Suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2019 Salı

ZAMAN AKMAYA DEVAM EDİYOR


Hayat dediğimiz olgu aklın aldığından çok daha fazlasıdır. İnsan için, her daim, bir yerlerde yeni ve eski ve bambaşka yaşanmışlıklarla donatılmış bir hayatın olduğu akıllardan çıkarılmamalıdır.
İnsan, bir acıdan diğerine, bir mutluluktan diğerine koşarken; yaşadığı olayların ruhuna verdiği hasarın etkisinden kurtulup huzura kavuşmak ister.
Tarih insanın çektiği acı ve sıkıntılarla, kimi zaman huzur ve mutluluklarla doludur. İnsana acı çektiren de, huzur verende yine insandır.
Bir insan düşünün, savaşın tam göbeğinde, şarapnel parçalarının kaldırdığı toz ve gözyaşlarının içerisinde yaşanan trajediye  tanıklık etmekte.
İnsanlık tarihinde savaşların ve anlaşmazlıkların verdiği tahribat ve felaket her daim insanlığa acı getirmiştir.
Bu dün de böyleydi bugün de böyle, eğer insanlık yaşananları bertaraf edecek bir ortak paydada buluşma olanağını elinin tersiyle iterse yarında böyle olacaktır.

Yine insanlar yaşadıkları topraklardan sürülecek, şanslı olanlar malını mülkünü, evini barkını kaybetmek pahasına mülteci olarak kurtulabilecek, bir sığınmacı durumuna düşecek. Lakin, çektiği acı belleğinde yerini koruyacak, hiç bir zaman kaybolmayacak.
Bugün Suriye, Irak, Yemen, Afganistan, Libya, Sudan ve diğerlerinde yaşanan trajedi belleklerde yerini almaktayken, geçmişe baktığımızda, dün benzeri trajediyi Balkanlarda yaşayan Türk ve Müslümanların da yaşadığını görmek hiç de zor değil.
Yani kısacası insanlık tarihi her zaman bu trajediye tanıklık etmiş, lakin bir türlü gereken dersi almamıştır.
Hep birlikte, aynı topraklarda, hak ve yaşamlarına saygılı bir şekilde bir arada yaşamak çok da zor olmasa gerek.
Yeter ki bu bağlamda gereken irade gösterilsin, insanları birbirine rakip edecek hareketlerden kaçınılsın.
Atlas dergisinin Aralık 2005 sayısında  "Balkanlarımız- Yüz yıllık sürgün" ana başlığı ile yayınlanan bir makale dikkatimi çekti.
Makalede yazılanların kısa özeti verilecek olursa;
"Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun Rumeli-i Şahane'siydi. Türklerin ve Müslümanların, her milletten Hıristiyanların yan yana yaşadığı, barış ve huzurun hüküm sürdüğü bir halklar tapınağıydı.
Ta ki, 19.yüzyılda kin ve düşmanlığın çığlığı yükselene kadar. Yunan, Sırp, Bulgar, Karadağlı ya da Romen; Osmanlı'dan bağımsızlaşan her ülke, Avrupa devletlerinin koruması ve gözetimi altında etnik bakımdan temiz bir toprak yaratma yoluna girdi. Biri 1877-78'de, diğeri 1912-13 yıllarında gerçekleşen iki savaşla Osmanlı, Balkanlar'dan atıldı.

Onun uzantısı sayılan Türkler ve Müslümanlar topraklarından söküldü. Milyonlarca kişi süngülerin önünde Türkiye'ye sürüldü.
Köyler, şehirler basıldı, yağmalandı, yakıldı; 900 bine yakın Türk ve Müslüman katliamlarda, sürgün yollarında can verdi.
Yüzyıla yayılan etnik temizlik hareketi sonucunda Türkler, Balkanlar'ın hayatından tart edildi. Geride küçük ve unutulmuş bir azınlık, içli Rumeli türküleri, hazin anılar ve tüyler ürpertici kıyım hikâyeleri kaldı."
İnsanın insana uyguladığı şiddet, şiddetten nemalananların işine gelmekte. Şiddetin yoğun olarak yaşandığı, etnik ve kültürel temizliğin yapıldığı topraklarda var olan yer altı ve yer üstü zenginlik kaynakları kimilerinin iştahını kabartmaya devam etmekte.

Yaşananlar hiç bir zaman aydınlığı getirmeyecektir.
Yerini dilimizden hiç bir zaman düşmeyecek en ağır kelimelerin zifiri karanlığına bırakacaktır.
Not: Resimler Atlas Dergisi ( Aralık 2005- Sayı:153)

6 Şubat 2016 Cumartesi

İNSAN HAKLARININ GELDİĞİ NOKTA



İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi insanın insana yaptıklarının bir sonucu olarak yayınlanmıştır. Bildirgenin ilgili maddeleri incelendiğinde bu daha iyi anlaşılacaktır.
Değişik coğrafyalarda yapılan katliamlar tarih boyunca devam etmiştir. Modern silah araç gereçleri ile tek tek değil toplu olarak insan yaşamına son verilmeye başladığında acı, zulüm, gözyaşı katmerleşmiştir.
Basiretsiz yöneticilerin elinde bir yandan savaş makineleri, diğer yandan doğa yapacağını yapmıştır.
İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikalıların Japonya'nın Nagazaki ve Hiroşima kentlerine attıkları, insan dimağının kabul edemeyeceği bombanın sonucunda bir anda yüz binlerce masum insan yaşamını yitirmiş, şehirler ve çevresi harap olmuş, yaşanamayacak duruma gelmiş, yayılan radyasyon uzun yıllar sakat doğumlara sebep olmuştur.
Avrupa'yı kasıp kavuran faşist Hitler rejiminin saldırıları ile yine yüz binlerce insan yaşamını yitirmiş, gaz odalarında can vermiş, fırınlarda yakılmıştır.
Bugün yaşanan çatışmalarda kitle imha silahlarının kullanımının yasaklanması nedeni ile bu boyutta insan ölümleri gerçekleşmese de, insanların bulundukları coğrafyada sorunsuz ve huzurlu yaşam istekleri ellerinden alınmaktadır.
Afganistan, Irak, Suriye, Ruanda, Somali ilk akla gelen ülkelerdir. Bu ülkelerde insanlar ölüm pahasına başka bölgelere ve ülkelere göç etmektedir.
Yemen'de, Irak'ta, Suriye'de mezhep çatışmaları ötekine zulme varan boyuta ulaşmıştır. Çareyi göç etmekte bulmuşlar. Göç esnasında sığınmak istedikleri ülkeye giderken binlercesi yaşamını kaybetmiştir. kaybetmektedir.
Bunu kayıtsızca seyreden ve çatışmalara son vermek için yeterli çabayı sarf etmeyen ülkeler, silah satışlarında gelen milyarlarca dolara ellerini ovuşturmakta kan ve gözyaşı ile nemalanmaktadır.
İnsanları birbirine düşman eden, silah satan, savaş bölgelerindeki enerji kaynaklarını fütursuzca kullanan ülkelerin yayılmacı politikaları emperyalizmin ne denli acımasız olduğunun göstergesi değil de ya nedir.
Emperyalist ülkelerin kendinden olmayan diğerlerinde insanları kutuplaştırması, birbirinden nefret etmesine çabalaması elbette hedefi olan "böl, parçala, yönet" politikasına hizmet etmektedir.
Bu gerçekleri unutmamamız lazım. Ülkemizde oynanmak istenen emperyalist oyunları boşa çıkarmanın yolu, emperyal isteklerin ayırdın da olmamıza bağlıdır.


17 Temmuz 2015 Cuma

SURİYE

Emperyalizmin rotası değişmiyor. Küresel sömürü düzeninin yalan ve dolanı, dünya ekonomisine, siyasetine, kültürüne, düşüncesine yön vermeye devam ediyor. Yoksullaştırılan ve sömürülen halklar gün geliyor meydanlara iniyor. O andan itibaren dişliler acımasızca çalıştırılıyor, kan ve gözyaşı aynı potada öğütülüyor.
Bunca kargaşaya, huzursuzluğa neden olanlar ise ellerini ovuşturmaya devam ediyor. Kutuplaşma ve çatışmalar yoğunlaşıyor, artıyor. Daha önce hiç karşılaşmamış olanlar birbirlerine rakip oluyor, muhalif oluyor.
Dünya jandarmalığına soyunan ABD başkanı Obama 2011 yılında Suriye Devlet başkanı Beşar Esad’a “görevi bırak” çağrısında bulundu. Suriye’den petrol alımını yasaklayan Obama “Suriye halkının yararı için artık Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın çekilme zamanının geldiğini belirtti.”
Almanya, İngiltere, Fransa troykası da “iktidarı bırak” çağrısını tekrarladılar.
Bugün Suriye'de olup bitenlerin kaynağı o yıllara dayanıyor. Suriye'de muhaliflerin başlattığı çatışma ortamında ÖSO oluşturuldu. IŞİD terör örgütü ve Suriye'nin kuzeyinde YPG çatışmalara başladı.
Bugün Suriye toprakları ; Beşar Esad güçleri, IŞİD ve YPG güçlerince paylaşılmış durumda.
IŞİD'in kadim Suriye topraklarında yaptığı akıl ve mantığın, insan haklarının, insanlığın kabul edemeyeceği boyutlara ulaştı.
Bugünkü internet haber sitelerinde verilen bir haber kan dondurucu boyutta.

"IŞİD oruç tutmayan 94 kişiyi çarmıha gerdi. Örgüt, Suriye'de oruç tutmadığını saptadığı kişileri cezalandırdı. Londra merkezli ve muhalefete yakın Suriye İnsan Hakları Gözlemevi'nden verilen bilgiye göre, oruç tutmayan kişiler demir kafeslere kapatıldıktan sonra meydan ve caddelerde dolaştırıldı. Oruç tutmayanlar 70 kez kırbaçlandıktan sonra çarmıha gerildi."
Haberin içeriği böyle. Geçen günlerde ise bir kısım Suriye askerini Palmyra antik kentinde elleri ve gözleri bağlı katletmişti.
Bir kısım batılı gazetecinin kafasını keserek infaz etmişti.
Bunlar haberlere konu olan olaylar. Bir de madalyonun diğer yüzünde olup bitenler var ki onlar kamuoyu tarafından bilinmiyor. Kadınlara kızlara tecavüzler, yargısız , sorgusuz sualsiz infazlar Suriye'de olanların vahametini ortaya koyuyor.
Suriye'den kaçanlar hayatlarını kurtarıyor. Kaçamayanlar ise IŞİD'e yem oluyor.
Oysa ki Suriye tarih boyunca birçok dine ve medeniyete ev sahipliği yapmış bir ülke. Coğrafi konumu nedeni ile farklı medeniyetlerin kesişim noktasında bulunuyor. Uzun yıllar Osmanlı egemenliğinde kalan ve Osmanlının tarih sahnesinden silinmesi ile Fransa’nın kontrolüne giren Suriye, 1946 yılında Fransızların ülkeden çekilmesi ile bağımsızlığına kavuştu.
Yoksul bir aileden gelen Hafız Esad 13 Kasım 1970 tarihinde kansız bir darbe ile iktidarı ele geçirdi. Mart 1971’de yapılan halk oylaması ile Devlet Başkanı oldu. Ölümüne kadar da bu görevini sürdürdü.
Hafız Esad’ın ölümü sonrası Suriye Devlet Başkanlığına geçen oğlu Beşar Esad, Londra’da Western Göz Hastanesi’nde staj yaparken Ocak 1994 tarihinde aldığı haberde Suriye Devlet Başkanlığı için yetiştirilen kardeşi Basil’in o sabah Şam havaalanına giderken arabası ile geçirdiği kazada yaşamını yitirdiğini öğrendi.  Bu olay Beşar Esad’ın geri çağrılması anlamına geliyordu.
Beşar Esad’ın işbaşına gelmesinden bu yana yaklaşık on beş yıl geçti. 2003 yılında ABD’nin Irak’a girmesinin ardından, Suriye’nin savaş karşıtı tavrı ve Iraklı ayaklanmacılara verdiği destekten dem vuran George W. Bush’un şimşeklerini üzerine çekmişti. Bush Şam’da rejim değişikliği tehdidinde bulunmuş, Esad’ı Ortadoğu’nun karanlık gücü olarak tanımlamıştı. Bu durum ABD-Suriye ilişkilerinin iyice bozulmasına neden olmuştu. Gelinen noktada olan bitenlere bakıldığında sorunun kaynağının yeni olmadığı görülüyor. Ayrıca Suriye’nin Rusya’ya yakın durması batılı güçleri rahatsız etmektedir.
Ayrıca New York’ta uçakların Dünya Ticaret Merkezi’ni vurması ve El Kaide ile Müslüman Kardeşlerin eylemleri, İslami cihatçıların Suriye’yi hazırlık yeri ve geçiş noktası olarak kullandıkları şeklinde algılandı.
Suriyeliye sorulduğunda vereceği cevap “özgürlük” olacaktır, “daha fazla özgürlük. İhtiyacımız olan bu” cevabı sizleri şaşırtmayacaktır. Onların istediği belki siyasi özgürlükten çok demokrasi ve insan haklarının tanımladığı haklardır. İstedikleri; bazı şeyleri bürokrasinin ağlarına takılmadan yapmak, yeni şeyler yaratmak için teşvik almak, hükümetten gerekli desteği almak. Hepsi bu belki de. Ya da biraz daha fazlası. Ama hepside insan hakları kapsamında yapılması gereken şeyler. Bunları yapmak için “kimin yakını olduğunuz, hangi köy ve aşiretten olduğunuz, paranızın olup olmadığı” ön koşuldur Suriye’de. Suriye’de Vitamin Vav olarak adlandırılan rüşvet çarkı aşırı dozda kullanılmaktadır. Bu durum karşısında 2000 yılında yönetime gelen Beşar Esad’da rahatsızdır. İş başına gelir gelmez rüşvete karşı bir kampanya başlatan Esad çok sayıda bakan ve bürokratı görevden aldı. Reformları başlattı. Çok sayıda siyasi tutukluyu serbest bıraktı. Muhalefet üzerindeki baskıyı azalttı. Suriye’ye bilgisayarı ve internet cafe kültürünü getirdi. Ekonomiyi canlandırmak için girişimlerde bulundu. Bankacılık sistemini özelleştirdi. Özel ve yabancı sermayeyi çekmek için Şam borsasını kurdu. Yurt dışında yaşayan Suriyelileri geri dönmeye ikna etti. Yeni işyerleri, restoranlar açılmasını ve turizmin gelişmesini sağlamak için çaba sarf etti. 
“Benim işim Suriyeliler için çalışmak” diyen Esad halkın yaşam standardını yükseltmek için çaba gösterdi. Kırsal bölgelere eğitim ve sağlık hizmeti götürdü.
Ne var ki tüm bu çabalar yeterli olmadı. Siyasi reform ve ifade özgürlüğü yarıda kaldı. Rüşveti engelleme çalışmaları sonuçsuz kaldı. Daha önce serbest bıraktığı siyasi tutukluları yeniden tutuklattı. İnterneti getirdi ancak kimi sitelere (You Tube, Facebook) erişimi engelledi. Ülke içinde sert güvenlik tedbirlerini rejimi korumak için gerekli gören Esad’ın bu yaklaşımı halkta tedirginlik yaratmış, insanlar her an izlenmekten korkar duruma gelmiştir.
Ülke içerisinde yaşanan çatışmalarda batılı güçlerin muhaliflere destek verdiği bir gerçektir. Tıpkı Libya’da olduğu gibi. Tıpkı Yemen’de olduğu gibi. Tıpkı Afganistan’da, Somali’de, Sudan’da, Fildişi’nde olduğu gibi. Muhaliflerin gösterilerini kanla bastırmaya çalışan Esad’a ülke dışında da tepkiler artmış, yaşamlarından endişe eden bir kısım Suriyeliler komşu ülkelere sığınmak durumunda kalmıştır.
Bugün ABD’sinden, AB’sine, BM’lerine kadar dünya siyasetine yön verenlerin kapsama alanında Suriye ve Esad yönetimi vardır. Esad’ın görevi bırakması istenmekte “yaşanan çatışmalarda insanlık suçu işlendiği savı ile uluslar arası ceza mahkemesinin devreye girmesi” dile getirilmektedir. Amaç bellidir. Libya’da olduğu gibi kendilerine karşı dik duran ve ülkesinin iç işlerine karışılmasını istemeyen Esad yönetimini alaşağı etmek için taşlar yerinden oynatılmış, piyonlar harekete geçirilmiştir. Çarklar dönmektedir. Dişliler öğütmeye hazırdır.
Sonuçta; Türkiye, Suriye, İsrail, Filistin, Kıbrıs, Mısır, Irak gibi ülkelerin yer aldığı Doğu Akdeniz havzası farklı kültür, din ve uygarlıkları barındırdığı gibi petrol ve doğalgaz kaynaklarının da yer aldığı stratejik bir konumdadır. Okyanusa açılan suyolu üzerinde yer alan ülkelerde diğer önemli bir sorun da sudur. Suyun yetersizliği ve artan nüfusun su ihtiyacının nasıl karşılanacağı ise belirsizliğini korumaktadır.
Bu bağlamda Doğu Akdeniz’in geleceğini su ve petrol belirleyecektir. Bölgede var olan sorunlar yumağı dünya kamuoyunu meşgul ettiği gibi emperyalist güçlerin de dikkatini çekmeye devam edecektir. Keskin hesaplaşmalar yaşanacaktır. Olan yine fakir ve yoksul halka olacaktır. Silah tüccarları ve kandan beslenenler, sömürmeyi alışkanlık haline getirenler ise ellerini ovuşturmaya devam edecekler, purolarını yedi yıldızlı otellerde tüttüreceklerdir.







21 Mayıs 2015 Perşembe

ÇÖLÜN GELİNİ PALMYRA


10 Ocak 2015 tarihinde  Suriye'de bulunan Palmyra antik kenti için şunları yazmıştım. "Tadmor olarak da bilinen Palmyra antik kenti Suriye'de bulunuyor.  Önceleri bağımsız bir kent olan Palmyra, İ.S. 1. Yüzyılda  Roma egemenliğine girdi. Yerel geleneklerle Roma ve İran kültürlerini harmanladı. Bu bağlamda antik dönemin en önemli kültür merkezlerinden biri oldu. Dönemin anıtsal yapı ve kalıntıları çölün ıssızlığında hala yükseliyor.
Dünya kültürel mirası içerisinde hak ettiği yeri almış olan  antik kent, yüzyıllarca doğaya meydan okumuş ayakta kalmasını bilmiştir.
Lakin son yıllarda Suriye iç savaşında  diğer kentlerdeki geçmişten günümüze kalan antik kalıntıların uğradığı yıkıma bakalım ne kadar dayanacak."
Ne yazık ki fazla sürmedi. "Çölün Gelini" Palmyra antik kentinin tamamına yakını IŞİD'in eline geçti. Çoluk çocuk, genç yaşlı demeden savunmasız insanları katletmekle kalmayıp insanlık tarihine ve kültür mirasına da zarar veren, yok eden IŞİD'in daha önce Irak'ta "Hatra" ve "Nimrud"'u yıktığı biliniyor.
İki bin yıldır her türlü istilaya rağmen ayakta kalan Palmyra bakalım bu sefer ayakta kalabilecek mi?  Kentte Tapınaklar, sütunlu yollar, yüzlerce heykel, yerlerinden kıpırdatılamayan lahitlerin akıbeti IŞİD'in balyozlarına hedef mi olacak?
Peki IŞİD geçmişin kültür mirasını neden yok etmek istiyor?
Neden eline balyozu alıp paha biçilmez ve geçmiş kültürlerin günümüze yansıyan eserlerini parçalamak  istiyor?
Neden heykelleri parçalıyor?
Bunu yapmakta ki amacı nedir?
Balyoz darbesiyle kırılan, dağılan bir heykel veya eski eser değildir; bir kültürün hafızası, anıları toza dönüşmektedir. Mezopotamya'nın binlerce yıllık alın terinden geriye zerre kalsın istenmemektedir.
Yok olan sadece bir heykel, müze ya da bir höyük değildir. Yok olan binlerce yıl önce kurulan uygarlığın kökleridir.
"Damnatio memoriae", latince bir deyim olup, tam olarak anlamı "Hatıranın Lanetlenmesi" ya da "Hatıradan Çıkartmak" olgusudur.
Onursuzlaştırmanın bir formu olup, Roma Senatosu'ndan vatan hainleri ya da Roma devletinin itibarıyla oynayanlar için çıkartılabilir.
IŞİD kendince "Damnatio memoriae" yapmakta, anıları hafızalardan silmektedir.

10 Ocak 2015 Cumartesi

ÇÖLÜN GELİNİ







Tadmor olarak da bilinen Palmyra antik kenti Suriye'de bulunuyor. Önceleri bağımsız bir kent olan Palmyra, İS I.Yüzyılda Roma egemenliğine girdi. Yerel geleneklerle Roma ve İran kültürlerini harmanladı. Bu bağlamda antik dönemin en önemli kültür merkezlerinden biri oldu. Resimlerde de görüldüğü gibi dönemin anıtsal yapı kalıntıları halen çölün ıssızlığında yükseliyor.
Dünya kültürel mirası içerisinde hak ettiği yeri almış olan bu antik kent, yüzyıllarca doğaya meydan okumuş, ayakta kalmasını bilmiştir. 
Lakin son yıllarda Suriye iç savaşında diğer kentlerdeki geçmişten günümüze kalan antik kalıntıların uğradığı yıkıma bakalım ne kadar dayanacak.



23 Mayıs 2014 Cuma

HİÇ BİR ACI UNUTULMAZ

                                                              Afganistan

"Ateş düştüğü yeri yakar" sözü meydana gelen ölüm olayları sonrasında sıklıkla söylenir. Yaşanan acının dışa vurumudur bu. "Ölüm Allahın emri ayrılık olmasaydı" sözünü de bilmeyenimiz yoktur. Ölüm ve ayrılık her daim insanların yüreklerinde acıyı çağrıştırmıştır.
Çeşitli olaylar sonrasında gencecik insanlar kara toprağa düşmüştür. Aileleri, yakınları, geride bıraktıkları yüreklerinde dinmeyen acı ile yaşamlarını sürdürmekteler. Hiç bir ölüm, hiç bir acı unutulmaz.

Tarihin karanlık sayfalarına baktığımızda da bu gerçeği görürüz. İnsanlığın çeşitli coğrafyalarda yaşadıkları acı ve zulüm aradan geçen uzun yıllara rağmen hala belleklerdedir. Afrika toplumlarını sömürgeleştirmeye başlayanların "kara derili" diye öteledikleri insanları nasıl köleleştirdiklerini, zincire vurup "gemi ambarlarına" nasıl üst üste yığdıklarını, karşı çıkanları acımasızca nasıl öldürdüklerini, "yeni dünya " diye lanse edilen topraklarda karın tokluğuna nasıl çalıştırdıklarını Afrikalı unutabilir mi?  
Etiyopya

Altın madenlerinde, kömür madenlerinde, elmas madenlerinde yaşamını kaybedenler unutulabilir mi?
Köle düzenine isyan ettiği söylenen Spartakus'un öyküsü unutuldu mu? İspanya'da General Franco'nun yaptıkları unutuldu mu?
Etiyopya'nın son imparatoru Haile Selassie ve halefi Mengistu Haile -Mariam'ın yaptıkları unutuldu mu? Bu ikilinin ülkelerinde yaptıklarına bir göz atalım isterseniz.
Osmanlı yönetiminden koparılan Eritre İtalya tarafından işgal edilir. 1952 yılına gelindiğinde BM (Birleşmiş Milletler) kararı ile Etiyopya ile birleşerek federal bir devlet haline gelir. Halk bu durumu kabullenmez ve geniş protestolar gösterileri başlar.
İç karışıklıkları bahane eden İmparator Haile selassie Eritre'yi Etiyopya topraklarına katar. Bu aşama sonrasında bölgede yaşayan Müslümanlara karşı baskı ve işkence politikası başlar. Pek çok insan katledilir. Yüz binlerce Eritreli topraklarından sürülür. Mülteci durumuna düşen yüz binlerce insan; kadın, çocuk, yaşlı demeden ölüme terk edilir.
Haile selassie 1974 yılında yapılan bir darbe ile yönetimden uzaklaştırılır. Göreve gelen Mengistu Haile-Mariam, yönetimi boyunca farklı bir uygulama izlemez. Şiddet uygular. Kendisine muhalif görüşü yok eder. Yönetimde kaldığı sürede ülke nüfusunun büyük bölümünü yok eder. Halkın bir kısmı Sudan'a sığınır. Binlerce çocuk yetim ve sakat kalmıştır. Yaşananları Etiyopyalı unutabildi mi?
Irak

Hitler'in II. Dünya Savaşı sırasında yüz binlerce insanı "Gaz Odaları"nda katletmesi unutuldu mu?
Şili'de Augusto Pinochet döneminde çok sayıda insan hakları ihlallerinin yaşandığı unutuldu mu?
Şilili diktatör Augusto Pinochet'in ülkesinde iktidarı ele geçirmesinden sonra yaptıklarına bir göz atalım isterseniz.
Mithat Sancar'ın konuyla ilgili yazdığı bir yazıda şöyle deniyor: Pinochet'in yönetimi devraldıktan sonra söylediği şuydu [..."Haberim olmadan Şili'den yaprak kımıldamaz"... Pinochet yönetimi muhaliflere karşı acımasız bir devlet terörü uyguladı....Pinochet yönetimi, "iç düşman" olarak ilan ettiği muhaliflere karşı acımasız bir devlet terörü uyguladı; işkenceler, kaybetmeler, yargısız infazlar. Üstelik bu vahşet kampanyası sadece Şili'de yaşayanları değil, ülke dışında olanları da kapsadı...Büyük bir kısmı darbeyi izleyen haftalarda olmak üzere tahminen dört bin kişi katledildi; çok sayıda insan kaybedildi. Darbenin yapıldığı 1973 yılında yaklaşık yirmi bin kişi ülkeden kaçmak, sürgüne çıkmak zorunda kaldı. Askerî diktatörlük dönemi boyunca Şili'yi terk eden insanların sayısı bir milyon civarındadır.
Doğrudan Pinochet'e bağlı bir subay olan Arelano Stark'ın yönettiği infaz timlerinden oluşan "ölüm kervanları", ülkenin bütün bölgelerini gezip daha önce göz altına alınmış yetmiş iki muhalifini öldürdü. Ülkenin kuzeyindeki çöllük bölgelerde ve Patagonia'da muhaliflerin acımasız işkencelere tabi tutulduğu toplama kampları kuruldu.Muhaliflerin bir kısmı işkencelerde hayatını kaybetti, bir kısmı da uçaklara doldurulup denize atıldı.
İnanılmaz bir şiddet ve zulüm uygulamasına sahne olan ve iç savaş benzeri bir durumun yaşandığı darbeden sonraki ilk haftaların ardından, askerî diktatörlük siyasal muhalefeti tamamen yok etmeye yöneldi. On binlerce insan göz altına alındı, binlerce insan sürüldü, yüzlerce kişi kaçırıldı.
1977'de artık her türlü direniş fiilen bastırılmış, muhalefet sindirilmişti. askeri cunta 1990'da yönetimi devretmek zorunda kaldığında, arkasında binlerce ölü, on binlerce işkence  mağduru, yüz binlerce talan edilmiş yaşam öyküsü kalmıştı...] (1)
Şili

İnsanlığın yaşadığı bunca acı ve zulüm ne yazık ki günümüzde de devam etmektedir. Kan ve baruttan nemalananlar ellerini ovuşturmaktalar. Silah satıcısı ülkeler savunmasız yoksul insanların ölümüne neden olmaktalar.
Afganistan, Irak, Suriye, Pakistan, Sudan, Nijerya, Yemen, Libya ve benzeri ülkelerde meydana gelen karışıklıklar, iç savaşlar, terör olayları sonrasında hayatını kaybedenler unutulacak mı?
İnsanlık tarihi acılarla yazılmıştır. Tarih boyunca işlenen suçları, yanlışları, vurgunları gizlemek; kitleleri, halkları uyutmak, kandırmak; sorumlulukları örtbas etmek için çaba sarf edilmiştir. Egemenler, insanlık düşmanları kendi yalan dolanlarını unutturmak için hamaset nutuklarla gerçekleri gizlemeye çalışmışlardır. Fakat hiç bir gerçeğin üzeri örtülememiştir.
Suriye

Ölümün yüzü acıdır. Bu acıyı kahpece ve hiç yok yere katledilen kardeşimin ölümünden bilirim. Aradan 19 yıl geçmesine rağmen çektiğimiz acı tazeliğini hala koruyor. Annemin göz yaşları dinmek bilmiyor. Dile kolay, tam 19 yıldır dökülen göz yaşı. Rahmetli babam ilerlemiş yaşına rağmen her yıl oğlunun yattığı ücra köy mezarlığını ziyaret eder, göz yaşlarıyla mezarını ıslatır, dua ederdi.
Demek ki hiç bir ölüm unutulmuyor. Hiç bir acı dinmek bilmiyor. "Ölen ölmüştür, geçmiştir" sözü ateşin düştüğü yeri yaktığı gerçeğini değiştirmiyor.
Yaşanan bunca ölüme, bunca acıya, bunca yoksulluğa, bunca haksızlığa sebep içimizdeki öfke ve kindir.
Gerçekte ise öfke ve kin doğruluğun dışındadır. Öfke ve kin tutmak yüreğe yüktür. İnsan odaklı yaklaşımların, insan hak ve özgürlüklerinin, hukukun üstünlüğünün, insan sevgisinin, erdem ve onurun unutulmaması gerekir. İnsan onurunu yakışan da budur
Dip Not: (1) http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=335&dyid=5047






17 Şubat 2014 Pazartesi

TEMSİLİ DEĞİL KATILIMCI DEMOKRASİ

                                              Ressam Burhan Özer-Suluboya-

Aylar boyunca "Merkez Medya" olarak adlandırılan yandaş medya ve yandaş kalem seyri içinde olan gazete ve dergilere bakıyoruz, eleştiri ve yazılarını okuyoruz.
Yandaş olmayan düşüncelere veryansın ediyorlar. Dünün solcuları bugünün liberalleri bunların bir kısmı. Son yılların siyasi konjonktürü ile öne çıktılar.
Eleştiri oklarının hedefi muhalefettir. İktidara dokunmazlar. Demokrasi anlayışlarına bu bağlamda şaşmamak olası değil.
Muhalefetin olmadığı bir yerde demokrasiden söz etmek olanaklı değildir.
Muhalefetin iktidarın yaptıklarını eleştirmek, eleştirileri ile yanlış bulduğu uygulamaların düzeltilmesi için iktidarı uyarmak gibi görevleri vardır.
Kaldı ki demokrasi çok sesliliktir. Yaşanan sorunlarını dile getirmek için yasal çerçevede girişimde bulunmak demokratik bir haktır.
Sorunlar varsa, çözüm yolu aramak hükümetin görevidir.
Demokrasi ile yönetilen ülkelerde iktidarda bulunanlar yasalar gereği oluşan muhalefetin ikaz ve itirazlarına kulak vermek durumundadır.
Demokrasi eşitlik rejimidir.
Demokrasi insanca yaşama isteğimizde "araç" değil "amaç"tır.
Politikayı biçimlendirmede bütün halkın eşit hak ve söze sahibi olduğu bir rejimdir.
Etimolojik olarak bakıldığında kökeninin Yunanca olduğu görülür. "Demos" halk, "kratos" iktidar anlamına gelir. Kısacası demokrasinin özünde halkın kendi kendisini yönetmesi vardır.
Halkın seçtiği yöneticiler; çağdaş toplumlarda, "Beni seçtiniz. Kararları artık ben vereceğim. Sizler karışmayın. En iyisini ben bilirim" anlayışı ile hareket etmemesi gerekir.
Çağdaş toplumlarda "temsili demokrasi" değil "katılımcı demokrasi" geçerlidir.
Katılımcı demokrasinin uygulandığı "çağdaş" toplumlara bakıldığında yöneticilerin demokrasi anlayışına uygun hareket ettikleri ve ülkeyi yönettikleri görülür.
Demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla uygulanamadığı; lakin ülke yönetiminin adının "demokrasi" olduğu ülkelere bakıldığında halkın seçtiği yöneticilerin zamanla halka rağmen uygulamalar içerisinde oldukları görülür. Demokrasi anlayışında bu yaklaşım doğru değildir.
Demokrasi anlayışının yerleşmediği ülkelerde kargaşa vardır. Kimi ülkelerde "iç savaş" dediğimiz çatışmalar devam ediyor.
"Sudan", "Orta Afrika Cumhuriyeti" ve "Suriye" gibi ülkelerde iç savaş söz konusudur.
Afganistan, Pakistan, Nijerya ve Mısır'a bakıldığında iktidar ile muhalefet arasında iktidar olma yarışı hız kesmeden devam ediyor.
Yaşanan kargaşa ortamında en çok zararı gören savunmasız insanlardır.
Ülke ekonomilerinin bu bağlamda düzelmesi bir yana çıkmaza girmesi içten bile değildir.
Huzurun olmadığı yerde ekonominin gelişmekte olduğunu söylemek olanaklı değildir.
Medyanın görevi doğru habercilik olmalıdır.
Doğruların ve gerçeklerin yazılmadığı, çarpıtıldığı yerde demokrasinin tam işletildiğini söylemek mümkün değildir.


5 Ağustos 2012 Pazar

Bu Dünya Sultan Süleymana Bile kalmadı!



21. yüzyılın dünyası, halkları cendereye sokan, peş peşe gelen krizlerle sarsılıyor. Küresel boyutta iklim değişikliği ve kuraklık, doğal kaynakların yok edilmesi sürerken açlık tehlikesi devam ediyor.
Savaş baronları kan ve gözyaşına doymak bilmiyor. Aynı anda füzeler havalanıyor, mayınlar ve bombalar patlıyor…
Dünyanın sorunlu coğrafyalarında, Afganistan’da bir Pazar yerinde, Suriye’de şehirlerde, Pakistan’da Himalayaların sarp yamaçlarında, Çöl topraklarının kavurucu ateşinde, Kırgızistan’ın Oş şehrinde, Afrika kırsalında; insanın insanla savaşı, vahşi hayvanların mücadelesine taş çıkartıyor.
Teknoloji insanlığın gelişimi ve barış için değil savaş için, işgal için, masum hayatları yok etmek için kullanılıyor…
Kalleşlik şehirlerin varoşlarında masum insanlara pusu kurmuş bekliyor…
Kalleşlik yollara döşenen mayınların patlatılması, masum insanların ansızın taranması ile vahşi doğasını bir kez daha gösteriyor…
Petrol kaynaklarını ve enerji kaynaklarını, koridorlarını ele geçirme mücadelesi…
Din ve etnik köken eksenli tahammülsüzlükler…
Mantık sınırlarını zorlayan, ilkelliğin en kaba şekli…
Aydınlanma çağını yakalayamamış, feodal kalıntıların esiri olmuş ilkellikler…
Üstüne üstlük kapitalizmin çarklarının hammadde yerine insan öğütmesi…
Demokrasi ve insan haklarını kavrayamamış, ya da işlerine gelmeyenlerin kirli savaşı, yok etme ve sahip olma oyunu, satranç tahtasında piyonları ile kurtuluş yollarını tıkamaları…
Gelinen noktaya bakıldığında küresel krizin mimarları, toplumları ezip yok ederek palazlanmalarına devam etmekteler.
Ne pahasına?
Algı yanılsamasının esiri konumuna getirilen toplumların yoksulluğu, açlığı, yok oluşu pahasına. Aydınlanmanın ışığından uzak Ortaçağın karanlık dehlizlerinde köstebek gibi yaşama, beyinleri ile değil bıngıldakları ile düşünme pahasına…
Zalimlikler devam eder mi?
Zalimin zulmü yanına kar kalır mı?
Tarihin tozlu ve kanlı sayfalarını araladığımızda karşımıza, çeşitli dönemlerde halklara zulüm yapan, yaşamları bir çift söz ile sona erdirenlere rastlarız…
Ne ki, bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmadı…
Ugandalı İdi Amin diktacıların en zalimi idi… Darbeyle devrildi. Ülkesinden kaçtı. Adını anan yok…
Afrika Cumhuriyetinde Bokasso, yıllarca ülkesini kasıp kavurdu. Ülkesinden kaçtı. Geri döndü. Yakalandı. Önce idama sonra hapse mahkûm edildi… Adını anan yok…
Habeşistan diktatörü Haile Mariam ülkesinden kaçtı…
Hitler’in sonu ibret-i alem. İntihar etti. Zalimlikleri ve insan hak ve hürriyetlerine vurduğu darbe ile anılmakta… Bir soykırımcı…
Stalin Rusya’da yaptıkları nedeni ile diktatörlükle anılmakta… Halklara yaptığı zulüm ve sürgünler adından önce gelmekte…
Franco İspanya’yı yıllarca diktatörlükle yönetti. Sonuç? Yok, olup gitti…
Yönetim anlayışı nedeni ile Irak’ın bir kan gölü haline gelmesine sebep olan Saddam idam edildi… Oğulları Uday Ve Kutay Irak halkına yaptıkları zalimlikle anılıyor…
Ve dünya coğrafyasında yüzlerce insan kasabı, insan hak ve hürriyetlerine muhalefet etmiş diktatörler, zalimler gelip geçti… Hiç biri insanlığın karşısında duramadı… Şu ya da bu şekilde yok yok olup gittiler…
Bugün değişik coğrafyalarda sahip oldukları olanaklarla, teknoloji ile zalimlik yapanlar, işgal ettikleri toprakların kadim insanlarını acımasızca katledenler, toplumları birbirine düşürenlerin de akıbeti aynı olacaktır…

19 Ağustos 2011 Cuma

MEDENİYETLER DİYARI SURİYE

Emperyalizmin rotası değişmiyor. Küresel sömürü düzeninin yalan ve dolanı, dünya ekonomisine, siyasetine, kültürüne, düşüncesine yön vermeye devam ediyor. Yoksullaştırılan ve sömürülen halklar gün geliyor meydanlara iniyor. O andan itibaren dişliler acımasızca çalıştırılıyor, kan ve gözyaşı aynı potada öğütülüyor.
Bunca kargaşaya, huzursuzluğa neden olanlar ise ellerini ovuşturmaya devam ediyor. Kutuplaşma ve çatışmalar yoğunlaşıyor, artıyor. Daha önce hiç karşılaşmamış olanlar birbirlerine rakip oluyor, muhalif oluyor.
Dünya jandarmalığına soyunan ABD başkanı Obama Suriye Devlet başkanı Beşar Esad’a “görevi bırak” çağrısında bulundu. Suriye’den petrol alımını yasaklayan Obama “Suriye halkının yararı için artık Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın çekilme zamanının geldiğini belirtti.”
Yandaşlar boş durur mu? Almanya, İngiltere, Fransa troykası da “iktidarı bırak” çağrısını tekrarladılar.
Suriye tarih boyunca birçok dine ve medeniyete ev sahipliği yapmış bir ülke. Coğrafi konumu nedeni ile farklı medeniyetlerin kesişim noktasında bulunuyor. Uzun yıllar Osmanlı egemenliğinde kalan ve Osmanlının tarih sahnesinden silinmesi ile Fransa’nın kontrolüne giren Suriye, 1946 yılında Fransızların ülkeden çekilmesi ile bağımsızlığına kavuştu.
Yoksul bir aileden gelen Hafız Esad 13 Kasım 1970 tarihinde kansız bir darbe ile iktidarı ele geçirdi. Mart 1971’de yapılan halk oylaması ile Devlet Başkanı oldu. Ölümüne kadar da bu görevini sürdürdü.
Hafız Esad’ın ölümü sonrası Suriye Devlet Başkanlığına geçen oğlu Beşar Esad, Londra’da Western Göz Hastanesi’nde staj yaparken Ocak 1994 tarihinde aldığı haberde Suriye Devlet Başkanlığı için yetiştirilen kardeşi Basil’in o sabah Şam havaalanına giderken arabası ile geçirdiği kazada yaşamını yitirdiğini öğrendi.  Bu olay Beşar Esad’ın geri çağrılması anlamına geliyordu.
Beşar Esad’ın işbaşına gelmesinden bu yana yaklaşık on yıl geçti. 2003 yılında ABD’nin Irak’a girmesinin ardından, Suriye’nin savaş karşıtı tavrı ve Iraklı ayaklanmacılara verdiği destekten dem vuran George W. Bush’un şimşeklerini üzerine çekmişti. Bush Şam’da rejim değişikliği tehdidinde bulunmuş, Esad’ı Ortadoğu’nun karanlık gücü olarak tanımlamıştı. Bu durum ABD-Suriye ilişkilerinin iyice bozulmasına neden olmuştu. Gelinen noktada olan bitenlere bakıldığında sorunun kaynağının yeni olmadığı görülüyor. Ayrıca Suriye’nin Rusya’ya yakın durması batılı güçleri rahatsız etmektedir.
Ayrıca New York’ta uçakların Dünya Ticaret Merkezi’ni vurması ve El Kaide ile Müslüman Kardeşlerin eylemleri, İslami cihatçıların Suriye’yi hazırlık yeri ve geçiş noktası olarak kullandıkları şeklinde algılandı.
Suriyeliye sorulduğunda vereceği cevap “özgürlük” olacaktır, “daha fazla özgürlük. İhtiyacımız olan bu” cevabı sizleri şaşırtmayacaktır. Onların istediği belki siyasi özgürlükten çok demokrasi ve insan haklarının tanımladığı haklardır. İstediği bazı şeyleri bürokrasinin ağlarına takılmadan, yeni şeyler yaratmak için teşvik almak, hükümetten gerekli desteği almak. Hepsi bu belki de. Ya da biraz daha fazlası. Ama hepside insan hakları kapsamında yapılması gereken şeyler. Bunları yapmak için “kimin yakını olduğunuz, hangi köy ve aşiretten olduğunuz, paranızın olup olmadığı” ön koşuldur Suriye’de. Suriye’de Vitamin Vav olarak adlandırılan rüşvet çarkı aşırı dozda kullanılmaktadır. Bu durum karşısında 2000 yılında yönetime gelen Beşar Esad’da rahatsızdır. İş başına gelir gelmez rüşvete karşı bir kampanya başlatan Esad çok sayıda bakan ve bürokratı görevden aldı. Reformları başlattı. Çok sayıda siyasi tutukluyu serbest bıraktı. Muhalefet üzerindeki baskıyı azalttı. Suriye’ye bilgisayarı ve internet cafe kültürünü getirdi. Ekonomiyi canlandırmak için girişimlerde bulundu. Bankacılık sistemini özelleştirdi. Özel ve yabancı sermayeyi çekmek için Şam borsasını kurdu. Yurt dışında yaşayan Suriyelileri geri dönmeye ikna etti. Yeni işyerleri, restoranlar açılmasını ve turizmin gelişmesini sağlamak için çaba sarf etti. 
“Benim işim Suriyeliler için çalışmak” diyen Esad halkın yaşam standardını yükseltmek için çaba gösterdi. Kırsal bölgelere eğitim ve sağlık hizmeti götürdü.
Ne var ki tüm bu çabalar yeterli olmadı. Siyasi reform ve ifade özgürlüğü yarıda kaldı. Rüşveti engelleme çalışmaları sonuçsuz kaldı. Daha önce serbest bıraktığı siyasi tutukluları yeniden tutuklattı. İnterneti getirdi ancak kimi sitelere (You Tube, Facebook) erişimi engelledi. Ülke içinde sert güvenlik tedbirlerini rejimi korumak için gerekli gören Esad’ın bu yaklaşımı halkta tedirginlik yaratmış durumda. İnsanlar her an izlenmekten korkuyor.
Ülke içerisinde yaşanan çatışmalarda batılı güçlerin muhaliflere destek verdiği bir gerçektir. Tıpkı Libya’da olduğu gibi. Tıpkı Yemen’de olduğu gibi. Tıpkı Afganistan’da, Somali’de, Sudan’da, Fildişi’nde olduğu gibi. Muhaliflerin gösterilerini kanla bastırmaya çalışan Esad’a ülke dışında da tepkiler artmış, yaşamlarından endişe eden bir kısım Suriyeliler komşu ülkelere sığınmak durumunda kalmıştır.
Bugün ABD’sinden, AB’sine, BM’lerine kadar dünya siyasetine yön verenlerin kapsama alanında Suriye ve Esad yönetimi vardır. Esad’ın görevi bırakması istenmekte “yaşanan çatışmalarda insanlık suçu işlendiği savı ile uluslar arası ceza mahkemesinin devreye girmesi” dile getirilmektedir. Amaç bellidir. Libya’da olduğu gibi kendilerine karşı dik duran ve ülkesinin iç işlerine karışılmasını istemeyen Esad yönetimini alaşağı etmek için taşlar yerinden oynatılmış, piyonlar harekete geçirilmiştir. Çarklar dönmektedir. Dişliler öğütmeye hazırdır.
Sonuçta; Türkiye, Suriye, İsrail, Filistin, Kıbrıs, Mısır, Irak gibi ülkelerin yer aldığı Doğu Akdeniz havzası farklı kültür, din ve uygarlıkları barındırdığı gibi petrol ve doğalgaz kaynaklarının da yer aldığı stratejik bir konumdadır. Okyanusa açılan suyolu üzerinde yer alan ülkelerde diğer önemli bir sorun da sudur. Suyun yetersizliği ve artan nüfusun su ihtiyacının nasıl karşılanacağı ise belirsizliğini korumaktadır.
Bu bağlamda Doğu Akdeniz’in geleceğini su ve petrol belirleyecektir. Bölgede var olan sorunlar yumağı dünya kamuoyunu meşgul ettiği gibi emperyalist güçlerin de dikkatini çekmeye devam edecektir. Keskin hesaplaşmalar yaşanacaktır. Olan yine fakir ve yoksul halka olacaktır. Silah tüccarları ve kandan beslenenler, sömürmeyi alışkanlık haline getirenler ise ellerini ovuşturmaya devam edecekler, purolarını yedi yıldızlı otellerde tüttüreceklerdir.