Metrobüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Metrobüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2024 Pazar

BANA HİÇ BİR ZARARI YOK DÜŞÜNCESİ...


 

Mine Söğüt bir yazısında şunları yazıyor. "Yıllar önce, mimari usulsüzlüklere savaş açan bir derneğin üyeleri, yüksek yerlerdeki tanıdıklarına güvenerek yaptırdığı kaçak katlı (binayı) bir türlü yıktırtamadıkları nüfuzlu bir gazeteciyi alt etmek için dava açmaya hazırlanıyorlardı. Etkili olur diye gazeteciyle aynı apartmanda oturan ünlü bir yazardan da açılacak davaya müdahil olması için yardım istediler. Bir kafede buluşuldu. Olayın hukuksuzluğuyla ilgili detaylar yazara anlatıldı. Yazar anlatılan süreci sonuna kadar dikkatle dinledi. Hukuksuzluğuna ikna oldu. Ve "o kaçak katın bana hiçbir zararı yok. O yüzden bu davaya müdahil olmayı düşünmüyorum" diyerek toplantıyı bırakıp gitti.

Çok uzaklara gitti..."

Hukuksuz ve kaçak olarak inşa edilen bir binaya "o kaçak katın bana hiçbir zararı yok” düşüncesi ile seyirci kalınması toplumsal ve bireysel duyarsızlığa iyi bir örnek. Bireyler şahsi çıkarlarını bir tarafa bırakıp toplumun çıkarlarını öncelikle gözetmesi gerekmez mi. Bugün o yazar soruna duyarsız kalır, yarın bir başkası başka bir soruna duyarsız kalır. Bu doğru bir yaklaşım değildir.

Bu sadece bir örnek. Yaşamın her anında yaşanan sorunlar diz boyu. Sokakta, caddede, toplu taşım araçlarında, parkta, trafikte uyulması gereken ve çok da zor olmayan kurallara itibar eden yok.

Kabadayılığa gelince ufak bir sorundan devasa sorun çıkartmakta da üstümüze yok. Misal seyir haline bir araç sollama yaptığında “vay arkadaş sen beni nasıl sollarsın" deyip levyeyi eline alanın haddi hesabı yok. Maazallah külhanbeyliği kimseye kaptırmamak için elimizden geleni yapıyoruz.

Lakin, yardımseverliğin, yaşlıya büyüğe saygının anımsanmadığı bir kuşak yetişiyor. Ellerinde düşürmedikleri ve kim bilir ne zorluklarla alınan akıllı telefonlardan gözlerini ayırıp çevreye baktıkları bile yok.

Özellikle büyük metropollerde duyarsızlık tavan yapmış durumda.

Ataköy- Yenikapı metro hattını olduğu gibi, Ataköy- Uzunçayır Metrobüs hattını da sık kullanırım.

İlgili toplu taşım araçlarına engelliler, yaşlılar, hamile ve çocuklu kadınlar da binmektedir.

Oturma yerlerinde bu insanlara yer vermesi gerekenler kılını bile kıpırdatmaktan uzak, akıllı telefonları ile oyun oynamanın derdindeler. Çevrelerine dikkat ettikleri bile yok.

Vagonda ya da otobüste izlediğim gençler oldukça rahatlar.

Kimilerinin kulaklarında kulaklık kim bilir hangi türkünün keyfini sürmekteler.

Aslında sorarsan herkes şikayetçi. Ama uygulamaya gelince "bana hiçbir zararı yok" varsın yaşlı, hamile, çocuklu, engelli olan zor şartlarda yolculuk yapsın bana ne düşüncesi yaygın gibime geliyor.

 

 

11 Eylül 2016 Pazar

ASLINDA SORARSAN HERKES ŞİKAYETÇİ

Mine Söğüt bir yazısında şunları yazıyor. "Yıllar önce, mimari usulsüzlüklere savaş açan bir derneğin üyeleri, yüksek yerlerdeki tanıdıklarına güvenerek yaptırdığı kaçak katlı (binayı) bir türlü yıktırtamadıkları nüfuzlu bir gazeteciyi alt etmek için dava açmaya hazırlanıyorlardı. Etkili olur diye gazeteciyle aynı apartmanda oturan ünlü bir yazardan da açılacak davaya müdahil olması için yardım istediler. Bir kafede buluşuldu. Olayın hukuksuzluğuyla ilgili detaylar yazara anlatıldı. Yazar anlatılan süreci sonuna kadar dikkatle dinledi. Hukuksuzluğuna ikna oldu. Ve "o kaçak katın bana hiçbir zararı yok. O yüzden bu davaya müdahil olmayı düşünmüyorum" diyerek toplantıyı bırakıp gitti.
Çok uzaklara gitti..."
Hukuksuz ve kaçak olarak inşa edilen bir binaya "o kaçak katın bana hiçbir zararı yok"  düşüncesi ile seyirci kalınması toplumsal ve bireysel duyarsızlığa iyi bir örnek. Bireyler şahsi çıkarlarını bir tarafa bırakıp toplumun çıkarlarını öncelikle  gözetmesi gerekme mi. Bugün o yazar soruna duyarsız kalır, yarın bir başkası  başka  bir soruna duyarsız kalır. Bu doğru bir yaklaşım değildir.
Bu sadece bir örnek. Yaşamın her anında yaşanan sorunlar diz boyu. Sokakta, caddede, toplu taşım araçlarında, parkta, trafikte uyulması gereken ve çok da zor olmayan kurallara itibar eden yok.
Kabadayılığa gelince ufak bir sorundan devasa sorun çıkartmakta da üstümüze yok. Misal seyir haline bir araç sollama yaptığında  "vay arkadaş sen beni nasıl sollarsın" deyip levyeyi eline alanın haddi hesabı yok. Maazallah külhanbeyliği kimseye kaptırmamak için elimizden geleni yapıyoruz.
Lakin, yardımseverliğin, yaşlıya büyüğe saygının anımsanmadığı bir kuşak yetişiyor. Ellerinde düşürmedikleri ve kim bilir ne zorluklarla alınan akıllı telefonlardan gözlerini ayırıp çevreye baktıkları bile yok.
Özellikle büyük metropollerde duyarsızlık tavan yapmış durumda.
Ataköy - Yenikapı metro hattını olduğu gibi, Ataköy - Uzunçayır Metrobüs hattını da sık kullanırım.
İlgili toplu taşım araçlarına engelliler, yaşlılar, hamile ve çocuklu kadınlar da binmektedir.
Oturma yerlerinde bu insanlara yer vermesi gerekenler kılını bile kıpırdatmaktan uzak, akıllı telefonları ile oyun oynamanın derdindeler. Çevrelerine dikkat ettikleri bile yok.
Vagonda ya da otobüste izlediğim gençler oldukça rahatlar.
Kimilerinin kulaklarında kulaklık kim bilir hangi sığ türkünün keyfini sürmekteler.
Aslında sorarsan herkes şikayetçi. Ama uygulamaya gelince "bana hiç bir zararı yok" varsın yaşlı, hamile, çocuklu, engelli olan zor şartlarda yolculuk yapsın bana ne düşüncesi yaygın gibime geliyor.




13 Aralık 2012 Perşembe

YAĞMURLU BİR GÜNDE…!





Protagoras’ın bir sözü dikkatimi çekti kitapları karıştırırken.
“İnsan her şeyin ölçüsüdür”.
Bir gerçeği dile getirmiş yüzyıllar öncesinde Protagoras. Kaldı ki eski Yunan felsefesinin özüdür insan. Her şey insan içindir. Sonsuz bir dünyada, sınırlı bir yaşamda başka neye bel bağlayabiliriz geleceğimiz, yaşamımız için.
Oturduğum ev ana caddeye on metre ya var ya yok. Her gün öğleye doğru, kimi zaman sonraki saatlerde, fırından yeni çıkmış sıcak ekmek almak için çıkarım sokağa, oradan da caddeye.
Korna sesleri cadde boyunca sağlı sollu yürüyen insan kalabalığına karışır. Sokak satıcıları köşe başlarını tutmuştur çoktan. Açtıkları küçük tezgâhlarda o günkü ekmek parasını çıkarmanın telaşındadırlar.
Havanın soğuk olmasına aldırmadan iş yerinin kapısını sonuna kadar açık bırakan esnaf gelecek müşteriyi bekler ellerini nefesiyle ısıtarak. AVM’lerin önlerinde kadınların sebze meyve seçme çabaları alışıldık manzaradır artık çoğu kez.
Beni huzursuz kılan, içimi acıtan görüntüye ise her gün rastlamak sıradanlaştı artık.
Çoğu yaşlı. Giysileri eski lakin temiz. Ayaklarına kat kat çorap geçirmişler üşümemek için.
Bazen caddeye çıkar çıkmaz kıyıda köşede görürüm onları. Bazen Metrobüs durağına yakın köprünün üzerinde ya da yanında.
Yağmurlu havalarda ıslanmamak için saçak altlarına sığınırlar ya da vitrin camlarının yağmur almayan yerlerine. Sıklıkla binaların kuytuluklarındadırlar yağmurdan korunmak için. O an sımsıkı sarılırlar üstlerinde kışa dair ne varsa artık. Bu sırada ellerini ısıtırlar nefesleriyle.
Çünkü çok çaba sarf etmelerine rağmen ellerinin üşümesini bir türlü önleyemezler yağmurun durduğu anlarda. O yaşta, yağmura, soğuğa karşı sıcak bir ortamda bulunmaları gerekirken.
Son günlerde daha bir sıklıkla görür oldum onları. Havalar soğudu ondan mıdır çevrede çoğalmaları. Uzak yerlere gidememeleri.
Açtıkları avuçlarına konacak birkaç kuruş ile belki torunlarına bir çikolata, bir sıcak ekmek alacaklar akşam hava karardığında eve giderken. Belki geceleri üşümemek için biraz odun biraz kömür kim bilir. Belki de evde, gün batımında, gelmelerini bekleyen yorgana sarılmış bir ihtiyardır, ömürleri birlikte geçmiş.
İçimi burkan görüntülerin yok olmasını o kadar isterdim ki.
Ne güzel demiş “ İnsan her şeyin ölçüsüdür” diye düşünür zamanında. Her şey insanı sevmekle başlar. Bir insanı sevmekse giderek bütün insanlara yönelmek değil midir?
Adaletsiz bir dünyada sevgi olur mu peki?
Olmaz elbet.
Adalet kurulacaksa insan odaklı olmalı, sevgiyle kurulmalı. Tüm insanları sevgi ortamında yaşatmalı, var etmeli.
İnsan olmak, sorumluluk yanında onurla yoğrulmuş bir görev değil midir?
Günlük rızkını çıkarmak için sabahın ayazında yola çıkan, gerçek ihtiyaç sahibi, yaşlı insanlarımıza el açtırmamak için bilinçli olmalıyız, sorumluluklarımızı bilmeliyiz.
Lakin bu kolay ve ucuz bir iş değil.
Yaşam koşulları zorlasa da insanı, sımsıkı sarılmalı insan sevgisine. Sahip çıkmalı ekmek kavgasına. Fakat çıkınımızda eleştiriyi eksik etmeden yapmalı bunu.



5 Kasım 2012 Pazartesi

YAŞAM KOŞULLARI


Kurban bayramın ilk günü eşim ve çocuklarımla öğleden sonra metrobüse binmiş; Bahçelievler’deki evimizden Kartal’daki kayınpederin evine doğru yola çıkmıştık. Metrobüs tıklım tıklımdı. Oturacak yer bulmayı bir taraf bırakın, ayakta duracak yer yoktu. Kan ter içinde önce Zincirlikuyu’ya oradan aktarmayla Uzunçayır’a gitmiştik. Yollar özel arabaların işgalindeydi. Ne çok araba var dedim kendi kendime. Arabası olan arabasıyla gidiyordu gideceği yere. Bizim gibi olmayanlarda metrobüsle…
İstanbul yerleşimleri çok geniş bir alana yayılmış durumda. Kilometrelerce yol gitmek ve geri dönmek trafiğin karmaşalığında uzun zaman alıyor. O nedenle o gün akşam zorunlu olarak kayınpederlerde kalmış, ancak ertesi gün eve dönebilmiştik. Ne dönüş ama. Bir gün öncesinden daha kalabalıktı duraklar. Boğaz’ın her iki yakasında akraba ziyaretine çıkmış insanların metrobüs duraklarında oluşturduğu kalabalık metrobüse binmemizi zorlaştırıyordu.
Zor bela eve geldik. Hava kararmıştı. Sokak lambalarının fersiz ışığı çoktan etrafı aydınlatır olmuştu.
Apartmanın dış kapısı açık kalmış olacak ki iç kapı zili çaldı uzun uzun. Kapıyı açtım. Karşımda tanımadığım otuz yaşlarında, güçlü kuvvetli bir delikanlı duruyordu. Elinde dua yazan kartlar vardı. Birini uzattı almam için. Ben almak istemedim ilk etapta. Yüzüne verdiği acınası mimik hareketiyle:
“İyi akşamlar” dedi.
“Abi alır mısınız” diye elindeki kartlardan birini uzattı.
“Hayır” dedim. Çünkü bu tür insanların sokaklarda da benzeri kartları sattıklarını daha önce görmüştüm.
Yüzünü daha da buruşturarak:
“Kız kardeşim ameliyat olacak” dedi. Baktım kurtulamayacağım bir tane aldım parasını da verdim.
Yüzünde memnun bir ifadeyle; “İyi akşamlar abi” diyerek gitti.
Şimdi ben bunu niye anlattım. Günümüz Türkiye’sinde özellikle büyük metropollerde bu şekilde gelir elde etmek için kapı kapı dolaşanlar olduğu gibi; gerçekten ihtiyacı olan insanlarda yok değildi. Gerçek ihtiyaç sahiplerini diğerlerinden ayırmak oldukça zordu. Delikanlı misal; vücudunda çalışmasını engelleyecek bir durum olmamasına rağmen, geçinmek için bu yolu tercih etmişti. Yardım isteyenlerin hangisi gerçekten yardıma muhtaç, hangisi değil ayırt etmek mümkün değil. Bu durumda da insan gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaşamıyor doğal olarak. Şaşırıp kalıyorsun ne yapacağına.
Bugünkü gazetede bir haber dikkatimi çekti. Aslında bir değil iki haber dikkatimi çekti.
Haberin birinde “Türkiye git gide yoksullaşıyor. Türkiye’de her yüz kişiden altmış üçü şiddetli yoksulluk sınırında… Aldığı maaşla ev kirasını ve faturalarını güçlükle ödeyen vatandaşlar, haftada sadece bir kez kırmızı et tüketiyor.”  Bunu söyleyen ise Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK).
İhtimaldir ki bir kısmı bunu da yapamıyor.
TUİK’e göre “Türkiye’de maddi yoksunluk riski altında bulunan kişi sayısı 2011 yılında tam 45 milyon 238 bin kişi.”  Bu sayı Türkiye nüfusunun yüzde altmış üçüne denk geliyor.
Araştırmaya göre vatandaşların;
“-Yüzde 87,5’i evden uzakta bir haftalık tatil yapamıyor.
-Yüzde 58,8’i konut masraflarının çok yük getirdiğini söylüyor. (Elektrik, su, doğalgaz vs…)
-Yüzde 81,7’si yıpranmış ve eskimiş mobilyalarını yenileme olanağına sahip değil.
-Yüzde 36,8’i evinin ısınma ihtiyacını tam olarak karşılayamıyor.
-Yüzde 66’sı beklenmedik bir harcamanın altında kalkamıyor. (Hastane masrafları gibi)
-Yüzde 63,3’ü ise iki günde bir et, balık ya da protein içeren yemek yeme olanağı bulamıyor.”
Bu rakamlar devletin resmi kurumu TUİK’e ait.
İkinci haber ise “Türk Hava Yolları’nda maaşlar uçuyor!  Türk Hava Yolları’nda(THY) çalışan bir genel müdür otuz bin lira, yardımcıları 26’şar bin lira, başkanlar yirmibir’ er bin lira, yardımcıları (başkan yardımcıları olacak ihtimal) onaltı’şar bin lira, müdürler ise aylık oniki’şer bin lira alıyor.”
Türkiye’de yüz binlerce vatandaşın asgari ücretle geçinmeye çalıştığı düşünülürse; ilgili rakamların büyük meblağlar tuttuğu görülmektedir.
Ne diyelim. Kimisi kapı kapı dolaşarak geçinmenin yolunu bulmuş, kimisi çöp toplayıp satarak, kimisi asgari ücretle, kimisi sokak aralarında seyyar satıcılık yaparak, kimisi de binlerce lirayla.
Yaşam koşulları zorlasa da insanı, yepyeni bir güne başlamak yaşam sevincimiz olmalıdır. Ve sımsıkı sarılmak sevdiklerimize. Yakınlarımıza, sevdiklerimize, tüm insanlığa en güzel duygularla her yeni günün sağlıklı ve mutluluk getirmesini dilemek… Zaman nehrinde savrulsak da; yaşamın anlamına sımsıkı sarılmak.