düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2024 Salı

YAŞANANLAR YENİ BİR ŞEY DEĞİL


 

Yaşananları akıl süzgeciyle tartan Recep zayıf karakterli insanların yönetilebilir olduğunu düşünüyordu. Kısık bir sesle:

“Vicdanların sustuğu yerde, adaleti sağlamak kolay değildir. İyilik iyiliği getirir. Kötülük kötülüğü. Doğru doğruyu getirir, yanlışta yanlışı. Lakin kötülükten ve yanlıştan uzak durmak için iyilerle ve doğrularla birlikte olmak gerekir!”

“Bunca yaşanmışlıkları gözlemliyoruz, okuyoruz, duyuyoruz. İyi ve doğruyu ayıklayıp benimsemek kolay değildir. İnsanın erdemli ve onurlu olması gerekir.” diye söylendi Altay.

Gözlerini sıra sıra duran çınar ve meşe ağaçlarına; dalları akşamın alaca karanlığına bürünmeye başlayan, etrafına güzel kokular saçan akasya ağaçlarının uzayan gölgesine bakarak ağır aksak konuştu Mehmet amca:

“On binlerce yıl önce Afrika kırsalında ayağa kalkıp yürümeye başlayan insan aynı zamanda var olma mücadelesine de başlamıştır. Lakin insanın ‘saf çağı’ dediğimiz o çağda paylaşım esastı. Derleyici ve toplayıcı olan insanlar bulduklarını paylaşıyorlardı. Bu bağlamda aralarında rekabet yoktu. Şimdi bile Afrika’nın kimi ormanlarında yaşayan yerli halk ve Amazon ormanlarında yaşayan toplumlar, Hint Okyanusunun kimi adalarında modern toplumlardan uzak yaşayan kabilelerde hala bu paylaşım söz konusudur. Adalet onlarda kendiliğinden oluşmakta, sorunlar görülmemektedir. Modern toplumlarda ‘ben’ merkezli anlayışın yanı sıra kapitalist düzenin insanın insanı yok saymaya başladığı anlayışı ne zamanki palazlandı işte var olan sorunlar o zaman başladı. İlkel toplumlarda ne zamanki paylaşım azalmaya, toplumlar kutuplaşmaya başladı işte tam da o andan itibaren sorunlar giderek artmaya başladı. Yaşananlar yeni bir şey değil. Geçmişin külleri üzerinde yoğunlaşmakta ve zihinleri meşgul etmektedir.”

Doğru söylüyordu Mehmet amca. Doğrusu insan farklı anlayışları düşünmekten kendini alamıyor.

NOT: Yazmakta olduğum "Bozkırda Akan Irmak "  çalışmamdan bir bölüm //Sayfa/:188


24 Ağustos 2013 Cumartesi

YAZGININ BUYRUĞUNA KARŞI KONULMUYOR


Karmaşık duygular zihnimi alt üst ederken güneşin yakıcı etsinden uzaklaşmak için az ileride bulunan meşe ağacının gölgesine sığındım. Geniş ve sık meşe yaprakları arasında yer bulamayan yakıcı ışınlar uzaklaşmıştı. Gölgeyle karışık serin yel hafif hafif saçlarımı dalgalandırmaktaydı. Bahçede oynayan çocuklara baktım bir süre. Ne de masumdular. Hiç bir gaileleri yoktu bu yaşta onların. Saf ve temiz yürekleriyle koşuşturuyorlardı. En çok rağbet ettikleri de ya top oynamaktı ya da ip atlamaktı.
Bahçenin uzak köşesinde sesler yükseliyordu. Bir sürü çocuk el çırpıp şarkı söylüyordu. Dikkatli dinleyince ezgiyle sözler belirginleşiyordu. Şarkıyı söyleyen çocuklara doğru baktım uzun uzun. Şarkıdan çok Anadolu'nun bağrından kopup gelen ve bizleri, Anadolu insanının hasretlerini, sevdalarını, aşklarını, yaşamlarını anlatan türküleri severdim. İstedim ki biri de çıksın yanık bir türkü söylesin. Söylesin ki yerinde duran mendili elime alıp gözlerimi sileyim. Mendili ıslatayım. Tıpkı yıllar önce Ankara otobüs terminalinde televizyon ekranlarında türkü söyleyen türkücüye bakıp elindeki ayakkabı boya sandığıyla bir kenarda durup hıçkıra hıçkıra ağlayan ve gurbette yanıp tutuştuğu sıla hasretine ağlayan yaşlı amca gibi.
Şarkı söyleyen çocukların sesleri kesildiğinde ağır bir yük omuzlarıma binmişçesine kendimi yorgun hissetmeye başladım. Hiç bir şey söylemeden, kendimden beklenmeyen bir çeviklikle sudan yeni çıkmış iri bir balık gibi, zikzaklar çizerek geldiğim yöne yani kahvelerin olduğu meydana doğru yürümeye başladım. elimden geldiğince de göz ucuyla etrafı izliyordum.
Sonrasında olduğum yere çakıldım kaldım. Koca meydan birkaç dakikalığına derin bir sessizliğe gömüldü.
Bir an uzaklaşmayı, kasabayı, meydanı bir daha hiç görmemeyi aklımdan geçirdim.
Lakin yazgının buyruğuna karşı konulmuyor.
Sanırsın görünmeyen bir el beni çağırıyor, seni kim çağırıyorsa git diye ittiriyordu.
Mehmet amcanın bilge kişiliği, Recep ve Altay'ın candan arkadaşlığı her daim güvenebileceğim birileri olduğunu hatırlatırdı bana. Mehmet amca ne yapıyordu acaba? O çok sevdiği üzüm bağındaydı muhakkak şu sıralarda. Canı sıkıldıkça bağa gider, üzüm hevenklerini elleriyle okşar, yan yatmış bağ çubuklarını usulca doğrulturdu.
Doğa güzellikleri ve insan ilişkilerini, çoğu kez küçük kasabalardan kentlerden yana koymuştur. Çünkü küçük kasaba ve kentlerde yaşayanlar birbirlerini tanırlar.
Kaldı ki küçük kasaba ve kentlerin yaşam ritimleri çok hızlı olmadığı için, etrafın güzelliklerini rahatça içinize sindirebilirsiniz. Mehmet amcanın sıklıkla bağa gitmesi, doğayla kucaklaşması bundan olsa gerekti.

Mehmet amca "Sanatçı toplumun ve insanın özünü kendi nabzında kendi yüreğinde duyan insandır. Ve bu duyguyu  çocukları küçük yaşta eğiten ve topluma bilinçli ve sağlıklı bireyler olarak kazandıran sizlerde yüreğinizde duyarsınız. O nedenle bulunduğunuz yörede olan bitenleri izler, kimi zaman üzülür kimi zaman sevinirsiniz. Yani toplumu kendi diliyle yansıtırsınız" derdi.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

HAMİLELER ORTALIKTA GÖRÜNMESİN


Ruhunda hoşgörü duyguları çoktan aşınmış. Ne bir gökkuşağının renklerini görebiliyor ne de mavi dalgalarda menevişlenen yaşamın varlığını. Her daim derin bir memnuniyetsizlik içinde bocalıyor. Anlamsız öfke alevleriyle varlığını sürdürmeye çalışıyor. Işığın renklerini ve aydınlık geleceği görmeyi denese. Mavimsi gökyüzünde güneş ışınlarının yelpaze gibi açılmasını. Uzaklarda kavruk yüzleriyle geleceğine sahip çıkmaya çalışanları. Sabırla anlamayı dinlemeyi.  Lakin zor görünüyor tüm bunları yapması.
Eğer kendi düşüncesine destek verenler var ise onlara teşekkür ediyor. Yok eğer karşı çıkanlar var ise, bunun fikir ve düşünceye saygı; açıklanan fikir ve düşünceye katılıp katılmama; benimseyip benimsememe bağlamında demokratik bir davranış biçimi olduğunu bir türlü kabul etmiyor. Oysa ki belirtilen ya da açıklanan bir düşünceyi aklının ve mantığının süzgecinde tartan biri, beyan edilen düşünceye katılır ya da katılmaz. Bunun kime ne zararı var. Sen başka düşünürsün diğeri daha başka. İnsan hakları, düşünce ve fikir hürriyeti diye uluslararası camianın ve demokrasiyle yönetilen, insan onuruna değer veren ülkelerin kabul ettiği kavramlar vardır.
Hep bana demenin mantığını anlamak kolay değildir. Hep bana diyenlerin düşüncelerini insan hakları ve eşitlik anlayışıyla bağdaştırmakta kolay değildir. Ve hatta mümkün değildir.
Vatandaşın biri çıkıp "tencere-tavacıları" beğenmiyor. Beğenmeyebilir. Bir diğeri çıkıp "hamileler sokaklara çıkıp gezmesinler" diyor. Devletin televizyonu ise bu açıklamayı yayınlayabiliyor. İyi ya oldu olacak kilolu kadınlar da sokağa çıkmasınlar artık ! Şimdi bu düşünceye katılmak olası mıdır? Katılan katılsın. Doğrudur diyen desin. Kimsenin düşüncesine karışmak olası değildir. Lakin bu söylemlere katılmayanlara da "de get arkadaş" denmesinin de mantığı yoktur. Nitekim açıklamanın akabinde binlerce hamile kadın ya da kadınlar sokağa çıkıp söylenenleri protesto etti. Karikatürcülere yeni bir karikatür çizme konusu doğdu.
Yani kısacası ortamı hareketlendirmenin gereği yok. İnsan sokağa çıkma hak ve özgürlüğüne sahiptir. Kendisine yakışanı giyme hakkına da sahiptir. İllaki "ben hamileyim dışarı çıkmayayım en iyisi sonra görenler ayıplar" düşüncesine  de gerek yoktur. Çok istiyorsan sen kendi akrabalarından hamile olanların sokağa çıkmasını engelle. Başkalarının sokağa çıkıp çıkmamasına karışma.

Çoktan unutulmuş, artık kullanılmayan atasözlerinden biri şu şekildedir; "on beşinde kız, ya erde ya yerde olmalı". On beşinde kız çocuklarının evlendirildiği ülkemizde "hamileler" dışarı çıkmasın denmesi kadınların sokağa çıkmasını aylarca unutturabilir. Bunun neresi mantıklıdır?

20 Haziran 2013 Perşembe

GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİNİ BELİRTMEK !

Taksim Gezi Parkı’na “Topçu Kışlası” yapılmasına karşı direniş hareketi ile başlayan olayları ve sonuçlarını hep birlikte gördük. Olaylar sırasında biri Polis olmak üzere dört vatandaşımız yaşamını yitirdi. Onlarca kişi travma geçirdi. Biri çocuk diğeri yirmi yaşında bir kızcağız iki kişi komada. Ondan fazla insan gözünü kaybetti. Binlerce insan yaralandı.
Kısacası istenmeyen bir takım olaylar yaşandı. Lakin ülkenin bu duruma gelmesinin, insanların çeşitli illerde sokağa çıkmasının elbette nedenleri vardır.  
İnsanlar durup dururken eline aldığı tencere- tava ile sokakta neden protesto yapsın?
Türkiye’de ve dünyada yaşanan olayları internet ortamında neredeyse dakikası dakikasına izleme ve okuma olanağına sahibiz. Yaşanan olaylar hakkında herkesin bir düşüncesi oluşmuş durumdadır.
Haber sitelerinde gezinirken “Habervaktim” sitesinde bir haber dikkatimi çekti. Haberin görselinde “Şahin Alpay’dan büyük Fitne- Topbaş Başbakan’a Kızıp İstifa Etmeliymiş-Erdoğan’a Bölücülük Suçlaması” başlığı vardı. Öyle ya bir yazar çıkmış ülkenin başbakanını “bölücülükle“ suçluyordu. Haberi okudum. Şahin Alpay’ın yazısını da. Alpay Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılması ile gelişen olaylar hakkında görüşlerini belirtmişti.
Benim esas üzerinde durmak istediğim Habervaktim sitesinde yayınlanan haberin altına bir yorumcunun yaptığı yorum.
Yorumcu aşağıya aldığım yorumunun bir kısmında aynen şunları yazmış:
“1- Bundan on yıl önce bizim maaşımız 200 dolar iken şu anda 1500 dolar oldu” Bu vatandaş hangi işle uğraşıyor bilinmez. Lakin on yıl önce 200 dolar olan maaşı bugün eğer 1500 dolarsa bu enflasyon karşısında eriyen alım gücünün iyileştirilmesi için her yıl yapılan maaş artışlarıyla ulaşılan sonuçtur. Kaldı ki bundan on yıl önce 200 dolar karşılığında yaşamını idame ettiriyorduysa, bugünde ancak 1500 dolarla yaşamını idame ettiriyordur. Maaşlı çalışıp da ay sonunu borçsuz getiren, kredi kartıyla alışveriş yapmayan bir vatandaş var mıdır? Kısacası dün 200 dolar bugün 1500 doların yaptığını yapmaktadır. Kaldı ki emeklilerin yaşam standardı ortadadır.
“2- Bundan on yıl önce gece 01.00, 02.00 saatlerinden itibaren biz ekmek kuyruğunda saatlerce dururken bu vandamistler (Vandalistler olacak herhalde) ve sen (Şahin Alpay’ı kastediyor olmalı) neredeydiniz.” Bundan on yıl öncesine yani 2003 yılına gidiyorum. Bu tarih mevcut hükümetin yerine AKP hükümetinin geçtiği yıl. Demek ki AKP hükümetinin iş başına geçtiği güne kadar bu vatandaş geceleri(!) ekmek kuyruğuna giriyormuş.
Bundan on yıl öncesinde ülkemizin her hangi bir yerinde, şehrinde veya kasabasında ekmek kuyruğuna giren var mıydı? Ben hatırlamıyorum. 2003 öncesinde değişik yerlerde görev yaptım böyle bir sıkıntının yaşandığına şahit olmadım. Lakin bu vatandaş gündüzü bırakıp geceleri ekmek almaya gidiyorduysa(!) onu da bilemem elbette. Her neyse. Bazılarımız gerçekleri geç kavrıyor olmalı.
“3- Cumhuriyet tarihinin en iyi ekonomik göstergelerini yakalayan Tayyip Bey’in iktidarını devirmeye çalışıyorsunuz.” Gezi Parkı ile yaşanan olaylarda böyle bir algı ve yaklaşım oldu mu? Sanmıyorum. Gençler nefes aldıkları, gidip oturdukları, sohbet ettikleri bir parkın ortadan kaldırılmasına karşı protesto girişiminde bulundular. Amaçları buydu. Sonrasında istenmeyen olaylar yaşandı.
“4- Türkiye’ye savaş açılmış sanki. İtilaf devletleri: Almanya, İngiltere, Fransa, İsrail, ABD, İran ve bizi arkamızdan vuran CHP ve sizin gibi bir kısım medya.” Yaşanan olaylarda çıkarılan sonuç ve algı bu demek ki. Hadi saydığı ülkelerin yapmak istedikleri konusunda haklı olduğunu düşünelim. CHP nasıl oluyor da “arkamızdan vuruyor?” onu anlamadım. Her olayın müsebbibi olarak CHP’yi göstermek yanlıştır, doğru bir yaklaşım değildir. CHP ve diğer  partiler muhalefet olarak görevlerini yapacaktır. Muhalefetin görevi bellidir. Hükümet uygulamalarında gördüğü yanlışları dile getirmek, hükümeti ikaz etmektir.
Anlaşılan o ki yorumu yapan vatandaş yazıyı okuyunca epey bir sinirlenmiş. O sinirle de yukarıdaki yorumlarını yazmış.
Görüş ve düşüncelerini belirtmek yasalar çerçevesinde herkesin hakkıdır. Her insan benzer düşünceye sahip olacak diye bir şey de yoktur. Demokrasinin özünde de bu vardır.

24 Nisan 2013 Çarşamba

HEP BİLDİĞİN GİBİ...


Gecenin karanlığında hızlı ama sessiz adımlarla eve doğru yürürken bir yandan da düşünüyordum. Her daim peşinden koştuğum şeyler bildiklerimizden daha değişik, daha iyi olanlardı. Bu modernlikti, uygarlıktı, insanlıktı, insan haklarıydı, aydınlanmaydı. Uygarlığı, uygarlığın nimetlerini, insan hak ve hukukunu topluma öğretmek de sorunsuz yaşamanın ön koşuluydu.
Eğitim çağdaşlaşmanın vazgeçilmeziydi. Eğitim sayesinde toplum aydınlanabilirdi. Çocuklarımıza ve gençlerimize doğruyu, güzeli, iyiyi, insan haklarını eğitimle öğretebilirdik. Bu sayede tüm acıları bir nebze de olsa dindirebilir, dertlere derman olabilir, en büyük ışığımız ve en güçlü desteğimiz olan insan ve doğa sevgisini öğretebilirdik.
Günümüz gerçeği ise kırsaldaki nüfusun, iş olanaklarının yoğun olduğu kentlere göç ettiğidir. Bozkırın bir tek ağaç gölgesine hasret topraklarında da, uçurumun kenarındaki taş binaların yer aldığı, çam ormanlarıyla çevrili derin vadilerde de, balıkçılıkla yaşam nehrine kulaç atanlarda da, dağ yamaçlarında özgürlüğü yüreğinde duyumsayanlarda da pek çok insan artık köylerden, kasabalardan gitmek istiyor. Köye sığmıyor. Daha fazlasını istediği için, artan nüfusla birlikte topraklar bölündüğü için kentlere taşınıyor, yıllarca yaşadığı topraklardan ve doğasından kopuyor. Kalanlarsa sorunsuz bir yaşamı tercih etmekte zorlanıyorlar.
Doğanın, işlenebilecek toprağın yok edilmesi sonrasında çaresiz kalan insanların göç olgusuna sarılmasının yanı sıra meraların da tahrip edilmesi insanın geleceğini kendi eliyle yok etmesi anlamına geliyor. Bu durum anlaşmazlıkları da beraberinde getiriyor. Doğayı koruma çalışmaları yapanların sayısı ne yazık ki doğaya zarar verenlerden çok daha az.
Anadolu insanı yok olanın sadece doğa değil, aynı zamanda kökleri olduğunun da ayırdın da olmalı. Aksi halde bu yıkıcılık, yok edicilik, iki ucu keskin bıçak gibi kendisine de zarar vermeye başlar.
Eve geldiğimde eşim ve çocuklarım çoktan uyumuşlardı. Salonun lambasını yaktım usulca. Derin bir uykunun huzuru vardı yüzlerinde. Ses etmeden parmak uçlarıma basarak hareket ettim. Onlara baktıkça düşündüm; kaç bin parçaya bölünmüşüm, kaç bin kez gerilmiş, ayrıştırılmış hücrelerim, bilmiyorum. Çektiğim sıkıntıları, yaşadığım acıları onlarda duyumsuyordu ister istemez. İnsan olmak; çevresine duyarlı olmayı gerektirir. Çevrenin coşkusuna da kaygısına da ortak olur insan.
O akşam kahvede konuşulanları bir kez daha düşündüm. Uyku tutmadı bir türlü. Oysaki yarın dinç olmam, dinlenmiş olarak okula gitmem gerekiyordu. Ama nerede. Yüreğimde atamadığım bir sıkıntı, beynimde uzaklaştıramadığım düşünceler beni rahat bırakmadı saatlerce. Ne gece dinlendi, ne de beni dinlendirdi. Uykusuz ve yorgun, fitili tükenen lamba gibi sabahı ettim. 

1 Nisan 2012 Pazar

Tahammülsüzlük


Yıkımların en büyüğü, en ağırı tahammülsüzlük olsa gerek.
Fikir ve düşünceye, farklı söylemlere tahammülsüzlük.
Yazan kalemi yazdırmamaya, düşünen beyni düşünmemeye zorlamak, fikir ve düşünceye “kelepçe” vurmak.
Demokraside bunun yeri neresidir?
Fikir ve düşünce hürriyetinin hangi maddesi ile açıklanabilir bu davranış?
En ufak bir eleştiriyi kabul etmemek, düşmanca algılamak. Her öneriye kapalı olmak, hırçın ve öfkeli olmak. Karşı düşünce ile savaşmak. İnsan hak ve özgürlüklerini, adalet ve eşitlik ilkelerini görmezden gelmek.
21. Yüzyılın demokrasi anlayışında yeri var mıdır?

24 Mart 2012 Cumartesi

DAR AĞACINA GİDEN BAŞ DEĞİL DÜŞÜNCEDİR

Bir söz vardır bilirsiniz. “Darağacına giden baş değil düşüncedir” diye. Tarih ve olaylar bu gerçeğin şahididir. Darağacına da gitse düşünceye engel olunabilir mi? Bunun olasılığı dahi yoktur. Düşünce sahibini darağacına yollayın, hapsedin, hücreye atın, yüzünü gözünü morartın, kaburgasını kırın boşuna. Düşünceyi yok edemezsiniz.
Evrensel değerler, demokrasi, insan hakları, hukuk kuralları içinde dile getirilen düşünceyi yok etmek, ötelemek, açıklanmasına müsaade etmemek zaten evrensel insan haklarına aykırıdır. Var olan sorunları dile getirenleri ötelemek, dile getirilenleri yok saymak yerine; çözülmesi istenen sorunları çözmek gerekir. Toplumsal var oluşun ve birlikteliğin gereği de budur.
Bir zamanlar bir siyasetçimiz gelişmelerle ilgili bir soru üzerine şu cevabı vermişti “alışırlar alışırlar”. Uzun süre çözülmeyen, çözüm bekleyen sorunları çözmek yerine laf kalabalığı ile geçiştirmek sorunların kanıksanmasına neden olacaktır. Toplum aynı konuların sürekli gündeme gelmesine rağmen çözülmeden bekletilmesinden bıkacak, usanacaktır. Bu alışma değil, sorunlarla yaşamayı kanıksamadır. Ne yazık ki çoğu kez var olan sorunları çözmek yerine konuşmayı seçeriz.
Dünyanın çeşitli coğrafyalarında düşüncelerinden dolayı tutuklu bulunan insanlar, tutuklanmalarına rağmen düşüncelerini değiştirmemişlerdir. Bu tür davaların ve soruşturmaların bir kısmı siyasidir. Tutuklu karşıtlarının elindeki en büyük silahtır. Bu durumu açıklığa kavuşturacak olan hukuktur. Hukuk kurallarının uygulanması ve adil yargılamadır. Hukukun işletilmesi sonucu kurulan, kurulmakta olan kumpaslar ve öteleme duyguları da ortadan kaldırılmış olacaktır. Zaten öteleme duygusu ve kumpas kurma girişimi de hukuk karşısında suçtur. İnsan haklarına, yaşama ve var olma haklarına aykırıdır.
Hukuksuzluklara, öteleme girişimlrine karşı dik durmak gerekir.  Atılacak doğru adım ise sorunların çözümünü kolaylaştıracak, kısır çekişmelerin önünü tıkayacak bir ortamın oluşturulmasıdır.