zihniyet, yeni bir proje ile uğraşacağına, Ankara yollarında evine gitmek için saatlerce araç bekleyenlerin sorunları ile ilgilense, bir kaç otobüs daha alıp sefere koysa ya! Keşmekeşe dönen trafiğin düzelmesi için uğraşsa ya!
Gelişmiş ülkelerde insana verilen önem konut yapımından tutunda, trafik akışının düzenine, yoksulların barınmasından, evsiz ve kimsesizlerin korunmasına, sokak ortasında kadın cinayetlerini bırakın yaşam alanlarında kadın erkek eşitliğine varana kadar her alanda kendini hissettirir. Bizde ise polis copu ile kadının kalçasının kırılmasına, dayak atılmasına, devlet ihalesi alan müteahhitlerin sağlam olan villasının yanında yaptığı konutların depremde yerle bir olmasına, vatandaş soğuktan kırılırken müteahhitlerimizin çifte çadırları bahçelerine kurmasına şahit oluruz.
Demokrasi kültürümüzü geliştirmek, özgürlükleri genişletmek, insanımızın onurluca yaşamasını sağlamak, aydınlık güne acı haberlerle başlamamak, yaşamı daha güzel ve sorunsuz kılmak gerekmez mi?
Toplumsal şiddet, tahammülsüzlük, vurdumduymazlık, eleştiriye “hoş görü” ile bakamamanın boyutları giderek artıyor mu diye düşünmeden edemiyor insan.
Kar taneleri düşüyor tek tek, şehirlerin varoşlarına. Apartman aralarına, gecekondulara. Uzak tepelerde gün doğuyor, alacakaranlık kayboluyor yavaş yavaş. Buz gibi bir havada güneşi kucaklıyoruz sonrasında.
Sabahın ilk ışıkları, motor homurtuları çınlayan kulaklarda. İnsanlar gidecekleri yere gitmenin telaşında. Çocuklar kan uykularında. Kimsesizlerin kış ortasında yaşadıkları dram, yiyecek bulma telaşındaki serçeleri kumruları da çaresiz bırakıyor. Bir onlar anlıyor köprü altı çocuklarının, yaşlıların, kimsesizlerin üşümesini, açlığını.
İnsanlık sınavı işlerin sorunsuzca gittiği günlerde değil, kırılma noktalarında yaptıklarımızla, yaklaşımlarımızla, düşündüklerimizle ölçülür.