Öğrenci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öğrenci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2025 Salı

ÖĞRETMEN


 Adam, ilkokul öğretmenini parkta görünce, utanarak yanına yaklaşıp "hocam beni tanıdınız mı?" dedi.

Öğretmen:
- Hayır tanımadım.
Adam:
- Hocam nasıl tanımazsınız!.. Ben ilkokul öğrenciniz M..... Hocam sınıfımızda bir arkadaşın saati kaybolmuştu. Ben almıştım. Siz de "herkes kalksın ve ellerini tahtaya dayasın, arama yapacağım" demiştiniz. Ben utanmış ve çok korkmuştum. Sizin ve arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım diye soğuk terler döküyordum...
Sizden bir komut daha geldi.
"Şimdi herkes gözlerini kapatsın."
Ortalarda bir yerdeydim.
Aranma sırası bana gelmişti.
Saati cebimden sessizce almış, devamla, aynı sessizik içinde son arkadaşa kadar aramayı sürdürmüştünüz.
Sonra bizi yerimize oturtup bana ve hiç kimseye hiç bir şey söylemeden saati sahibine vermiştiniz.
Büyüdükçe içimde büyüttüm bu davranışınızı... Hocam ben şimdi 60 yaşındayım. Düşünüyorum da şu hayattaki en büyük dersi, o gün sizden almışım.
Her aklıma gelişinde sarsıldım ve her aklıma gelişinde kendimi sizden kalan erdemin koruyucu gölgesinde hissettim.
“Utancı bilerek yaşamak korkunç...
Daha da korkuncu, bilerek yaşatmak.”
der Edip Cansever.
Hocam siz bana o utancı yaşatmadınız. Yaşasaydım unutur muydum, doğrusu bilmiyorum.
Ama beni utandırmamanızı hiç unutmadım Hocam.
Şimdi hatırladınız mı beni?
Öğretmen yan yana oturdukları bankta öğrencisine yaslanarak:
- O olayı ertesi gün unutmuştum ben.
Şimdi sen anlatınca hatırladım
Sizlere "gözlerinizi kapatın" dediğimde ben de gözlerimi kapatmıştım.
O yaştaki her çocuğun düşebileceği yanılgıya düşen öğrencime karşı içimde bir yargı oluşsun istememiştim.
O sen miydin?

3 Temmuz 2019 Çarşamba

TOKAT


Yıllar sonra sosyal medyada aldığım bir mesaj beni yıllar öncesine götürdü.
Şimdilerde üniversiteyi bitirip mesleğini yapmakta olan bir öğrencim mesajında aynen şunları yazmıştı, "hocam, bana suçsuz yere neden tokat attınız?"
Kendisini, bulunduğu kasabayı ve babasını tanıyordum.
Hafızamı yokladım, yıllar öncesine gittim.
Neden tokat atmış olabilirdim ki?
Hafızam bir türlü söylediklerini teyit etmedi.
Verdiğim cevapta, kısaca  "söylediğiniz durum yıllarca sizin zihninizde yer etmiş. Nedenini hatırlayamadım. Lakin, eğer öyleyse mutlaka bir nedeni vardır. Yine de sizden özür dilerim. Kendinize dert etmeyin. Ben öğretmenlik hayatım boyunca hiç bir öğrencime bu tür haksız yaklaşımda bulunmadım. Bütün öğrencilerim beni sever sayar. Bende öğrencilerimi sever sayarım."
İkna olup olmadığını bilmiyorum.
...
Öğretmen okulunu bitirmiş, göreve başlamıştım.
O yıllarda ücra yerlerde görev yapan öğretmenler büyük çile ve sıkıntı çekiyorlardı.
Görev yerine gitmek, kalacak bir göz ev bulmak, günlük ekmek ihtiyacını karşılamak başlı başına bir sorundu.
Bu bağlamda görev yaptığım okulda ki diğer öğretmenler gibi bende büyük sıkıntılar yaşadım.
Gün oldu aç karnına bir sonraki günü getirdim.
Aç yatıp aç kalktım.
Lakin, bundan şikayetçi olmadım.
Çektiğim sıkıntılarla ilgili kimseye tek söz etmedim.
Zihnimdeki sıkıntıları dağıtmak için görevime dört elle sarıldım.
Duygularımın yoğunluğu içinde kaybolup gitmemek için elimden geleni yaptım.
Tevekküllü davrandım.
...
İlk görev yerimde üç yıl görev yaptıktan sonra, "bana neden tokat attınız?" diyen öğrencimin kasabasına okul müdürü olarak tayin oldum.
O yıllarda da herkesin belli  bir duruşu ve görüşü vardı.
Acı olan ise, farklı görüşte olanların birbirlerine yaklaşmamasıydı.
Bunun eğitimde yeri olmadığı düşüncesindeydim.
Hala da aynı düşüncedeyim.
...
Göreve başladığım okulda müdürlük görevini vekaleten yürüten arkadaş, görev devir teslimini yapmadığı gibi uhdesinde bulunan dersleri de aksatmaya başlamıştı.
Kendisine defalarca ikaz etmeme rağmen bu tutumunu değiştirmedi. Rapor alıp göreve gelmediği günler oldu.
İlgili öğretmen kasabanın bağlı olduğu ilçe doğumluydu.
Yani memleketi orasıydı.
Çevresi, akrabaları, tanıdıkları çok fazlaydı.
Bana gelince, ne bir tanıdık vardı, ne de bir akraba.
...
Bu şartlar altında istemeden de olsa yaptığı bir hatadan dolayı bir öğrencime tokat atmış olabilirim.
...
Lakin, bir olayı sorgularken tek taraflı sorgulamaktan kaçınmak lazım.
Sebep sonuç ilişkisini ve içinde bulunulan ortamı da sorgulamak lazım.
...
İlgili öğrencimin babası da o ilçede görevli bir öğretmendi. Derslere girmeyip sorun çıkaran öğretmenin de arkadaşıydı. Aynı görüşteydiler.
...
O yıllarda kendim ile olan savaşı kaybetmemek için çok direndim.
Meslek hayatım boyunca, her daim kaybetmeyi değil kazanmayı hem kendim hem de öğrencilerim için istedim.
Bunda da başarılı olduğumu düşünüyorum.
Üniversiteyi bitirip meslek hayatına başlayan binlerce öğrencimin varlığı da bunun en güzel örneğidir.


30 Aralık 2018 Pazar

BİR EĞİTİMCİNİN BOZKIRDAN BOZKIRA SAVRULUŞU


O yılda eğitim sona ermiş, öğrenciler ve öğretmenler tatile girmişti. Uzun bir yaz tatilinin sonunda da her yıl olduğu gibi eğitim öğretim hazırlıkları başlamıştı. Eylül güneşinin parıltısında öğretmenler kendilerine verilen seminer çalışmalarını bitirmenin çabasındaydı. Seminer çalışmasının bitiminde okullarda eğitim öğretim başlıyordu.
Öğrencilerin olmadığı bir okul, yapraklarını dökmüş ağaç dalı gibidir. Okulun koridorları, bahçesi sessizdir çıt çıkmaz, her yer sessizliğe bürünür.
Öğretmenlerin görev yerlerinin değiştirilmesi genellikle yaz tatilinde yapılırdı. Bulundukları görev yerinden başka bir yere atananların kimisi üzülür, kimisi sevinirdi. Uzun yıllar çalıştığı yöreye, yöre insanına alışanların ayrılması zor olur, bir hüzündür yaşanırdı. Sinan da bu hüznü yaşadı. İnsanın belli bir süre sonra alışıp benimsediği bir yerden başka bir yere gitmesi zor oluyor. Öğretmenlerde, öğrencilerde, velilerde hüzünleniyor öğrenciler öğretmenlerinden ayrılmanın sıkıntısını yaşıyordu.
Seminer çalışmalarının devam ettiği güneşli bir eylül sabahında  müstahdem Mehmet Efendi Sinan'a okul müdürünün yanına gitmesini istediğini söyledi. Sinan elindeki kâğıt kalemi masanın üzerine bırakıp müdürün yanına gitti.

Kapıyı açıp odasına girdiğinde okul müdürü ayağa kalkıp boş sandalyelerden birini gösterdi. Yüzünde Sinan'ı neden seslediğine dair en ufak bir ipucu yoktu, donuk ve ifadesizdi. Resmi fakat üzüntülü ve hüzünlü bir sesle ağır ağır konuşmaya başladı.
"Hoş geldin sayın hocam, buyurun oturun".
Gösterilen sandalyeye otururken "hoş bulduk müdür bey beni seslemişsiniz" diyerek aynı resmiyetle cevap verdi Sinan.
Müdürün yüz hatlarındaki donuk ifadede en ufak bir değişiklik olmadı. Orta boylu, kıvırcık saçlıydı müdür. Kahverengi gözleri, her daim etrafına kuşkuyla bakardı. Kalın kaşlarının altında parlayan iri gözlerinden bir şey anlaşılmıyordu. Bir süre maun makam masasının arkasında gözlerini kısıp kayıtsızca önündeki evrakları inceledi. Çekmecelerden birini açtı. İçinden bir tomar evrak çıkardı. Evraklardan birini eline aldı. Evirdi çevirdi. Tekrar tekrar okuyor gibi yaptı. Okuduğuna anlam veremiyormuş gibi yüzünü buruşturdu. Derin bir nefes aldı. Kısa bir sessizlikten sonra üzüntüyle başını salladı. İronik bir şekilde ürkeklik ve kırılganlığı üzerinden atmaya çalıştı.  Davranışları sıkıntılıydı. Sanırsın ya kendisine güveni yoktu, ya da kimseye güvenmiyordu.
Sinan sessizce müdürün hareketlerini ve mimiklerini izliyordu. Dakikalar birbiri ardına geçmeye, Sinan sıkılmaya başlamıştı. Ne söyleyecekse bir an önce söylese de işimin başına dönsem diye düşünüyordu. Bir an sessizliğe bürünen müdürün düşünceli hali Sinan'ın merakını iyice artırmaya başlamıştı.
Daha fazla dayanamayan Sinan "müdür bey buyurun, bir şey mi söyleyeceksiniz bana" diyerek müdürün yüzüne baktı.
Okul müdürü bir şeyden çekinir gibi bir iç sıkıntıyla konuşmaya başladı.
"Hocam uzun yıllar birlikte çalıştık. Elimizden geldiğince eğitime katkı sağlamaya, çocukları en güzel şekilde yetiştirmeye özen gösterdik. Zorluklara birlikte göğüs gerdik. Acı tatlı günler yaşadık. Tüm çabamız eğitim öğretimin daha iyi hale gelmesi, öğrencilerimizin başarılı olması içindi. İşte hayat bu maalesef. Bir gün gelir birkaç satırlık yazı ile eğitimcilerin görev yerleri değiştirilir. Yıllardır yöreye, yöre insanına, öğrencilere alıştınız. Bırakıp gitmek kolay değil. Lakin elden bir şey gelmiyor. Üzülmek de manasız. Çünkü sonucu değiştirmez. Yine de üzülmemek elde değil. Yeni görev yeriniz hayırlı olsun. Başarılar diliyorum. Emek verip yetiştirdiğiniz öğrenciler ve bizler sizi unutmayacağız." Bunları söylerken Sinan'ın yüzüne bakmamış, gözlerini duvardaki saate çevirmişti. Hüzünlü bir andı.

Uzunca süren sessizlik içinde, her ikisi de bir süre kendi dünyalarına dalmışlardı. Kendi seçtikleri patikalarda, yol haritasında yürümüşler, deyim yerindeyse etrafı dikenlerle kaplı zorlukların üstünden gelmişlerdi.
"Anlıyorum sizi müdür bey. Hepimiz eğitimin birer neferiyiz. Bugün burada yarın bir başka yurt köşesinde görevimize devam ederiz. Zor olan öğrencilerimden ayrılmak olacak."
"Haklısın sayın hocam. Kim bilir sonraki yıllarda bizler nerede görev yaparız. Lakin neresi olursa olsun, gittiğimiz her yer vatan toprağı. Vatan evlatlarını her yerde yetiştirmek, hayata hayatın zorluklarına hazırlamak görevimizdir. Bu bağlamda yeni görev yerinizde başarılar dilerim."
"Teşekkür ederim müdür bey" deyip belli etmemeye çalıştığı bir iç sıkıntısıyla, Sinan müdürün odasından çıktı. Zor bir gün olacaktı. Belki sonraki günlerde zor olacaktı. Alıştığı yöreden ayrılmak kolay olmayacaktı elbette.
O gün Sinan için zor bir gün oldu. Okullar açıldı açılacaktı. Kış için ihtiyaç olan  odunları alıp kırdırmıştı. Havalar soğumaya başlamıştı. Güz güneşinin son ısısı da yakında yerini soğuğa ve ayaza bırakacaktı. Oysa ki gideceği yerde aynı ihtiyaçlar tekrar karşısına çıkacak, yeniden ihtiyaçlarını almak zorunda kalacaktı. Diğer yandan yöreye alışmıştı. Hem öğrencilerinden ayrılmak da istemiyordu.
Benzer düşünceler Sinan'ın zihnini meşgul etti gün boyunca. Mesai bitiminde öğretmen arkadaşlardan müsaade isteyip eve gitti. Dışarıda kimse gözükmüyordu. Zili çaldı, kapıyı eşi açtı. Sinan'ın solgun yüzünü gören eşi bir an telaşlandı.
“Yüzün neden solgun, bir şey mi oldu?”
“Telaşlanacak bir şey yok. Tayinimiz çıkmış.”
Bir an duraksayan eşi telaşlanacak bir sorun olmadığını duyunca rahatladı.
“Sağlık olsun" dedi "Üzüldüğün şeye bak. Kaç senedir buradayız. Ömür boyu burada kalacak değiliz ya. Nasılsa bir gün başka bir yere tayinimizi yapacaklardı. Nasip bu seneyeymiş” diyerek kenara çekildi. Sinan içeriye girdi.
Her zaman olduğu gibi eşinin destek vermesi Sinan'ı rahatlatmıştı. Doğru söylüyordu. "Nasılsa gün gelecek başka bir yere tayinimiz çıkacaktı." Sinan'ı asıl düşündüren şey ise gelecek günlerde havaların giderek soğuyacak olmasıydı.
Çocukların gürültüsü üzerine eşi yanlarına gitti. Sinan yüzünü yıkadı, kurulandı, giysilerini değiştirdi. Buzdolabında rakı şişesini çıkardı, bir tek doldurdu, ayaküstü bir yudum aldı. Hücrelerine doğru bir sıcaklık usulca yayılmaya başladı. Şimdi daha iyiydi. Çocukların bulunduğu odaya geçti. Odaya girince gelip sarıldılar. İkisi iki yandan sevgiyle yüzüne baktılar. Daha çok küçüktüler. Televizyonda çizgi film vardı, en çok sevdikleri şeydi çizgi film izlemek. Ne kadarda masumdu çocuklar, ne kadar ilgiye muhtaçlar diye düşündü. Rakı iyi gelmişti. Bir tek daha doldurdu, her yudumda biraz daha rahatladı.
Zaman su gibi akıp gitmiş, dışarıda hava kararmaya başlamıştı. Çocuklarının doğumunu, taşrada çektikleri çileleri, zorlukları, ev taşımanın zahmetlerini, taşra hayatına uyum sağlayamamanın sıkıntılarını düşündü.
Yıllar öncesi yaşadığı sıkıntılar bir filim şeridi gibi gözlerimin ününde akıp gidiyordu.
Kars’ta görev yaparken nişanlanmış bir yıl sonra da evlenmişti. Evlendikten sonra, bir kat yorgan, bir bavul, üç beş parça eşya ile görev yerine gitmişlerdi. Sinan daha önce uzun bir süre kaldığı için yörenin iklimine alışmıştı. Lakin eşi için sert iklim koşulları sorun olabilirdi. Bir yandan ihtiyaçları karşılamadaki zorluk diğer yandan ikliminin ağır şartları nedeniyle görev yerinin değiştirilmesi için dilekçe vermişti,. Yaz geçmiş, güz geçmiş kış gelmişti. Dilekçesinden bir haber yoktu. Memurun haftada bir ilçeden getirdiği resmi yazıları bir çırpıda karıştırıyor tayiniyle ilgili yazının olmadığını görünce umutsuzluğa kapılıyordu.
Her seferinde Sinan'ın umutsuzluğunu gören memur;
"Hocam bizler size siz de kasabamıza alıştınız. Tayininiz çıkmasa sevineceğim neredeyse. Fakat görüyorum ki siz gitmeyi kafaya koymuşsunuz. Allah yolunuzu, bahtınızı açık etsin. Kış şartları olmasına rağmen kararnameniz gelir gelmesine de korkarım ki aman vermez karakışa, dondurucu soğuklara kalırsınız. Siz yine de burada kalacakmışsınız gibi bolca tezek alın. Soğukla baş etmenin tek çıkar yolu budur."

Haklıydı memur arkadaş. Ne diyebilirdi ki. İçindeki olup bitenleri anlatmak kolay değildi. O bu kasabanın çocuğuydu. Doğup büyüdüğü kasabanın zorluklarına alışmıştı.
"Alışmasına alıştım buraya. Yıllardır  kasaba ve civar köy çocuklarını elimizden geldiğince hayata hazırlamanın mücadelesini verdik. Lakin bu seneye kadar hep tek başınaydım. Artık sorumlu olduğum bir ailem var. Ailemi de düşünmek zorundayım. Sizin anlayacağınız, ben kendimi değil eşimi düşünüyorum. Korkarım ki bir gün buradaki zorluklara, zalim kış şartlarına dayanma gücünü kaybedecek."
"Hocam gün gelir o da alışır merak etmeyin."
"Hayatta neyin  ne olacağını hiç kimse önceden bilemez. Hiç bir şeyin garantisi yoktur. Sözün gelişi bir örnek vereyim. Ağır kış şartlarında kasabanın dışına çıkmanın olanağı yok. Yollar kapanır günlerce. Temel gıda maddelerini önceden az çok stokluyorsun. Ya günlük tükettiğimiz ekmek ilçeden gelmiyor mu? Hadi sizler ekmeğinizi kendiniz yapıyorsunuz. Bizim bu olanağımız da yok.
Öte yandan yollar kapalı iken bir rahatsızlık sonucu doktora gitmenin zorluğunu düşün. Ben bunları eşimin de yaşamaması için tayin istedim. Biliyorsun ki yıllarca burada kaldım, ah demedim, sızlanmadım. Artık dediğim gibi düşünmem gereken bir insan var. Benim çilemi onunda çekmesini isteme gibi bir hakkım yok."
"Çok iyi anlıyorum hocam sizi. Siz de haklısınız. "
"Kuşkusuz" dedi Sinan.
"Siz de durumun farkındasınız. İnsan tasarladıklarını ve tasarlayacaklarının hesabını iyi yapmalı. Zamanında önlem almalı ki sonradan pişman olacağı durum olmasın. Unutma bu sözümü. "
Aradan günler geçmiş, memurun dediği gibi tayin kararnamesi soğukların insanı iliklerine kadar zangır zangır titrettiği, evin içinde bile helkelerde bulunan suyun buz tuttuğu, tezeklerin yavaş yavaş tükenmeye başladığı bir günde gelmişti.
İyi ki de gelmişti o kış günü tayin kararnamesi. Yoksa doğunun dondurucu soğuklarında eşi büyük sıkıntı çekecekti.
Not: Çalışmamda Sinan karakteri beni simgelemektedir.

2 Ocak 2018 Salı

İNSAN YAŞADIKLARININ BEDELİNİ KENDİSİ ÖDER (1)

Her yazı okurunun aklında bir kaç cümleyle kalır. Bazen okur okuduğunu unutmaz, nasıl ki yaşadığı gelgitleri, hayatına şekil veren olayları unutamadığı gibi. Bazen insan çok şanslıdır. Sanki o yazı, o öykü, o roman size ulaşmak için doğru zamanı seçmiştir.
Bazen de doğru zamanı değil, doğru olmayan zamanı seçmiş, adını koyamadığınız bir duyguya hapsetmiştir sizi.
Her yazıda okur kendine göre gerçekleri bulur,  sorgular.
Her öykü, her roman yaşanmış ya da yaşanması muhtemel olayları ulaştırır okuyucuya.
...
Her insanın yaşamında mutlaka "yarım kalan" bir şeyler vardır.
Ya da "keşkeler", "olmaması gerekenler".
Sonuçta insan yaşadıklarının bedelini kendisi öder.
...
Bazen insan kendini yazar farkında olmadan. Bazen de yazdıkları bir kurgudur. Gerçekle kurguyu ayırt etmek ise okuyucuya düşer.
...
Bozkırın ortasında karlı bir günün akşamında gözlerini açmıştı, kan ter içinde çektiği acıları bir anda unutan anasının kucağına sarıp sarmalanıp verildiğinde Hakan.
Yokluklar içinde büyüdü.
Çocukluğunda acıyı da gördü, sevinci de, kimsesizliği de hissetti, sahipsizliği de. Etrafında olup bitenleri öğrenerek büyüdü. Kimi gördüklerini belleğine kazıdı, kimi gördüklerini sildi attı.
Babası, anası, kardeşleri benzer yokluğun, el emeği göz nurunun etkili olduğu ortamda yaşadı.
....
Hakan çok çalışkandı. Hırslıydı, bu zor yaşamdan kurtulmanın çaresinin okumak, bir meslek sahibi olmak olduğunu öğrendi sonraları.
"Ben de okuyup bu sıkıntılı hayattan kurtulacağım" düşüncesi küçük yaşta şekillenmeye başladı.
Her ilçe pazarına babasıyla birlikte gittiğinde yaz sıcağında dut ağaçlarının gölgesine atılmış masalarda okey oynayıp, çayını kayıtsızca yudumlayanlara "neden bunlar da bizim gibi sıcakta çalışmaz da ağaç gölgesinde zaman geçirir" diye hayretle baktığı zamanlar oldu.
...
"Ben hayata şanssız başlayanlardanım. İnsanlık anlayışım çocukluğuma dayanıyor. Aile sevgisinin ne demek olduğunu tüm zorluklara, acılara, sıkıntılara rağmen öğrendim. Bir kenara atılmak bana göre değil. Çocukluğumda çektiğimi sıkıntıları hayat boyu çekmek istemiyorum..." düşünceleri onu hiç terk etmedi.
...
Hakan okulda var gücü ile derslerine çalıştı. Olmayan, alamadığı ders kitabını, lise sonda üniversiteye giriş hazırlığı için dershanelerin çıkardığı soru kitaplarını arkadaşlarından aldı.
Hakan okulda başarılı bir öğrenciydi. Öğretmenleri de arkadaşları da onu severdi. O da okulunu, öğretmenlerini, arkadaşlarını.
...
Sıkıntılı günler bir biri peşi sıra geçip gidiyordu. Hakan üniversite sınavlarında başarılı olmuş, üniversiteyi kazanmıştı. Hem de en çok istediği bir bölümü.
"Eğitim Fakültesini"
Başarısına babası, anası, kardeşleri de çok sevinmişlerdi.

Aradan günler geçti. Yaz sıcağında yapılması gereken işleri bitirmişlerdi. Yeterli olmasa da yine de bereketli bir yıl olmuştu. Okulların açılmasına da az zaman kalmıştı.
Babasının üniversiteyi kazandıktan sonra düşünceli hali Hakan'ın gözlerinden kaçmamıştı.
Hakan artık bir çocuk değildi. Hayatın gerçeklerini görüp, anlayacak yaştaydı.
Bir gün dayanamayıp anasına sordu;
"Ana" dedi, bu seslenişte bir acı vardı belli belirsiz.
Anası sorgulayan gözlerle telaşla oğluna baktı;
"Buyur oğul" dedi " bir şey mi diyeceksin."
Hakan anasının gözlerinden gözlerini kaçırarak;
"Ana, ben üniversiteyi kazandıktan sonra babamda bir durgunlaşma var. Eskiden olduğu gibi konuşmaktan kaçınır bir hali var. Sanırsın kendinden kaçıyor. Bunun sebebi nedir? Beni bu durum üzüyor."
Anası Hakan'ın söylediklerini usulca yemenisi ile nemlenen gözlerini silerek dinlemiş, ne cevap vereceğini düşünürcesine bir süre sessiz kalmıştı.


27 Kasım 2013 Çarşamba

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-11

                                                     Çıldır Gölü donmuş vaziyette.

"Ne yapacağız" dedi Meriç.
"Bir şekilde tutuşturacağız. Başka çaresi yok."
"Nasıl? Tutuşturacak bir şey yok ki" diye söylendi. Bir taraftan da gözlüklerinin camlarını siliyordu.
"Var dedim. Çare tükenmez."
Meriç merakla gözlerini bana dikmişti. Bir kaç tane defter almıştık. Henüz paketinden çıkarmadığımız defterlere doğru yöneldim.
"Hayır" diye atıldı Meriç. "Defterleri yakmayı düşünmüyorsun değil mi?".
"Yahu korkma. Tamamını değil sadece orta yerinden bir kaç sayfa çıkarıp sobayı tutuşturmak için kullanacağım."
Defterlerden birinin orta kısmından bir kaç sayfa çıkarıp tutuşturdum. Tezekler kuru olduğu için fazla uğraştırmadan yanmaya başladı.
Ehh artık sıcak bir odadaydık.
Meriç bana bakıp gülümsüyordu.
"İyi ki defter almışız" dedi.
"Evet" dedim. "Yoksa tezekleri kibritle tutuşturmak çok zor olurdu."
Pozitif enerjiyle hareket etmek zorundaydık.
Dünyanın dört bir tarafında dağlara tırmanan dağcıları düşündüm. Yüksek irtifa tırmanışında bulunan dağcıların çadır kurmak için çektikleri sıkıntıları da. Küçük çadırlar içinde hareket olanağı yeterli olmayan dağcıların yemeklerini ısıtmak için küçük gaz ocaklarını zor da olsa yakmalarını.
Onlar başarmıştı. Biz neden başarmayalım ki?
Zor olan iklim koşulları değildir. Zor olan iklim koşullarına uyum sağlayamamaktır.
Deneyimsiz ve acemiliğimiz sonucuydu çektiğimiz sıkıntılar. Tezek temin edilmesi dışında kimseden yardım istemedik.
Sonradan öğrendiğimiz kadarıyla okul müdürü Karahallılı Selahattin Günay'da Adanalı olduğunu anımsadığım Ener adlı bir öğretmenle birlikte kalıyordu.
Ener Caladan gitmenin yollarını arıyordu. Fazla konuşmayan ve diğer öğretmenlerle diyalogdan kaçınan bir tavrı vardı.
Öğle yemeklerine biz eve giderdik. O okulda kalır barbunya konservesi yerdi.
"Yahu" derdik "barbunya Konservesi yiye yiye için dışın barbunya oldu."
Aldırmazdı. Tayini çıkana kadar da öğle yemekleri her daim barbunya oldu.
Sıkıntıları gidermeye çalıştığımız hafta boyunca ne Selahattin Günay ne de Ener hoca "derdiniz var mı? İhtiyaçlarınız var mı? Yardım edebileceğimiz bir konu var mı?" diye sormadılar.
Biz de söyleme gereğini hissetmedik.

Ayrıca yaşça bizden daha büyük Esat hoca'ya ise hiç bir zaman sorunlarımız aktarmadık. Hoş o da kendi sorunlarıyla boğuşmaktaydı. Kars'ın yerlisiydi. Üç çocuğu vardı. Üçü de henüz küçüktü. Ne diyebilirdik ki Esat hocaya.

1 Kasım 2013 Cuma

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-9

                                                          Doğruyol Köyü (Cala)

Sabah insan kalkmak istemiyor. Hani sıcak bir ortama uyanmak var. Bir de soğuğa uyanmak. Evin üst kısmında ki dar pencereden içeriye ışık sızıyor, ranzanın bir kenarına düşüyor ve sanki oracıkta sıkışıp kalıyor, bir adım öteye geçemiyor.
Karanlığın sakladıkları daima merak uyandırmıştır bende. O nedenle nefesimi tutmuş beklerken pencereden sızan ışığın aydınlattığı her yere ilk defa görüyormuşçasına dikkatle bakıyordum. Meriç'de uyanmıştı.
"Kalkalım" dedi. "Nasılsa okula gideceğiz arkadaş."
"Ben gaz ocağını yakayım. Sıcak bir çayla bir şeyler atıştırıp çıkalım o zaman."
"Yahu bu ayazda insan elini yüzünü yıkarken donar valla"
"Sen de yıkama o zaman" dedim gülerek.
"Gaz ocağında ısıtırım" dedi.
"Valla başka çaresi de yok."
 Peynir- ekmekle kahvaltıyı yaptık.
Hava yine ayaz.
"Uğurlu sobaları yakmıştır" diye takıldım Meriç'e. "Bence sen sobanın başında hiç ayrılma."
"Neden ki?" diye güldü.
"Paltoyla yatan adam akşama kadar ısıyı depolamalı"
"Haklısın" diyerek güldü.
Kendimizle "dalga" geçmenin sırası değildi ama bazen de gerekiyordu var olan ortamın sıkıcılığı nedeniyle.
Mesleğe yeni başlamanın heyecanını, sevincini, özgüvenini; yanı sıra azıcık da ürkeklik gibi duygularını bir arada yaşıyor insan.
Ürkekliği atmanın başka da yolu yoktu. İnsan var olanla mücadele etmesini bilmeliydi diye düşünüyorduk. Bizden öncekiler de bizden sonrakiler de nasılsa benzer sıkıntıları yaşamışlardı belki de yaşayacaklardı.
Okulda öğrendiklerimiz ve öğretilenler hayata ve yaşama dair değildi. Eğitim hayatımızda ülkemiz gerçeklerini öğretmemişlerdi bize. Buna gerek görmemişlerdi demek ki. Nasılsa gittikleri yerde gerçeği görüp yaşarlar diye düşünmüşlerdir.
Düşündüğümüz gibi sobalar yanmıştı. Bir önceki gün de olduğu gibi öğrenciler sobaların etrafına kümelenmişlerdi sınıflarda. Civar köylerden gelen çocukların yüzleri ayazdan morarmıştı. Cala'da okula gelenlerse nispeten rahatlardı. Diğerleri sabahın erken saatinde okula yetişmek için kilometrelerce yol katetmişlerdi.
Bizi gören öğrenciler saygıyla yer açtılar.
"Günaydın çocuklar" diye ikimiz birden hal hatırlarını sorduk.

Sevinçle hep bir ağızdan" günaydın hocam" diye karşılık verdiler.
"Demedik mi biz size artık sabahları buradayız."
"Hocam" dedi birisi "derse erken başlamanın zararı olmaz."
Bir diğeri " hocam siz gelince hemen derse başlayalım" diyerek hınzırca dalgasını geçti.
Hepsini de gülerek dinledik. Çocuklar haklıydı. Sabahın erken saatinde ne işimiz vardı sınıflarda. Oysa diğer öğretmenlerin gelmesine daha zaman vardı.
"Ee dedik çocuklar okumanın kolay olmadığını anlamalısınız. İşinize gelirse böyle. Erken başlamakta fayda var."
Sıcak bir diyalog ortamında hem ısınıyor hem de çocuklarla birbirimizi tanıyorduk.
Boynum ve omzum sızlıyordu. Gece dışarıda esen rüzgâr hızını artırmış uluyup durmuştu. Rüzgârın uğultusundan ürpermiş, yatağımın içine sokulmuştum. Odanın içi gittikçe soğumuştu.  Doğanın zorluklarıyla boğuşuyorduk. Gergindik.
Şenlik Cengiz gülerek geldi.
"Hocalar" dedi "size tezek satan yok diyecektim ama erkenden okula gelmenize gönlüm razı olmadı."
"Satan var mı?" diye ikimiz iki yandan atıldık heyecanla.
"Evet anneme söylemiştim o komşulara sormuş. Satan biri var ondan alırız."
Sevindirici bir haberdi bu bizim için.
Tezeği hemen o gün eve taşıdık. Öğrenciler yardım ettiler. Sıra soba almaya gelmişti. Hafta sonunu beklemekten başka çaremiz yoktu. Yeni başladınız göreve diye müdür izin vermemişti hafta içinde. Biz de sesimizi çıkarmadık. İzin almanın kurallarını daha sonra öğrenecektik. Öğrenince de mazeret izni neden vermediğine bir anlam veremedik müdürün. Üstelemedik. Bir daha da izin konusunu konuşmadık. Hafta sonlarını bekledik hep. İhtiyacımız olanları karşılamaya Kars'a gitmek için.
Başka bir boyuta geçmiştik sanki. Daha önce böyle bir sıkıntıyla karşılaşmamıştık. Hafta sonuna üç gün vardı daha. Kullanmadığı fazla sobası olan var mıydı bilinmez. Çünkü ne sorduk ne de sormayı akıl ettik. Kimse de bize bu konuda bir şey demedi.
Üç günlüğüne alıp kullanabilirdik. Böylesi anlarda insanın alternatif araması gerekir. Lakin biz o zaman neden düşünemedik bilmiyorum. Belki de olmaz, bulunmaz düşüncesi vardı, belki de kimseye yük olmama düşüncesi.
Yöre insanı soğuğa ve ayaza bizim kadar duyarlı değil. Sert iklim koşullarında yetişmişler. Hepsi de saygılı ve güler yüzlü.

 Okul çıkışı Binali Karadağ'ın kahvesine gidip hem sıcak bir ortamda çay içmek hem de Yasin Turgut ve Hamza Şimşek gibi yaşlı insanlarla sohbet etmek alışkanlık olmuştu bizde. Çıldır'lı Aliyar'în gümüş renkli minibüsünden indiğimizde de girdiğimiz ilk kahveydi Binali'nin kahvesi.
Binali 20'li yaşlarda, ancak çok daha yaşlı bir adamın sezgilerine sahipti. Bunu da babasının ölümünden sonra evin tüm yükünün omuzlarına binmesine bağlıyor.
"Bu topraklar yaşam ve ölüm hakkında her gün kafa yormanıza neden oluyor" diyor.
"Yaşam zorlu".
"Ölüm ise çok kolay".
"Zorlu yaşam koşullarına uyum sağlayamayan canlılar için burada yaşam çok zor " diye de ekliyor.
Binali'nin sözleri insan yaşamı kadar yaban hayatının da zor olduğunu düşündürüyor bize. "Bu gerçek insanı hızla olgunlaşmaya itiyor" sözlerini kahvede bulunanlar onaylıyor.
Geç vakit eve gittik. Okul çıkışı kahveye gelmiştik. Eve geldiğimizde acıktığımızı hissettik.
"Ne yapalım" dedim Meriç'e.
"Mercimek çorbası yapalım" dedi gülerek.
"İyi ya o zaman mercimeği yıkayalım. Sen gaz ocağını yak arkadaş. Ben de mercimeği yıkayayım."
 "Tamam yakayım".
Gaz ocağını yakıp ellerini ısıtmaya başladı. Ben de ıslak ellerimi uzattım gazocağının yanan ateşine.
Etrafı daha rahat görmek için gaz lambasını yüksekçe bir yere asmıştık. Yoksa odanın içi tam aydınlanmıyordu. Ranzalarımızın üzerine uzanıp derin düşüncelere daldık. Bir süre konuşmadık. İçinde bulunduğumuz gerçeğe alışmalıydık. Sobayı da aldık mı rahatlardık. Hem Kars'a gidince ihtiyaç duyduğumuz diğer eksik malzemeleri de almalıydık. Bunun şakası yoktu. Her an ihtiyaç duyulan malzemeleri köy yerinde bulmak mümkün değildi.
Sıcak yemek kokusu odanın içerisine yayıldı. Sofrayı hazırladık. Çorbayı büyük bir iştahla yedik. İnsan acıkmaya görsün diye düşündüm. İçimiz ısınmış, üşümemiz azalmıştı.
Zorlu geçen  birkaç günün sonrasında hafta sonu gelmişti. İzin almaya gerek kalmadan sabah erkenden kalkıp Meriç'le birlikte Kars'a giden minibüse bindik. O yıllarda minibüs şoförü Namaz Güneş'miydi yoksa bir başkası mı pek ayırdında değilim.
Minibüs şoförü saat iki gibi geri döneceklerini söyleyip işimizi o saate kadar bitirmemizi söyledi. Tamam deyip sobacıların yerini sorduk. Kars garajına pek de uzak olmayan bir yerde soba ve gerekli parçalarını aldık. Şoför sobayı minibüsün üzerine yerleştirdi. Biz ise hem açlığımızı gidermek hem de diğer ihtiyaçlarımızı temin etmek için ayrıldık.
Kars lokantalarının orta yerinde kömür sobası yakıyorlar. Sobaya yakın boş bir masaya oturup yemeğimizi yedik.
Bazı ufak tefek ihtiyaçları da temin ettikten sonra söylenen saatten önce minibüsün yanına gittik. Minibüs saat iki gibi yola çıktı.
"Neden saat iki de yola çıkıyorsunuz daha erken değil mi?" sorumuza minibüs şoförü;
"Alışkanlık. Biraz daha geç çıkılabilir. Lakin kış günü yolumuz uzak. Hava kararmadan köye gitmekte yarar var".