Anadolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anadolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2025 Çarşamba

ANADOLU KADINI


 Bizler Anadolu kadınını fotoğraftaki resimlerde olduğu gibi tanıdık.

Anadolu kadını hala benzer şekilde yaşamını devam ettiriyor.
Zorluklara eşi ile birlikte direniyor.
Çoluk çocuğunun geleceği için mücadele ediyor.
Kadını dört duvar arasına sokmaya çalışanlar mı haklı yoksa eşi ile birlikte tarlada, tapanda çalışan kadının davranışı mı doğru?
Kadının çalışma hayatına katılması, eğitim görmesi, toplumun ekonomik yönden gelişmesini sağlayacaktır.
Bakınız "Gazali" kadını nasıl değerlendiriyor: "Kadın evinde oturup yününü örmeli ve ev işleriyle meşgul olmalıdır. Yüksek yerlere çıkıp etrafı uzun boylu gözetmemeli, komşulara, gelen geçene bakmamalıdır...."
Karda kışta çalışan, tarlada tapanda çalışan kadınlar mı doğruyu yapıyor, yoksa Gazali mi doğruyu söylüyor?
Bunların yüzyıllarca kadına bakış açısı bu...
Bu zihniyet ile yan yana olmayı doğru bulmuyorum, onlar yoluna bizler yolumuza, bizler yolumuza Atatürk 'ün benimsediği kadın erkek eşitliği bağlamında devam edeceğiz, kadının dört duvar arasına sıkışıp kalması bizim düşüncemizle bağdaşmaz, bizler Anadolu'da evinin her türlü işini eşi ve çocukları ile birlikte yapanların doğru davrandığı düşüncesindeyiz..
Bizim kadına bakış açımız her daim kadının bilgisi , yaptığı işe olan inancı , çalışkanlığı , vicdanı, merhameti ve sevgisi bağlamındadır.

5 Eylül 2025 Cuma

ANADOLUDA BİR GENÇ


 Öyle bir yer ki; sanırsın bir labirent. Yaşam bir kaos. Hem de günün her saatinde, her dakikasında. Yaman bir çelişki içerisinde insanlar tam bir serseri mayın.

Kimsenin kimseye saygısı yok.
Genç nesil Anadolu gencinden çok farklı. Anadolu'da bir genç, bir çocuk saygı yüklü hala. Lakin burada aramak beyhude, çünkü bulmak iğneyle kuyu kazmaktan beter.
İnsanları yakından gözlemlemek için ya tıka basa dolu Metrobüs'te ya da Eminönü gibi yoğunluğun yaşandığı mekânda bulunmak yeterli.
O güzelim masmavi boğaz kıs kıs gülüyor gibi geldi bana.
Hey gidi İstanbul; insanın insana saygısının olmadığı bir mekâna dönüşmüşsün...

30 Ağustos 2025 Cumartesi

ANADOLUDA YAŞAM


 

Anadolu toprakları yeşilliğini, orman örtüsünü yüzyılların acımasızlığına ve açgözlülüğüne kurban etmiştir Elleri nasırlı, yüzleri bronzlaşmış bozkır insanları olağanüstü çabalarla yaşamlarını sürdürmekte; yağız, mert ve yiğit gençleri zor olana omuz vermekte, başarmakta.  Kırsalın günlük yaşam tarzı, gelenek, görenek ve kültürü çok az farkla Anadolu’nun kadim yerleşimlerinde değişiklik gösterir. Anadolu toprağını bilen bilir. Anadolu insanını tanıyan tanır. Mavidir, sarıdır, ışıktır. Yeşildir, buluttur, kanattır. Türküdür, sazdır, sözdür, aşktır. Acıdır, zordur, erdemdir. Düğüm düğüm, dalga dalga insandır. Lakin dertlerini dökmez bir başkasına. Suskundur.

Bir lokma bir hırkadır istedikleri. Yaşam boyu toprakla, bağ bahçe ile sarmaş dolaş, sade ve mütevazı bir yaşamdır vazgeçemedikleri. Tutkularına, aşklarına, özlemlerine, sevgilerine vurgundurlar. Çeşmenin başında su içerken, tarlada bağda, bostanda öküzün peşinde, odunda, ırgatlıkta ararlar nafakalarını. Babalar, analar ve çocuklar kimi zaman bir köşeye çekilir, kimseye görünmeden sessizce ağlar. Belli etmeden sevgisini içinde yaşatırlar. Yaşamımızı delip geçen dipsiz avuntularla oyalanmadan damar damar isyan olur toprakta ararlar geleceğini. Gurur ve onurlarını kurtlar sofrasında bırakmazlar. Mahşer yeri de olsa, sis kaplasa da etrafı dostunu düşmanını unutmazlar.

 

25 Ağustos 2025 Pazartesi

ÇOĞUMUZ YA ŞEHİT ÇOCUĞU YA GAZİ TORUNUYUZ


 

Cehalet okyanusu üzerine kümelenmiş, küçük izole bir şekilde yaşamayı marifet sayan, sayıları ve coşkuları yeterli olmayanların ne yaşadıkları bir yere faydaları var ne de ülkenin ve toplumun geleceğine. Yaptıkları tek şey dar düşünce kalıplarına kendilerini hapsetmektir. Çağdaş dünyada olan bitenlerden faydalanmadan ahkâm kesmek, kendilerini düşünce havarisi sanmaktır. Dar kalıplarına diğerlerini de sıkıştırmanın gayreti ile çalışmaktır.

Oysaki yüzyıllarca Anadolu’nun değişik coğrafyalarında koşup gelen “vatan evlatları”; Çanakkale’de, Galiçya'da, Yemen'de, Fizan çöllerinde bu vatan için toprağa düşmüşlerdi. Yan yana omuz omuza savaşmışlardı. Hiçbiri diğerini ötelememişti. Şuralısın buralısın dememişti. Bir lokma ekmeğini beraber paylaşmıştı.

Düşmanın gücüne, zemherinin en acımasızına, karakışın en zorlusuna, tipinin en çetinine, tifüsün en zalimine, çaresizliğin soğuk yüzüne beraberce direndiler. Anadolu’da nereye gidilse bir başka güzellik karşılar insanları. Şehitliklerde ki mezar taşlarında yazılı olmayan bir tek vatan köşesi yoktur. Çoğumuz ya şehit çocuğu ya gazi torunuyuz.

Bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülük insanların bir diğerini ötelemesidir. Yandaş edinmesidir. Demokratik ortamda bir diğerinin söz söyleme, düşünce belirtme hakkının “salvolarla” yok edilmesidir. Ne yazıktır ki bu duruma şahit olmanın şaşkınlığını yaşadı insanlar çoğu kez. Kabul edilmesi doğru olmayandı bu yaklaşımlar.

 

4 Haziran 2025 Çarşamba

ANADOLUNUN KADİM İNSANLARI İYİKİ VARSINIZ/4


 

    Ali dede’nin köyü ile birlikte etraf köyler gaziler ve şehitler köyü idi. Harp sırasında eli silah tutan her erkek silâhaltına alınmış… Çevre köyler savaşın acısını da, zaferlerin sevinçlerini de sonuna kadar yudumlamış; erkeklerin çoğunu şehit vermiş, kalanların ise çoğu gazi olmuştu. Bu topraklar şehitlerine de gazilerine de her zaman minnetle bakmış, onları bitip tükenmez sevgi yumağı ile bağrına basmıştır. Gazilerin savaşta aldıkları yaraları fark etmek pek de zor değildi. Ali dede’de bacağından vurulmuş bir gazi idi. Savaşta aldığı ufak tefek yaralardan bahsederken kahpe bir şarapnel parçasının bacağında açtığı derin yara izini etrafındakilere gururla gösterirdi.

     Geride kalan kadınlar ise acıların her türlüsünü ta yüreklerinin dibinde hissetmişler, yoksulluğun adım adım ilerlediği ve bir lokma ekmeğin altın değerinde olduğu günlerde çilenin her türlüsünü tatmışlar, yinede ağızlarından bir tek “ ahh “ sesi çıkmamıştır. Her şeye, her zorluğa karşın yılmamışlar; büyük harbe ve sonrasında gelen İstiklâl harbine yetiştirdikleri evlatlarını göndermişler; Anadolu toprağında ve köylerinde savaşın acılarını yok etmeye; savaşa gönderdikleri kocaları, oğulları, kınalı kuzuları ile gurur duymuşlar; her biri bağrında hissettiği, yüreğinde için için yanan yangına aldırmadan; acıya, bin bir çeşit çileye ve yoksulluğa aldırmadan daima başı dik gezmişlerdir…

     Yaşı epeyce ilerlemiş olan Ali dede dışarı artık bastonla çıkıyor bazen huysuzluğu tuttuğunda hırsını eşi Elife’den alıyordu.

    -Elifee! Diye bağırdı yine o sabah

     Elife ise Ali dede’nin bu huyunu bildiğinden olacak ki duymazlıktan geldi ilkin. Ancak Ali dede bu sefer avazı çıktığı kadar tekrar bağırdı.

     -Gızz Elifee…

     -Ne var gene ne oldu?

     -Ne olacak kuşluk yaklaştı, şimdi birazdan davar yaylımdan gelir. Bakan eden yok.

     -Bakarlar bakarlar sen otur oturduğun yerde diye söylendi Elife teyze.

     Ali dede’de her gün yaptığı gibi söylene söylene eline aldığı bir bakraç ve suyu içine boşaltacağı geniş ve yayvan bir kabı hayvanların sulanacağı alana doğru sürüklemeye başlardı. Köylerinde güneşin yakıcı sıcağında ve sağılmak üzere eve getirilen davarların sulanacağı yerel dilde “kürün” dedikleri sulama yerleri yoktu. Sürüde koyun ve keçileri olanlar da Ali dede gibi ellerine aldıkları birer bakraç ve sulama kabı ile sürüyü sulama yerine gelirlerdi.

     Ali dede bir elinde baston diğer elinde çeşmeden doldurduğu bakraç ile görevini yerine getirdikten sonra eve gelir, evdekilerin ellerini çabuk tutmaları için bağırır çağırır, koyun ve keçilerin sağılmak üzere sokuldukları ağıla doğru hızlı adımlarla giderdi. Ve yine her gün yaptığı gibi iskemleye oturur, sırasıyla sağılacak hayvanların rahat durmaları için başlarını sağ kolu ile sıkıca kavrardı. Bazı koyunlar ise Ali dede’yi görmezlikten gelir, o yokmuş gibi hızla dışarı çıkmak isterlerdi. İşte o zaman kızılca kıyamet kopar Ali dede koyunları sağım yerine toplayan torununa avaz avaz bağırırdı…  

27 Mayıs 2025 Salı

ANADOLUNUN KADİM İNSANLARI İYİKİ VARSINIZ /2


 

Ali dayı ile Ökkeş emmi her gün kesintisiz yaptıkları gibi sabah güneşinin ısıtmaya başladığı duvar dibine doğru ellerinde bastonları yavaş yavaş gittiler. Güneşle birlikte buharlaşmaya başlayan toprağın etrafa saldığı kekremsi koku etrafı sarmaya başladı. Yeni yeni filizlenen kır çiçekleri de yüzlerini güneşe dönmeye başlamışlardı. Ali dayı ile Ökkeş emmi de baharın verdiği canlılığı kıskanırcasına etrafı gülen gözlerle seyrediyorlardı.

Yetmişli yaşlarını çoktan devirmiş, feleğin çemberinden geçmiş, nice gailelerle boğuşmuş Ali dayı ile Ökkeş emminin kendi köyleri olan Soğuksu dışında çevre köylerde de sözleri dinlenirdi. Anlaşmazlığa düşenlerin çözüm için ilk başvurdukları kişiler onlardı.

Ali dayının okuryazarlığı olmadığından bu konudaki eksikliğini ya Ökkeş emmi ya da torunları giderirler, Ali dayıya yardımcı olurlardı. O da bu nedenle okuryazar olmayışının sıkıntısını eskisi gibi pek duyumsamazdı.

Ali dayıların köyü düz damlı, beyaz sıvaları kınalı ellerce özenle sıvanmış; gelişigüzel açılmış demirli pencereleriyle, hayvanların yanı sıra saman ve ot yığınlarını çıkarmaya yarayan geniş pencereleri ve kapılarıyla, önlerinde devasa tuz taşlarıyla,  kahredici kuzey rüzgârlarına karşı güneye açılmış kapılarıyla, yapı ustalarının ne denli bölge ikliminin özelliklerini nakış nakış taş duvarlara işlediğini görenleri hayran bırakmasıyla ve sıralı söğüt ağaçlarıyla bozkırın ortasında ta uzaklardan fark edilen büyükçe bir köydü.

Çevre köylerle iç içe olan tarım arazisiyle, mera ve otlaklarıyla, buz gibi su kaynakları ile bilinirdi.

Köyün bazı mevkilerinin adları sahip olduğu kaynak suları nedeni ile Yukarı Pınar, Ak Pınar, Kör Pınar, Göl yeri şeklinde idi.

Köy yaşamının güzelliği bir başkadır aslında. Kıt kanaat geçim şartlarına ve yoksulluğa rağmen vazgeçilmezdir. Tan ağarmadan başlayan yaşam mücadelesi gecenin geç saatlerine kadar devam eder. Köy insanı için durmak yoktur. Çalışmak devamlı çalışmak ve ele güne muhtaç olmamak vardır.

Ali dayı hafif kamburlaşmış, hasta gibi ağır ama dikkatli, bastonu ile yere sağlam basarak, duvarın dibindeki yerini alırdı sabahları. Orta boylu, yüzü yetmişini devirdiğini belli edecek şekilde kırış kırış, eski ama temiz giysili, başında kalan iki tutam saçı kapatan köylü kasketi ile dikkatleri üzerinde toplayan bir ihtiyardı. Çevresi ile devamlı ilgilenirdi. Ökkeş emmi ile yan yana geldiklerinde sohbetleri genelde köye ve yaşama dair idi. Olan bitenleri aralarında konuşurlar, ölçer biçer öyle karar verirlerdi. Her ikisi de küçük yaştaki çocukların olmazsa olmazlarıydı. İşi olan komşu kadınlar çocuklarını yanlarına bırakır, gönül rahatlığı ile işlerini yaparlardı.

Ökkeş emmide kendinden beklenmeyecek çeviklikte, uzun boylu, kara yağız, yılların yorgunluğu yüzünde ilk bakışta belli olan, mert ve sözüne güvenilir biri idi.

Her ikisi de seferberliğe katılmış, cephede yaralanmış, aldıkları yaraların izi ile gurur duyan iki gazi idi.

Ali dayının eşi Elife teyzede güngörmüş, seferberlik sırasında çocuklarına hem analık hem de babalık yapmış, Ali dayının yokluğunda evin tüm işlerinin üstesinden gelmiş bir kadındır. O da merttir, sözünün eridir. Komşuların eksiklerini tamamlamak için uğraş veren, ihtiyaç için gelen komşu kadınları geri çevirmeyen biridir. Bu onun köy kadınlarınca sevilmesinin en önemli sebebidir.

Tan ağarmaya yakın bir hayhuydur alır yürür evlerin odalarını, uykulu gözlerini ovalayarak ahırlara seğirtir evin yaşlıları. Köyün hayvanlarını gün boyu bozkırda otlatacak sığır çobanının hayvanları meydanda toplama zamanıdır, geç kalındığında hayvanları hergeleye katma zamanı geçecektir, bu ise zaman kaybıdır tekrar evde kalan hayvanları çobana teslim etmek için.

 Köyün meydanında toz bulutu kaldırarak otlamaya giden hayvanların sabahın serinliğinde etrafa bıraktıkları, üzerlerinde buhar tüten dışkılarını toplamaya sıra gelir sonrasında. Daha fazla hayvan dışkısı toplamak için acele edilir. Ahırda da ne var ne yok çıkarırlar dışarıya. Birisi çiğner, diğeri şak şak duvara yapıştırır. Ağızları sarılı, paçaları çemreli kadınlarca. Evlerde bulunan çocuklar bağırırlar ara sıra.

    -Anaa ana gızz!

    -Ana ilkin oralı olmaz. İşini bitirme telaşındadır. Gün daha yeni başlamıştır, yapılacak işler beklediğinden çabuk davranması gerekmektedir. Ne ki çocuklara laf anlatmak olası değildir.

    -Anaa ana diyom…

    -Ne var ne diyon?

    Çocuk daha yüksek sesle bağırır bu sefer, sesinin işitilmesinden aldığı cesaretle.

    -Acıktım anaa…

    - Ölmedin ya, acıktıysan ekmek bendemi git al zıkkımlan.

    -Arasına yağ sürem mi?

    - Sür sür… Üstüne de az biraz şeker koy…

Ana işini bitirmiştir. Yorgun eve döner. Genişçe bir sofra bezi arasına istiflenmiş yufkadan bir tane alır, acelesi varsa arasına peynir ve taze kaymağı katık etmeden; zamanı varsa kocaman bir peynir dürümünü eline alıp bir yandan yapılmayı bekleyen ev işlerini yaparken o günkü kahvaltısını da yapar usul usul.

Evin ninesi Elife Teyze ve dedesi Ali dayı çoktan kalkmış karınlarını doyurmuşlardır. Ali dayı elinde baston yavaş yavaş her gün yaptığı gibi sabah güneşinin değdiği duvar dibine gitmektedir. Ve yine her gün oturup sırtını güneşe verdiği taş kimi zaman çocuklar tarafından yerinden oynatılmıştır. İşte o zaman dayı söylene söylene bastonunu usulca duvara dayayarak uflaya puflaya taşı eski yerine getirir, bir yandan da “boyu devrilesiceler oynayacak yer mi yok be ya…” diye de söylenmektedir.

 

24 Mayıs 2025 Cumartesi

ANADOLUNUN KADİM İNSANLARI İYİKİ VARSINIZ /1


 

Bozkırın sıcağı da soğuğu da yamandır. İnsanlar yazın sarı sıcağa, kışın karakışın acımasızlığına yenik düşer.

Sadece insanlar mı?  

Diğer canlılar için de bozkır acımasızdır kimi zaman.

Havalar soğumaya başladığında yer gök gelinliğini giymeye başlar yavaş yavaş. Günlerce ve gecelerce ıslık çalan kuzey rüzgârının çığlıkları yağan beyaz kâbusa eşlik eder. Kar aralıklarla dinlenmeye çekilirken bu sefer yeryüzünü örten sis aman vermez. Buz, kar ve tipinin ne denli acımasız olabileceğine şahit olur insanlar. Hem de günlerce, aylarca.

Bir tek insan asla tek başına bir insan değildir. Vahşi yaşam da asla tek başına bir vahşi yaşam değildir.  Bir dağ, bir yayla ve bir ova asla tek başına bir dağ, bir yayla ve bir ova değildir bozkırda.  

Bozkır kimi zaman acıyı ta iliklerine kadar duyumsayan insanlara şahit olur; kimi zaman sevincin, mertliğin ve yiğitliğin varlığına şahit olur; kimi zaman da kalleşliğin ve acımasızlığın kol gezmesine.

Etrafı saran dağların ulu doruklarına meydan okurcasına yan yana duran kuzgunlar gibi, ovanın en ucunda, omuz omuza yaslanmış, kibrit kutusu şeklindeki evleri ile bağrını rüzgâra karşı harmanlamış köylere rastlamak şaşırtıcı değildir.

Ve evler…

Düz damlı, etrafında ve içinde nice canların yaşam bulduğu bozkıra has kerpiç ve taş evler.

İçlerinde acının da mutluluğun da bin bir çeşidinin bulunduğu evler. Bir o kadar yoksulluğun ve zenginliğin; hüznün ve sevincin, yiğitliğin ve kalleşliğin yaşandığı evler.

Hazanla birlikte doğa kışlıklarına bürünmeye, ağaçlar ise beyaz giysilerini giymeye başlamıştı.

Günler ilerleyip karakış iyicene kendini hissettirmeye başladığında köyde evlerin içine çekilmiş insanlarda da bir canlanma başladı. Yoğun kar yağışı saatlerdir aralıksız yağıyordu. Ne zaman dinlenmeye çekileceği de belli değildi.

Düz damlar artık çekemeyecekleri karların altında eziliyordu…

Köy halkı tez zamanda damlardaki karları küreklerle kürüdüler…

Evlerin etrafında kardan yığınlar oluşmuştu. Çocuklara da gün doğmuştu böylece. Damlara çıkıp kardan yığınların üzerinde en uzağa atlama yarışına girişmişlerdi. Soğuğa ve ayaza aldırmadan. Analarının bağırışlarını duymazlıktan gelerek…

Kışın ahırlara mahkûm hayvanları suya götürmek için yollar açılmaya başlamıştı çoktan. Yağan karın açılan yolları kapaması da aynı yoğunlukta devam ediyordu. Özellikle koyunların suya açılan kar yolundan tek sıra gidişlerini ve dönüşte ağılın önüne konan yemliklerinden yem yemek için koşuşturmaları görülmeye değerdi.

İşleri biten erkekler köy odasına, kadınlarda evlerdeki işlerinin başına dönmüşlerdi. Herkes birbirine aynı şeyi söylüyordu…

   - Bu kış böyle giderse hayvanları bahara zor çıkaracağız!

    - Doğru diyorsun ağa… Kel Sado’nun alafı azalmış diyorlar…

    - Yakında biter o zaman. Köylüden olanlardan alır herhal…

    - Sado ağada acemi sanırsın. Yazdan koysana alafını çokça… Kışın ne olacağı bellimi!

Kışın telef olan hayvanlardan kurdu kuşu da yararlandı. Günler günleri, aylar ayları tez kovaladı. Havalar ısınmaya, güneş sıcak yüzünü göstermeye, bahar gelmeye başladı.

Çobanlar koyunları gün boyu kırda tutmaya, akşamları gelen koyunlara az da olsa yem verilmeye devam edildi bir süre.

Baharla birlikte buharlaşmaya başlayan toprağın kokusu etrafa yayılmaya başladı. Kurumaya yüz tutmuş topraklarda karasabana koşulu öküzlerle tohumlar toprağın bağrında filizlenmeye bırakılıyordu. O kış zorluklarla boğuşup hayvanlarını telef edenlerdeki gayret görülmeye değerdi. Yapacakları şey çalışmaktı. Gelecek kışa daha bir hazırlıklı olmak için başka da çareleri yoktu. Bu kış feleğin acı sillesini yemişlerdi çünkü.

Bir yandan buğday tohumları avuç avuç tarlaya atılırken diğer yandan çavdar, mercimek ve nohut ekimleri de devam ediyordu. Tohumlar geç olmadan tarlaya ekilmeliydi. Her şeyin bir zamanı vardı. Geç kalındı mı verim almak ne mümkündü, bozkır ve susuzluk yapacağını yapardı. Tohumlar daha boy atmaya fırsat bulamadan kuraklıktan nasibini alırdı.

Kadim Anadolu köylüsü bunu yaşayarak öğrenmişti.

 

28 Şubat 2025 Cuma

KADİM ANADOLU TOPRAKLARI


 Ne canlar, ne gözler bu topraklarda geldi geçti kim bilir.

Ne kültürler yaşam alanı buldu, geleceği biçimlendirmek için boy attı.
Gelenler, geçenler her gün bir şeyler taşır buraya lakin bin şey de alır götürür.
Gözlere renk gelir, bakışları çoğalır, dilleri şenlenir, canlanır kadim toprakların kadim kültürlerinde.
Öyle an gelir ki tek bir rengin tonları çoğaldıkça çoğalır Anadolu topraklarında.
Bolluğu, bereketi, temizliği, ışığı, aydınlığı, geleceği simgeler bırakılanlar ya da götürülenler bu topraklarda.
Namusluluğun, alçakgönüllülüğün, samimiliğin, ne yaptığını bilen, faydalı olmak isteyen, yapacak bir iş bulan insanların yurdu idi bu topraklar, bu evler, bu yollar, bu bağlar...

18 Kasım 2024 Pazartesi

KARDA KIŞTA ÇALIŞAN


 Bizler Anadolu kadınını fotoğraftaki resimlerde olduğu gibi tanıdık.

Anadolu kadını hala benzer şekilde yaşamını devam ettiriyor.
Zorluklara eşi ile birlikte direniyor.
Çoluk çocuğunun geleceği için mücadele ediyor.
Kadını dört duvar arasına sokmaya çalışanlar mı haklı yoksa eşi ile birlikte tarlada, tapanda çalışan kadının davranışı mı doğru?


Kadının çalışma hayatına katılması, eğitim görmesi, toplumun ekonomik yönden gelişmesini sağlayacaktır.
Bakınız "Gazali" kadını nasıl değerlendiriyor: "Kadın evinde oturup yününü örmeli ve ev işleriyle meşgul olmalıdır. Yüksek yerlere çıkıp etrafı uzun boylu gözetmemeli, komşulara, gelen geçene bakmamalıdır...."
Karda kışta çalışan, tarlada tapanda çalışan kadınlar mı doğruyu yapıyor, yoksa Gazali mi doğruyu söylüyor?
Bunların yüzyıllarca kadına bakış açısı bu...
Bu zihniyet ile yan yana olmayı doğru bulmuyorum, onlar yoluna bizler yolumuza, bizler yolumuza Atatürk 'ün benimsediği kadın erkek eşitliği bağlamında devam edeceğiz, kadının dört duvar arasına sıkışıp kalması bizim düşüncemizle bağdaşmaz, bizler Anadolu'da evinin her türlü işini eşi ve çocukları ile birlikte yapanların doğru davrandığı düşüncesindeyiz..
Bizim kadına bakış açımız her daim kadının bilgisi , yaptığı işe olan inancı , çalışkanlığı , vicdanı, merhameti ve sevgisi bağlamındadır.


14 Kasım 2019 Perşembe

ÇANAKKALE CEPHESİ VE GELİBOLU-2


1914 yılı. I.Dünya Savaşı başlamış, devletler gırtlak gırtlağa kapışmışlardı. Birbirlerini linç etme, bozuk para gibi cephedeki askerleri harcama gayretleri son hızla devam etmekteydi. Tarihin sayfalarında var olan binlerce kanlı savaştan ders almayan güçler yeni ve sonu gelmez bir maceranın kapısını aralamıştı.
3 Kasım 1914'te Çanakkale'ye ilk bombardıman yapıldı. Bu Çanakkale muharebelerinin yaklaştığının ilk işaretiydi.
Büyük bir kapışma için karşılıklı askeri önlemler alınırken, Türk ordusunun yarısını oluşturan 21 tümen Trakya ve Boğazlarda toplanmaktaydı.

İstanbul'u susturarak Süveyş Kanalı ve Hindistan yolu üzerindeki Türk varlığını tamamen ortadan kaldırmak isteyen İngiltere ve müttefikleri, Çanakkale Savaşları'na katılmak için değişik etnik ve dinsel kökenden askerleri Mısır'da toplamaya başladı.
İngiliz ordusunda kimler yoktu ki.
İngilizler, İskoçlar, İrlandalılar, yabancı lejyonerler, Hindistan'dan gelenler, Yahudi ve Rumlardan oluşan amele taburları, Kuzey Afrika ve Cezayirli piyadeler, Nepalliler, Yeni Zelanda ve Avustralyalılar (Anzak askerleri).
İngiltere, gelen istihbarat raporlarına göre artık Osmanlı Devleti'nin tükendiğini, onlarca yıldır durmadan sürdürülen bölme, parçalama, zayıflatma hamlelerinin sonuç verdiğini, son bir darbeyi vurmanın zamanı geldiğini düşünmekteydi.

Yıl 1912. Balkanlar siyasi çalkantılarla kaynar bir kazan gibi fokur fokur kaynıyordu. Osmanlı orduları, cephelerde, tarihin en ağır ve en acı yenilgilerine, hezimete  uğruyordu.
Açlık, susuzluk, hastalık kırıp geçiriyordu insanları.
Balkanlardaki ecdat toprakları kaybedilmiş, asırlardır Rumeli'de yaşayan binlerce Müslüman nüfus katliama maruz kalmış, pek çoğu hunharca katledilmiş, büyük bir kısmı tüm malını mülkünü geride bırakarak Anadolu'ya sığınmıştı. Yollarda ölüm kol geziyordu.
Bu durumda, İngilizlere göre, içinde dirlik ve düzenin bozulduğu, siyasal çekişmelerle boğuşan bir devletin, dünyanın en güçlü donanması olan İngiliz donanmasına ve İngiltere-Fransa ittifakının sahip olduğu muazzam bir kuvvete direnmesi düşünülemezdi.

...
Çanakkale'nin ilk raundu Şubat 1915'te başladı. İngiliz donanması kıyı tabyalarını yok etmek için 18 Mart'a kadar durmadan bombardıman yaptı. Seddülbahir'deki topları yok etmek için uğraştı.
Ölüm bu topraklara dönmüştü. Günlerce süren bombardıman ve çatışmalarda binlerce asker toprağa düşmüştü.
Muharebe alanlarının hakimiyeti topçunun elindeydi, yüzbinlerce asker son anlarında sadece  yaklaşan top mermisinin çıkardığı sesi duymuştu.
Asırlardır "Düvel-i Muazzama" ya karşı mücadele eden Mehmetçik, savaşın başlamasıyla, son bir gayretle silahına davranmış, geride bıraktığı büyüklerinin elini öpüp helallik almış, çocuklarını, yavuklusunu, baba ocağına emanet edip yollara düşmüş, Çanakkale'ye gelmişti. Gün vatanı savunma günüydü. Gün geride bıraktıklarını kurtarma günüydü.


25 Haziran 2019 Salı

GURBETTE GÜNEŞ BAZEN DOĞMAZ NAZLANIR


İnsan kendi yaşamında olduğu kadar diğer insanların yaşamları hakkında da soru sormalı, sorgulamalıydı. Muhtaç olana yardımcı olmalı, insanların dertleri ile ilgilenmeliydi. Cesaret sahibi olmalıydı. Çünkü, sorulacak her soru, atılacak her adım yol haritasında belirleyici olacaktır. İnsanın kavgası, her kiminle olursa olsun, sonuçta kendi derdiyle değil midir?
Şehrin erken saatlerde en çok nefes alınan yeri otobüs garajlarıdır. Günün kristal ışıklarına ilk şahit olanlarda uykusuz ve yorgun gözlerini kırpmadan garajdan ayrılacağı zamanı bekleyen yolculardır.
Gidenler şehir yaşamına uyum sağlamaya çalışsalar da, unutulmaya yüz tutmuş kırsal yaşamın izlerini taşıyan kültür ve geleneklerinden kopmamışlardı. Anadolu’nun zengin kültürel mirasını çarpık bir modernleşmeye kurban etmemişlerdi. Takip edilmesi gereken yol onlar için açıktı. Duygusallıklarını bir tarafa bırakıp vurmuşlardı kendilerini yollara. Gidenler, gelenler, ayrılanlar, kavuşanlar, yüreklerinde sıla hasretiyle yollarda savrulanlar, kavrulanlar. Vardıkları her yerde yaşananları gönül gözüyle içine sindirenler, sindiremeyenler.  Kavruk yüzleriyle, nasırlaşmış elleriyle hayat mücadelesinde kopmadan geleceğe emin adımlarla yürümenin telaşındaydılar. Umutlarıyla, özlemleriyle, acılarıyla, çektikleri çileleriyle, sessiz çığlıklarıyla zorluklara ölesiye göğüs gerip hayata tutunmaya çalışan; varlığını da yokluğunu da kendine saklayanlar.
Şehir hayatının üzerlerinde kurduğu baskıdan, varoşların gürültücü kasvetinden ve yoksulluğundan bunalan; yüksek binaların arasında nefessiz kalmaktan kurtulmaya çalışan bu insanlar, soğuk hava şartlarına rağmen kırsal yaşamın soluk aldıran ortamında bir süreliğine de olsa baba ocağında sevdikleriyle hem hasret gidermeyi hem de rahat bir nefes almayı seçmişlerdi. Kim bilir belki de içlerinden bir bölümü çalıştıkları işlerinden çıkarılmış işsizlerdi. Bir daha dönmemek üzere gurbeti terk etmişlerdi. Doğup büyüdükleri topraklarda mı kolaydı yaşam, yoksa çocukluklarının ve kültürlerinin yabancısı olan şehirlerin varoşlarında mı? Hangisinin yükü hafif hangisinin yükü daha ağırdı? Doğup büyüdükleri topraklarda yaşam kolay olsaydı neden gideceklerdi gurbete? Ve/veya çocukluklarının yabancısı olan şehirlerde yaşam kolaysa eğer neden terk edip baba ocağına dönmüşlerdi?
Geçim şartlarının ağırlaştırdığı omuzların hafiflemesi için güçlü olmayı, hayatın dayanılmaz bir ıstıraba dönüşmesinin önüne geçmek için direnmeyi bilmek lazım. Bilmek de yeterli değildi. Somut adımlar atarak hayatın günlük hay huyunda ağır olan yükü hafifletmek adına güne başlanması ve o gün eve götürülecek ekmek parasının kazanılması lazımdı.
Sabahın erken saatlerinde ya da gün turkuvaz rengini akşamın karanlık perdesine bırakırken yola koyulmuş olanların, yolculuğa başlama ve bitirme amaçları aynıdır. İç güdüsel olarak varlığının devamını sağlamak.
Yolun kıvrımlı damarlarını kat edip kırsaldan göç etmiş, eğreti gecekondularda yaşamını güçlükle sürdürme çabasında olan çoğu insanın devamlı bir işi olduğu söylenemezdi. Günü birlik amele pazarlarında, inşaatlarda ve geçici işlerde çalışmak için sıra bekleyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Bu durumda bir insanın yaşamını sürdürmesi için güçlü bir iradeye ve şansa ihtiyacı vardır. İradesi olanın şansı, şansı olanın iradesi olmaz bazen. Bazen her ikisi bir arada bulunur, bazen biri vardır diğeri yoktur. Anadolu insanında her ikisinin de bir arada bulunduğunu söylemek için amele pazarlarından veya işsizlerin toplandığı kahvelerden habersiz olmak gerekir. İstasyonların ve garajların yırtık pırtık insan pazarı olduğundan, binlerce insanın günün her saatinde, su gibi, oralarda kaynaşıp durduğundan da... Oysa hangi şehire gidilirse gidilsin binlerce işsizin sokaklarda avare dolaşmasını görmek olağandır.  
Gurbette bazen güneş doğmaz nazlanır. Başka yerlere takılı kalmıştır aklı. Bezende hiç beklenmedik bir yağmur yağar bardaktan boşanırcasına, bereketlidir yağmur. Kimi karayağız delikanlılar tek başına omuzlar yükü, güçlü sanırsınız. Yürekli sanırsınız. Kimi dostundan güç alır, kimi tek dostu olan kendinden.
Günün yorgunluğu sonrasında şehir yaşamı çeker kendine serseri mayınları iştahla. Varoşlar  
dolup dolup boşalır. Kimi bilinmeyenin cazibesine koşmak için dolaşır neon ışıklarının cezbedici parlaklığında. Kimi içinde anbean kabaran travmayı bastırmak, bildiklerinin içinde, derininde bilmediklerini görmek için.

9 Eylül 2018 Pazar

ANADOLU İNSANI İŞTE BU


Muavine teşekkür edip, otobüsün önünde durduğu yazıhanenin az uzağında, camında büyük harflerle “ÇAY” yazan kafeteryaya doğru yürüdüm. Bitişiğindeki poğaçacıdan poğaça aldım. 
Poğaçalara birer sanat eseri gibi emek verilmişti. 
Elime aldığımda değme sanatçıya taş çıkarırcasına şekillendirilmiş poğaçaların önceki günden kaldıklarını taş gibi sert oluşlarından anlamıştım. 
Sıcak ve taze poğaça yeme isteğim kursağımda kalmıştı. 
Lakin çare yoktu. Açlığımı bastırmak zorundaydım. 
Soğuk havada, sıcak çorba çıkaran lokanta aramaya da zamanım yoktu. 
“Dişim kırılmaz inşallah” deyip gazete parçasına sarılı poğaçalarla kafeteryaya girdim.
Otobüsten inen yolcuların bir kısmı kafeteryada ileri geri volta atarak, bir kısmı da oturdukları masalarda ellerinde sıcak çay bardakları, içlerini ısıtmanın telaşındaydılar.  
Masaların etrafına toplanmış sohbet edenlerin yanı sıra bir kenarda sessizce ve meraklı bakışlarla çevresini izleyenler de vardı.
Kafeteryanın bir köşesinde sessiz ve sıkılgan tavırlı, yanında elini sıkıca tuttuğu küçük kızı olan genç kadın nereye gidiyordu acaba? 
Köyüne mi yoksa yaz boyu kaldığı köyünden kocasının çalıştığı şehre mi? 
Dünyanın gamını omuzlarında taşıyor gibiydi. Solgun yüzünü hafifçe öne eğmişti. Oturduğu sandalyede dizlerine başını koymuş kızının dağılmış saçlarını okşuyordu. Arada bir yorgun ve öfkeli bakışlarla etrafı süzüyordu. Gözleri alev topuydu sanki.
Çocuğu hafif iteledi. Küçük kız belli belirsiz şaşırdı, bocaladı, ürkek ceylan gibi anasına baktı.
“Acıktın mı kızım?”
Anasına tekrar sokulan küçük kız,”evet” dercesine anasının gözlerine baktı. 
Anası gözleriyle kızına “yürü” diye işaret etti. 
Ana- kız kafeteryanın kapısını açıp poğaçacıya doğru yöneldiler. 
İçimden “eyvah” dedim “küçük kız sert poğaçaları nasıl yer şimdi?”
Kadın tam poğaçacıya gidecek derken, otobüs yazıhanesine yöneldi, yazıhanenin önünde duran valizini açtı. İçinden büyükçe, sarıp sarmalanmış bir torbayı aldı. Soğuğun da etkisiyle hızlı adımlarla tekrar kafeteryaya döndü. Masalarda yer olmadığı için oturduğu sandalyenin üzerinde torbayı açtı. Önceden hazırlanmış böreklerden bir tanesini kızına verdi, birini de kendisi aldı. Küçük kız annesine teşekkür edercesine sevgiyle baktı. Annesi kızının başını okşadı.
Boğazıma bir yumruk gelip oturmuştu sanırsın o anda. Kendi çocuklarımı düşündüm. Ne yapar ne ederlerdi ben yokken?  
Havalar soğumaya, güneş fersizleşmeye başlamıştı artık. 
Kış her zamankinden erken gelmişti sanırım. 
“Üşütüp öksürmeseler ben dönene kadar” diye kendi kendime söylendim. 
Gerçi sağlık ocağı vardı köyde ama, ilaç almak için ilçeye gitmek gerekiyordu. Devlet memurluğu işte böyle bir şeydi. 
Zamansız tayinin çıktı mı, yollarda perişanlık başlar, kurulu düzenin bir anda alt üst olur. 
Bir süreliğine belirsizlik kaplar insanın ruhunu. 
Yıllarca görev yaptığım, yaşlısına, delikanlısına, gencine alıştığım yerden ayrılmak zor geliyordu bana. 
Köy kahvesindeki sohbetlere katılır, diğer öğretmen arkadaşlarla, kahvede ya da köşe başlarındaki konuşmalarda soluk alırdık zaman zaman. 
Lakin işte gün gelmiş, her zorluğu eşimin omuzlarına yüklemiş, yollara düşmüştüm. 
Düşüncelerin ağırlığı yüreğimin yorgunluğuna yorgunluk katıyordu. 
Ne oluyordu bana böyle? 
Son günlerde iyice duygusallaşmıştım.
Otobüs garajında bir o yana bir bu yana dolanan insanların yüzlerinde belli belirsiz bir telaş vardı. Kimisi gideceği yere gitmenin telaşıyla yazıhanelerden bilet alıyor, kimisi de otobüsün kalkma saatini sabırsızlıkla bekliyordu. 
Bir süre sonra küçük kız ve anası valizlerinin bulunduğu yazıhanenin önünde duran otobüse bindiler. Onlarda gurbete gitmenin yükünü yüreklerinde taşıyorlardı demek ki. 
Kadının solgun yüzünün nedeni belki de buydu.
“Anadolu insanı işte bu” diye düşündüm. 
Şehir yaşamına uyum sağlamaya çalışsalar da, unutulmaya yüz tutmuş kırsal yaşamın izlerini taşıyan kültür ve geleneklerinden kopmamışlardı. 
Anadolu’nun zengin kültürel mirasını çarpık bir modernleşmeye kurban etmemişlerdi. 
Vurmuşlardı kendilerini yollara. 
Gidenler, gelenler, ayrılanlar, kavuşanlar, yüreklerinde sıla hasretiyle yollarda savrulanlar…
Vardıkları her yerde yaşananları gönül gözüyle içine sindirenler kavruk yüzleriyle, nasırlaşmış elleriyle hayat mücadelesinden kopmadan geleceğe emin adımlarla yürümenin telaşındaydılar. Umutlarıyla, özlemleriyle, acılarıyla, sessiz çığlıklarıyla zorluklara ölesiye göğüs gerip hayata tutunmaya çalışan; varlığını da yokluğunu da kendine saklayan Anadolu insanı…


22 Ağustos 2017 Salı

GURBET İŞTE BÖYLE BİR ŞEYDİ

Otobüsten inen yolcuların bir kısmı kafeteryada ileri geri volta atarak, bir kısmı da oturdukları masalarda ellerinde sıcak çay bardakları ısınmanın telaşındaydılar.  Masaların etrafına toplanmış sohbet edenlerin yanı sıra kenarda sessizce ve meraklı bakışlarla çevresini izleyenlerde vardı.
Bunlardan biri kafeteryanın uzak köşesinde utangaç tavırlı, yanında elini sıkıca tuttuğu küçük bir kız çocuğu olan kadındı.
Nereye gidiyordu acaba?
Köyüne mi yoksa yaz boyu kaldığı köyünden kocasının çalıştığı şehire mi?
Ya da baba ocağına bir ziyaret mi?
Çocuğunun elini sıkı sıkıya tutan kadın dünyanın gamını omuzlarında taşıyor gibiydi. Yüzü solgundu ve hafifçe öne eğmişti. Tek eliyle de oturduğu sandalyede dizlerine başını koymuş kızının dağılmış saçlarını okşuyordu. Arada bir yorgun ve öfkeli bakışlarla etrafı süzüyordu. Gözleri alev topuydu sanki.
Bir ara çocuğu hafif iteledi. Küçük kız belli belirsiz şaşırdı, bocaladı, ürkek ceylanlar gibi anasına baktı.
"Acıktın mı kızım?"
Anasına tekrar sokulan küçük kız:
"Evet" dercesine anasının gözlerine baktı. Anası gözleriyle kızına "yürü" diye işaret etti. Ana kız kafeteryanın kapısını açıp, poğaçacıya doğru yöneldi. İçimden "eyvah" dedim "küçük kız sert poğaçaları nasıl yer şimdi?"
Kadın tam poğaçacıya gidecek derken, otobüs yazıhanesine yöneldi, yazıhanenin önünde duran valizini açtı. İçinden sarıp sarmalanmış büyükçe bir çıkını aldı. Soğuğun da etkisiyle hızlı adımlarla tekrar kafeteryaya döndü. Çıkını masalarda yer olmadığı için oturduğu sandalyenin üzerinde açtı. Önceden hazırlanmış böreklerden bir tanesini kızına verdi, birini de kendisi aldı. Küçük kız annesine teşekkür edercesine sevgiyle baktı. Annesi kızının başını okşadı.
Boğazıma bir yumruk gelip oturmuştu ananın kızına, küçük kızın da anasına yaklaşımı. Bir ananın evladına, bir evladında tutunacağı, doğru ile yanlışı, haklı ile haksızı, ahlaklı ile ahlaksızı, üçkağıtçı ile namusluyu, erdemli ile erdemsizi öğreneceği anasına yaklaşımıydı bu. Böreklerini sessizce yediler. Karnı doyan küçük kız anasının dizlerine başını koydu, kahverengi gözleriyle etrafı izlemeye başladı.
Kendi çocuklarımı düşündüm. Ne yapar ne ederlerdi ben yokken?  
Havalar soğumaya, güneş fersizleşmeye başlamıştı artık. Kış her zamankinden erken gelmişti. İklimde son yıllarda bir tuhaf olmuştu. Eskisi gibi değildi. Ya kar fazla yağmıyordu ya da yağan yağmurlar sele neden oluyordu. "Üşütüp hastalanmasalar ben dönene kadar" diye  söylendim. Gerçi sağlık ocağı vardı köyde ama, ilaç almak için ilçeye gitmek gerekiyordu.
Gurbet işte böyle bir şeydi. Zamansız tayinin çıktımı, yollarda perişanlık başlar, kurulu düzenin bir anda alt üst olurdu. Bir süreliğine belirsizlik kaplardı insanın ruhunu. Yüreğin burkulur, alıştığın yerden ayrılmanın vereceği hüzün ile kederli kederli etrafı seyredersin.
Yıllarca görev yaptığım, yaşlısına, gencine alıştığım yerden ayrılmak zor geliyordu bana. Köy kahvesindeki sohbetlere katılır, diğer öğretmen arkadaşlarla, kahvede ya da köşe başlarındaki konuşmalarda soluk alırdık zaman zaman. Lakin işte gün gelmiş her zorluğu eşimin omuzlarına yüklemiş, yollara düşmüştüm. Düşüncelerin ağırlığı yüreğimin yorgunluğuna yorgunluk katıyordu.
Otobüs garajında günün erken saati olmasına rağmen bir o yana bir bu yana gidip gelen insanların yüzlerinde belli belirsiz bir telaş vardı. Bilet almak için yazıhanelere girip çıkanlar, müşteri bekleyen taksiciler, evsizler, valizlerinin üzerine oturmuş çocuklarının ellerini sıkı sıkıya tutan anneler, otobüsünün kalkma saatini bekleyenler gurbet yolcuları, uzak köşedeki çöp poşetlerinin arasında yiyecek kırıntısı arayan sokak köpekleri, saçaklara tünemiş serçeler ilginç görüntüler oluşturuyordu.
Bir süre sonra küçük kız ve anası valizlerinin bulunduğu yazıhanenin önünde duran otobüse bindiler. Yüreklerinde gurbete gitmenin yükünü taşıyor olmalıydılar ki sessizlik içindeydiler, sakindiler, yüzlerinde mutluluk ve sevinçten eser yoktu. Kadının solgun yüzünün nedeni belki de yolculuklarının nedeniydi.