Gazete etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gazete etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2018 Çarşamba

BABALAR GİBİ SATTIK!



1936 dan 2005 e kadar kağıt üreten SEKA özelleştirildi, satıldı. 
Bugün gazete, dergi ve kitap basımı için ihtiyaç duyulan kağıt ithal ediliyor.
 Düne kadar tonu 750 euro iken, 900 euroya çıkmış. 
Gazete, dergi ve kitap basımının sıkıntıda olduğu haberlerde şu günlerde. 
Satarsan, üretemezsin, ihtiyacın olan kağıdı da üretenin koyduğu fiyattan almak zorunda kalırsın. 
Bir zamanlar AKP'nin maliye bakanı olan Kemal unakıtan ne demişti "babalar gibi satacağız". 
Dediklerini yapıp babalar gibi sattılar. 
Şimdi de sıkıntısını çekmek yazılı basına düştü. 
Çin kağıdı, Mısır papirüsü, Bergama parşömeni keşfetti, kullandı hiçbiri kağıdın sırrını dışarıya vermedi. Biz yerli, kamuya ait kağıt fabrikamız SEKA'yı sattık. Dövizle kağıt alıyoruz.
Mahsuni'nin söylediği gibi "bilmem söylesem mi söylemesem mi".

12 Ağustos 2018 Pazar

SÖYLESENE HOCAM BEN HAKSIZ MIYIM !


Sabahla birlikte güneş ışığı içeri sızıyordu. Bir yandan açık pencereden evin içine dolan bahar kokusu, diğer yandan göğsümün sol yanında amansız bir sızı vardı. Dalgaların kayalarda patlamasına benzer umarsız bir ağrı bir baş belası!
Bilgisayarın başında uyuyakalmışım. Uyandığımda sırtımda bir ürperti, belli ki üşümüşüm. Geceleri hala soğuk, ayaz. Uyuşan ayaklarımı uzattım açılsınlar diye. Ne zormuş. Tekrar uyuştular. Ardından vücudumun bütün ağırlığını ayaklarıma yükledim. Birkaç dakika sonra uyuşukluk hissi kalmadı. Pencerenin kenarına geldim. Perdeyi hafifçe araladım. Serçelerde bir sevinç bir sevinç ki. Gülümsedim.
Mutfakta fazla durmadım. Apartman merdivenlerini ağır aksak indim. Bahçede yeni tomurcuklanmaya başlayan çiçekler vardı. Aralarında kan rengi çiçeği ile etrafa gülümseyen Şakayık dikkati çekiyordu. Bahçe demirlerinin boyaları yenileniyordu. Gazete almak için bakkala doğru yürüdüm.
Kıştan kalan o boğucu, kirli, kül rengi görüntüler baharla birlikte yok olmaya başlamıştı. Araba homurtuları, korna sesleri, bağırış çağırışlar caddeyi doldurmuştu. Güneş etkisini yavaş yavaş artırıyordu. Mağaza ve bakkalların önleri, park giderek kalabalıklaştı.
Elimde gazete ile parka geldim. Bizim ihtiyarlar her zaman olduğu gibi bir araya toplanmışlardı. Aralarında sıklıkla tartışırlar, bir türlü karara varamazlardı. O zamana kadar bana söz hakkı vermeyenler (daha doğrusu ben karışmazdım), tartışan taraflardan birinin söylediklerinin doğruluğunu teyit etmem için bana döner sorarlardı.
“Söylesene hocam ben haksız mıyım?”. Karşı tarafta olan durur mu? Daha diğeri sözünü bitirmeden başlardı “Yahu hocam sen ona bakma benim dediklerim yalan mı?” diye laf ederdi. Huylarını bildiğimden “beni karıştırmayın, siz aranızda anlaşın” der işin içinden sıyrılırdım.
Selam verdim yanlarına oturdum. Onlar konuşmalarına geri döndüler, ben de gazetemi okumaya başladım. Bazen gürültüleri dayanılmaz oluyordu. Ama parktaki çocuk seslerinden ve caddede geçen arabaların gürültüsünden pek de dikkati çekmezdi bu durum.
Az ilerde sırtı iyice kamburlaşmış, dizlerini bükmeden, bastonu ile kaldırıma yavaş yavaş vurarak parka doğru gelen bir ihtiyar dikkatimi çekti. Başında kenarları yıpranmış bir kasket vardı. Sırtında rengi solmaya yüz tutmuş bir ceket, gömleğindeki düğmelerin bir kısmı açık, ayağında boyası ve rengi solmuş bir ayakkabı ve ütüsüz pantolonu ile yan tarafta boş bir banka adeta kendini bırakırcasına oturdu.
Ceketinin yan cebinden mendilini çıkardı. Yüzündeki teri sildi. Bastonunu yanına bıraktı. Kasketini hafifçe düzeltti. Yüzü yılların yorgunluğu ile kırışmış, derisi sertleşmişti. Çehresi güneşten yanmıştı. Belliki gün boyu güneşle mücadele ediyordu. Güneş boş durur mu ihtiyarın yüzünü granitleştirmişti. Yerimden kalkıp yanına gittim. Selam verip oturdum. Başını telaşsız kaldırıp yüzüme baktı. Gözleri artık iyice fersizleşmişti. O gözler çok şey anlatıyordu aslında. Avurtları çökmüş, sakalları iyice kırlaşmıştı. Zayıf uzun boylu idi.
Yoksuldu ama onurlu bakışları vardı. Feleğin sillesini yemişti ama isyankâr değildi. İç dünyasında bir fırtınanın koptuğu belliydi. Ama o bunu ne hisleri ile ne de duyguları ile belli etmiyordu.
Olanı biteni sessizce oturduğum yerden izledim. Tüm duygularım felce uğramıştı. Her şey susmuştu. Çocukların gürültüleri duyulmuyordu. Yalnızca uzaktan çığırtkan bir kuşun tiz sesi çınlıyordu. Başkalarının acılarına yabancıyız diye düşündüm. Çünkü günü kurtarmanın peşindeyiz. Çünkü korkağız. Başkalarını anlamaktan korkuyoruz. Korkaklık bizleri kör etti. Etrafımızda olan bitenleri görmüyoruz Ya da görmek istemiyoruz. Farkında bile değiliz bazı şeylerin. Duygularımızın, hislerimizin üzerinde bu denli değişimin olması ürkütücü. Korkakça, hastalıklı duyguların varlığı da. Çünkü yardım etme duygumuz körleşmiş. Çünkü benciliz. Varoşlarda ki yoksul yaşamının yanı sıra villaların ve apartmanların bulunduğu varsılın yaşamı hiç fark etmiyor artık. Duygu körlüğü her yerde.


14 Eylül 2017 Perşembe

CEP TELEFONU DESEN VAZGEÇİLMEZİ



Uzun yıllar oldu. Her ay satışa çıktığı ilk gün mutlaka Atlas dergisi ile National Geographic dergisini tükenmeden bayiden alırım.  1800'lü yılların son çeyreğinden bu yana okuyucuları ile her ay buluşan Amerikan menşeli Türkiye edisyonu bir dergi. Atlas ise 1990'lı yıllardan bu yana yayın hayatını aksatmadan  okuyucusu ile buluşan bir dergi.
Ve son bir kaç yıldır yayın hayatına başlayan Magma Dergisi.
Her üç dergide de doğaya, bilime, sanata, tarihe ve kültüre dair makaleler yayınlanıyor.
Lakin toplumumuz okuma konusunda bilinçli değil maalesef.
Resimler ve kısa cümleler daha çok ilgi çekiyor.
Kısa bir cümle ile, anlatılmak istenen konu yeteri kadar anlatılabilir mi...
Her ay yayınlanan dergi ve kitapların satış istatistiklerinde bunu görmek zor değil.
Bu dergileri benden başka okuyanda yok aslında. Oğlum bile dergilerin kapağını açmıyor.
Bir eğitimci olarak itiraf etmeliyim ki çocuklarımıza yeterli okuma alışkanlığını veremiyoruz. Eğitim kurumlarının kütüphanelerinin  de yeterli olduğunu söylemek güç. Çocuklar kitap filan okuma gereğini duymuyor.  Ellerinde düşürmedikleri şey ise cep telefonları.
20 yaşlarında genç bir arkadaşa sordum.
”Ben gazete filan okumuyorum” dedi.
Neden dedim...
”Bana göre değil…”dedi ve ekledi, “zaten okuduklarımdan da bir şey anlamıyorum”.
”Ülkemizde, dünyada, yakın çevremizde olan bitenleri nasıl takip ediyorsun?”
Omuz silkti umursamamacasına.
”Televizyonlara bakarım arada bir”.
Haberleri televizyonlara havale etmiş.
Televizyon açıksa ve haber saatiyse tesadüfen yani...
Zahmetsiz iş.
Kafa yormaya, düşünmeye, düşünce üretmeye gerek yok.
Gazeteyi ,dergiyi kim okuyacak.
Oy verme zamanı gider oyumu veririm olur biter.
Zaten vatandaşlık görevi değil mi oy vermek.
Kimin ne yaptığı ,ettiği umurumda bile değil.
Maalesef çoğu gencimizde var olan yaklaşım bu.
Ekmek parası nasıl kazanılıyor, ekonomi nedir ne değildir pek de alakadar değiller demek ki...
Öğrenim görmüş bir gencimiz...
Hayata atılma zamanı...
Gazete okumuyor...
Gerekte görmüyor...
Kitap desen hak getire...
Cep telefonu desen vazgeçilmezi...
Sosyal medyada habire bir şeyler yazıp çiziyor, kendince fikir yürütüp yorum yapıyor..
"Ha , evet, doğru, o öyle değil böyle...falan filan..."
Elbette bu tüm gençlerimiz için düşünülecek bir durum değil.
Ama oldukça çoğunlukta...
Gazete ve kitaplardan kopan, yabancılaşan gençlerimiz...
Sınavlarda birbiriyle yarışan, bir soru fazlası ile okul kazanan bir soru eksiği ile kaybeden gençlerimiz...
Oysa okumanın, olan bitenleri anlamanın yaşamımıza yön vermede, teslimiyetçi olmamada, her denilenin doğru mu yanlış mı olduğunun  sorgulanmasında önemi yadsınamayacak kadar büyüktür.
Bırakınız büyük kentleri...
Yolu olmayan, gazete gitmeyen köy çok az...
Köy kahvesine gelen gazeteyi okumayız çoğunlukla...
Resimler ilk dikkatimizi çeken...
Al birini vur ötekine...
Köy, kasaba, şehir hiç fark etmiyor.
Gazete alınıyor alınmasına ama ya okuyan?
Okumayı, düşünmeyi, fikir üretmeyi de başkalarına havale etmişiz…
Birkaç yıl öncesine kadar gazeteler promosyon yaparlardı. Kupon karşılığı çeşitli kitap, kap kacak, bardak tabak verirlerdi.
O günlerde çoğu aileler topladıkları kuponlarla ve aldıkları ile övünürlerdi.
O dönem bitti...
Gazete almayı kupon nedeni ile aksatmayanlar için promosyonlar azaldı o halde gazete alımları da azaldı...
Düşünün artık siz...
Okuyan ve düşünen bir toplum gelişme kaydeder.
Fikir üretir.
Söylenenlerin doğruluğunu sorgular....
Doğrunun ve yanlışın ayırdındadır.
Okuyan toplum dimdik ayaktadır...
Hakkını arar...
Arar ki yaşamı kolaylaşsın...
Geleceğe güvenle bakabilsin...
Özellikle kahvehane ve internet cafelerde bilgisayar oyunları ile vakit geçiren gençlerin okumaya da yeterli zaman ayırmaları gerekmez mi...
Okuma alışkanlığı kazanılması dileği ile..

16 Haziran 2013 Pazar

ONLARI TANIMANIZI İSTERİM





Onları tanımanızı isterim, konuştuklarını, gözlemlerini.
Ellerindeki kitapları, okudukları gazeteleri.
Bilgisayarlarını sonra.
Ve en önemlisi mizahlarını görmenizi, duymanızı isterim.
Hasretleri ağaçlardır onların.
Dağlardır, dalında salınan yeşil yapraklardır.
Barıştır gözlerinde parlayan.
İnsan haklarıdır, onurudur, insanca yaşamaktır arzuları.
Hiç kimsenin ötelenmediği bir dünyadır istedikleri.
Sevdikleri; tiyatrodur, operadır, piyanodur, sinemadır.
Sonrasında kardeşliktir söylemleri.
Benimsemedikleri şiddettir...Geçen yıl, yani 19 Ocak 2012 günü babamı kaybettim ansızın soğuk bir kış günü. İçim yandı.Yüreğim daraldı. Gözlerimde oluk oluk yaşlar boşandı. Hem de günlerce...
Şimdi yine aynıyım nedendir?...Sana soruyorum bankta tek başına dinlenen güvercin...





16 Aralık 2012 Pazar

BAŞARAMAYACAKLAR







Basın yayın organlarında asparagas haberlere rastlamak şaşırtıcı olmuyor artık. Yetkili kuruluşların açıklamasında da bu durumdan ve bilgi kirliliğinden şikâyet ediliyor. Basının kendi kendini kontrol etmesi güvenilirliğinin garantisidir.
Ne var ki haber doğru verildiğinde bilgilendirici olduğu gibi yanlış verildiğinde de o denli aldatıcı olmaktadır.
Demokrasi ile yönetilen ve hukukun üstünlüğünü kabul etmiş toplumlarda yargı kararı olmadan tutuklansa bile hiç kimsenin suçlu kabul edilemeyeceği kabul edilmiştir. 
Fakat bu gerçeği dikkate alma gereği duymadan yargısız infazla, yargı kararı olmadan insanlar suçlu ilan edilmekte, gözaltına alınanlar suçluymuş gibi lanse edilmektedir.
Oysaki bu yaklaşımı bırakıp ilgilinin suçluluğuna yargının karar vermesini beklemek doğru olan değil midir?
Gazetelerin görevi “olması gerekeni değil olanı” yazmak ve toplumu bilgilendirmektir. İddianameleri çarşaf çarşaf yayınlayıp kendilerine göre yorum yapmak, insanları suçlu ilan etmek basının görevi midir?
Televizyon ve gazete yöneticilerinin habercilikte düşünce üretmeleri; yalan ve gerçek dışı haberlerle meşgul edilmeyen bir ortam için kafa yormaları gerekir.
Gerçek dışı haber üretmenin toplumu yanlış bilgilendirmenin kimseye faydası yoktur.
Verilen haberlerin bütünsellik içinde ele alınması ve okuyucuya yansıtılması gerekir.
Doğruluğu teyit edilmemiş haberlerle kamuoyu meşgul edilmemelidir.
Televizyonların açık oturumlarına çıkan bir kısım zat-ı muhteremin düşünce ve ifade özgürlüğünün arkasına sığınarak yakın tarihimizin gerçeklerini ve kazanımlarını çarpıtmalarını ibretle izliyoruz. 
Ve yine bir kısım basın yayın organının köşelerinde yazılanları okudukça şaşkınlığımızı üzerimizden atamıyoruz. Ve soruyoruz bu zevatın içine sindiremediği nedir?
Kurtuluş Savaşı sonrası kurulan Cumhuriyet rejiminin kazanımlarından ve devrimlerden neden bu kadar şikâyetçiler?
Halkı yoksulluğa itilmiş, silahları elinden alınıp savunmasız bırakılmış, toprakları işgal edilip yok edilmeye çalışılmış olan Türk Milletinin bağımsızlığına kavuşmasını verdiği kurtuluş mücadelesi ile sağlamış olan Mustafa Kemal’i “ beş yıl aynı yerde oturmadığı” gerekçesi ile meclis dışında tutmak ve milletvekilliğini önlemek için uğraştılar başaramadılar.
Kurtuluş Savaşı öncesinde de görevden uzaklaştırmak ve etkisiz kılmak için uğraştılar yine başaramadılar.
O, ülkesinin ve milletinin bağımsızlığı ve özgürlüğü için var olan engelleri bir bir aştı, şaşırdılar.
Şaşkınlıkları halen devam etmekte ki açık oturumlarda ve yazdıkları yazılarda, gerçek dışı bilgilere yer vermekteler.
Lâik Cumhuriyetin gerçek aydınlarını 12 Martlarla, 12 Eylüllerle zindanlara doldurdular yetmedi.
Atatürkçüler ve çağdaş yaşamı savunan aydınlar yıllardır bedel ödemekte.
Ancak yine başaramayacaklar.
Aydınlanmacı düşünceye kelepçe vuramayacaklar.
Gazete ve televizyonlarında gerçekleri saptırmaya, halkın kafasını yalan yanlış bilgilerle doldurmaya çalışanlar amaçlarına ulaşamayacaklar.

3 Şubat 2012 Cuma

MAHALLENİN ŞÖVALYELERİ !

Sedir ağaçlarının yaprakları altında duran hava kızıldı; otlar ışığın rengine bürünmüştü. Uzaklarda yansıyan ışıklarda müthiş bir dinginlik ve izleyeni alıp götüren bir korlaşma vardı. Işık demeti sık dal hevenklerinden geçerek temizlenmiş, taze sedir yaprakları ile serinlemiş öylece kıpırtısız duruyordu. Işığın hüznü gözlerime vuruyor, akkelebekler gibi gök kubbeye doğru parıldayıp yükseliyordu.
Böylesi günde hüzünlenir insan. Kelimeler düğümlenir, sessizleşir bir süre. Hayatı düşünürsün. Varsılı, yoksulu. Arsızı, hırsızı. Erdemliyi, dürüst olanı. Sonrasında yalancıyı,  yalakayı, çıkarcıyı, üçkâğıtçıyı, goygoycuyu, ukalayı…
Her şeyi bilirim havasında ukalalar vardır. Bu zat-ı muhteremlere toplumun her kesiminde sık sık rastlanır. Rastlanır çünkü bu zatlar aşırı bir merak içinde tüm yeteneklerini ve meziyetlerini, akıllarını bir noktada toplarlar.
Çağdaş düşünce, aydınlanma kavramlarını teğet geçen, toplumun sorunlarına duyarsız olan bu ukalalar aslında yeterli düşünme kapasitesine de sahip değillerdir.
Yetersiz kapasitelerine rağmen “her şeyi” bilme ve öğretme telaşındadırlar. Mahalle ağzıyla “dedim ki dedi ki”  türü sınırlanmış kapasite ile çalışmayı pek severler. Densiz, yapışkan ve arsızdırlar.
Her olaya maydanoz olma durumunu asla kaçırmazlar. Karganın burnu misali burunları vardır.
Memur emeklisidir, çalışandır, işçi emeklisidir, bağ-kur’ludur şudur budur. Erkektir, kadındır. Kibarlığı konuşma olarak algılarlar. Aptalca davranışı onur sayarlar. Mekânları ya bir gecekondudur, ya da apartman dairesidir. Lakin alacakaranlıkla terk ettikleri evlerine gece yarısı girmek alışkanlıktır onlarda.
Mahalle yetmez bazen, mücavir alanlara uzandıkları da olur. Varsa böyle birkaç kişi mahallede alimallah koca mahallede tek bir gazete dahi satılmaz. Gazete satan bayilerde nal toplarlar.
Nerede bir olay var, nerede bir cenaze, mevlit var. Nereden bir AVM açılıyor, nerede kimler bir toplantı yapıyor, yeni bir mekân açıyor bunlardan sorulur. Kulakları camii hoparlörünü asla ıskalamaz. Mahalle aralarında ki seyyar satıcılar has dostlarıdır.
Falanca nerede çalışır, ne iş yapar, kaç para kazanır, kimlerle arkadaştır, ne kadar malı mülkü var, karısı kızı ne iş yapar, akrabaları kuzenleri kimlerdir sorsanız tek tek söylerler. Tek hata yapmadan hem de.
Lakin bu ukalaların yaşamlarına yakından bakıldığında lüp lüp konuşmalarının, bunca bildiklerinin aksine paçaları ve dirsekleri yırtıktır daima. Kıt kanaat geçinirler umurlarında olmaz.
Tam manasıyla yaptıklarından ve yaşamlarından hoşnutturlar. Gönülleri ferahtır, her gün amaçlarına ulaşmış olarak başlarını yastığa kor ve derin bir uykuya dalarlar. İhtimaldir ki rüyalarında birilerine gerekli gereksiz bir şeyler anlatmakta, karşısındakini ikna etme ve söylediklerine inandırma çabasındadırlar.
Ne dersiniz çevrenize sıkıca bir bakın, göz kulak olun mutlaka böyle birini ya da bir kaçını mutlaka göreceksiniz.
Kim bilir belki de aynı apartmanda ya da yan yana gecekonduda da yaşıyor olabilirsiniz.
Havada şiddetli bir yağmur sağanağı, su yüklü kül rengi bir bulut sedir ağaçlarının yaprakları altında duran havanın kızıllığını, otların rengini grileştirdi.  Uzaklarda yansıyan ışıklardaki dinginlik ve izleyeni alıp götüren korlaşma belleklerde kaldı.
Sık dal hevenklerinden geçerek temizlenmiş, taze sedir yaprakları ile serinlemiş öylece kıpırtısız duran ışıktan eser yoktu artık. Geride kalan bir yumak hüzündü.  Akkelebekler gibi gök kubbeye doğru parıldayıp yükselen.