Bizler Anadolu kadınını fotoğraftaki resimlerde olduğu gibi tanıdık.
19 Kasım 2025 Çarşamba
ANADOLU KADINI
Bizler Anadolu kadınını fotoğraftaki resimlerde olduğu gibi tanıdık.
5 Eylül 2025 Cuma
ANADOLUDA BİR GENÇ
Öyle bir yer ki; sanırsın bir labirent. Yaşam bir kaos. Hem de günün her saatinde, her dakikasında. Yaman bir çelişki içerisinde insanlar tam bir serseri mayın.
30 Ağustos 2025 Cumartesi
ANADOLUDA YAŞAM
Anadolu
toprakları yeşilliğini, orman örtüsünü yüzyılların acımasızlığına ve
açgözlülüğüne kurban etmiştir Elleri nasırlı, yüzleri bronzlaşmış bozkır
insanları olağanüstü çabalarla yaşamlarını sürdürmekte; yağız, mert ve yiğit
gençleri zor olana omuz vermekte, başarmakta.
Kırsalın günlük yaşam tarzı, gelenek, görenek ve kültürü çok az farkla
Anadolu’nun kadim yerleşimlerinde değişiklik gösterir. Anadolu toprağını bilen
bilir. Anadolu insanını tanıyan tanır. Mavidir, sarıdır, ışıktır. Yeşildir,
buluttur, kanattır. Türküdür, sazdır, sözdür, aşktır. Acıdır, zordur, erdemdir.
Düğüm düğüm, dalga dalga insandır. Lakin dertlerini dökmez bir başkasına.
Suskundur.
Bir lokma bir hırkadır istedikleri. Yaşam boyu toprakla, bağ bahçe ile sarmaş dolaş, sade ve
mütevazı bir yaşamdır vazgeçemedikleri. Tutkularına, aşklarına, özlemlerine,
sevgilerine vurgundurlar. Çeşmenin başında su içerken, tarlada bağda, bostanda
öküzün peşinde, odunda, ırgatlıkta ararlar nafakalarını. Babalar, analar ve
çocuklar kimi zaman bir köşeye çekilir, kimseye görünmeden sessizce ağlar.
Belli etmeden sevgisini içinde yaşatırlar. Yaşamımızı delip geçen dipsiz
avuntularla oyalanmadan damar damar isyan olur toprakta ararlar geleceğini.
Gurur ve onurlarını kurtlar sofrasında bırakmazlar. Mahşer yeri de olsa, sis
kaplasa da etrafı dostunu düşmanını unutmazlar.
25 Ağustos 2025 Pazartesi
ÇOĞUMUZ YA ŞEHİT ÇOCUĞU YA GAZİ TORUNUYUZ
Cehalet
okyanusu üzerine kümelenmiş, küçük izole bir şekilde yaşamayı marifet sayan,
sayıları ve coşkuları yeterli olmayanların ne yaşadıkları bir yere faydaları
var ne de ülkenin ve toplumun geleceğine. Yaptıkları tek şey dar düşünce kalıplarına
kendilerini hapsetmektir. Çağdaş dünyada olan bitenlerden faydalanmadan ahkâm
kesmek, kendilerini düşünce havarisi sanmaktır. Dar kalıplarına diğerlerini de
sıkıştırmanın gayreti ile çalışmaktır.
Oysaki
yüzyıllarca Anadolu’nun değişik coğrafyalarında koşup gelen “vatan evlatları”;
Çanakkale’de, Galiçya'da, Yemen'de, Fizan çöllerinde bu vatan için toprağa
düşmüşlerdi. Yan yana omuz omuza savaşmışlardı. Hiçbiri diğerini ötelememişti.
Şuralısın buralısın dememişti. Bir lokma ekmeğini beraber paylaşmıştı.
Düşmanın
gücüne, zemherinin en acımasızına, karakışın en zorlusuna, tipinin en çetinine,
tifüsün en zalimine, çaresizliğin soğuk yüzüne beraberce direndiler. Anadolu’da
nereye gidilse bir başka güzellik karşılar insanları. Şehitliklerde ki mezar
taşlarında yazılı olmayan bir tek vatan köşesi yoktur. Çoğumuz ya şehit çocuğu
ya gazi torunuyuz.
Bu ülkeye
yapılabilecek en büyük kötülük insanların bir diğerini ötelemesidir. Yandaş
edinmesidir. Demokratik ortamda bir diğerinin söz söyleme, düşünce belirtme hakkının
“salvolarla” yok edilmesidir. Ne yazıktır ki bu duruma şahit olmanın
şaşkınlığını yaşadı insanlar çoğu kez. Kabul edilmesi doğru olmayandı bu
yaklaşımlar.
4 Haziran 2025 Çarşamba
ANADOLUNUN KADİM İNSANLARI İYİKİ VARSINIZ/4
Ali dede’nin köyü ile birlikte
etraf köyler gaziler ve şehitler köyü idi. Harp sırasında eli silah tutan her
erkek silâhaltına alınmış… Çevre köyler savaşın acısını da, zaferlerin sevinçlerini
de sonuna kadar yudumlamış; erkeklerin çoğunu şehit vermiş, kalanların ise çoğu
gazi olmuştu. Bu topraklar şehitlerine de gazilerine de her zaman minnetle
bakmış, onları bitip tükenmez sevgi yumağı ile bağrına basmıştır. Gazilerin
savaşta aldıkları yaraları fark etmek pek de zor değildi. Ali dede’de
bacağından vurulmuş bir gazi idi. Savaşta aldığı ufak tefek yaralardan
bahsederken kahpe bir şarapnel parçasının bacağında açtığı derin yara izini
etrafındakilere gururla gösterirdi.
Geride kalan kadınlar ise
acıların her türlüsünü ta yüreklerinin dibinde hissetmişler, yoksulluğun adım
adım ilerlediği ve bir lokma ekmeğin altın değerinde olduğu günlerde çilenin
her türlüsünü tatmışlar, yinede ağızlarından bir tek “ ahh “ sesi çıkmamıştır.
Her şeye, her zorluğa karşın yılmamışlar; büyük harbe ve sonrasında gelen
İstiklâl harbine yetiştirdikleri evlatlarını göndermişler; Anadolu toprağında
ve köylerinde savaşın acılarını yok etmeye; savaşa gönderdikleri kocaları,
oğulları, kınalı kuzuları ile gurur duymuşlar; her biri bağrında hissettiği,
yüreğinde için için yanan yangına aldırmadan; acıya, bin bir çeşit çileye ve
yoksulluğa aldırmadan daima başı dik gezmişlerdir…
Yaşı epeyce ilerlemiş olan Ali
dede dışarı artık bastonla çıkıyor bazen huysuzluğu tuttuğunda hırsını eşi
Elife’den alıyordu.
-Elifee! Diye bağırdı yine o
sabah
Elife ise Ali dede’nin bu
huyunu bildiğinden olacak ki duymazlıktan geldi ilkin. Ancak Ali dede bu sefer
avazı çıktığı kadar tekrar bağırdı.
-Gızz Elifee…
-Ne var gene ne oldu?
-Ne olacak kuşluk yaklaştı,
şimdi birazdan davar yaylımdan gelir. Bakan eden yok.
-Bakarlar bakarlar sen otur
oturduğun yerde diye söylendi Elife teyze.
Ali dede’de her gün yaptığı
gibi söylene söylene eline aldığı bir bakraç ve suyu içine boşaltacağı geniş ve
yayvan bir kabı hayvanların sulanacağı alana doğru sürüklemeye başlardı.
Köylerinde güneşin yakıcı sıcağında ve sağılmak üzere eve getirilen davarların
sulanacağı yerel dilde “kürün” dedikleri sulama yerleri yoktu. Sürüde koyun ve
keçileri olanlar da Ali dede gibi ellerine aldıkları birer bakraç ve sulama
kabı ile sürüyü sulama yerine gelirlerdi.
Ali dede bir elinde baston
diğer elinde çeşmeden doldurduğu bakraç ile görevini yerine getirdikten sonra
eve gelir, evdekilerin ellerini çabuk tutmaları için bağırır çağırır, koyun ve
keçilerin sağılmak üzere sokuldukları ağıla doğru hızlı adımlarla giderdi. Ve
yine her gün yaptığı gibi iskemleye oturur, sırasıyla sağılacak hayvanların
rahat durmaları için başlarını sağ kolu ile sıkıca kavrardı. Bazı koyunlar ise
Ali dede’yi görmezlikten gelir, o yokmuş gibi hızla dışarı çıkmak isterlerdi.
İşte o zaman kızılca kıyamet kopar Ali dede koyunları sağım yerine toplayan
torununa avaz avaz bağırırdı…
27 Mayıs 2025 Salı
ANADOLUNUN KADİM İNSANLARI İYİKİ VARSINIZ /2
Ali dayı ile Ökkeş emmi her gün kesintisiz yaptıkları
gibi sabah güneşinin ısıtmaya başladığı duvar dibine doğru ellerinde bastonları
yavaş yavaş gittiler. Güneşle birlikte buharlaşmaya başlayan toprağın etrafa
saldığı kekremsi koku etrafı sarmaya başladı. Yeni yeni filizlenen kır
çiçekleri de yüzlerini güneşe dönmeye başlamışlardı. Ali dayı ile Ökkeş emmi de
baharın verdiği canlılığı kıskanırcasına etrafı gülen gözlerle seyrediyorlardı.
Yetmişli yaşlarını çoktan devirmiş, feleğin
çemberinden geçmiş, nice gailelerle boğuşmuş Ali dayı ile Ökkeş emminin kendi
köyleri olan Soğuksu dışında çevre köylerde de sözleri dinlenirdi. Anlaşmazlığa
düşenlerin çözüm için ilk başvurdukları kişiler onlardı.
Ali dayının okuryazarlığı olmadığından bu konudaki
eksikliğini ya Ökkeş emmi ya da torunları giderirler, Ali dayıya yardımcı
olurlardı. O da bu nedenle okuryazar olmayışının sıkıntısını eskisi gibi pek
duyumsamazdı.
Ali dayıların köyü düz damlı, beyaz sıvaları kınalı
ellerce özenle sıvanmış; gelişigüzel açılmış demirli pencereleriyle,
hayvanların yanı sıra saman ve ot yığınlarını çıkarmaya yarayan geniş
pencereleri ve kapılarıyla, önlerinde devasa tuz taşlarıyla, kahredici kuzey rüzgârlarına karşı güneye
açılmış kapılarıyla, yapı ustalarının ne denli bölge ikliminin özelliklerini
nakış nakış taş duvarlara işlediğini görenleri hayran bırakmasıyla ve sıralı
söğüt ağaçlarıyla bozkırın ortasında ta uzaklardan fark edilen büyükçe bir
köydü.
Çevre köylerle iç içe olan tarım arazisiyle, mera ve
otlaklarıyla, buz gibi su kaynakları ile bilinirdi.
Köyün bazı mevkilerinin adları sahip olduğu kaynak
suları nedeni ile Yukarı Pınar, Ak Pınar, Kör Pınar, Göl yeri şeklinde idi.
Köy yaşamının güzelliği bir başkadır aslında. Kıt
kanaat geçim şartlarına ve yoksulluğa rağmen vazgeçilmezdir. Tan ağarmadan
başlayan yaşam mücadelesi gecenin geç saatlerine kadar devam eder. Köy insanı
için durmak yoktur. Çalışmak devamlı çalışmak ve ele güne muhtaç olmamak
vardır.
Ali dayı hafif kamburlaşmış, hasta gibi ağır ama
dikkatli, bastonu ile yere sağlam basarak, duvarın dibindeki yerini alırdı
sabahları. Orta boylu, yüzü yetmişini devirdiğini belli edecek şekilde kırış
kırış, eski ama temiz giysili, başında kalan iki tutam saçı kapatan köylü
kasketi ile dikkatleri üzerinde toplayan bir ihtiyardı. Çevresi ile devamlı
ilgilenirdi. Ökkeş emmi ile yan yana geldiklerinde sohbetleri genelde köye ve
yaşama dair idi. Olan bitenleri aralarında konuşurlar, ölçer biçer öyle karar
verirlerdi. Her ikisi de küçük yaştaki çocukların olmazsa olmazlarıydı. İşi
olan komşu kadınlar çocuklarını yanlarına bırakır, gönül rahatlığı ile işlerini
yaparlardı.
Ökkeş emmide kendinden beklenmeyecek çeviklikte, uzun
boylu, kara yağız, yılların yorgunluğu yüzünde ilk bakışta belli olan, mert ve
sözüne güvenilir biri idi.
Her ikisi de seferberliğe katılmış, cephede
yaralanmış, aldıkları yaraların izi ile gurur duyan iki gazi idi.
Ali dayının eşi Elife teyzede güngörmüş, seferberlik
sırasında çocuklarına hem analık hem de babalık yapmış, Ali dayının yokluğunda
evin tüm işlerinin üstesinden gelmiş bir kadındır. O da merttir, sözünün
eridir. Komşuların eksiklerini tamamlamak için uğraş veren, ihtiyaç için gelen
komşu kadınları geri çevirmeyen biridir. Bu onun köy kadınlarınca sevilmesinin
en önemli sebebidir.
Tan ağarmaya yakın bir hayhuydur alır yürür evlerin
odalarını, uykulu gözlerini ovalayarak ahırlara seğirtir evin yaşlıları. Köyün
hayvanlarını gün boyu bozkırda otlatacak sığır çobanının hayvanları meydanda
toplama zamanıdır, geç kalındığında hayvanları hergeleye katma zamanı
geçecektir, bu ise zaman kaybıdır
tekrar evde kalan hayvanları çobana teslim etmek için.
Köyün
meydanında toz bulutu kaldırarak otlamaya giden hayvanların sabahın
serinliğinde etrafa bıraktıkları, üzerlerinde buhar tüten dışkılarını toplamaya
sıra gelir sonrasında. Daha fazla hayvan dışkısı toplamak için acele edilir.
Ahırda da ne var ne yok çıkarırlar dışarıya. Birisi çiğner,
diğeri şak şak duvara yapıştırır. Ağızları sarılı, paçaları çemreli kadınlarca.
Evlerde bulunan çocuklar bağırırlar ara sıra.
-Anaa ana
gızz!
-Ana ilkin
oralı olmaz. İşini bitirme telaşındadır. Gün daha yeni başlamıştır, yapılacak
işler beklediğinden çabuk davranması gerekmektedir. Ne ki çocuklara laf anlatmak
olası değildir.
-Anaa ana
diyom…
-Ne var ne
diyon?
Çocuk daha
yüksek sesle bağırır bu sefer, sesinin işitilmesinden aldığı cesaretle.
-Acıktım
anaa…
- Ölmedin
ya, acıktıysan ekmek bendemi git al zıkkımlan.
-Arasına yağ
sürem mi?
- Sür sür…
Üstüne de az biraz şeker koy…
Ana işini bitirmiştir. Yorgun eve döner. Genişçe bir sofra bezi arasına istiflenmiş
yufkadan bir tane alır, acelesi varsa arasına peynir ve taze kaymağı katık
etmeden; zamanı varsa kocaman bir peynir dürümünü eline alıp bir yandan
yapılmayı bekleyen ev işlerini yaparken o günkü kahvaltısını da yapar usul
usul.
Evin ninesi Elife Teyze ve dedesi Ali dayı çoktan
kalkmış karınlarını doyurmuşlardır. Ali dayı elinde baston yavaş yavaş her gün
yaptığı gibi sabah güneşinin değdiği duvar dibine gitmektedir. Ve yine her gün
oturup sırtını güneşe verdiği taş kimi zaman çocuklar tarafından yerinden
oynatılmıştır. İşte o zaman dayı söylene söylene bastonunu usulca duvara
dayayarak uflaya puflaya taşı eski yerine getirir, bir yandan da “boyu
devrilesiceler oynayacak yer mi yok be ya…” diye de söylenmektedir.
24 Mayıs 2025 Cumartesi
ANADOLUNUN KADİM İNSANLARI İYİKİ VARSINIZ /1
Bozkırın sıcağı da soğuğu da yamandır. İnsanlar yazın
sarı sıcağa, kışın karakışın acımasızlığına yenik düşer.
Sadece insanlar mı?
Diğer canlılar için de bozkır acımasızdır kimi zaman.
Havalar soğumaya başladığında yer gök gelinliğini
giymeye başlar yavaş yavaş. Günlerce ve gecelerce ıslık çalan kuzey rüzgârının
çığlıkları yağan beyaz kâbusa eşlik eder. Kar aralıklarla dinlenmeye çekilirken
bu sefer yeryüzünü örten sis aman vermez. Buz, kar ve tipinin ne denli acımasız
olabileceğine şahit olur insanlar. Hem de günlerce, aylarca.
Bir tek insan asla tek başına bir insan değildir.
Vahşi yaşam da asla tek başına bir vahşi yaşam değildir. Bir dağ, bir yayla ve bir ova asla tek başına
bir dağ, bir yayla ve bir ova değildir bozkırda.
Bozkır kimi zaman acıyı ta iliklerine kadar duyumsayan
insanlara şahit olur; kimi zaman sevincin, mertliğin ve yiğitliğin varlığına
şahit olur; kimi zaman da kalleşliğin ve acımasızlığın kol gezmesine.
Etrafı saran dağların ulu doruklarına meydan
okurcasına yan yana duran kuzgunlar gibi, ovanın en ucunda, omuz omuza
yaslanmış, kibrit kutusu şeklindeki evleri ile bağrını rüzgâra karşı
harmanlamış köylere rastlamak şaşırtıcı değildir.
Ve evler…
Düz damlı, etrafında ve içinde nice canların yaşam
bulduğu bozkıra has kerpiç ve taş evler.
İçlerinde acının da mutluluğun da bin bir çeşidinin
bulunduğu evler. Bir o kadar yoksulluğun ve zenginliğin; hüznün ve sevincin,
yiğitliğin ve kalleşliğin yaşandığı evler.
Hazanla birlikte doğa kışlıklarına bürünmeye, ağaçlar
ise beyaz giysilerini giymeye başlamıştı.
Günler ilerleyip karakış iyicene kendini hissettirmeye
başladığında köyde evlerin içine çekilmiş insanlarda da bir canlanma başladı.
Yoğun kar yağışı saatlerdir aralıksız yağıyordu. Ne zaman dinlenmeye çekileceği
de belli değildi.
Düz damlar artık çekemeyecekleri karların altında
eziliyordu…
Köy halkı tez zamanda damlardaki karları küreklerle
kürüdüler…
Evlerin etrafında kardan yığınlar oluşmuştu. Çocuklara
da gün doğmuştu böylece. Damlara çıkıp kardan yığınların üzerinde en uzağa
atlama yarışına girişmişlerdi. Soğuğa ve ayaza aldırmadan. Analarının
bağırışlarını duymazlıktan gelerek…
Kışın ahırlara mahkûm hayvanları suya götürmek için
yollar açılmaya başlamıştı çoktan. Yağan karın açılan yolları kapaması da aynı
yoğunlukta devam ediyordu. Özellikle koyunların suya açılan kar yolundan tek
sıra gidişlerini ve dönüşte ağılın önüne konan yemliklerinden yem yemek için
koşuşturmaları görülmeye değerdi.
İşleri biten erkekler köy odasına, kadınlarda
evlerdeki işlerinin başına dönmüşlerdi. Herkes birbirine aynı şeyi söylüyordu…
- Bu kış
böyle giderse hayvanları bahara zor çıkaracağız!
- Doğru
diyorsun ağa… Kel Sado’nun alafı azalmış diyorlar…
- Yakında
biter o zaman. Köylüden olanlardan alır herhal…
- Sado ağada
acemi sanırsın. Yazdan koysana alafını çokça… Kışın ne olacağı bellimi!
Kışın telef olan hayvanlardan kurdu kuşu da
yararlandı. Günler günleri, aylar ayları tez kovaladı. Havalar ısınmaya, güneş
sıcak yüzünü göstermeye, bahar gelmeye başladı.
Çobanlar koyunları gün boyu kırda tutmaya, akşamları
gelen koyunlara az da olsa yem verilmeye devam edildi bir süre.
Baharla birlikte buharlaşmaya başlayan toprağın kokusu
etrafa yayılmaya başladı. Kurumaya yüz tutmuş topraklarda karasabana koşulu
öküzlerle tohumlar toprağın bağrında filizlenmeye bırakılıyordu. O kış
zorluklarla boğuşup hayvanlarını telef edenlerdeki gayret görülmeye değerdi.
Yapacakları şey çalışmaktı. Gelecek kışa daha bir hazırlıklı olmak için başka
da çareleri yoktu. Bu kış feleğin acı sillesini yemişlerdi çünkü.
Bir yandan buğday tohumları avuç avuç tarlaya
atılırken diğer yandan çavdar, mercimek ve nohut ekimleri de devam ediyordu.
Tohumlar geç olmadan tarlaya ekilmeliydi. Her şeyin bir zamanı vardı. Geç
kalındı mı verim almak ne mümkündü, bozkır ve susuzluk yapacağını yapardı.
Tohumlar daha boy atmaya fırsat bulamadan kuraklıktan nasibini alırdı.
Kadim Anadolu köylüsü bunu yaşayarak öğrenmişti.
28 Şubat 2025 Cuma
KADİM ANADOLU TOPRAKLARI
Ne canlar, ne gözler bu topraklarda geldi geçti kim bilir.
18 Kasım 2024 Pazartesi
KARDA KIŞTA ÇALIŞAN
Bizler Anadolu kadınını fotoğraftaki resimlerde olduğu gibi tanıdık.
14 Kasım 2019 Perşembe
ÇANAKKALE CEPHESİ VE GELİBOLU-2
25 Haziran 2019 Salı
GURBETTE GÜNEŞ BAZEN DOĞMAZ NAZLANIR
9 Eylül 2018 Pazar
ANADOLU İNSANI İŞTE BU
Poğaçalara birer sanat eseri gibi emek verilmişti.
Elime aldığımda değme sanatçıya taş çıkarırcasına şekillendirilmiş poğaçaların önceki günden kaldıklarını taş gibi sert oluşlarından anlamıştım.
Sıcak ve taze poğaça yeme isteğim kursağımda kalmıştı.
Lakin çare yoktu. Açlığımı bastırmak zorundaydım.
Soğuk havada, sıcak çorba çıkaran lokanta aramaya da zamanım yoktu.
“Dişim kırılmaz inşallah” deyip gazete parçasına sarılı poğaçalarla kafeteryaya girdim.
Masaların etrafına toplanmış sohbet edenlerin yanı sıra bir kenarda sessizce ve meraklı bakışlarla çevresini izleyenler de vardı.
Köyüne mi yoksa yaz boyu kaldığı köyünden kocasının çalıştığı şehre mi?
Dünyanın gamını omuzlarında taşıyor gibiydi. Solgun yüzünü hafifçe öne eğmişti. Oturduğu sandalyede dizlerine başını koymuş kızının dağılmış saçlarını okşuyordu. Arada bir yorgun ve öfkeli bakışlarla etrafı süzüyordu. Gözleri alev topuydu sanki.
Anası gözleriyle kızına “yürü” diye işaret etti.
Ana- kız kafeteryanın kapısını açıp poğaçacıya doğru yöneldiler.
İçimden “eyvah” dedim “küçük kız sert poğaçaları nasıl yer şimdi?”
Havalar soğumaya, güneş fersizleşmeye başlamıştı artık.
Kış her zamankinden erken gelmişti sanırım.
“Üşütüp öksürmeseler ben dönene kadar” diye kendi kendime söylendim.
Gerçi sağlık ocağı vardı köyde ama, ilaç almak için ilçeye gitmek gerekiyordu. Devlet memurluğu işte böyle bir şeydi.
Zamansız tayinin çıktı mı, yollarda perişanlık başlar, kurulu düzenin bir anda alt üst olur.
Bir süreliğine belirsizlik kaplar insanın ruhunu.
Yıllarca görev yaptığım, yaşlısına, delikanlısına, gencine alıştığım yerden ayrılmak zor geliyordu bana.
Köy kahvesindeki sohbetlere katılır, diğer öğretmen arkadaşlarla, kahvede ya da köşe başlarındaki konuşmalarda soluk alırdık zaman zaman.
Lakin işte gün gelmiş, her zorluğu eşimin omuzlarına yüklemiş, yollara düşmüştüm.
Düşüncelerin ağırlığı yüreğimin yorgunluğuna yorgunluk katıyordu.
Ne oluyordu bana böyle?
Son günlerde iyice duygusallaşmıştım.
Bir süre sonra küçük kız ve anası valizlerinin bulunduğu yazıhanenin önünde duran otobüse bindiler. Onlarda gurbete gitmenin yükünü yüreklerinde taşıyorlardı demek ki.
Kadının solgun yüzünün nedeni belki de buydu.
Şehir yaşamına uyum sağlamaya çalışsalar da, unutulmaya yüz tutmuş kırsal yaşamın izlerini taşıyan kültür ve geleneklerinden kopmamışlardı.
Anadolu’nun zengin kültürel mirasını çarpık bir modernleşmeye kurban etmemişlerdi.
Vurmuşlardı kendilerini yollara.
Gidenler, gelenler, ayrılanlar, kavuşanlar, yüreklerinde sıla hasretiyle yollarda savrulanlar…
Vardıkları her yerde yaşananları gönül gözüyle içine sindirenler kavruk yüzleriyle, nasırlaşmış elleriyle hayat mücadelesinden kopmadan geleceğe emin adımlarla yürümenin telaşındaydılar. Umutlarıyla, özlemleriyle, acılarıyla, sessiz çığlıklarıyla zorluklara ölesiye göğüs gerip hayata tutunmaya çalışan; varlığını da yokluğunu da kendine saklayan Anadolu insanı…










