Mahalle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mahalle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2022 Salı

MAHALLENİN ŞÖVALYELERİ!


 

Sedir ağaçlarının yaprakları altında duran hava kızıldı; otlar ışığın rengine bürünmüştü. Uzaklarda yansıyan ışıklarda müthiş bir dinginlik ve izleyeni alıp götüren bir korlaşma vardı. Sık dal hevenklerinden geçerek temizlenmiş, taze sedir yaprakları ile serinlemiş öylece kıpırtısız duruyordu. Işığın hüznü gözlerime vuruyor, akkelebekler gibi gök kubbeye doğru parıldayıp yükseliyordu.

Böylesi günde hüzünlenir insan. Kelimeler düğümlenir, sessizleşir bir süre. Hayatı düşünürsün. Varsılı, yoksulu. Arsızı, hırsızı. Erdemliyi, dürüst olanı. Sonrasında yalancıyı,  yalakayı, çıkarcıyı, üçkâğıtçıyı, goygoycuyu, ukalayı…

Her şeyi bilirim havasında ukalalar vardır. Bu zat-ı muhteremlere toplumun her kesiminde sık sık rastlanır. Rastlanır çünkü bu zatlar aşırı bir merak içinde tüm yeteneklerini ve meziyetlerini, akıllarını bir noktada toplarlar.

Çağdaş düşünce, aydınlanma kavramlarını teğet geçen, toplumun sorunlarına duyarsız olan bu ukalalar aslında yeterli düşünme kapasitesine de sahip değillerdir.

Yetersiz kapasitelerine rağmen “her şeyi” bilme ve öğretme telaşındadırlar. Mahalle ağzıyla “dedim ki dedi ki”  türü sınırlanmış kapasite ile çalışmayı pek severler. Densiz, yapışkan ve arsızdırlar.

Her olaya maydanoz olma durumunu asla kaçırmazlar. Karganın burnu misali burunları vardır.

Memur emeklisidir, çalışandır, işçi emeklisidir, bağ-kur’ludur şudur budur. Erkektir, kadındır. Kibarlığı konuşma olarak algılarlar. Aptalca davranışı onur sayarlar. Mekânları ya bir gecekondudur, ya da apartman dairesidir. Lakin alacakaranlıkla terk ettikleri evlerine gece yarısı girmek alışkanlıktır onlarda.

Mahalle yetmez bazen, mücavir alanlara uzandıkları da olur. Varsa böyle birkaç kişi mahallede alimallah koca mahallede tek bir gazete dahi satılmaz. Gazete satan bayilerde nal toplarlar.

Nerede bir olay var, nerede bir cenaze, mevlit var. Nereden bir AVM açılıyor, nerede kimler bir toplantı yapıyor, yeni bir mekân açıyor bunlardan sorulur. Kulakları camii hoparlörünü asla ıskalamaz. Mahalle aralarında ki seyyar satıcılar has dostlarıdır.

Falanca nerede çalışır, ne iş yapar, kaç para kazanır, kimlerle arkadaştır, ne kadar malı mülkü var, karısı kızı ne iş yapar, akrabaları kuzenleri kimlerdir sorsanız tek tek söylerler. Tek hata yapmadan hem de.

Lakin bu ukalaların yaşamlarına yakından bakıldığında lüp lüp konuşmalarının, bunca bildiklerinin aksine paçaları ve dirsekleri yırtıktır daima. Kıt kanaat geçinirler umurlarında olmaz.

Tam manasıyla yaptıklarından ve yaşamlarından hoşnutturlar. Gönülleri ferahtır, her gün amaçlarına ulaşmış olarak başlarını yastığa kor ve derin bir uykuya dalarlar. İhtimaldir ki rüyalarında birilerine gerekli gereksiz bir şeyler anlatmakta, karşısındakini ikna etme ve söylediklerine inandırma çabasındadırlar.

Ne dersiniz çevrenize sıkıca bir bakın, göz kulak olun mutlaka böyle birini ya da bir kaçını mutlaka göreceksiniz.

Kim bilir belki de aynı apartmanda ya da yan yana gecekonduda da yaşıyor olabilirsiniz.

Havada şiddetli bir yağmur sağanağı, su yüklü kül rengi bir bulut sedir ağaçlarının yaprakları altında duran havanın kızıllığını, otların rengini grileştirdi.  Uzaklarda yansıyan ışıklardaki dinginlik ve izleyeni alıp götüren korlaşma belleklerde kaldı.

Sık dal hevenklerinden geçerek temizlenmiş, taze sedir yaprakları ile serinlemiş öylece kıpırtısız duran ışıktan eser yoktu artık. Geride kalan bir yumak hüzündü.  Akkelebekler gibi gök kubbeye doğru parıldayıp yükselen.

 

9 Ekim 2018 Salı

YABANCILAŞMA


İlginç zamanların ilginç anlarını yaşıyoruz. Yaşam durmuyor, akıp gidiyor. Bu akışta sağlam duruş sergilemekten uzak olanlar hem kendi benliğine hem de etrafına yabancılaşıyor.
Bu yabancılaşma bir bakıma modern zamanların samimiyetsizliğidir, kofluğudur. Başkalarının yaşam ve iyi niyetine olan bakış açısının dramatik hale gelmesinden başka bir şey değildir.
Gittikçe yalnızlaşan bir insan ne yapar?
Diğerinin düşünce ve varlığını yok sayar.
Kendisini bir bilen olarak her şeyin üstünde görmeye başlar.
Başkalarını umursamaz.
Öfke nöbetleri ile karşısındakini anlamak yerine itham etmeyi seçer.
Kızgınlıkla oluşan kaos benliğini esir alır.
Kendini, kafasında oluşturduğu gülünç ve düşündürücü yaşamın ritmine kaptırmıştır. Yaşadığı keşmekeşi başkasında da görmek ister.
Bencildir.
Anlayış ve hoşgörüden uzaktır.
Bu yaklaşımda bulunanların sosyolojik incelemesi yapıldığında, bilinçaltında yatan ezilmişliğin varlığı ortaya çıkar.
Toplum içine girdiğinde insan hayal kırıklığı yaşıyor.
Çıkarcılık, benlik dürtüsü, anlayışsızlık o denli fazla ki insan yanındaki biriyle sohbet edip söz söylemekten kaçınıyor.
Çünkü söylenen söz eğilip bükülerek, ekleme ve çıkarma yapılarak bir diğerine aktarılıyor.
Hem de göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir zaman diliminde.
Mahallenin şövalyeleri iş başındadır.
Belki de buna modern, yazısız sosyal medya şövalyeliği dense cuk oturur.
Ne kültür, ne gelenek ve görenekler, ne ahlak anlayışı, ne de bilim bunları adam edemez.

3 Şubat 2018 Cumartesi

MAHALLENİN ŞÖVALYELERİ


Yıllar önce (Şubat 2012) başkent sokaklarında gözlemlediğim insan psikolojisini derinden etkileyen, sorgusuz sualsiz kabul gören "Yukarı mahallede söylenenin aşağı mahallede de kabul görmesi" durumunun değişip değişmediğini ilgili yazıyı tekrar yayımlayarak okuyucunun yorumlarına bırakıyorum...

Sedir ağaçlarının yaprakları altında duran hava kızıldı; otlar ışığın rengine bürünmüştü. Uzaklarda yansıyan ışıklarda müthiş bir dinginlik ve izleyeni alıp götüren bir korlaşma vardı. Sık dal hevenklerinden geçerek temizlenmiş, taze sedir yaprakları ile serinlemiş öylece kıpırtısız duruyordu. Işığın hüznü gözlerime vuruyor, akkelebekler gibi gök kubbeye doğru parıldayıp yükseliyordu.
Böylesi günde hüzünlenir insan. Kelimeler düğümlenir, sessizleşir bir süre. Hayatı düşünürsün. Varsılı, yoksulu. Arsızı, hırsızı. Erdemliyi, dürüst olanı. Sonrasında yalancıyı,  yalakayı, çıkarcıyı, üçkâğıtçıyı, goygoycuyu, ukalayı…
Her şeyi bilirim havasında ukalalar vardır. Bu zat-ı muhteremlere toplumun her kesiminde sık sık rastlanır. Rastlanır çünkü bu zatlar aşırı bir merak içinde tüm yeteneklerini ve meziyetlerini, akıllarını bir noktada toplarlar.
Çağdaş düşünce, aydınlanma kavramlarını teğet geçen, toplumun sorunlarına duyarsız olan bu ukalalar aslında yeterli düşünme kapasitesine de sahip değillerdir.
Yetersiz kapasitelerine rağmen “her şeyi” bilme ve öğretme telaşındadırlar. Mahalle ağzıyla “dedim ki dedi ki”  türü sınırlanmış kapasite ile çalışmayı pek severler. Densiz, yapışkan ve arsızdırlar.
Her olaya maydanoz olma durumunu asla kaçırmazlar. Karganın burnu misali burunları vardır.
Memur emeklisidir, çalışandır, işçi emeklisidir, bağ-kur’ludur şudur budur. Erkektir, kadındır. Kibarlığı konuşma olarak algılarlar. Aptalca davranışı onur sayarlar. Mekânları ya bir gecekondudur, ya da apartman dairesidir. Lakin alacakaranlıkla terk ettikleri evlerine gece yarısı girmek alışkanlıktır onlarda.
Mahalle yetmez bazen, mücavir alanlara uzandıkları da olur. Varsa böyle birkaç kişi mahallede alimallah koca mahallede tek bir gazete dahi satılmaz. Gazete satan bayilerde nal toplarlar.
Nerede bir olay var, nerede bir cenaze, mevlit var. Nereden bir AVM açılıyor, nerede kimler bir toplantı yapıyor, yeni bir mekân açıyor bunlardan sorulur. Kulakları camii hoparlörünü asla ıskalamaz. Mahalle aralarında ki seyyar satıcılar has dostlarıdır.
Falanca nerede çalışır, ne iş yapar, kaç para kazanır, kimlerle arkadaştır, ne kadar malı mülkü var, karısı kızı ne iş yapar, akrabaları kuzenleri kimlerdir sorsanız tek tek söylerler. Tek hata yapmadan hem de.
Lakin bu ukalaların yaşamlarına yakından bakıldığında lüp lüp konuşmalarının, bunca bildiklerinin aksine paçaları ve dirsekleri yırtıktır daima. Kıt kanaat geçinirler umurlarında olmaz.
Tam manasıyla yaptıklarından ve yaşamlarından hoşnutturlar. Gönülleri ferahtır, her gün amaçlarına ulaşmış olarak başlarını yastığa kor ve derin bir uykuya dalarlar. İhtimaldir ki rüyalarında birilerine gerekli gereksiz bir şeyler anlatmakta, karşısındakini ikna etme ve söylediklerine inandırma çabasındadırlar.
Ne dersiniz çevrenize sıkıca bir bakın, göz kulak olun mutlaka böyle birini ya da bir kaçını mutlaka göreceksiniz.
Kim bilir belki de aynı apartmanda ya da yan yana gecekonduda da yaşıyor olabilirsiniz.
Havada şiddetli bir yağmur sağanağı, su yüklü kül rengi bir bulut sedir ağaçlarının yaprakları altında duran havanın kızıllığını, otların rengini grileştirdi.  Uzaklarda yansıyan ışıklardaki dinginlik ve izleyeni alıp götüren korlaşma belleklerde kaldı.
Sık dal hevenklerinden geçerek temizlenmiş, taze sedir yaprakları ile serinlemiş öylece kıpırtısız duran ışıktan eser yoktu artık. Geride kalan bir yumak hüzündü.  Akkelebekler gibi gök kubbeye doğru parıldayıp yükselen.

12 Ocak 2013 Cumartesi

RECEP AMCANIN SESSİZ ÇIĞLIĞI



Birkaç yıl önceydi. Tam olarak hatırlamıyorum. Önemli de değil aslında. Yaşam nehrinde yaşananların tarihini bilsen ne olacak bilmesen ne olacak. Benzerleri sık yaşanırken.
 Her insanın bir kişilik yapısı vardır.
İçe dönük olan var, moda deyimle asosyal olanlar.
Vurdukça çok ses getiren, boş teneke misali olanlar. Lakin ahkâm kesmekte şapkayı kaptırmayanlar bunlar. Asosyal olmayıp sosyal olanlar deniyor bunlara!
Olayları, insanları ve insan davranışlarını yansıtan bir ayna vazifesi görürler.
Birde az konuşan, düşünen, üretenler var. Bunlar çevre ilişkilerinde tutuk, tedirgindir çoğu kez.
Ya tüm yaratılarını kendilerine saklarlar.
Ya da paylaşmayı severler.
Geçelim bunları!
Dedim ya, birkaç yıl önceydi.
Ankara’da Kumru Sokağın müdavimi olduğum günlerdi. İşte o günlerden birinde;
Kumru sokakta, yan yan dizilmiş apartman blokları arasında ne yönde estiği pek belli olmayan tozla karışık sert rüzgâr mahalle sakinlerinin yakasını bırakacak gibi değildi.
Her zaman olduğu gibi yine üzerine birkaç kuşun konduğu çam ağaçlarıyla örtülmüş banklarda yerlerini almışlardı.
Küçük, alçak duvarlarla, çocukların gürültülü sesleriyle, kapıları paslanmaya yüz tutmuş apartmanlarla çevrili parkta oturanlar, çoğunlukla kaderin kendilerini soktuğu bu cenderede sessizce etrafı seyrederlerdi.
Gündemlerinde geçmişteki anıları, köylerindeki yaşamları, sıkıntıları ve dertleri eksik olmazdı.
Siyasal gündemi irdelemek çoğu zaman “kaderci” yaklaşımlarla sonlanırdı.
Kimisi Tokat’tan, kimisi Kırşehir’den, kimisi Çorum’dan, kimisi ise Çankırı ve Kırıkkale’den gelmişlerdi.
Çankırı sitelerinde yazı yazdığımı bilen Çankırılılar ise beni daha bir sevgi ile karşılardı.
Çankırı’nın Yapraklıdan Satılmış amcanın “hocam” diyerek bana yer göstermesi ise hem içtenliklerinin hem de aldıkları yâran kültürünün bir sonucu idi.
Çoğu köyden kente göç ettiğinde uzun yıllar işçi olarak çalışıp emekli olmuştu.
O yıllarda bu kadar sıkıntı çekmediklerini söylerlerdi.
Hele şu bir iki yıldır sıkıntılarının iyice arttığından şikâyetçiydiler.
Çoğu evlatlarının işini kaybettiğinden yakınır, evlatlarını ve onların çocuklarını kendi emekli maaşlarıyla geçindirmeye çalıştıklarını söylerdi.
Kiradaki çocuklarının yanlarına taşınmalarının sıkıntısı konuşmalarından anlaşılırdı.
Her biri ayrı bir hikâyenin, ayrı bir sorunun kahramanıydılar… Hikâyelerinin ipuçları ise konuşmalarında saklıydı.
Apartmanımızın renkli simalarından Tokatlı memur emeklisi Recep amcanın oğlu çoktan babasının yanında soluğu almıştı.
Evin içine sığmayan eşyalar mutfak balkonuna yerleştirilmiş, rutubetten etkilenmemesi için balkon taksitle pimapenciye kapattırılmıştı.
Yine de bir kısım eşya haraç mezat eskiciye satılmıştı.
Bu durumu kabullenemeyen gelin ise soluğu baba evinde almış, tüm yalvarma ve çabalara rağmen açtığı dava boşanma ile sonuçlanmıştı.
İki çocuğundan kız olanı kendi yanında oğlan ise babasının yanında kalmıştı.
Krizin ağır yükünü Recep amca ve çocukları şimdilerde içlerine sindirmeye çalışmakla meşguller.
Evlerinde Doğalgaz sistemi ve kombi olmasına rağmen geçen kış odun yakmışlardı.
Yazın mahalle aralarında topladıkları tahta parçaları ile ısındıklarını söylüyorlar.
Bu kış da doğalgaz yakamadıklarını, Recep amcanın emekli maaşının yetmediğinden yakınıyorlar.
Emekli diye bedava dağıtılan kömürden de alamamıştı Recep amca.
Sen memur emeklisisin demişlerdi belediyeye müracaat ettiğinde.
Recep amca her yıl, mahalle aralarındaki inşaatlardan yavaş yavaş el arabası ile odun kırıntısı toplamaya kışa hazırlık yapmaya başlardı yaz ucunu gösterdiğinde.
O yıllarda apartmanda Recep amcanın yüzünde bir gülümsemeye tanık olan olduğunu sanmıyorum.
En azından güler yüzüne alıştığımız Recep amcanın gülümseyişine son zamanlarda ben rastlamamıştım.
Ankara’dan İstanbul’a taşınacağımı duyunca omzuma yaslanıp ağladığını hiç unutmam.
Sende mi bırakıp gideceksin hocam demişti.
Dilimin döndüğünce anlatmaya çalışmıştım mecburiyetimi.
Anlamış mıydı yoksa öyle mi görünmüştü bilinmez.
Şu sıralar Recep amcanın evinde tam 6 nüfus emekli maaşına bakıyor.
Zaman zaman Recep amca beni çay içmeye davet ederdi. Bir yandan çayımızı içer, sohbet eder; bir yandan da Recep amcaların evindeki yoksulluğa tanık olurdum.
Berat yedi sekiz yaşlarında sevimli bir çocuktu.
Recep amcanın torunu.
Babası ise işsiz.
İş arıyor ama…
Kapıların yüzüne kapandığını söylüyor…
Elimde yapabileceğim bir mesleğim yok hocam demişti boynunu eğerek.
Okumak gibisi var mı hocam demişti.
Biz okumadık cahil kaldık.
Şimdi de işsiz…
Berat ayrılıktan sonra küçük kız kardeşini görmeyeli aylar olduğunu söylüyordu.
Söylerken de ağlamaklı gözlerini dedesine dikip dudaklarını büzüyordu.
Dede ise Berat’a bakmamak için gözlerini kaçırıyor.
Belli ki içinden fırtınalar kopuyor.
Berat küçük kız kardeşinin sivri çenesini, ışıltılı, akıllı gözlerini ve uzun siyah örgülü saçlarını özlediğini söylüyor.
Bir de geceleri annesinin anlattığı masalları…
Yumuşak parmakları ile saçlarını okşayışı ise en çok özlediği şey…
Orada olanlar bu dram karşısında donup kalıyor.
Berat’ın durumu kimsede söz söyleyecek hal bırakmıyor.
Baba ise çaresiz.
Sararıyor, kızarıyor, gözünü açmış sessizce olanları seyrediyor.
Elindeki sigaranın hafifçe titrediği görülüyor.
Çaresizliğin bir insanı ve bir çocuğu bu kadar etkileyebileceğine şahit olmak ne acı.
Bir lokma ekmeğin aile yaşantılarını ne şekilde etkileyebileceğini görmenin çaresizliği de bir o kadar üzüntü verici.
Arada bir içimde oluşan sıkıntının sebebi bu mudur acaba diye düşünürdüm…
Kaderin böylesine ne demeli?
Dünün mutlu aile yaşamları bugün dramlara sahne olmakta…
Ana babasını bir arada görmeye alışmış çocukların ana ve baba hasretleri ne zamana kadar devam edecek?
Gözlerindeki o ürkek bakışlar bunca acıya alışacak mı?
Ağababalarının desteği ile sorunsuz yaşam sürenler bu çocukların dramlarını umursarlar mı?
Rant kapısından nemalananlar, vergi vermekten kaçınanlar, kaçak işçi çalıştıranlar, devlet kapısına kapağı atmak için “kart sahibi hamilimdir” referansları ile dolaşanlar, kendisine ve çevresine krizin teğet geçtiği söylenenler, şeyhler, şıhlar, baronlar, ağalar, ülke zenginliklerini peşkeş çekenler ve daha niceleri, yaşanmakta olan bu dramlar sizlerin umurunda mı?
Var saydığımız o vicdanınız ne zaman sızlayacak?
Yoksullukla boğuşan bu vatan evlatları sizleri hiç mi ilgilendirmiyor?
Dahası işsiz milyonların evlerinde her gün yaşanmakta olan dramları bilen var mı?
Ve bu sessiz çığlık daha ne zamana kadar devam edecek?
Şu günlerde arada bir Recep amcayla telefonla konuşurum.
Sesimi duyunca sesi değişir.
O an gözlerinin içinin güldüğünü bilirim.
Kişilik yapıları önemlidir.
Recep amcanın şikâyet ettiğini hiç görmedim.
O sadece gözleriyle konuşurdu bu durumlarda.    

  

21 Nisan 2012 Cumartesi

Karganın Burnu Bunların Yanında Masum Kalır


Cahil bildiğini yapar. Çıkarcıdır, başkalarının varlığı onun için önemli değildir. Bir şey bilmediği halde bilirim duygusunda ısrarcıdır. Akrepten beterdir. Cahil eğreti inşa edilmiş sıvasız gecekonduya benzer. Yaşamaya çalıştığı gecekondunun sıvası dökülür, farkında değildir. Mahallenin şövalyeliğine soyunur, onu da yüzüne gözüne bulaştırır. Yalancılığı, çıkarcılığı, üç kağıtçılığı, yağcılığı, lafçılığı paçasından dökülür haberi olmaz, ya da umursamaz.
Her şeyi bilirim havasında ukalalar, yalakalar vardır. Her konuya, her işe maydanoz olmayı marifet sayarlar. Bunlara toplumun her kademesinde rastlamak olasıdır. Aşırı meraklıdırlar. Misal apartmana kimler taşınmış, kimlerin misafirleri gelir gider, kimlerin akrabaları vardır, kimler nerede çalışır, kim ne aldı, kim ne dedi bunlardan sorulur. Mahallenin de, sokağın da, apartmanın da sorumlusu bunlardır. Karganın burnu bunların yanında masum kalır. Sabah gün ışığı ile terk ettikleri evlerine gece yarısı dönmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir. Çevrenize sıkıca bir bakın, göz kulak olun, mutlaka böyle birini ya da bir kaçını göreceksiniz. Kim bilir belki de aynı apartmanda ya da yan yana gecekondu da yaşıyor olabilirsiniz.
Bunların adını ilk duyan hemen unutur. Adlarıyla birlikte yüzleri de, sözleri de zihinlerde yer almaz. Doğrusu da budur aslında. Geldikleri yerde bir şey değişmez, gittiklerinde de eksilmez. Kısacası sözlerinin de, varlıklarının da, duruşlarının da rengi yoktur. Çok şey bilirim havasında olan bu ukalalar, başkalarının bildiği, gördüğü, işittiği şeyden başka şey bilmezler. Çünkü bulundukları ve alıştıkları çevreden başka yere gitmezler.
Bu hasletlere sahip bir insan sevilir mi, güven duyulur mu? Hiçbir zaman bir tasa, bir düşünce belirtisi göstermeyen, kendinden başkasını düşünmeyen bu insanları anlamak mümkün mü?
Güven duygusunun esasları onurlu olmak, erdemli ve dürüst olmak, doğru olmak olduğuna göre bunlara nasıl güveneceksin? Oysa ki güven duygusu toplumsal dayanışmanın, birlikte yaşamanın olmazsa olmazıdır, ana arter görevi görür. Bu mahalle şövalyelerinde ise o ana arter çoktan bataklığa dönüşmüştür.
Bakınız bire bir yaşadığım bir olayı anlatayım. Apartmanın en üst katında oturuyorum. Yıllardır apartman çatısında sorun var. Her toplantıda dile getiririm. Çatı onarımı apartmanın tüm sakinlerince ortak yapılması gereken bir durum diye çene patlatırım, aldıran, işiten, umursayan olmaz. Çünkü işin içine o çok sevip vazgeçemedikleri para, çıkar girmektedir. Geçenlerde yapılan toplantıda benzer durumu dile getirdim. Üzerine alınan olmadı. O zaman kendi olanaklarımla gerekeni yaparım deyip ayrıldım. Bir süre sonra ne düşünüldü bilinmez ama yeniden bir toplantı yaptılar. Bu sefer toplantıya gitmedim. Hoş gitsem de bir şey değişmeyecekti. Toplantı bitiminde panoya bir ilan asılmıştı, aidat artırıldı diye. Dur hele dedim kendi kendime. Bayram değil seyran değil hesabı, apartmanın çatı haricinde bir onarım durumu yok. Eee o zaman bu artırım niye.
Sordum, çatı onarımı için şu kadar ilave aidat alınacak, ilerde çatı komple aktarılacak dediler. Alınacak ilave parayı hesapladım tam beş yıl sonra çatının aktarılması için gerekli olan miktar toplanabilecekti. Yani o zamana kadar çatıda var olan problem devam edecekti anlaşılan. Sesimi çıkarmadım. Bu arada olukları ve kiremit kırıklarını değiştirmesi için tuttukları çatı ustasına“arkadaş benim evin üzerindeki sorun bu. Onarımını yap parasını ben vereyim” dedim. Anlaştık. Aynı gün yaparım dedi ve yaptı da.  Lakin yalaka, üç kağıtçı, çıkarcı takımı eksik olmuyor işte, karşısına çıkıyor insanın bir şekilde.
Sevdiğim, saydığım, yaşlı emekli bir memur komşum var. Sıklıkla yardımcı olduğum, güvenmeye çalıştığım bir insan. Balkon su tahliye boruları da değiştirilmişti. Emekli memurun alt katındaki dairede o gün kimse olmadığı için usta değiştirememişti. Çatıda onarım yapıyordu. Bir ara nasıl oldu bilmiyorum ama o koca gövde ile kiremitleri kıra kıra çatıda ustanın yanına geldi. Bir hışımla bana döndü “ortalığı karıştırdın” dedi. Neye uğradığımı şaşırdım. Adeta dilim tutuldu, tek kelime etmedim. Güya bunun balkon tahliye borusunu benim çatı onarımı ile uğraştığı için usta yapmamış. Ortalığı karıştırmam da buymuş meğersem. Uzatmayalım akrebin sokmasına benzer bir duygu kapladı içimi. Onca saygı, onca gösterdiğim iyi niyet kıytırık bir balkon tahliye borusuna kurban edilmişti.
Bu nasıl bir duygu yansımasıdır diye düşündüm. Bu insanlarda sevgi, saygı, acı çekme, nefret, duygularını anlama kapasitesi ne durumda acaba dedim kendi kendime. Bu nasıl bir çıkarcılıktır. Şimdi bu insanın içinde yaşam kırıntısı, insanlık anlayışı var mı diye düşünüyorum günlerdir. Bu insanların varlığını kimse algılamayacak, yokluğunu kimse fark etmeyecek, yaşadığını pek az kimse bilecek, belki de silik kişiliği asla ilgi uyandırmayacak diye düşünmek yanlış mı olur?

3 Şubat 2012 Cuma

MAHALLENİN ŞÖVALYELERİ !

Sedir ağaçlarının yaprakları altında duran hava kızıldı; otlar ışığın rengine bürünmüştü. Uzaklarda yansıyan ışıklarda müthiş bir dinginlik ve izleyeni alıp götüren bir korlaşma vardı. Işık demeti sık dal hevenklerinden geçerek temizlenmiş, taze sedir yaprakları ile serinlemiş öylece kıpırtısız duruyordu. Işığın hüznü gözlerime vuruyor, akkelebekler gibi gök kubbeye doğru parıldayıp yükseliyordu.
Böylesi günde hüzünlenir insan. Kelimeler düğümlenir, sessizleşir bir süre. Hayatı düşünürsün. Varsılı, yoksulu. Arsızı, hırsızı. Erdemliyi, dürüst olanı. Sonrasında yalancıyı,  yalakayı, çıkarcıyı, üçkâğıtçıyı, goygoycuyu, ukalayı…
Her şeyi bilirim havasında ukalalar vardır. Bu zat-ı muhteremlere toplumun her kesiminde sık sık rastlanır. Rastlanır çünkü bu zatlar aşırı bir merak içinde tüm yeteneklerini ve meziyetlerini, akıllarını bir noktada toplarlar.
Çağdaş düşünce, aydınlanma kavramlarını teğet geçen, toplumun sorunlarına duyarsız olan bu ukalalar aslında yeterli düşünme kapasitesine de sahip değillerdir.
Yetersiz kapasitelerine rağmen “her şeyi” bilme ve öğretme telaşındadırlar. Mahalle ağzıyla “dedim ki dedi ki”  türü sınırlanmış kapasite ile çalışmayı pek severler. Densiz, yapışkan ve arsızdırlar.
Her olaya maydanoz olma durumunu asla kaçırmazlar. Karganın burnu misali burunları vardır.
Memur emeklisidir, çalışandır, işçi emeklisidir, bağ-kur’ludur şudur budur. Erkektir, kadındır. Kibarlığı konuşma olarak algılarlar. Aptalca davranışı onur sayarlar. Mekânları ya bir gecekondudur, ya da apartman dairesidir. Lakin alacakaranlıkla terk ettikleri evlerine gece yarısı girmek alışkanlıktır onlarda.
Mahalle yetmez bazen, mücavir alanlara uzandıkları da olur. Varsa böyle birkaç kişi mahallede alimallah koca mahallede tek bir gazete dahi satılmaz. Gazete satan bayilerde nal toplarlar.
Nerede bir olay var, nerede bir cenaze, mevlit var. Nereden bir AVM açılıyor, nerede kimler bir toplantı yapıyor, yeni bir mekân açıyor bunlardan sorulur. Kulakları camii hoparlörünü asla ıskalamaz. Mahalle aralarında ki seyyar satıcılar has dostlarıdır.
Falanca nerede çalışır, ne iş yapar, kaç para kazanır, kimlerle arkadaştır, ne kadar malı mülkü var, karısı kızı ne iş yapar, akrabaları kuzenleri kimlerdir sorsanız tek tek söylerler. Tek hata yapmadan hem de.
Lakin bu ukalaların yaşamlarına yakından bakıldığında lüp lüp konuşmalarının, bunca bildiklerinin aksine paçaları ve dirsekleri yırtıktır daima. Kıt kanaat geçinirler umurlarında olmaz.
Tam manasıyla yaptıklarından ve yaşamlarından hoşnutturlar. Gönülleri ferahtır, her gün amaçlarına ulaşmış olarak başlarını yastığa kor ve derin bir uykuya dalarlar. İhtimaldir ki rüyalarında birilerine gerekli gereksiz bir şeyler anlatmakta, karşısındakini ikna etme ve söylediklerine inandırma çabasındadırlar.
Ne dersiniz çevrenize sıkıca bir bakın, göz kulak olun mutlaka böyle birini ya da bir kaçını mutlaka göreceksiniz.
Kim bilir belki de aynı apartmanda ya da yan yana gecekonduda da yaşıyor olabilirsiniz.
Havada şiddetli bir yağmur sağanağı, su yüklü kül rengi bir bulut sedir ağaçlarının yaprakları altında duran havanın kızıllığını, otların rengini grileştirdi.  Uzaklarda yansıyan ışıklardaki dinginlik ve izleyeni alıp götüren korlaşma belleklerde kaldı.
Sık dal hevenklerinden geçerek temizlenmiş, taze sedir yaprakları ile serinlemiş öylece kıpırtısız duran ışıktan eser yoktu artık. Geride kalan bir yumak hüzündü.  Akkelebekler gibi gök kubbeye doğru parıldayıp yükselen.