Doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Temmuz 2026 Cuma

DOĞA SEVGİSİ


 Yüreğini sevdim senin,

Gözlerini.
Irmak olup akışını.
Denizi sevdim güneşi,
Özgürlüğün en güzelini.
Tükenen ışığı bulutlarda
Mor çiçeği dağlarda.
Bilesin.
Bir özleyiş amansız tüm rüyalarda.
H.Güzel/24.07.2012

2 Temmuz 2026 Perşembe

ÇOK GEÇ OLMADAN


 Hemen her şeye sahip olduğu halde

Yarın her şeyini yitiriverecek gibi tedirgin
Ve güvensiz
Sevgi ve coşkuyla dolu yüreği
Borularla kelepçelenirken
Baltalarla yontulurken saçları
Çok geç olmadan uzak ufuklardan
Serpmeden geceye düşlerimizi
Bir taşı çiçek yapacak yürek vermeliyiz doğaya.

24 Nisan 2020 Cuma

DOĞAYI KORUYALIM



Dünyanın bir dengesi var. 
O dengeyi bozmaya kalkarsan, dereleri yok eder, denizleri deniz canlılarının dahi yaşamasına olanak tanımayacak derecede kirletir çöplük haline getirirsen, ormanları keser yakar yok edersen, karbon salınımı ile sıcaklık artışına neden olur buzulların eriyip yok olmasına neden olursan, yaban hayvanlarını kibir için acımasızca katledersen bir gün gelir dünya yaşanmaz hale gelir.

24 Mart 2019 Pazar

ÇEVRE KİRLİLİĞİ


Artık yemeklerin tavaya yapışmaması için öyle büyük bir şef olmaya gerek yok. İnternet üzerinden bir tık ile bu sorunu çözebildiğimiz gibi, biraz titiz davranıp seçeneklerin tümüne bakmaya karar verdiğimizde içinden çıkılmaz çeşitlilikte olduğunu göreceksiniz.
Ekonomik koşulların izin verdiği sıklıkta her türlü alışveriş hizmeti sizi bekliyor.
Modern yaşamın ve teknolojinin geldiği son nokta da  bireyler önemsedikleri şeylerden bir tık uzaktalar.
Konfora olan açlığımız, alışveriş alışkanlığımız bir yerde içimizdeki tehlikenin de büyümesine neden oluyor.
E-atık’la çevreye yayılan ve canlı yaşamını zora sokan elektronik malzeme kirliliği, kimyasallar ve havaya salınan karbon miktarındaki dur durak bilmez hoyratlık orta yerde durmakta.
Küresel iklim değişikliği, çevre kirliliği yada çarpık kentleşme, üretim ve tüketim biçimleri bugün olduğu gibi devam ederse yakın bir gelecekte, kuraklık, seller, türlerin yok oluşu, açlık gibi sorunlarla daha fazla karşı karşıya kalınacağını gösteriyor.
Geçmişe, çok değil birkaç yıl öncesine ve düne bakıldığında, akla hayale sığmayacak hava koşulları yaşandı.Yurdumuzda 40 dereceyi aşan sıcaklar, rekor derecede kuraklık ve onlarca sulak alanın yok olması, yer altı su seviyesinin düşmesi ve sel olayları.
Milyonlarca insanın içme ve kullanma suyu, yaban hayvanlarının barınma alanları olan göller ve   dereler yöredeki konutlar ve sanayi tesisleri yüzünden çöplük haline geldi gelmeye de devam etmekte.
Bütün bunlar ve çevre felaketine yol açacak tehlikelerin önüne geçilemediği taktirde gelecekte kullanılabilir kaynakların mikroskopla aranır duruma gelmesi kaçınılmaz olacak.
Kirlilik artık düz ovayı bıraktı, ulaşılması güç dağlarda da kendini göstermeye başladı. Symbiosis sağlık ve Doğa Gönüllüleri’nden bir grup dağcı, Ağrı Dağı’nın 3200 metresinde altmış poşet çöp topladıklarını açıklamışlar. Bu örnek kirliliğin neresinde olduğumuzun ironik bir göstergesidir.
Etrafında boz renkli yada yeşil bir örtü ile, suskun topraklarda kıvrılarak akan, mecrasından koparak kabul göreceği denize koşarken kirletilen, mavi ve berrak suları yerine yabanıl canlıların bile yanından bir an önce uzaklaşmaya çalıştığı, çok değil birkaç yıl öncesine kadar çobanların hayvanlara su içirmek için kıyısına indiği, bağ ve bahçelerin suyundan yararlandığı, köylü kadınların çamaşırlarını yıkadığı, piknikçilerin oltaları ile keyif çattıkları nehirlerin durumu nasıl şimdi dersiniz?
Bir yandan teknolojinin bize sunduğu imkânlar diğer yandan yaşamımızda devamı sağlayacak olmazsa olmaz doğal kaynaklar. Her ikisinden de yararlanmamak için sebep var mı?



2 Ekim 2018 Salı

YAĞMURLA ISLANAN DAĞLAR


Gece ağaç dallarının savrulması, perişan haldeki kiremitlerin çıkardığı tıkırtılar ve gittikçe şiddetlenen rüzgârın ıslık çalarak sabaha kadar esip gürlemesi beni uyutmadı. Aralıklarla yağan yağmurun gizemli damlaları ise pencere camlarına vurup durdu.
Yağmurdan ıslanan dağları, ıslak yapraklardan damlayan su seslerini ve taşan derelerin içinde gümüş sırtlı narin balıkları hayal ettim.
İnsanların birbirlerine neden düşman olduklarına, düşmanca davrandıklarına anlam vermeye çalıştım. Kutuplardan ekvatora, ovalardan yaylalara yaşam alanı bulmuş canlıları düşündüm. İnsanların, dağların zirvelerine ulaşıp özgürlüğe kanat açma isteklerini duyumsadım. Ovayı bırakıp dağlara koşanlara hak verdim. İmrendim.
Günlük yalanlar, yanlışlar, kuşkular, an be an kaybedilenler neden yaşam biçimi olmuştu insanlar için? İnsanoğlu neyin peşinde idi? İnsani değerler neler olmalıydı? Bir yandan yanlış yapan diğer yandan başkalarını suçlayanlar. Savunmalar. Saldırılar. Yaşam biçimimiz bumu olmalıydı?
Gittikçe bulanıklaşan ve dipsiz bir kuyuya atılan taşın karanlıkta kaybolması gibi basında yer alan haberler insanları umutsuzluğa düşürüyor. Karanlık ve kirli ilişkilerin iç içe girdiği bir süreç yaşanıyor. Bu sürecin insanların güç ve enerjisini tüketmeden, düşünce ufkunu açmasına ve güven duygusunu pekiştirmesi gerektiğine inanıyorum.
Bitmez tükenmez hırslarımıza, gücümüze güç katma hevesimize dur demeden “devasa bir iştahla” mazlumların, güçsüzlerin, korunmasızların, savunmasızların ve yoksulların yaşamında var olanları da alma düşüncesinin bırakılması gerektiğine inanıyorum. Çünkü eğer içinde insan yoksa bir yerin zenginliğinden, güzelliklerinden bahsetmenin bir anlamı var mıdır?
Yaşam biçimimizle, doğaya olan saygısızlığımızla, insanın insana olan duyarsızlığı ile bulunduğumuz coğrafyayı yaşanabilir olmaktan çıkardık ya da var gücümüzle çıkarmaya çalışıyoruz. Gün gelecek uğrunda mücadele edeceğimiz bir değerimiz dünya üzerinde kalmayacak belki de.
Değerlerimizin, önem verdiğimiz ve saygı duyduğumuz güzelliklerin kaybolmaması için etrafımızda, yanımızda yöremizde bulunan insanların sorunları ile ilgilenmek, dertlerine az da olsa çare olmak en azından moral vermek için uğraş vermeliyiz. Birbirimizi demoralize etme çabası içinde olmanın ne bize nede başkalarına bir yararı olmayacaktır. Ancak elbette bunu yaparken de inandığımız doğrulardan vazgeçmemiz anlamı çıkarılmamalı.
Eylül ayının yağmurlu ve puslu bir öğle vakti. Meltem sokağının kitapçısını, kalabalığını, kendine özgü havasını, kebapçısını, dönerci önünde oluşan sabırsız insanların oluşturduğu kuyrukları ve çocukların annelerini sıkboğaz etmelerindeki aceleciliği özlemişim. Sağa sola koşuşturan insanların acele edişlerini, yağmur altında ışıl ışıl parlayan kaldırımlarda el ele yürüyen insanların durup göz attıkları vitrin camlarının canlı duruşlarını seyretmenin vazgeçilmezliğini de.
O anın dinginliğinde köşe başını mesken tutmuş, apartman saçağının korunaklı yerinde etrafı kolaçan eden, üstü başı yırtık, çarpık bacaklı, ayakkabıları solgun ve çamur içinde, tüyleri dökülmüş bir kuşun soğukta titremesine benzer bir titreyişle ellerini açmış ihtiyarın gelen geçen insanlarla “diyaloğunu” uzaktan seyretmenin düşündürdüklerini de.
Gittikçe zorlaşan yaşam koşullarından toplumun her kesimi etkileniyor. Öğrenciler, ana ve babalar, sizler, kısaca toplumu oluşturan bütün kesimler. Etkilenmeyi en aza indirmenin bizlerin elinde olduğunu unutmadan yaşam mücadelesine ortak olmak için çaba sarf etmeliyiz. 


30 Ağustos 2017 Çarşamba

BİZDEN BİRİSİ


Artık yemeklerin tavaya yapışmaması için öyle büyük bir şef olmaya gerek yok. İnternet üzerinden bir tık ile bu sorunu çözebildiğimiz gibi, biraz titiz davranıp seçeneklerin tümüne bakmaya karar verdiğimizde içinden çıkılmaz çeşitlilikte olduğunu göreceksiniz.
Ekonomik koşulların izin verdiği sıklıkta her türlü alışveriş hizmeti sizi bekliyor.
Modern yaşamın ve teknolojinin geldiği son nokta da  bireyler önemsedikleri şeylerden bir tık uzaktalar.
Konfora olan açlığımız, alışveriş alışkanlığımız bir yerde içimizdeki tehlikenin de büyümesine neden oluyor.
E-atık’la çevreye yayılan ve canlı yaşamını zora sokan elektronik malzeme kirliliği, kimyasallar ve havaya salınan karbon miktarındaki dur durak bilmez hoyratlık orta yerde durmakta.
Küresel iklim değişikliği, çevre kirliliği yada çarpık kentleşme, üretim ve tüketim biçimleri bugün olduğu gibi devam ederse yakın bir gelecekte, kuraklık, seller, türlerin yok oluşu, açlık gibi sorunlarla daha fazla karşı karşıya kalınacağını gösteriyor.
Geçmişe, çok değil birkaç yıl öncesine ve düne bakıldığında, akla hayale sığmayacak hava koşulları yaşandı.Yurdumuzda 40 dereceyi aşan sıcaklar, rekor derecede kuraklık ve onlarca sulak alanın yok olması, yer altı su seviyesinin düşmesi ve sel olayları.
Milyonlarca insanın içme ve kullanma suyu, yaban hayvanlarının barınma alanları olan göller ve   dereler yöredeki konutlar ve sanayi tesisleri yüzünden çöplük haline geldi gelmeye de devam etmekte.
Bütün bunlar ve çevre felaketine yol açacak tehlikelerin önüne geçilemediği taktirde gelecekte kullanılabilir kaynakların mikroskopla aranır duruma gelmesi kaçınılmaz olacak.
Kirlilik artık düz ovayı bıraktı, ulaşılması güç dağlarda da kendini göstermeye başladı. Symbiosis sağlık ve Doğa Gönüllüleri’nden bir grup dağcı, Ağrı Dağı’nın 3200 metresinde altmış poşet çöp topladıklarını açıklamışlar. Bu örnek kirliliğin neresinde olduğumuzun ironik bir göstergesidir.
Etrafında boz renkli yada yeşil bir örtü ile, suskun topraklarda kıvrılarak akan, mecrasından koparak kabul göreceği denize koşarken kirletilen, mavi ve berrak suları yerine yabanıl canlıların bile yanından bir an önce uzaklaşmaya çalıştığı, çok değil birkaç yıl öncesine kadar çobanların hayvanlara su içirmek için kıyısına indiği, bağ ve bahçelerin suyundan yararlandığı, köylü kadınların çamaşırlarını yıkadığı, piknikçilerin oltaları ile keyif çattıkları bizden birisi olanın durumu nasıl şimdi dersiniz?
Bir yandan teknolojinin bize sunduğu imkânlar diğer yandan yaşamımızda devamı sağlayacak olmazsa olmaz doğal kaynaklar. Her ikisinden de yararlanmamak için sebep var mı?


4 Aralık 2015 Cuma

İNSANIN İNSANA YAPTIĞI ZULÜM

Emperyalizmin sorumlu olduğu küresel terör insanlığı vuruyor. Terör ile insanları katledip, gözünü korkutmaya çalışanlar; vicdansızdır, acımasızdır, kör cahildir, ahlâksızdır, rant avcısıdır, yalancıdır, kibirlidir, öteki düşmanıdır, demokrasi ve özgürlük düşmanıdır.
Küresel terörden sorumlu olanların ne denli acımasız olduğunu yapılan katliamlardan görüyoruz.
Bugün küresel terörden şikayet edenlerin, küresel terörün yaygınlaşmasındaki rolleri  küçümsenmeyecek boyutta.
Terörden şikayet eden emperyalist ülkeler, terörden yararlanıp var olan sistemlerini, yol haritalarını devam ettirme amacındalar.
Bırakınız küresel terörü, yaşamın her alanında yaptıkları, yapmaya çalıştıkları ile insanlık için büyük tehlike arz ediyorlar.

Küresel ısınmanın müsebbibi de onlar. İşin şakası yok. Atmosfere salınan devasa karbon miktarı ile küresel ısınmanın önüne geçmenin olanağı yok. Isınma devam ettiği sürece flora ve fauna tehlike altında.
Canlıların yaşam alanları yok edildiğinde, insanların yaşam alanları da yok ediliyor demektir. Küresel ağababalar kendi çıkarları için dünyayı yaşanmaz kılmaktan kaçınmıyor.
Rotatifler dönsün, egemenler daha fazla kazansın diye fosil yakıt tüketimi doğanın döngüsünün alt üst ediyor.
Şehirlerde zehir solunuyor, kirlenen içme suları tüketiliyor.
Kuzey Kutup buzulları eriyor. Himalayalar, Alpler barındırdığı buzullardan kurtuluyor. Dolayısıyla  denizlerdeki su seviyesi artıyor, kıyılar yaşanabilirlikten hızla uzaklaşıyor.
Tayfunların, kasırgaların, sel baskınlarının, heyelanların ardı arkası kesilmiyor.
Elbette suçlu egemenler, kapitalistler ve emperyalistlerdir. Bunlar ikiyüzlü politikaları ile milyonlarca suçsuz insanın yaşamını zora sokuyor, yok ediyor, zapturapt altına alıyor.
Akıllarda olumsuz imgeler oluşmuş durumda. Gerek terör belası, gerekse dünyanın yaşanabilirliğinin zora girmesi milyonlarca insanı olumsuz etkiliyor, etkileyecek.
Açlık ve susuzluk, yoksulluk ve yoksunluk, terör ve sığınmacıların artması, ata yurdunu terk edenlerin sınırları zorlaması, süregelen kaçış, olumsuzluklara sahne olan coğrafyalar.
İnsanın insana yaptığı zulüm. Ölüm ve yağma her yerde. Modern yaşam tarzının benimsendiği yüzyılımızda köle pazarları, yaşam mücadelesi veren kimsesizler. erkek egemen toplumda varlığı ile yokluğu umursanmayan kadınlar, kızlar.
Yapılan kıyımların, ötekileştirmelerin, insanın insana yaptıklarının kanıksanması. Ölümün doğallıktan yoksun kılınması. Binlerce yılda süzülüp gelen kültür eserlerinin balyoz darbeleriyle yok edilmesi. İnsana ait yeryüzü izlerinin silinmeye çalışılması.
Acıtıcı gerçeklerin yanı sıra düşündürücü gerçeklerin yüzümüze birer tokat gibi savrulması. Boşuna dememişler "insan insanın kurdudur" diye.
Unutulmamalıdır ki kazanılan değerler yok edilirse insanlık yok olur. Dünya yaşanabilir olmaktan çıkar.

27 Ocak 2014 Pazartesi

ÇARESİZLİK


Yeryüzünde yaşam alanı bulan canlılar arasında belki de en hassas olanı insanoğludur. İnsanoğlu yerine göre ne kadar aciz, ne kadar çaresiz, ne kadar muhtaçtır.
Bunu illaki hastalanınca anlamak gerekmiyor, mevsimlerin döngüsünden, havaların değişkenliğinden de bunu anlayabiliyoruz.
Yaz aylarının sıcaklığından, kış aylarının başlangıcında üşüdüğümüzden söz ederiz. Kış ilerledikçe ah vahlarımız azalmaz artar. Hele hele yaşlılarımız da ise bu sızlanma daha bir üzücüdür kimi zaman.
İnsanı bu döngüye iten şey nedir?
Doğa karşısında ki çaresizliği midir?
Yoksa değişen yaşam koşulları mıdır?
Eskiden karakışa, yağmura çamura, yaz sıcaklarına daha bir dayanıklı mıydı insanoğlu, yoksa şimdilerde mi daha dayanıksız.
Benzer özellikleri ağır bassa da her insan ayrı bir evrendir aslında.
Her insanın huyu, alışkanlıkları, becerileri, davranışları, kararları, istekleri ve seçimleri kendine özgüdür.
Biri diğerine benzemez, çünkü içgüdüleri ağır basar ve herkesin içgüdüsü ve çevreyi, çevrede olan bitenleri algılaması farklıdır.
Ne ki içgüdülerimizi bastırmamız, bencilliklerimize ket vurmamız ve insanca özlemlere, eylemlere dönüştürmemiz gerekir.
Bazen bir olay, bir eylem, bir söylem karşısında çabuk karar veririz.
Celalleniriz, eser gürleriz.
Karşıdaki insanın ne dediğini, ne demek istediğini anlamak yerine, o denende kendimize göre denmesi gereken şeyi işimize geldiği gibi algılarız ve işte tam da o anda başlarız ahkâm kesmeye, yel olup esmeye, bora olup silip süpürmeye, yanardağ olup yakıp yıkmaya.
Peki neden?
Niçin bunu yaparız?
Acaba bizi kızdırdığını sandığımız şey karşısında önyargılı ve acele karar vermemiz mi etkili olmuştur?
Yoksa işimize gelenin aksine doğru olan mı söylenmiş yazılıp çizilmiştir diğerlerince. İşimize gelmeyen, esip gürlememize sebep olan bu mudur?
Bilinmez. Bilinmez çünkü birimiz diğerimize benzemeyiz. İçgüdülerimiz farklıdır, algı yanılsaması yaşarız kimi zaman, doğru olanı bulmakta zorlanır beynimiz, yaşam felsefemiz ve yetişme koşullarımız, çevre ile diyalogumuz, düşüncelerimiz, düşündüklerimizin ifade şekli farklıdır.
Benciliz, doğruyu bilmeyiz, bileni ve dile getireni de ötelemeye yermeye çalışırız kendimizce.
Ötelemeye çalışmak nasıl bir duygudur?
Birini yeren, acımasızca eleştiren bazen kendini ön plâna çıkarmak için yapar bunu, bazen diğerine yaranmak adına yapar, bazen egosunu tatmin etmek için bazen de kıskançlık duygusunu yenememek sonucu yapar. Yaparken de kendine göre bir neden bulur.
Bazen “seni eleştirmek, dediklerin karşısında sessiz kalmak istemem ama…” sözünü öne sürer. Belli ki vereceği cevap ya yok ya da yetersizdir.
Öne sürerken de bunu karşısındakinin yaşına verir aklı sıra. Yani derki sen yaşlısın dediklerin yanlış ancak “ yaşına hürmetimden” sesim çıkmıyor.
Yine bir savunma mekanizması ile kendini savunmak gereğini duymuştur.
Bilgiye muhtaçtır. Okumaya ve anlamaya muhtaçtır.
Kaçamaktır cevapları. Bir şey bilmediğinin farkındadır.
Dediklerinin ne anlama geldiğini tam olarak ifade etmekte zorlanmaktadır.
Yine de üste çıkmaya çalışır. Bunu yaparken de yandaş edinmenin yollarını arar.
Söylenenler karşısında, varsa eğer, o denen şeyde yanlışı orta yere koyacağına eleştirisine karşısındakini ithamla başlar. Başta acizlik göstermiştir. Bir başkasının dediklerinin yanlış olduğunu öne sürmekte ancak doğru olanı dile getirememektedir.
İnsanoğlu ne kadar aciz, ne kadar muhtaç ve de çaresiz!


24 Nisan 2013 Çarşamba

HEP BİLDİĞİN GİBİ...


Gecenin karanlığında hızlı ama sessiz adımlarla eve doğru yürürken bir yandan da düşünüyordum. Her daim peşinden koştuğum şeyler bildiklerimizden daha değişik, daha iyi olanlardı. Bu modernlikti, uygarlıktı, insanlıktı, insan haklarıydı, aydınlanmaydı. Uygarlığı, uygarlığın nimetlerini, insan hak ve hukukunu topluma öğretmek de sorunsuz yaşamanın ön koşuluydu.
Eğitim çağdaşlaşmanın vazgeçilmeziydi. Eğitim sayesinde toplum aydınlanabilirdi. Çocuklarımıza ve gençlerimize doğruyu, güzeli, iyiyi, insan haklarını eğitimle öğretebilirdik. Bu sayede tüm acıları bir nebze de olsa dindirebilir, dertlere derman olabilir, en büyük ışığımız ve en güçlü desteğimiz olan insan ve doğa sevgisini öğretebilirdik.
Günümüz gerçeği ise kırsaldaki nüfusun, iş olanaklarının yoğun olduğu kentlere göç ettiğidir. Bozkırın bir tek ağaç gölgesine hasret topraklarında da, uçurumun kenarındaki taş binaların yer aldığı, çam ormanlarıyla çevrili derin vadilerde de, balıkçılıkla yaşam nehrine kulaç atanlarda da, dağ yamaçlarında özgürlüğü yüreğinde duyumsayanlarda da pek çok insan artık köylerden, kasabalardan gitmek istiyor. Köye sığmıyor. Daha fazlasını istediği için, artan nüfusla birlikte topraklar bölündüğü için kentlere taşınıyor, yıllarca yaşadığı topraklardan ve doğasından kopuyor. Kalanlarsa sorunsuz bir yaşamı tercih etmekte zorlanıyorlar.
Doğanın, işlenebilecek toprağın yok edilmesi sonrasında çaresiz kalan insanların göç olgusuna sarılmasının yanı sıra meraların da tahrip edilmesi insanın geleceğini kendi eliyle yok etmesi anlamına geliyor. Bu durum anlaşmazlıkları da beraberinde getiriyor. Doğayı koruma çalışmaları yapanların sayısı ne yazık ki doğaya zarar verenlerden çok daha az.
Anadolu insanı yok olanın sadece doğa değil, aynı zamanda kökleri olduğunun da ayırdın da olmalı. Aksi halde bu yıkıcılık, yok edicilik, iki ucu keskin bıçak gibi kendisine de zarar vermeye başlar.
Eve geldiğimde eşim ve çocuklarım çoktan uyumuşlardı. Salonun lambasını yaktım usulca. Derin bir uykunun huzuru vardı yüzlerinde. Ses etmeden parmak uçlarıma basarak hareket ettim. Onlara baktıkça düşündüm; kaç bin parçaya bölünmüşüm, kaç bin kez gerilmiş, ayrıştırılmış hücrelerim, bilmiyorum. Çektiğim sıkıntıları, yaşadığım acıları onlarda duyumsuyordu ister istemez. İnsan olmak; çevresine duyarlı olmayı gerektirir. Çevrenin coşkusuna da kaygısına da ortak olur insan.
O akşam kahvede konuşulanları bir kez daha düşündüm. Uyku tutmadı bir türlü. Oysaki yarın dinç olmam, dinlenmiş olarak okula gitmem gerekiyordu. Ama nerede. Yüreğimde atamadığım bir sıkıntı, beynimde uzaklaştıramadığım düşünceler beni rahat bırakmadı saatlerce. Ne gece dinlendi, ne de beni dinlendirdi. Uykusuz ve yorgun, fitili tükenen lamba gibi sabahı ettim. 

6 Mart 2012 Salı

                                              Oyunun kurallarını bilmeyen kaybeder...