Emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2017 Çarşamba

SENİN ALIN TERİNDEN

Emperyalizm ve Kapitalizm 
Senin alın terinden,
kanından,
canından besleniyor
Ucuz iş gücü,
örgütsüzlük,
iptidai çalışma koşulları
ve sonrasında yetersiz iş güvenliği
Nuh nebiden kalma beşer öğüten,
yakıp kavuran,
kolunu koparan,
sakat bırakan fabrikalar
Birer komut butonu ile havalanan,
yok eden savaş makineleri
Kabirlere mekân olacak
toprak parçası üzerinde
ölümün en hızlı manevralarını yapan kurşunlar,
şarapnel parçaları
Toprağa düşen cansız bedenler
Sönen ve söndürülen umutlar…
Vahşet, dehşet ve şiddet…
Afganistan'da,
Afrika kırsalında,
Irak'ta,
Suriye'de
Yemen'de…
Kozmik gökyüzünün altındaki tertemiz,
berrak sular
ve tatlı dağ esintilerinin uçuştuğu madenler…
Yer altı
ve yer üstü zenginlik kaynakları…
Çağlar boyunca sömürülen…
Günbatımı
ve gündoğumunun
yüzlerine vuran renklerini
ve tonlarını yansıtan işçiler,
köylüler,
kadınlar
ve çocuklar…
Bir iş bir ekmek,
Bir ekmek bir insan,
Bir insan bir aile,
Bir aile bir toplum anlayışı ile
Çökmekte olan kâbustan
uzak durmaya çalışanlar…
Ahtapot gibi kolları ile
dünyayı sarmalamaya çalışan emperyalizm…
Bitip tükenmek bilmeyen iştahı ile kapitalizm…
İşte iki kâbus...
Irak, Suriye, Yemen, Afrika halklarının sırtında
boza pişirmeye çalışan
savaş makineleri...
Afgan halkının uzun yıllar boyunca
içinde bulunduğu savaşı
ve zor yaşam koşullarını
bir türlü barış ve huzura kavuşturamayanlar...
Robotlaşma yolunda ilerleyen savaş baronları
İşte emperyalizm
ve kapitalizmin
dünyanın yoksul
ve gelişmekte olan ülkelerine
biçip giydirmeye çalıştığı gömlek
Ahmet’in,
Mahmut'un,
Hekim'in, 
Mario’nun, 
Frederick’in önemli olmadığı,
çıkarın gözetildiği emperyal yaklaşımlar...
   



16 Ekim 2016 Pazar

DEĞİŞİM

Yaşam kulvarında zaman en iyi yargıç olsa da akıllara gelen soru şu. İnsanlar niçin değişiyor?
İhtiyaçları, istekleri, hükmetme arzuları, zalimlikleri, yok etme girişimleri neden dur durak bilmiyor?
Farklı düşüncede kulaç atanların değişimin ana sebeplerine verecekleri cevaplar hiç kuşkusuz farklı olacaktır.
Değişimin ana kumandasına bakıldığında karşımıza egemenler, emperyalistler, kapitalistler ve bu sistemden palazlanan piyonlar çıkıyor.
Ben düşüncesinin etkisine kapılmış olanlarla kibirliliğin pençesinde kıvrananların hükmetme isteği etrafı kasıp kavuruyor.
Değişimin ana kaynağı egemenler, emperyalistler ve kapitalistler ise hiç kuşkusuz değişimin olumsuz yönde gelişmesinde de suçludurlar.
Bunlar ikiyüzlü politikaları ile milyonlarca insanın yaşamını zora sokuyor, yok ediyor, zapturapt altına alıyor.
Akıllarda olumsuz imgeler oluşmuş durumda.
İnsanlar gelecekteki yaşam şartlarının sorunsuz olması için terör belasından kurtulmak için, dünyanın yaşanabilirliğinin zora girmemesi ve milyonlarca insanın olumsuz etkilenmemesi için de mücadele etmeli. Emperyalist zihniyet toplumlar üzerinde elini çekmeli. Bireyleri ve yaşam koşullarını ve coğrafyalarını rahat bırakmalı.
Bırakalım insanlar kendi sorunlarını kendileri çözsünler. Uzak diyarlardan, binlerce kilometre uzaktan gelip toplumun yaşamına müdahale edilmemeli.
İnsanlar umutsuzluğa ve güvensizliğe itilmemeli.
Değişimin en önemli sebepleri arasında açlık ve susuzluk, yokluk ve yoksulluk, terörün yerinden yurdundan kopardığı sığınmacıların durumu ve kargaşa ortamı içinde bulunan coğrafyaların varlığı da sayılabilir.
Modern yaşam tarzının benimsendiği yüzyılımızda artan ihtiyaçların karşılanması için zorlananlar, köle pazarlarında varlığı ile yokluğu egemenlerin iki dudağı arasında olanlar, hayatta kalma mücadelesi veren kimsesizler, erkek egemen toplumda varlığı ile yokluğu umursanmayan kadınlar, insanın insana yaptığı zulüm ve ölümün her yerde olması değişimi tetikleyen etmenler olarak düşünülebilir.
Yapılan kıyımların, ötekileştirmelerin, insanın insana yaptıklarının kanıksanması, ölümün doğallıktan yoksun kılınması, binlerce yıldan süzülüp gelen kültür eserlerinin balyoz darbeleriyle yerle bir edilmesi, geçmişin ayak izlerinin yer yüzünden silinmek istenmesi.
Yüzyıllardır kazanılan insanî değerler yok edildiğinde kaybedecek olan insanlıktır. İnsanlığın geleceğidir.
Vicdansızlığı, acımasızlığı, rant avcılığını, ahlâksızlığı, yalancılığı, kibirliliği, ötekileştirmeyi bir kenara bırakmak gerekir.
Demokrasiye, insan haklarına, özgürlük anlayışına, adalet ve eşitlik anlayışına sarılmak gerekir.


6 Şubat 2016 Cumartesi

İNSAN HAKLARININ GELDİĞİ NOKTA



İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi insanın insana yaptıklarının bir sonucu olarak yayınlanmıştır. Bildirgenin ilgili maddeleri incelendiğinde bu daha iyi anlaşılacaktır.
Değişik coğrafyalarda yapılan katliamlar tarih boyunca devam etmiştir. Modern silah araç gereçleri ile tek tek değil toplu olarak insan yaşamına son verilmeye başladığında acı, zulüm, gözyaşı katmerleşmiştir.
Basiretsiz yöneticilerin elinde bir yandan savaş makineleri, diğer yandan doğa yapacağını yapmıştır.
İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikalıların Japonya'nın Nagazaki ve Hiroşima kentlerine attıkları, insan dimağının kabul edemeyeceği bombanın sonucunda bir anda yüz binlerce masum insan yaşamını yitirmiş, şehirler ve çevresi harap olmuş, yaşanamayacak duruma gelmiş, yayılan radyasyon uzun yıllar sakat doğumlara sebep olmuştur.
Avrupa'yı kasıp kavuran faşist Hitler rejiminin saldırıları ile yine yüz binlerce insan yaşamını yitirmiş, gaz odalarında can vermiş, fırınlarda yakılmıştır.
Bugün yaşanan çatışmalarda kitle imha silahlarının kullanımının yasaklanması nedeni ile bu boyutta insan ölümleri gerçekleşmese de, insanların bulundukları coğrafyada sorunsuz ve huzurlu yaşam istekleri ellerinden alınmaktadır.
Afganistan, Irak, Suriye, Ruanda, Somali ilk akla gelen ülkelerdir. Bu ülkelerde insanlar ölüm pahasına başka bölgelere ve ülkelere göç etmektedir.
Yemen'de, Irak'ta, Suriye'de mezhep çatışmaları ötekine zulme varan boyuta ulaşmıştır. Çareyi göç etmekte bulmuşlar. Göç esnasında sığınmak istedikleri ülkeye giderken binlercesi yaşamını kaybetmiştir. kaybetmektedir.
Bunu kayıtsızca seyreden ve çatışmalara son vermek için yeterli çabayı sarf etmeyen ülkeler, silah satışlarında gelen milyarlarca dolara ellerini ovuşturmakta kan ve gözyaşı ile nemalanmaktadır.
İnsanları birbirine düşman eden, silah satan, savaş bölgelerindeki enerji kaynaklarını fütursuzca kullanan ülkelerin yayılmacı politikaları emperyalizmin ne denli acımasız olduğunun göstergesi değil de ya nedir.
Emperyalist ülkelerin kendinden olmayan diğerlerinde insanları kutuplaştırması, birbirinden nefret etmesine çabalaması elbette hedefi olan "böl, parçala, yönet" politikasına hizmet etmektedir.
Bu gerçekleri unutmamamız lazım. Ülkemizde oynanmak istenen emperyalist oyunları boşa çıkarmanın yolu, emperyal isteklerin ayırdın da olmamıza bağlıdır.


27 Mayıs 2015 Çarşamba

TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR


Sazıyla sözüyle toplumumuz kültüründe önemli bir yer tutan Aşık Veysel ne demişti “Benim sadık yârim kara topraktır”. Ve yine Nazım Hikmet bir şiirinde “Dörtnala gelip uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim” diyordu. Yüzyıllardır atalarımızın kanı ile yoğrulan bu topraklar bizim hem namusumuz hem de övüncümüzdür.
Ve bu toprakların üzerinde yaşayan insanlarımızın sorunu aslında hepimizin ortak sorunudur. Ortak sorunu bertaraf etmek ise ortak bir çalışma ile mümkündür.  O çalışmanın en önemli ayağı ise eğitimdir. İnsana yapılacak en önemli yatırım eğitime yapılan yatırımdır. Çünkü geleceğimizi şekillendirecek olan yine bizleriz, eğitimle şekillendireceğimiz insanımızdır. Ve insanca yaşamamız buna bağlıdır.
Martin Luther  “Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik, fakat bu arada çok basit bir sanatı unuttuk. İnsan gibi yaşamayı...” demiş zamanında. Bu sözün geçerliliğini yitirmesi ancak insanımızı iyi bir eğitim ile yetiştirmemize bağlı.
Peki, tek başına eğitim yeterli midir?
Başkaca hasletlere ve özelliklere ihtiyaç yok mudur?
Elbette tek başına eğitim yetersizdir. İyi bir eğitim anlayışının yanı sıra demokrasiye, özgürlüğe, insan hak ve hürriyetlerine, adalet anlayışına ihtiyaç vardır. Üçlü sac ayağının sarsılmadan durması için ayaklarının sağlam olması lazım hesabı !
Anadolu topraklarında yedi yüz yıllık bir imparatorluk geçmişinin son yıllarında ve sonrasında doksan iki yıllık cumhuriyet yaşamımızda; batıyı ve batılı yaşamı kendimize örnek almaya çalıştık.
Peki, ne derece batılı olduk?
Hukukumuz batılıdır.
Rejimimiz batılıdır.
Ekonomimizi batıya endekslemiş durumdayız.
AB’nin kapısını kırk yıldır aşındırıyor, zorda kalınca IMF’ye avuç açıyoruz.
Eğitimimiz batı modeli eğitim anlayışı ile işliyor işlemesine de, batının eğitim anlayışını tam uygulayabiliyoruz mu?
Her ilde üniversite var. Olmayanlarda ise üniversitelere bağlı yüksek okullar var. Hatta bir kısım ilçe de meslek yüksek okulları var.
Üniversitelerimizde iyi bir eğitim ile  yetiştirdiklerimizin yanı sıra yetiştiremediklerimize de diploma veriyoruz… Diploma veriyoruz da, üniversiteyi yeni bitirmiş bir mühendis iş hayatında deneyim kazanmadan, destek almadan işini tam manası ile yapabilir mi?
Eğitimde fırsat eşitliği batılı ve ekonomide öyle!
Hatırlıyı ve cüzdanı şişkini diğerinden ayırmayız!.
Toplumumuzun algılama yeteneği de  batıya endeksli! Yoksa kendi dilimiz durmuşken batı dillerinindeki sözcükleri kendimize referans alıp işyerlerimizin adına layık görür müyüz?
Mehmet Akif'in dediği gibi "Tek dişi kalmış canavar" misali batı gelişmekte olan mazlum milletleri yüz yıllarca sömürmüş, yer altı ve yer üstü kaynaklarını kendi ülkelerine aktarmış, sömürgeleştirdiği ülkelerin ucuz iş gücünden yararlanmıştır. Amaçları kardır. Mazlum ve savunmasız insanları düşünmez. Var olan varlıklarının satılıp kendilerine muhtaç olunmasını ister. Bizim paha biçilmez topraklarımızı da  parsel parsel satmadık mı?
Cennet kıyılarımızda denizle buluşmak için kıyılarımızı satın alan yabancıdan izin almamız gerekmiyor mu? Madenlerimizi ki özellikle altın madenlerimizi Kaz Dağlarında, Ovacıkta yabancılara havale ettik. Atadan dededen kalma geleneklerimize, kültürümüze dudak büker olduk. Sanayimizin yanı sıra tarımımızda batının denetiminde değil mi? Tütünü, şeker pancarını, haşhaşı çiftçimiz yetiştiremiyor. Neden? Çünkü kotalı. Belli miktarı aşamazsın. Ee ne olacak o zaman? Kolayı var batıdan satın alacaksın.
Anadolu’nun binlerce yıllık kadim tarihinde oluşturulan kültürel varlıklarımızın bir kısmı batının şehirlerinde sergilenmiyor mu? Bergama sunağı Berlin'de ne arıyor? Müzelerimizde olması gereken eserler kimi batılı ülkelerin müzelerinin vitrinlerini süslemiyor mu?
Batının değerlerini çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak için almalıyız. Doğrudur. İlim neredeyse orada bulup öğrenmek gerek. Bu da doğru. Yanlış olan nedir peki? Yanlış olan bana göre batı kültürünü alıp kendi kültürümüz içinde harmanlayamamız. Olay bu kadar basittir.
Misal, “İnsan hakları”, “demokrasi”, “düşünce özgürlüğü”, “hukukun üstünlüğü”, “lâiklik” vs. diyoruz. Diyoruz da. Bir yandan da düşünce özgürlüğü deyip bu ülkenin emperyal güçlere peşkeş çekilmesine mani olan Atatürk’e bile saldırıp olmadık yazılar yazıyoruz. Resimlerini çöpe atıp, büstlerini kırıyoruz. Atatürk’e ve eserlerine saldırmayı düşünce özgürlüğü bağlamında ele alıyoruz.   

    

27 Şubat 2014 Perşembe

EMPERYALİZM VE MİSYONERLİK


Emperyalizm yüz yıllardır gelişmekte olan yoksul ülkeleri sömürmüş, halkların yoksulluğuna daha da yoksulluk katacak adımları acımadan uygulamıştır. Onlarca ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarını kendi çıkarına kullanmış, ülkeleri "sömürge" konumuna getirmiş, ucuz iş gücü olarak sömürge ülkelerin ya da gelişmekte olan ülkelerin insan kaynaklarından faydalanmıştır. Fakir halkların alın terini kendi ülkesine akıtmıştır. Bunu yaparken bir yandan güç kullanmış, bir yandan da kendi kültür ve siyasi anlayışını yoksul halk kitlelerine kabul ettirmek için özel olarak yetiştirilen "misyoner" lerden yararlanmıştır.
Emperyalist ülkeler sömürgeleştirdiği ülkelerin kalkınmasına ve sanayileşmesine müsaade etmemiştir. İlgili ülkelerde medeniyetin ilerlemesine takoz koymuştur. Gelişmenin ve medeniyetin varlığı, halkın bilinçlenmesi emperyalizmin çıkarlarına dur demek anlamına geldiği gibi gelir kaynaklarının da kesilmesi demektir. Bunu çok iyi bilen emperyalist ülkeler bilerek ve isteyerek sömürge anlayışından vazgeçmemiştir. Sömürünün sona erdirilmesi yine sömürülen ülkelerin emperyalist emellere karşı koymasıyla mümkün olmuştur.
Emperyalist amaçlardan kurtulmak için medenileşmenin yolunun açılması gerekir. Sanayileşmenin yolunun açılması gerekir.
Ülke kaynaklarının yabancılarca paylaşılmasının önüne geçilmesi... Sömürge anlayışından kurtulmanın gerçekleşmesi... Sömürge konumundaki ülkelerin, kendilerini sömürge haline getiren ülkelere karşı koymasıyla mümkündür. Bunu yapabilmek için o ülke halklarının "ulusal bilince" ulaşması ve ulusal birlikteliğini sağlaması gerekir.
Ulusal bilinci bastırmak için bu ülkelerde eğitim ve propaganda kurumları açmakta...Bir kısım öğrencileri eğitim amacıyla kendi ülkelerine götürüp eğitip koşullandırmakta...Bir kısım eli kalem tutan yazarları ve basın mensuplarını beslemekte...
Bu bağlamda emperyalist ülkelerin değerlerinin ve anlayışının uygarlığın belirleyicisi olduğunu...Ulus devlet anlayışının çağdışı kaldığını...Egemenlik ve bağımsızlığın gereksizliğini... İnsanlığın evrensel değerlerinin önemli olduğunu...Lakin "evrensel değerler" anlayışında kendi belirledikleri değerlerin evrensellik özelliğinin bulunduğunun propagandasını yaptırmaktadır.
Osmanlı döneminde ülkemizi sömürgeleştirmeye çalışan batılı ülkeler bu amaçlarına ulaşmak için her türlü siyasi ve ekonomik oyunları oynamışlardır. Bir ülkenin istekleri doğrultusunda hizaya gelmesi için siyaseten yalnızlaştırılması, siyasi hataların yapılmasının sağlanmasının yanı sıra...
O ülkenin ekonomisinin istikrarsızlaştırılması...Maden kaynaklarını işletemez...Topraklarını işleyemez duruma getirilmesi ve borçlandırılması da hedeflenmektedir.
Fransız Maliye bakanlığı Müşaviri ve 1889 yılında Osmanlı Devleti'nde alacağı olan devletlerin Hesap Komisyonları Başkanı Daniel Ducoste şöyle demektedir:
"Türkiye (Osmanlı), ekonomik bakımdan tam bir perişanlık manzarası arz etmektedir. Türklerin özvarlıkları, iki asırdan bu tarafa, sürekli şekilde imparatorluğun Türk olmayan unsurlarla meskun bölgelerine akmaktadır. Bu büyük bir avantaj teşkil eder. Zira imparatorluğun çekirdeği olan Anadolu, bu suretle her gün daha gayri iktisadi şartlara mahkûm olmaktadır."
Daniel Ducoste önemli bir saptamada bulunuyor bu açıklamasıyla. Osmanlı ekonomisinin perişan olduğunu söylüyor. Osmanlı ekonomisi zaten onlarca yıl önce basiretsiz ekonomik politikalar yüzünden zor duruma düşmüştü. Sanayi yok denecek kadar azdı. Var olan üretim araçları zanaatkarların kullandığı el tezgahlarıydı.
1838 yılında İngiltere ile ekonomik ilişkilerin yoığunlaşmasıyla "Balta limanı anlaşması" imzalanmıştı. Bu anlaşma ile osmanlı devleti kapitalizmin ekonomi anlayışı çerçevesinde kurumsallaşma yoluna girmişti. 18. yüzyılın sonunda gerçekleşen sanayi devrimi ile sanayi birikimi kendini göstermeye başlamış, bir tarım ülkesi konumunda kalan osmanlı köylüsü bu durumda pazar için üreten konumuna düşmüş ve mülksüzleştirilmişti.
Osmanlının son dönemine rastlayan yoğun ve aralıksız savaşlar da ekonomiyi olumsuz etkilemiştir. Osmanlı devletinin çekirdeğini oluşturan Anadolu insanı ise savaşlardan gözünü açamamış; bu bağlamda ekonominin ipleri ve geliri savaşlardan muaf tutulan azınlıklara akmaya başlamıştır.
Daniel Ducoste devamla :" Şimdi, Türklerin borçlanmalarının hızla gelişmekte olduğu bir dönem yaşanmaktadır... O halde, Osmanlı maliyesi, ekonomisi ve servetleri hakkındaki kararlılığımızı müdafaa edebilecek Türk yöneticilere ihtiyacımız olacaktır.
Ben bu ' Yerli Misyoner'lerin, bizlerden ve siyasi ve benzeri baskılardan çok daha müsbet sonuçlar vereceği kanaatindeyim!... Bunlar, onlara (Osmanlılara)  kendi dilleri, kendi ikna metotları ile hitap etmek imkânını bulacaklardır..."
Ducoste'nin söyledikleri emperyalist zihniyetin çıkarları için "Yerli Misyoner" leri besleyip koruduğu;  bu çıkarcı ve menfaat düşkünlerinden yararlandığını açıkça göstermektedir. 
Emperyal güçler kendi çıkarları için, yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarını kullanacağı ülkeyi öncelikle borçlandırma yoluna gitmektedir. Üretim yapılmaması ve üretim araçlarının kullanılmasının engellenmesi için her türlü faaliyetten kaçınmamakta, amacına ulaşmak için o ülkenin insanlarını kullanmaktadır.
Üretim yapılması işlerine gelmemektedir. Aksi durumda kendi fabrikalarında ürettikleri ürünleri gelişmekte olan ülkelere satamayacaklar ve ellerinde kalacaktır.
Osmanlı maliyesinin son zamanlarda içinde bulunduğu durum ve Düyun-u Umimiye  (Genel Borçlar) incelendiğinde bu gerçek görülecektir. Borçlanmış bir devletin işletilebilir ve kullanılabilr kaynaklarının nasıl yabancıların eline geçtiğini göstermesi bakımından ibretlik bir durumdur.
Borç batağına çektikleri ülkelerden alacaklarını tahsil etmek için de ""siyasi be benzeri baskılar" yerine yerli misyoner kullanma yolunu seçmekteler.
Çünkü onlara göre bu yerli misyonerliğe soyunan kişiler o ülkenin dilini, kültürünü, geleneğini çok iyi bilmekte ve kendilerinin yapamayacağı  ikna metotları ile halkı kolayca kandırabilmektedir.
Yerli misyonerler çok değişik meslek grupları içerisine yuvalanmışlardır. Yönetici olarak görev yapanlar, medyada yazıp çizenler, hukukçu olanlar, öğretim görevlisi olanlar vsvs.
Yerli misyenerliğe soyunan yalakalardan ve emperyalizmin dişlilerinden kurtulmak için kendi değerlerimize, kendi kültürümüze sahip çıkmalı; geçmişte yaşanan olayları iyi tahlil etmeli ve bilinçlenmeliyiz. Sadece eli kalem tutan aydın kesimin değil tüm halkın bilinçlenmesi gerekir.

14 Nisan 2013 Pazar

EMPERYALİZMİN AMACINI İYİ ALGILAMAK LAZIM.



Halkları birbirine düşüren emperyalizm ve şakşakçıları boş durmuyor. Ulus devletleri yıkmanın gayretindeler. Çünkü ulus devlet emperyalizme karşı koymayı hedef alan bir akımdır. Bu konuda Vural Savaş “Kim bu hainler” adlı eserinde şunları yazıyor. “…Ulusçuluk akımının ilk amacı sömürge durumuna düşen ya da sömürülen toplumları bağımsızlığa yöneltmek, ülkelerin bağımsızlığını sağlamaktır…”
Bu gerçeği çok iyi bilen emperyalist zihniyet ulus devletleri yıkmanın koşullarını hazırlamak için sinsice planları hazırlamakta, ideologları vasıtasıyla bunu yapmanın yollarını aramaktalar.
Vural Savaş adı geçen eserinde bakınız ne yazıyor (sf.175) : “1991 yılının Haziran ayında, Almanya’nın Baden Baden bölgesindeki ‘’Kara Ormanlar’’da bir avuç etkili ve zengin insan bir araya gelerek önümüzdeki yüzyılın, hatta belki de daha ötesinin büyük stratejisini belirlemeye çalıştı. Aralarında devlet başkanlarından, önemli hanedanlıkların mensuplarına varıncaya kadar çok önemli simaları barındıran ve kendilerini ‘’Bilderbergci’’ olarak adlandıran bu kişilerin hepsi özel davetiye ile toplantıya çağrılmıştı. Halkın bu toplantının ayrıntılarından hiçbir zaman haberi olmadı.
Trilateral Komisyon’un da kurucusu olan David Rockefeller, Baden Baden’deki toplantının açılış konuşmasını yaptı. Rockefeller konuşmasına şöyle başlamıştı:
“Washington Post, The New York Times gazetelerinin ve Times dergisinin yöneticilerine, toplantımıza katıldıkları ve aynı zamanda 40 yıldır, gizlilik kurallarına riayet ettikleri için minnettarız… Eğer geçen zaman dilimi içerisinde kamuoyunun dikkatine maruz kalsaydık, dünya için tasarladığımız planları gerçekleştirmemiz mümkün olmayacaktı” (Texe Marrs, Uluslararası güç odakları. S.103).
Ahtapotun kollarını görüyor musunuz? Ulus devletlerin kurumlarını sarıp sarmalayarak, ulusal duyarlıkları felce uğratan, ahtapotun kollarına karşı koymak, yapmak istediklerinin bilinciyle hareket etmek gerekir.
Dünyada, her devletin vatandaşı, devletin adını teşkil eden ad ve kimlikle anılır. Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da Türktür. O nedenle kendi kimliğimize sahip çıkmak durumundayız. Bu düşüncemin haklı olduğunu Trilateral Komisyonu’nun dünya için tasarladığı planlarında söylenenler desteklemektedir.
Bakınız söz konusu planı, bir başka konuşmasında David Rockefeller nasıl açıklıyor.
Bu açıklamayı yine V.Savaş’ın ilgili eserinin 175.s.dan aynen aktaralım: “Dünyada bin devlet oluşturduğumuzda dünya daha mükemmel ve daha istikrarlı olacaktır. Halkların kendilerini yönetme hakları, artık dünya bankerleri ve entelektüelleri olan elitin otoritesi altına girecektir. Yüzyılımızda izleyeceğimiz stratejimiz budur.”
ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Robert Strawsz Hupe de şunları söylüyor:
“Amerika’nın misyonu milli devletleri gömmek, halklarını daha küçük birimlere bölerek yaşatmaktır. Gelecek Amerika’nındır. Yeni Dünya Düzeni, Amerikan İmparatorluğu ve tüm insanlığın rakip olmadığı evrensel düzenin adıdır.” (Erol Bilbilik, CFR Dış İlişkiler Konseyi, Umay Yayınları).
Bu açıklamalar emperyalistler ve küresel sermayenin aktörleri bankerler ve entelektüellerin dünya düzenini kendi amaçları doğrultusunda tekrar dizayn etme, ulusları bölüp parçalama, küçük gruplara ayırma ve dolayısıyla küçülmüş olan lokmaları daha kolay yutma ve yönetme amacında olduklarını göstermektedir.
Bu amaçlarını uygulayabilmek için küresel temelde yandaş edinme, halkları birbirine düşürme ve benzeri planlarla hedeflerine ulaşmanın peşindedirler.
Dün Yugoslavya’yı parçaladılar, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği 1990’lı yıllarda 15 devlete ayrıldı. Ayrılan bu devletler çeşitli sorunlarla boğuşmaktalar hala. Afganistan’ın içinde bulunduğu kargaşa ortamı dünya kamuoyunun gözü önünde olmakta. Her gün suçsuz insanlar kurşunlara hedef olmakta, yaşamını yitirmekte.
Tunus ile başlayan Arap Baharı adı altında Libya ve Mısır’da yaşananları herkes görmekte, bilmektedir. Suriye’de yaşanan iç çatışmalar da Küresel sermayenin ve emperyalist devletlerin rolünü inkâr etmek olanaksızdır. Irak topraklarında milyonlarca insanın Irak’ın işgali sırasında ve sonrasında yaşanan karmaşa nedeniyle yaşamını yitirmesi hafızalarda tazeliğini korumaktadır. Yemen’de iç çatışmalar, Sudan’da iç çatışmalar, Pakistan ve Myanmar’da yaşananları görmemek saflık olur.
Bu nedenle ulus devlet emperyalizme karşı koymanın çimentosudur.





11 Nisan 2013 Perşembe

GERİDE YIKIK DÖKÜK BİR ÜLKE BIRAKTILAR


Metropollere girişte ya da nüfusunun kalabalık olduğu yerleşim birimlerine girişte ilk göze çarpan kentin yoksulluğudur genelde. Gecekondular, derme çatma eğreti binalar, sokaklarında yalınayak koşuşturan çocuklar, küçük bakkal dükkânları, seyyar satıcılar. Demem o ki genelde kentler yoksulluklarıyla karşılar konuklarını.
Şehrin içine girdikçe yoksul görüntülerin, yerini zengin görüntülere bırakacağı düşünülür genelde. Bu varsayım doğrudur da.
Çoğu ülkelerde benzeri durumla karşılaşmak söz konusudur. Örneğin Ankara’mız Esenboğa yolu kentsel dönüşüm öncesi eğreti gecekondu binaları ile konuklarını karşılardı. Mamak tarafına yani şehrin doğu yakasına gidildiğinde on binlerce gecekondunun varlığı ile karşılaşılır. Köylerini terk eden, bir umutla kente gelenler çareyi gecekondu yapımında bulmuşlardır.
Bu ayki Atlas Dergisi’nde yayınlanan Mehmet Yaşin’in yazdığı “Şelale Yolunda” makalesini okuyunca; yazıya konu olan Zambiya’nın Livingstone kentinde yaşanan yoksulluğun kara Afrika’sında var olan yaşam şartlarının ne denli zorlu olduğunu göstermesi bakımından ilginç bir örnektir. Şehrin zenginlerinin yaşadığı yerler yok mudur elbette vardır. Ancak ülkenin en büyük, en eski, uzun yıllar başkent olmuş kentinde yoksulluk diz boyu.
Zambiya Afrika’nın güney bölümünde yer alan bir ülkedir. Uzun yıllar İngiltere’nin sömürgesi konumunda kalan ülke 1964 yılında bağımsızlığını kazanmıştır. Bağımsızlığını kazanması sonrasında ülke uzun yıllar yaşanan siyasi kaosa sahne olmuştur. Ünlü Victoria Şelalesinin üzerinde yer aldığı Zambezi nehri ülkeye adını vermiştir.
Bakınız Mehmet Yaşin Zambiya hakkında neler diyor. Kısaca bir göz atalım.
“Buraya adını veren İngiliz misyoner doktor David Livingstone, öylesine uzun ve heyecan veren bir öykünün kahramanı ki, hepsini bu sayfada anlatmak olanaksız. Kısaca anlatırsam; Livingstone, Orta Afrika’yı doğudan batıya geçen ilk beyaz adam. Amacı, bu kara kıtanın madenlerini bulmak, onları ülkesine taşımak ve tabii ki halkı Hıristiyanlaştırmaktı. Düşlerin hepsi gerçek oldu.; bakır ve pırlanta madenleri son noktasına kadar sömürüldü, halk onların dinine inandırıldı. Geride yıkık dökük bir ülke, yarım yamalak bir lisan ve yoksul bir halk bırakıp Zambiya’yı terk ettiler.”

Dikkatimi çeken “Geride yıkık dökük bir ülke, yarım yamalak bir lisan ve yoksul bir halk bırakıp Zambiya’yı terk ettiler” cümlesidir. Bu cümle emperyalist sömürgeci ülkelerin kendi ülkelerinin ekonomik ve kültürel çıkarı için yoksul ülke kaynaklarını ne denli acımasızca yağmaladığının kanıtıdır. İliğine kadar sömürdüğü ülkede işe yarar kaynak kalmadığın da, o ülkeyi terk etmekte ve halkı kaderleriyle baş başa bırakmakta, bir daha da geriye dönüp bakma gereğini duymamaktadır.
Bugün “Arap Baharı” söylemi ile Afrika’nın kuzeyinde yer alan Tunus, Mısır, Libya da; Yemen ve Suriye’de: dün Irak’ta ve halen Afganistan’da yaptıkları ve yapmaya çalıştıkları şey Zambiya’dan farklı değildir.
Bir yandan halkları birbirine düşürmek için sinsice plan ve tuzakların içindeler, bir yandan da sorun yarattıkları ülkelere silah satmakta, kendi silah şirketlerinin palazlanmasını sağlamaktalar. Diğer yandan da yoksul ya da gelişmekte olan, kendi ayakları üzerinde durmanın savaşını veren ülkelerin yer altı ve yer üstü kaynaklarına el koymakta, enerji koridorlarını denetimleri altına almakta ya da çok uluslu şirketlerce işletilmesini sağlamaktalar.
Dün Zambiya’da yapılanların bilincinde olan ülkelerin emperyalist girişimlere karşı çıkmaları kan ve barutla yok edilmeye çalışılmaktadır.
Emperyalizm ve onun çarklarını döndüren kapitalizm yoksulu değil varsılı korumaktadır.

17 Şubat 2013 Pazar

YAŞAMA HAKKI KUTSALDIR



İnsanın saf çağından bu yana dünyanın siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik sürecine; bu süreç içerisinde yaşanan bireysel ve toplumsal sorunlara ve kargaşa ortamına bakıldığında insan belleğinin kabul edemeyeceği ağır olayların yaşandığı görülür.
Devletlerin devletlerle çatışması.
Toplumların toplumlarla…
Bireylerin bireylerle çatışması…
Her daim çıkar ilişkisi bağlamında gerçekleşmiştir.
Ekonomik, düşünce, inanç bağlamında çatışmalar yaşanmıştır.
Halen de yaşanmaktadır.
Afganistan, Irak, Filistin, Mısır, Suriye, Tunus, Sudan, Libya, Yemen ve benzeri ülkelerin hem kendi içinde çatışması; hem de emperyalist oyunlara kurban edilmesi sürecini yaşadık, yaşıyoruz.
Enerji sahalarını ve koridorlarını ele geçirme iştahını her devirde koruyan emperyal güçlerin taşeronluğuna soyunan iç güçler de kargaşa ve kaos ortamının tırmanmasında; terör olaylarının yaşanmasında rol oynamaktadır.
Kargaşa ve kaos ortamında en çok zarar görenler kuşkusuz savunmasız sivil halktır.
Yaşama hakkı kutsaldır.
Her koşulda bu hakka saygı duyulması gerekmektedir.
Bugün diğerine doğrultulan silahın namlusunun ve hedefe ulaşan kurşunun acımasızlığının; yarın kimi hedef alacağı belli değildir.
Patlayan bombaların, mayınların; sıkılan kurşunların; kurulan kahpe terör tuzaklarının hedefi bellidir.
Savunmasız insanlar yaşamlarını kaybetmekteler.
Acılar katlanmakta…
Adaletsizlik ve vicdansızlık insan hakları üzerine bir karabasan gibi çökmektedir.
Terörün hedef ve amacı bellidir.
Çıkarı ve amacı için kan dökmekten çekinmeyeceği açıktır.
Teröre arka çıkanlar kapitalist düzenin ağababaları olan emperyalist güçlerdir.
O güçlerin tek amacı kendi ülkelerinin çıkarlarıdır.
Çıkarları için diğerlerinin yaşamını heba etmekten çekinmezler.

2 Şubat 2013 Cumartesi

ÇOCUK ASKERLER


Günümüzde koca bir köy niteliği ağır basan dünyamızın değişik bölge ve coğrafyalarında yaşanan olaylara bakıldığında olayların oluş ve gelişim biçiminin birbirinden farklı özellikler gösterdiğini görmek mümkündür.
Bir bölge veya ülkede oluşan bir sorun ile diğer bir bölgede oluşan sorun arasında yaşanılan coğrafyanın jeopolitik konumu, ekonomik özellikleri, kültürel yapısı, eğitim durumu ve algılama sorununa bağlı olarak farklılıklar görülür.
Yani Amerika’da görülen olay ve sorunlar ile Asya veya Afrika ülkelerinde görülen olay ve sorunlar birbirinden farklıdır. Ve hatta insana verilen değer bile farklıdır.
Gelişmişlik düzeyi olayların oluş ve sonuçlarında etkilidir. Ve hatta olayın sonuçlanmasında da bu nedenle farklılık görülebilir.
Günümüzde başta Afrika’nın kimi ülkeleri olmak üzere farklı coğrafyalarda süren savaşlar ve iç çatışmalar söz konusudur. Bu çatışmalarda en çok etkilenen ve zarar görenler ise hiç kuşkusuz çocuklardır. Yaşamının baharında, karar verme ve çevresini algılama yetisini kazanmaya çalışan çocuklar istedikleri değil, istemedikleri olayların içine itilmektedirler.
Somalili gemi korsanları içinde, elinde kendi boyundan büyük silah tutan çocukları görmek, Somali gibi az gelişmiş ve yoksullukla boğuşan ülkelerin sosyal yapısı hakkında bir fikir vermektedir. Kaldı ki Afrika’da yaşam koşullarının ve ekonominin açmazları, açlık ve yoksulluğun ulaştığı boyutlar karşısında bu çocuklar kendilerine daha iyi yaşam koşulu vaat eden gruplarca kolayca kandırılabilmektedir.
Afrika’da yerel isyancılarının arasında on binlerce çocuk askerin savaştığı bilinmektedir. Sadece Kongo’da üç binden fazla çocuğun silahlı gruplarca kullanıldığı tahmin ediliyor. Afrika ülkelerinde hükümet güçleri ile isyancılar arasında süren çatışmaların yol açtığı insanlık dramlarına her gün bir yenisi eklenmektedir. Afrikalının bildik zor yaşam koşullarına birde çocukların dramları karışıyor.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde ordu ile General Nkunda önderliğindeki isyancı gruplar arasında kıyasıya bir mücadele var. Bu mücadelede isyancıların ihtiyaç duyduğu silahlı isyancı ihtiyacının temin edilmesi amacı ile değişik yöntemlere başvuruluyor. Aileleri korkutma, çocukları kaçırma, tecavüz gibi tehditlerle çocukları isyancılar arasına “çocuk asker” olarak katılmaya zorluyorlar.
İsyancı General Nkunda’ya bağlı silahlı gruplar, 15 yaşındaki Patrick’i annesi için sabun almaya çıktığında kaçırdılar. Kısa bir eğitim sonrasında eline bir makineli tüfek verildi ve cepheye sürüldü. Bir şekilde isyancıların elinden kurtulan Patrick Doğu Kongo’nun Goma şehrinde bir rehabilitasyon merkezinde kalmakta ve nasıl kaçırılıp asker haline getirildiğini şu şekilde anlatmaktadır. “ Okuldan sonra annem çamaşırları yıkamak için gidip sabun almamı istedi. İsyancılar beni yoldayken buldu ve çantalarını taşımamı emrettiler. Eve gitmeyeceğimi, artık bir asker olacağımı söylediler. Onlara çok genç olduğumu, evin tek oğlu olduğumu ve anneme yardım etmem gerektiğini söyledim. Ama elimden başka bir şey gelmedi. Kendilerini reddedenleri hemen öldürdüklerini duymuştum.”
Patrick sonuçta onlarca çocuğun bulunduğu bir isyancı kampına götürülmüş ve bulunduğu yerin yanı başında kurulu bir sahra hastanesinde yaralı çocukların tedavi edildiğini görmüş. Yetersiz beslenme koşullarını bir yana bırakırsak geceleri yağmur, çamur demeden iklim koşullarının acımasızlığına açık bir şekilde uyumuş ve çatışmalara katılmıştır. Eğitimden arta kalan zamanlarda kız ve erkek çocukların yaralıların bakımı ile görevlendirildiklerini anlatan Patrick “Bize nasıl ileri koşacağımız, silahı nasıl tutacağımız ve düşmana nasıl ateş edeceğimiz öğretildi. Çok yaralı vardı. Suratına kurşun yemiş olanlar, kolunu kaybetmiş olanlar ve ölenler. Çok korktum ve yakında onlardan biri olacağımı biliyordum” Eğitiminin beşinci gününde eline silah verilen ve savaşmaya gönderilen Patrick“ Oraya gidersem öleceğimi biliyordum, ancak bunu yapmak zorundaydım. Geri dönsem beni kendileri vururlardı.” Sonunda komutanına lavaboya gitmesi gerektiğini söyleyecek, çalılığa varınca da, silahını atıp üniformasını yırtarak BM’in yakındaki bir karakoluna kaçacaktır.
Patrick kaçabildiği ve savaşın acımasızlığından kurtulduğu için şanslı. Silahlı isyancıların elinde bulunan on binlerce çocuğun geleceği ve akıbeti belirsiz. Patrick artık ailesinin yanına bile dönemeyecek. Dönerse isyancılardan kurtulması imkânsız.
Savaşların acımasız yüzü bu. Ne çocuk dinler ne yaşlı ne varlıklı nede yoksul. Amacına ulaşmak için önüne gelen her şeyi yerle bir eder ve savaş makinelerine kurban verir.
Dünya coğrafyasında yaşayan ve filizlenmek için zemin arayan tüm çocukların olması gereken yaşam koşullarına kavuşmaları ve İyi bir eğitimle kültür birikimlerini geliştirmeleri gerekir. O birikimlerini insanlığı karanlığa götürmek için değil aksine insanlığın yaşam koşullarını düzeltmeleri için kullanmaları gerekir. Eli silah tutan çocuk değil eli kalem tutan, aydınlık yüzleri güneşe dönük çocukların var olması dileğimizdir.
Geleceğimiz çocuklarımızdadır. Geleceğimizi şekillendirecek olan çocuklarımıza üretimi ve insanî anlayışı öğretmeliyiz. Barış için onları şekillendirmeliyiz. Her nerede olursa olsunlar “çocukların tümü bir çiçektir.”


26 Ocak 2013 Cumartesi

BİR DAHA YAŞANMASIN



Ülkemizin sosyal mücadele tarihine bakıldığında onlarca yılda kitlesel katliamların yapıldığı görülür. Bu olaylarda yaşamını yitiren onlarca, yüzlerce masum insan vardır. Yaşamını kaybedenlerin geride bıraktığı yakınlarının dinmek bilmeyen acıları, feryatları vardır.
İnternet ortamında dolaşırken konu ile ilgili yazılmış bir kitap dikkatimi çekti. Nedim Şahhüseyinoğlu’nun kaleme aldığı “Yakın Tarihimizde Kitlesel Katliamlar” adını taşıyan bu kitabın tanıtım bülteninde kısaca şunlar yazılıydı:
“Bu kitabın yazımında güdülen amaç, bu tür katliamların mezhep ya da sağ sol çatışması olmadığını; emperyalist güçlerin ve işbirlikçilerinin ortak planlarının perde arkası gizli güçler tarafından uygulanmasının sonucu olduğunu bir yönü ile sergilemektir.
Amacımız, katliamların üzerindeki giz örtüsünü aralamak, gizli örgütleri tanımak, böylece olayları daha akıcı değerlendirmenin imkânlarını yaratmak ve tarihten ders çıkararak provokasyonlara gelmeyecek bir bilinç oluşturmaktır.”
Ben bu kısa yazıda olaylarda yaşananlardan birkaç örnek vererek yaşanan acıları aktarmaya çalışacağım.
N. Şahhüseyinoğlu bu katliamların tarihlerini de şu şekilde vermiş: Ortaca (1966), Kırıkhan (1971), Malatya (1978), K.Maraş (1978), Çorum (1980), Sivas (1993), Gazi (1995).
Yaşanan ve bir daha yaşanması istenmeyen bu olaylarda insanların birbirlerine yaptıklarını okuyunca insanın kanı donuyor. Aklın mantığın, vicdanın, insani hiçbir düşüncenin kabul etmeyeceği işkence ve olaylar yaşanıyor.
Örneğin Muğla’nın Ortaca Bucağına bağlı Fevziye Köyü ile Kızılyurt Köyü arasında yaşanan arazi anlaşmazlığı sonucunda yaşanan olay adeta insanın nutkunun tutulmasına neden oluyor.
Kızılyurt köyünden Nazmi Yavuz’un hem ekonomik gücü yerindedir hem de paralı fedaileriyle çevresine istediğini yaptırır. Fevziye Köyü Alevi, Kızılyurt Köyü sünnidir.
Ortaca olayında yaşanan bu akıl almaz dram şu şekilde anlatılır: “ Fevziye Köyü’nden Rıza Özdemir ve eşi birlikte kendi tarlasında çalışmaya giderler. Kızılyurt Köyü’nden ve Nazmi Yavuz’un paralı fedailerinden beş kişi baskın düzenler. Rıza Özdemir’i bayıltıncaya kadar döverler. Rıza Özdemir’in eşi korkudan ormana kaçar. Saldırgan canileri, kadının arkasından koşarak ormanda yakalarlar. Kocasının yanına getiriler. Kocasının gözleri önünde hem kadını döverler, hem de sırayla tecavüz ederler.” (Hürriyet Gazetesi 14.06.1966)
Keza K.Maraş katliamında onlarca insan öldürüldü. İstenmeyen acılar yaşandı. Akıl almaz işkenceler yapıldı. Şahhüseyinoğlu’nun kitabının tanıtımında (Cumhuriyet Kitap sayı 1196/ 17 Ocak 2013) yaşanan içler acısı bir olay şöyle anlatılıyor: “Esma Suna adında bir genç kadın gebeydi. Doğumu yakındı. Saldırganlar Esma Suna’nın evine saldırdılar. Evdeki beş yakınını kurşuna dizdiler. Gebe Esma Suna, ‘Bari beni öldürmeyin’ diye yalvardı. Ellerini karnındaki bebeğin üstüne koydu. Saldırganlar Esma Suna’ya sopa ve satırla saldırdılar. Ağır yaralanan Esma Suna hastaneye kaldırıldı. Ne var ki, Esma ve karnındaki bebek kurşunlarla yaşamlarını yitirdiler.” Yine K.Maraş’ta “80 yaşındaki Cennet Çimen’in gözlerini tornavida ile oyup, kurşuna dizdiler. Sonra baş aşağı helânın çukuruna bıraktılar.”
Ortaca ve K.Maraş olaylarında verilen bu iki örnek olaylarda yaşananların kısa bir özeti durumunda aslında. Diğer olaylarda da istenmeyen görüntüler yaşandı. Acılar çekildi. Yakınlarını kaybeden insanların acılarını dindirmek için bir daha bu tür olayların yaşanmaması gerektiği açıktır.
Ülkemizde yaşayan bütün vatandaşların, fark gözetilmeden eşit haklardan yararlanması, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletinin varlığının vazgeçilmezliği; insan haklarına saygının vazgeçilmezliği, insan haklarının öneminin bilinmesi bu tür olayların bir daha yaşanmaması için önemlidir kuşkusuz.
Bu ülkede kışkırtmalar sonucu çıkarılan olaylarda toplu kıyımların yanı sıra bireysel olarak öldürülenler de vardır. Yaşananları sorgulamak, nedenlerini öğrenmek, bir daha bu tür olayların yaşanmaması için bilinçli olmak gerekir.
Emperyalist ülkelerin ülkemiz ve bölge ülkeler üzerindeki çıkarlarını bilmek, emperyalist amaçlara dur demek bakımından önemlidir.