istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2023 Çarşamba

ŞEHİRDE YAŞAM


 

Sabah ve akşamları işe gidişlerde ve iş çıkışlarında insan selinden oluşan bir ordu beklenmedik bir şekilde ana arterlere yayılıyor.

Her yer hınca hınç insan dolu.

Sükunet içinde yalnız kalacağınız bir yer bulmak çok zor.

Paranın geçim aracı olduğu bir dünyanın kurbanı olanlar, ikiyüzlü modernitenin kıskacında hastalıklı bir anlayışın tanıdığıdırlar artık.

Bir çok insan zamanlarını "serseri mayınlar" misali şehrin sokaklarını amaçsızca dolaşarak, çığırtkan sokak satıcılarının, simit ve piyango satıcılarının hareketlendirdiği meydanlarda ve parklarda geçiriyorlar.

Hoş artık parkların yerini üç tarafı açık cafeler almış durumda ya.

Kalabalığı kendine çeken kimi yerlerde, birbirine dolanmış gölgesine sığınılan ağaçların dallarına konmuş, gizemli kuşlar görünür bazen.

Martılar, kırlangıçlar denizin ritüelini anlatırlar çığlıklarıyla uzaklarda

İstanbul öyle kalabalık ki, evsizler parkları, köprü altlarını, seyyar satıcılar üst geçitleri ve caddeleri ele geçirmişler.

Sabahın serinliğinde yürüyüşe çıkanların karşısına, banklarda sabahlayanların varlığı çıkar. Semt pazarlarında pazarın dağılmasına yakın sebze meyve toplayanlar, çöpleri karıştıran kağıt toplayıcıları, yardım toplayanlar dikkati çeker.

Varoşlarda zor durumda varlığını sürdürmeye çalışanların yapacakları başka bir şey de yok.

Bir şekilde hayatta kalmak zorundalar.

Devasa kentin getirdiği sorunlar insanın insana saygısını yok etmiş.

Ve İstanbul'un sorunları devam ediyor.

Dramlar, acılar devam ediyor.

Sessiz bir çığlık sanki yaşananlar.

29 Mart 2020 Pazar

YORGUNUM


Öyle yorgunum ki, ne kitap okumak, iki satır yazı yazmak ne de "evde kal" açıklamalarına rağmen inatla serseri mayın gibi sokaklarda yürüyen insanlar şu günlerde beni ilgilendirmiyor.
Doğup büyüdüğüm topraklar üzerinde bitmek tükenmek bilmeyen acılar yordu beni.
Şehirlerin varoşlarında savrulanların umursamazlığı, kimi zaman çaresizliği de.
Ne o mavi gökyüzünün altında dalgaların durmadan dövdüğü yan yana, art arda dizili balıkçı kayıklarının varlığını, ne de akşamın alacasında etrafı aydınlatan güneşin son ışıklarını görecek halim var.
Her gün biraz huzur bulmak umuduyla gözlerimi açtığımda gördüğüm çaresizlikten yorgunum.
Öyle bir an geliyor ki insan, gazete manşetlerinde, TV haberlerinde yer alan olumsuzluklardan  "yeter artık" dercesine yüz çeviriyor.
Bu kederli dünyada yaşanan acılardan payımızı alarak yaşıyoruz ne yazık ki.
Kiminin üstüne hüzün ve acı daha fazla çöküyor, kimi yakasını bir şekilde kurtarmaya çalışıyor.
Andre Malroux "insanlığın yazgısı bir tarihse, ölüm yaşamın bir parçasıdır; değilse yaşam ölümün bir parçasıdır" der.
Madalyonun iki yüzü gibi.
Bu topraklarda kendi yaşamımızın sıradan akışı içinde, insanlık tarihinin dayattığı gerçeklikler var.
O gerçekliklerden kaçıp kurtulmak kolay değil.
Her gün üzerimize çöken boğucu atmosferin altında tüm zorluklara rağmen gülümsemeye çalışıyoruz.
Yaşananlarla mücadele etmenin, huzursuzluktan ve acıdan kurtulmanın verdiği bir hesaplaşmanın tedirginliği var üzerimizde.
İnsanlar tüm canlı evrenine hükmetmek için tarih boyunca uğraştı.
Öyle anlar oldu ki doğanın öfkesini yaptıklarıyla üstüne çekti.
Lakin, yine de uslanmadı.
Dur durak bilmeden hükmetmeye devam etti.
Yaşanan bunca acıdan, bunca hüzünden, bunca çaresizlikten zerre kadar ders alınmadı.
Yorgunum gerçekten hem de çok.
Gelmekte olan bahar güneşi dahi ısıtmıyor ruhumu.
Oysa martıların kanatları, ne güzel sarmış köpüren dalgaları denizde.
Gökyüzünün süsleri gibi duran bulutlar yüreğimin katmanları arasında düşüncelerime dinginlik vermek için çabalıyor.
Caddede birbiri peşi sıra ağır aksak giden arabaların homurtuları sahile vuran dev dalgalar gibi insanı ürpertiyor.
TV haberlerinde coronavirüs sonucu yaşamını kaybeden insanların
sayısı karşısında "sakin ol, sakin ol yitirme kedini, gün gelir bu zorluklarda geçer" diye kendi kendimi teselli ediyorum.




3 Ağustos 2019 Cumartesi

ŞEHRİN KALABALIĞINDA



İstanbul'un kalbi sayılan tarihi yarımadaya gitmek için, bulunduğum yerden birbirine alternatif ulaşım araçları var. Yaz ve kış en çok raylı sistem tercih ediliyor.  Günün her saatinde vagonlar tıka basa insan dolu.
Gölgeler uzayıp da kaybolduktan sonra, geri dönüşler başlar günün ilk ışıkları ile başlayan yolculukta.
Genelde başımı cama dayayıp etrafı seyrederim. Onbinlerce insanın varoşlardaki evlerini terk edip boğaza doğru yaptıkları yolculuğu, Eminönü'nde oturup balık ekmek ya da çay simit yemelerini, Galata Köprüsünde balık tutmaya çalışanları, müşteri çekmek için bağıran çığırtkanları, Ayasofya'yı, Sultan Ahmet'i, sonrasında Taksim'i, İstiklâl caddesinin devasa kalabalığını, sokak satıcılarını, caddelerde bitip tükenmeyen araç trafiğini, akşamları ışıklarla bezenmiş gökdelenleri, yanıp sönen renkli neon ışıklarını, ekmek parası peşinde koşan telaşlı insanları düşlerim.
Boğazın kıyısındaysan eğer, kara nerede biter deniz nerede başlar, düşünür durursun. Deniz mi karanın içine girmiş, yoksa kara mı burnunu denize uzatmış belli değil. Hem kara hem deniz, insanlarla oyun oynar kıyılarda. Dalgalar hep başlangıçtaymış gibi vurur kıyılara, yontar, orasını burasını düzeltir yontusunun.
...
İstanbul; görünenler arasında aslında bir yarıştır. Şehrin içine dağılmış imgeler, binalar, bedenler, yüzler, yürüyüşler, bakışlar birer yarıştır. Tıpkı gazete manşetlerinde olduğu gibi. Tıpkı sokak tabelalarında olduğu gibi.
Ve işin aslı, yazanın aylarca, belki de yıllarca kurgulayıp yazdığı kitapların şehrin üst geçitlerinde yere yayılıp alıcı bulmaya çalışması gibi bir yarış.
...
Çoğu kez "küçük kapılar büyük salonlara açılır". Bir ipe dizili tespih taneleri gibi yoğun bir kalabalığın varlığı şaşırtır insanı. Akşam saatlerinde serinleyen havayla sokaklar daha da kalabalıklaşır.
...
Şehrin kalabalığında etrafa dikkatlice bakıldığında çoğu şeyin tuhaflaştığı görülür. İnsanlar oturup konuşup birbirini dinleyeceğine, ben doğruyum, ben bilirim yaklaşımı ile  birbirinden uzaklaşmakta; dolayısıyla yaptıklarının başkalarına acı verip vermemesine bakma gereğini duymadan cümleleri art arda sıralamakta bir sakınca görmemektedir.
Yaşananların duyarlı insanları etkilemesi isyan ettirmesi içten bile değil. Duyarsızlıklar ne yazık ki toplumun geldiği noktanın acı bir panoraması gibi.
Keyfimize  göre bir şeyi ya da tam tersini yapmak istememiz ve keyfimizin muhtemelen idrakimizin sınırlarını zorlamasına rağmen yaptıklarımızı normal karşılamamız da aymazlıkta ki son noktadır.
...
Şehrin dört bir yanına dağılmış toplu taşım araçları insan davranışı ve profilinin bir sentezidir.
Herkesin elinde bir akıllı telefon, kendi dünyalarına dalmışlar, her iki elin parmakları durmadan tuşlara basıyor. 
Görünürde ne bir kitap var ne de bir dergi ve gazete. Telefon ekranında akıp giden resimlere odaklanmış bir toplum ve ipe sapa gelmez yorumlar.







12 Aralık 2018 Çarşamba

SOĞUK BİR İSTANBUL GÜNÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


Zorunlu ve önemli olmadıkça İstanbul sokaklarına çıkıp serseri mayın gibi dolaşmayı sevmem. Çoğu insanın yaptığı gibi herhangi bir AVM'ye gidip günü kafeteryada geçirme alışkanlığım da yok.
Lakin bunu yapan insan sayısı hiç de azımsanmayacak kadar.
Soğuk ve ayaza aldırmadan caddelerde, meydanlarda banklara oturup kayıtsızca etrafı seyredenler, kendi aralarında sohbet edenler de az değil.
Şu günlerde soğuk kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladı.
Soğuk ve ayaz, durmadan yağan yağmur dahi insanları bu alışkanlıklarından vazgeçiremiyor.
Oysaki kitap okumak, gazete ve dergi okumak, bir şeyler  öğrenmek etrafı boş gözlerle seyretmekten daha faydalı değil mi?
Soğuk deyince aklıma geldi.
Bir kaç gün önce, günün her saatinde İstanbul'un en yoğun insan trafiğine sahne olan Ataköy metro istasyonu ve Metrobüs duraklarının kesiştiği üst geçitte sırtını duvara yaslamış bir çocuk dikkatimi çekti.
Sekiz on yaşlarında ya var ya yok.
Eli ve yüzü soğuk ve ayazda morarmış.
Ayakları çıplak, ne bir çorap ne bir ayakkabısı var.
Bir elinde yarısı yenmiş bir simit diğer elinde ufak bir karton kutu, dileniyor.
O yaşta, o acı, o sıkıntı, yaptığının belki de ne olduğunun farkında değil.
Çocuğun dilenmesine hangi ana baba razı olur?
...
Sokaklarda amaçsızca dolaşmak yerine sıcak evinde oturup eline aldığı bir kitabı, bir gazeteyi okumak şu kış gününde bence yapılması gereken en iyi davranış olacaktır.
Ha kimler için bu geçerlidir.
Elbette belli yaşa gelmiş, emekli olup köşesine çekilmiş insanlar için.
Yoksa çalışan, iş güç sahibi olanlar için değil.
Onlarda okumalı elbette.
İşlerinden fırsat buldukça ve en azından hafta sonlarında.
...
Lakin, çoğu insan kitap filan okumuyor.
Genç yaşlı.
Herkes elinde son  model İphone sosyal medya ile yetinmeyi benimsemiş.
...
Kasım ayında İstanbul Beylikdüzü'nde  bulunan devasa fuar alanında "hayatı edebiyatla kuşatmak" teması ile TÜYAP 37. Uluslararası İstanbul Kitap fuarı yapıldı.
Bir önceki yıldan farkı yok.
Kısacası değişen bir şey yok.
Fuara giden üst geçitte insanlar zorlukla yürüyor.
O kadar kalabalık.
Kalabalığı görünce insan seviniyor.
Okuma tutkusu olanlar fuar alanına akın ediyor diye.
Lakin, kitap stantlarına gidildiğinde durumun hiç de öyle olmadığı görülüyor.
Fuar alanında bulunan kafeterya ve AVM'lerde  zaman geçiriyor çoğu.
...
İnternet sayesinde sınır tanımayan, her paylaşıma, doğru ya da yanlış, boş ve saygısızca yorum yapmayı marifet sayan ülkemiz insan profilinin ne denli değiştiğini görmek...


22 Eylül 2016 Perşembe

ŞORT GİYDİĞİ İÇİN TEKMELEDİLER

İnsan her yaşında ve yaşamının her döneminde bireysel ve toplumsal sorunlarla uğraşıyor. Sorunları bertaraf etmek, hayatını sorunsuz bir şekilde geçirmek için çaba gösteriyor.
Kimi zaman bu çabasında başarı elde ederken kimi zamanda çaresiz kalıyor.
Kaderin kargaşanın bitmediği ortama fırlatıp attığı birey, yakın ve uzak coğrafyalarda yaşanan savaşların, zorbalıkların, tiranca ideolojilerin özgürlüğünü tehdit ettiği bir zaman dilimini kendi iç dünyasında yaşıyor.
İşte tam da dünyada kitlesel bir yıkım yaşanırken kendi manevi ve ahlaki bağımsızlığını lekesiz korumak için mücadele veriyor.
Yakın ve uzak coğrafyalarda yaşanan tecavüz olayları, tacizler bitmek bilmiyor. Daha dün Konya'da oturduğu binanın asansörüne binmek üzere iken kendisini taciz edeni attığı çığlıklar ile yakalatan kadının iddialarına karşı tacizcinin basın mensuplarının "kadına cinsel tacizde bulundunuz mu?" sorusuna " Çek çek iyice çek. Ne tacizi? Edep var adap var" diyerek küfürler etmesi işin geldiği boyutun vahametini ortaya koyuyor.
Bayramın birinci gününde İstanbul Maslak'ta şort giyen bir hemşire saldırıya uğradı. Güvenlik kameralarına yansıyan olayda yediği tekme sonucu yüzünden yaralanan hemşirenin anlattıkları insanı dehşete düşürüyor.
Belediye otobüsünde kısa şort giydi diye yüzüne ansızın tekme atılan hemşirenin yaşadığı travma bir yana tekme atan çıkıp " her şey İslam hukukuna göre oldu" diye kendisini savunuyor. İyide tekme atma hakkını sana kim veriyor? Her önüne gelene tekme atma hakkına sahip misin? Çoluğumuz çocuğumuz sokakta gezemeyecek mi sizin yüzünüzden bu ülkede?
Bu olayın yankısı sürerken, fiziki saldırı boyutuna ulaşmasa da benzer bir olay Bursa Uludağ Üniversitesi metro istasyonunda yaşandı. "25 yaşlarında bir kadın ile 50 yaşlarında bir yolcu arasında yaşanan tartışma sırasında yolcunun kadına 'şortlu kadının başına gelenleri biliyorsun, kes lan sesini' " diyerek tehdit etmesi neler oluyor sorusunu bir kez daha gündeme getirdi.
Tarık Akan'ın vefatı sonrasında arkasından yapılan olumsuz yorumları da kabul etmek olanaklı değil. Tarık Akan'ı seversin ya da sevmezsin. Düşüncesine katılırsın ya da katılmazsın. Kimse çıkıp da katıl yada katılma demiyor. Sev ya da sevme demiyor. Lakin arkasından hakaret etmek niye?
Vefat eden bir insanın arkasından arsızca ve utanmazca yorum yapanlarla aynı kulvarda olmadığımız kesin. Bu kadar baskı ve ötekileştirmenin ne demokrasi ile ne de insan hakları ile bağdaşmadığı da.
Üzücü  ve istenmeyen durumlar yaşanıyor hala bu ülkede.
Adam çıkmış "perdesiz ev ya satılıktır ya kiralık" diyebiliyor. "3 yaşındaki kız çocukları amcalarının yanında külotla oturmamalı" diyebiliyor.
Adamlar 3 yaşındaki çocuktan tahrik oluyor mu demeli bu durumda? Bu durum nasıl değerlendirilmeli?
Yaptıklarıyla ilginç profil sergileyen, aydınlanmadan uzak, dar görüşlü, kendi kişisel egolarını pervasızca öne çıkaran kişilikler insanların demokrasi ve insan hakları çerçevesinde bireysel özgürlüğünü yaşamasını engelliyor.




11 Eylül 2016 Pazar

ASLINDA SORARSAN HERKES ŞİKAYETÇİ

Mine Söğüt bir yazısında şunları yazıyor. "Yıllar önce, mimari usulsüzlüklere savaş açan bir derneğin üyeleri, yüksek yerlerdeki tanıdıklarına güvenerek yaptırdığı kaçak katlı (binayı) bir türlü yıktırtamadıkları nüfuzlu bir gazeteciyi alt etmek için dava açmaya hazırlanıyorlardı. Etkili olur diye gazeteciyle aynı apartmanda oturan ünlü bir yazardan da açılacak davaya müdahil olması için yardım istediler. Bir kafede buluşuldu. Olayın hukuksuzluğuyla ilgili detaylar yazara anlatıldı. Yazar anlatılan süreci sonuna kadar dikkatle dinledi. Hukuksuzluğuna ikna oldu. Ve "o kaçak katın bana hiçbir zararı yok. O yüzden bu davaya müdahil olmayı düşünmüyorum" diyerek toplantıyı bırakıp gitti.
Çok uzaklara gitti..."
Hukuksuz ve kaçak olarak inşa edilen bir binaya "o kaçak katın bana hiçbir zararı yok"  düşüncesi ile seyirci kalınması toplumsal ve bireysel duyarsızlığa iyi bir örnek. Bireyler şahsi çıkarlarını bir tarafa bırakıp toplumun çıkarlarını öncelikle  gözetmesi gerekme mi. Bugün o yazar soruna duyarsız kalır, yarın bir başkası  başka  bir soruna duyarsız kalır. Bu doğru bir yaklaşım değildir.
Bu sadece bir örnek. Yaşamın her anında yaşanan sorunlar diz boyu. Sokakta, caddede, toplu taşım araçlarında, parkta, trafikte uyulması gereken ve çok da zor olmayan kurallara itibar eden yok.
Kabadayılığa gelince ufak bir sorundan devasa sorun çıkartmakta da üstümüze yok. Misal seyir haline bir araç sollama yaptığında  "vay arkadaş sen beni nasıl sollarsın" deyip levyeyi eline alanın haddi hesabı yok. Maazallah külhanbeyliği kimseye kaptırmamak için elimizden geleni yapıyoruz.
Lakin, yardımseverliğin, yaşlıya büyüğe saygının anımsanmadığı bir kuşak yetişiyor. Ellerinde düşürmedikleri ve kim bilir ne zorluklarla alınan akıllı telefonlardan gözlerini ayırıp çevreye baktıkları bile yok.
Özellikle büyük metropollerde duyarsızlık tavan yapmış durumda.
Ataköy - Yenikapı metro hattını olduğu gibi, Ataköy - Uzunçayır Metrobüs hattını da sık kullanırım.
İlgili toplu taşım araçlarına engelliler, yaşlılar, hamile ve çocuklu kadınlar da binmektedir.
Oturma yerlerinde bu insanlara yer vermesi gerekenler kılını bile kıpırdatmaktan uzak, akıllı telefonları ile oyun oynamanın derdindeler. Çevrelerine dikkat ettikleri bile yok.
Vagonda ya da otobüste izlediğim gençler oldukça rahatlar.
Kimilerinin kulaklarında kulaklık kim bilir hangi sığ türkünün keyfini sürmekteler.
Aslında sorarsan herkes şikayetçi. Ama uygulamaya gelince "bana hiç bir zararı yok" varsın yaşlı, hamile, çocuklu, engelli olan zor şartlarda yolculuk yapsın bana ne düşüncesi yaygın gibime geliyor.




7 Eylül 2016 Çarşamba

İSTANBUL - SİNCAN


Bulutsuz gökyüzü altında Ağustos ortasına özgü, insanın vücudunu terden usandıran sıcaklar hakim. Güneş binaların arasına yansıyor. Sabah saat dokuz. Yolda yürüyenleri binaların gölgesine hapseden bir sıcak dalgası yüzümüze çarpıyor.
Metrobüs durağına kadar gölgeleri takip ederek yürüyoruz. Bunaltıcı havanın etkisiyle çok da ağır olmayan valiz gittikçe ağırlaşıyor. Otobüse bindiğimizde alnımızda biriken teri mendille silmemiz işe yaramıyor. Çünkü otobüsün kliması yeterli gelmediğinden bunaltıcı havanın etkisi geçmiyor.
Sıcak hava nem ile ortaklaşa sokakta yaşamı zorlaştırıyor.
Geçen ay Ankara'da yeğenimin düğününe gitmek için Sabiha Gökçen Havalimanına doğru Bahçelievler'den yola çıktık. Özel araç ile o yolu gitmenin bir anlamı olmayacaktı. İstanbul trafiğinin azizliğine uğramanın kaçınılmazlığı uçağı kaçırmamıza neden olabilirdi.
Bu bağlamda en iyisi Uzunçayır'a kadar Metrobüs ile gitmek, oradan da Sabiha Gökçen Havalimanına giden otobüse binmekti.
Sabah dokuzda yola çıkıp saat on iki de havaalanına varmak bıktırıcı olmuştu. Çıkış kapısında gerekli işlemleri yaptırıp uçağa bindiğimizde bir saatlik zaman daha geçmişti.
Sıkıntıdan ve stresten iyice bunalmıştık. Yaklaşık yirmi dakikalık rötarın ardından kalkan uçak yarım saat sonra Ankara Esenboğa Havalimanına indi.
Ankara İstanbul kadar bunaltıcı olmaz en azından nem azdır düşüncesi uçaktan inip binadan dışarıya çıktığımızda yanıldığımızı bize gösterdi. Bozkırın sarı sıcağı bunaltıyordu.
Havaalanından Ankara Kızılay'a Beltur otobüsü ile gittik. Oradan da Sincan'a gitmek için Emekli Sandığı Genel Merkezi'nin önünde kalkan otobüslerin bulunduğu durağa yöneldik. Lakin ilgili cadde boyunca mavi minibüslerin sıralandığını otobüslerden eser olmadığını gördük. Sorduğumuzda altı ay kadar önce alınan bir kararla belediyenin o durağı iptal ettiği söylendi.
Tek çıkış yolumuz kalıyordu. Sıhhiye'de bulunan Adalet Sarayı'nın önünden kalkan Sincan otobüs durağına gitmek.
Bindiğimiz taksi biz durağa getirip bıraktı. Bu seferde otobüs  bileti sorunu çıktı karşımıza. Toplu taşım araçlarında kullanılan kartım olmasına rağmen içinde yeterli para yoktu. Duraktakilere nereden doldurabiliriz diye sorduk. Metroyu işaret ettiler. Bıkkınlık veren bir durum devam ediyordu.
Sıcağın etkisiyle metroya gitmekten vazgeçtik. Özel Halk Otobüsüne bindik. Ankara Tren Garı'nın olduğu güzergahta yapımı devam eden Ankara Büyükşehir Belediyesi Kapalı AVM binasının önünde kapatılan yol nedeni ile servis yolundan giden araçların yarattığı sıkışıklık sonucu bir süre de orada bekledik.
Sonuçta ne mi oldu?
İstanbul'dan sabah dokuzda evden çıkan biz akşam saat beş buçukta Sincan'a ancak ulaştık.
Adı da hava yolu ile seyahat oldu!