Asker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Asker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2019 Pazar

YEMİN TÖRENİ



Soğuk bir gündü. Ayaz sokak ve caddelerde volta atanlara acımıyordu. Lakin, voltacılarda ayaza ve soğuğa aldırmıyordu.
Sokak ve caddelerin müdavimleriydi onlar. Gün boyu bir o yana bir bu yana yürüyen serseri mayınlardı sanırsın.
Ara sokaklarda rüzgarla savrulan yapraklar.
Gökyüzünü mesken tutmuş gri bulutlar.
Yağmur beklentisi var ya, işte yağmur bulutu onlar.
Yağmur zaten yağmış. Aralıklarla da yağıyor. Yollar, sokaklar ıslak, yağmur sularının biriktirdiği çöpler öbekler oluşturmuş.
Volta atanların botları ıslak, pantolon paçaları da.
Kara iklimine güven olmaz derler ya.
Pırıltısı olmayan güneş bir var bir yok, bulutların arasında bir kaybolup bir görünüyor.
Parkasız beresiz dışarı çıkmak mümkün değil.
Oğlumun yemin töreni için yola çıkıp sabah erkenden birliğinde olacağız.
Hazırlandık gün boyu.
Dayısı ve anneannesi gece geç saatlerde gelecekler.
Hava kararmaya, sokaklarda sessizlik hakim olmaya başladığında uyumak ne mümkün, sessiz ve heyecanlı bir bekleyiş, geçmek bilmeyen zaman.
Otobüsle gidelim sözüne dayısı itiraz etmişti. Olmaz öyle şey. Birlikte gideriz demişti. Hem Gelibolu yarımadasını da ziyaret ederiz demişti. Öyle de oldu.

Yol uzun, hava soğuk ve yağmurlu.
Gece olduğu için yollar nispeten tenha.
Yol boyunca sağlı sollu yerleşim yerleri.
Şehir ve ilçe merkezlerine yaklaştıkça artan reklam panoları ve neon ışıkları.
Tek tük açık lokanta ve çay ocakları.
Karanlığa bürünmüş binalar, pencerelerden dışarı sızan tek tük ışıklar.
Arabanın içinde ayaklarım uyuşmaya, hareketsizlikten dizlerim ağrımaya başladı.
Öyle ya, yaş ilerlemeye başladı mı sıkıntılarda artmaya başlıyor.
Saatler sonra oğlumun birliğinin nizamiye kapısındayız.
Etraf sanırsın ana baba günü.
Askerde ki evlatlarının yemin töreni için toplanmışlar.
Herkes gibi bizde sıraya girip içeri alınmamızı bekledik.
Bekleyişimiz çok da uzun sürmedi.
Misafirleri ve ziyaretçileri bekleyen güler yüzlü askerler, sorulan sorulara gülen yüzleriyle tek tek cevap veriyor.

Yemin töreninin yapılacağı alan hazırlanmış.
Masaların üzerine Türk bayrakları ve silahlar konmuş.
Askerlerin ellerini koyup yemin edecekleri silahlar bunlar.
Sıra sıra dizilmiş.
Asker aileleri ve ziyaretçiler yemin töreninin yapılacağı alanın etrafında kendilerine ayrılan yerlere oturdular. Meraklı gözlerle etrafı gözlemeye başladılar. Biz de yerimiz aldık. Kısa bir bekleyişten sonra, yemin edecek bölükler tek tek alana girmeye başladı.
Gürültüler kesildi.
Üşüten ayazı çoktan unuttuk.
Gözlerimiz evlatlarımızın üzerinde.
Ne mutlu bu güne diye düşünüyor insan.
Vatan görevi kutsal bir görev.
Allahım herkesin evladına nasip etsin.
Yemin töreni sonrasında aileler verilen izinle evlatlarıyla buluştu.

Sarılmalar, duygusal anlar yaşanıyor, resimler çekiliyordu.
Soğuğa, yağmura rağmen güzel bir gündü, asla unutulmayacak olan bu güzel görüntüler belleklere kazındı.
Gelibolu şehitler abidesini, şehitlikleri gezdik sonrasında.
Her yer tertemiz.
Gelibolu yarımadası ormanlarla kaplı.
Şehitlikler özenle düzenlenmiş, ziyaretçileri bilgilendiren tabelalarla donatılmış.
Çanakkale Savaşlarının önemini bir kez daha duyumsuyoruz.
Abidede yer alan şehitliği ziyaret edip dua ediyoruz.

Akşam olmaya, gün kararmaya başladığında da tekrar yola koyuluyoruz.
Yanımızda teskeresini almış olan oğlumu gururla bağrımıza basarak geç saatlerde tekrar İstanbul'a geliyoruz.
Yorgunluk var. Ama kimin umurunda.
Bu güzel günün anısı yorgunluğu çoktan alıp götürüyor çünkü.



19 Mart 2015 Perşembe

MUSTAFA KEMAL'İN ASKERLERİYİZ


Türk milleti, yakın tarihin ilk "milli kurtuluş savaşı" nı vermiş ve "ya istiklal, ya ölüm" parolasını tam bir içtenlikle uygulamış bir millettir. 
Bunu Mustafa Kemal'in önderliğinde gerçekleştirmiştir.
O nedenle evet biz;
"Mustafa Kemal'in Askerleriyiz".
Bu gerçeği göremeyenler, Mustafa Kemal'e dil uzatanlar  tarihin çöplüğünde debelenmekteler !

2 Şubat 2013 Cumartesi

ÇOCUK ASKERLER


Günümüzde koca bir köy niteliği ağır basan dünyamızın değişik bölge ve coğrafyalarında yaşanan olaylara bakıldığında olayların oluş ve gelişim biçiminin birbirinden farklı özellikler gösterdiğini görmek mümkündür.
Bir bölge veya ülkede oluşan bir sorun ile diğer bir bölgede oluşan sorun arasında yaşanılan coğrafyanın jeopolitik konumu, ekonomik özellikleri, kültürel yapısı, eğitim durumu ve algılama sorununa bağlı olarak farklılıklar görülür.
Yani Amerika’da görülen olay ve sorunlar ile Asya veya Afrika ülkelerinde görülen olay ve sorunlar birbirinden farklıdır. Ve hatta insana verilen değer bile farklıdır.
Gelişmişlik düzeyi olayların oluş ve sonuçlarında etkilidir. Ve hatta olayın sonuçlanmasında da bu nedenle farklılık görülebilir.
Günümüzde başta Afrika’nın kimi ülkeleri olmak üzere farklı coğrafyalarda süren savaşlar ve iç çatışmalar söz konusudur. Bu çatışmalarda en çok etkilenen ve zarar görenler ise hiç kuşkusuz çocuklardır. Yaşamının baharında, karar verme ve çevresini algılama yetisini kazanmaya çalışan çocuklar istedikleri değil, istemedikleri olayların içine itilmektedirler.
Somalili gemi korsanları içinde, elinde kendi boyundan büyük silah tutan çocukları görmek, Somali gibi az gelişmiş ve yoksullukla boğuşan ülkelerin sosyal yapısı hakkında bir fikir vermektedir. Kaldı ki Afrika’da yaşam koşullarının ve ekonominin açmazları, açlık ve yoksulluğun ulaştığı boyutlar karşısında bu çocuklar kendilerine daha iyi yaşam koşulu vaat eden gruplarca kolayca kandırılabilmektedir.
Afrika’da yerel isyancılarının arasında on binlerce çocuk askerin savaştığı bilinmektedir. Sadece Kongo’da üç binden fazla çocuğun silahlı gruplarca kullanıldığı tahmin ediliyor. Afrika ülkelerinde hükümet güçleri ile isyancılar arasında süren çatışmaların yol açtığı insanlık dramlarına her gün bir yenisi eklenmektedir. Afrikalının bildik zor yaşam koşullarına birde çocukların dramları karışıyor.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde ordu ile General Nkunda önderliğindeki isyancı gruplar arasında kıyasıya bir mücadele var. Bu mücadelede isyancıların ihtiyaç duyduğu silahlı isyancı ihtiyacının temin edilmesi amacı ile değişik yöntemlere başvuruluyor. Aileleri korkutma, çocukları kaçırma, tecavüz gibi tehditlerle çocukları isyancılar arasına “çocuk asker” olarak katılmaya zorluyorlar.
İsyancı General Nkunda’ya bağlı silahlı gruplar, 15 yaşındaki Patrick’i annesi için sabun almaya çıktığında kaçırdılar. Kısa bir eğitim sonrasında eline bir makineli tüfek verildi ve cepheye sürüldü. Bir şekilde isyancıların elinden kurtulan Patrick Doğu Kongo’nun Goma şehrinde bir rehabilitasyon merkezinde kalmakta ve nasıl kaçırılıp asker haline getirildiğini şu şekilde anlatmaktadır. “ Okuldan sonra annem çamaşırları yıkamak için gidip sabun almamı istedi. İsyancılar beni yoldayken buldu ve çantalarını taşımamı emrettiler. Eve gitmeyeceğimi, artık bir asker olacağımı söylediler. Onlara çok genç olduğumu, evin tek oğlu olduğumu ve anneme yardım etmem gerektiğini söyledim. Ama elimden başka bir şey gelmedi. Kendilerini reddedenleri hemen öldürdüklerini duymuştum.”
Patrick sonuçta onlarca çocuğun bulunduğu bir isyancı kampına götürülmüş ve bulunduğu yerin yanı başında kurulu bir sahra hastanesinde yaralı çocukların tedavi edildiğini görmüş. Yetersiz beslenme koşullarını bir yana bırakırsak geceleri yağmur, çamur demeden iklim koşullarının acımasızlığına açık bir şekilde uyumuş ve çatışmalara katılmıştır. Eğitimden arta kalan zamanlarda kız ve erkek çocukların yaralıların bakımı ile görevlendirildiklerini anlatan Patrick “Bize nasıl ileri koşacağımız, silahı nasıl tutacağımız ve düşmana nasıl ateş edeceğimiz öğretildi. Çok yaralı vardı. Suratına kurşun yemiş olanlar, kolunu kaybetmiş olanlar ve ölenler. Çok korktum ve yakında onlardan biri olacağımı biliyordum” Eğitiminin beşinci gününde eline silah verilen ve savaşmaya gönderilen Patrick“ Oraya gidersem öleceğimi biliyordum, ancak bunu yapmak zorundaydım. Geri dönsem beni kendileri vururlardı.” Sonunda komutanına lavaboya gitmesi gerektiğini söyleyecek, çalılığa varınca da, silahını atıp üniformasını yırtarak BM’in yakındaki bir karakoluna kaçacaktır.
Patrick kaçabildiği ve savaşın acımasızlığından kurtulduğu için şanslı. Silahlı isyancıların elinde bulunan on binlerce çocuğun geleceği ve akıbeti belirsiz. Patrick artık ailesinin yanına bile dönemeyecek. Dönerse isyancılardan kurtulması imkânsız.
Savaşların acımasız yüzü bu. Ne çocuk dinler ne yaşlı ne varlıklı nede yoksul. Amacına ulaşmak için önüne gelen her şeyi yerle bir eder ve savaş makinelerine kurban verir.
Dünya coğrafyasında yaşayan ve filizlenmek için zemin arayan tüm çocukların olması gereken yaşam koşullarına kavuşmaları ve İyi bir eğitimle kültür birikimlerini geliştirmeleri gerekir. O birikimlerini insanlığı karanlığa götürmek için değil aksine insanlığın yaşam koşullarını düzeltmeleri için kullanmaları gerekir. Eli silah tutan çocuk değil eli kalem tutan, aydınlık yüzleri güneşe dönük çocukların var olması dileğimizdir.
Geleceğimiz çocuklarımızdadır. Geleceğimizi şekillendirecek olan çocuklarımıza üretimi ve insanî anlayışı öğretmeliyiz. Barış için onları şekillendirmeliyiz. Her nerede olursa olsunlar “çocukların tümü bir çiçektir.”


10 Ocak 2013 Perşembe

SARIKAMIŞ



Hanife Hanım “yaren” adlı bloğunda yazıyor:
“Babam dedi. Sanırım artık gelmez!
Yıl 1915 Osmanlının birçok cephede savaştığı, her türden levazımın gerekli olduğu gibi her şeyden önce de savaşacak asker lazımdı. Büyük kayıpların verildiği, gidenlerin geri gelmediği, çoğunun akıbetinin bilinmediği günler… İnsanımız istasyonlarda sabahlıyor… Ümitle beklenen kara trenler kara haber getiriyor çoğu zaman. Anaların, bacıların, eşlerin gözleri ağlamaktan fersiz düşmüş, çaresiz bekleyişi… Bekledikleri bir defa ölmüş ama o her kara tren gelişinde bir defa daha ölen kadınlarımız. Yorgun, bitkin ve başı eğik, kara tren acı bir çığlık atarak uzaklaşıyor. İnadına yaşatılmaya çalışılan ümitleri, o korkunç bekleyişleri bir ağıta dönüşüyor:
Kara tren karayılan gelmez olaydın,
Gül yârimi elimden almaz olaydın…”

Acı, lakin gerçek...
İç burkucu, dram yüklü...
Tarihimiz geçmişte askere gidip de gelmeyenlerin geride bıraktıklarının acılarıyla kaplı.
Sarıkamış dramı misal...
1914 yılı Aralık ayı...
Zemherinin en koyusu…
Tilki’nin “bakır döktüğü” aylar…
Asker aç...
Asker sefil...
Asker çıplak...
Asker yazlık kıyafetiyle Arabistan Çöllerinden Sarıkamış'a getirilmiş...
Ordu komutanları Alman...
Başkomutan Enver Paşa...
Alman hayranı...
Mehmetçik ölmüş...
Ne gam...
Ne keder...
Ne önlem...
Düşman güçlü...
Ölümüne itaatin resmi çizilmekte Köprüköy’de, Barduz’da, Sarıkamış’ta, Allahuekber dağlarının amansız yamaçlarında…
Mevsim zemheri, bir soğuk savaştır yaşanan...
Tipinin en çetini...
Tifüsün en zalimi...
Çaresizliğin en koyusu...
Soğuktan da beter çaresizlikten üşüyen asker...
Üniforma denkleştirip giyebilenlerle yazlık kıyafetliler yan yana…
Taş binanın kuytusuna sığınmış bekleşmekte…
Seferberlik var demişler…
Anadolunun yağız delikanlısı…
Vatan söz konusu olunca…
Düşünmeden yurtlarından, yerlerinden yola çıkmış ve kendilerini taş binanın avlusunda bulmuşlar…
İçerisi tıka basa dolu…
Geniş avlunun kemerli kapısından ığıl ığıl gençler akıyor…
Sonrası…
Sonrası tam bir dram…
Komutanların yaptığı hatalar...
İstanbul'dan ya da Erzurum'dan kış şartlarında uzaktan savaş idare etmeler...
Hatalar zinciridir...
Kapatır yolları...
Allahuekbere bağlar...
On binlerce canı...
Dağ amansız...
Geride kalanlar...
Asker yolu gözleyenler...
Demezler mi?
"Kara Tren karayılan gelmez olaydın,
Gül yârimi elimden almaz olaydın..."

22 Temmuz 2011 Cuma

Aymazlığın Bu Kadarı da Olmaz

Şu son aylarda yaşananlar insanlarda var olan güven olgusunu yok etti. Güven yoksa yapılanların inandırıcılığı kalmaz. Güven duyma isteği başkasından insanca muamele görme algısının ilk basamağıdır. Kaybolursa tekrar kazanmak zordur.
İnsanlar arasında sürüp giden diyalog yok olmamalıdır. Yalana başvurulmamalıdır. Hiç kimse küçümsenmemelidir. Hiçbir insan her ne sebeple olursa olsun ötekileştirilmemelidir. İnsana saygı bunu gerektirir. Demokratik kurallar bağlamında kabul gören insan haklarının da gereği budur.
Aslında yanlışı yapana yaptığını kabullendirmek mümkün değildir. Çünkü yaptığının doğruluğuna inandırılmıştır. Şartlandırılmıştır. O doğrultuda eğitim almıştır. Soyut düşünmektedir. Kabul ettiği düşünce ve ideolojiden farklı bir şeye inandırmak zordur.
Yanlışın kabul görüldüğü, gerçeğin hiçe sayıldığı bir ortamda var olmak kolay değildir. Herhangi bir konuda önyargılı olmak doğru değilse, gerçeği saptırmak da doğru değildir.
Her olay mutlaka bir sonuç doğurur. Etki tepki meselesidir bu. Olayın mahiyetine göre gösterilecek tepki ya da kabul durumu da önemlidir. Toplumun kabullenmeyeceği bir yaklaşımda bulunmak elbette beraberinde tepkiyi de getirecektir.
Durup dururken de tepkiye neden olacak yaklaşımlardan kaçınmak toplumun algısı ve güven içinde yaşaması için önemlidir. Yazıp çizerken ya da yaşananlara yorum yaparken buna dikkat etmek gerekir.
Silvan kırsalında Şehit düşen 13 Mehmetçiğimiz için yapılan yorumlar var. Yorumların geneli terörü lanetleyici niteliktedir. Zaten bunun da böyle olması gerekir. Vatan evlatlarının kahpece kurulan bir pusu ile şehit edilmesi yürekleri dağlamıştır. İnsanların duydukları acıyı dile getirmeleri doğal bir yaklaşımdır.
Fakat bazı yorumlar var ki okuyunca insanın içini acıtmaktadır. Bu nasıl bir yaklaşımdır, anlayıştır diye düşünmesine neden olmaktadır.
İşte o yorumlardan birinde (internet ortamında okuduğum kadarı ile) “ Aslında 13 değil 12 şehidimiz vardır. Hataylı asker alevidir. Alevilerden şehit olmaz. Onların bastığı yerde namaz dahi kılınmaz” şeklindedir.
Dile getirilen bu durum konusunda diyanet işleri başkanlığı ve alevi federasyonları bir açıklama yaparlar mı, gerçeği bir tokat gibi bu aymazın suratına fırlatırlar mı bilinmez ama bu ve benzeri şekilde yapılan ve toplumun hassas olduğu konularda ulu orta, yalan yanlış yapılan ve halkın duygularını rencide eden açıklamaların önünün alınması gerekir.
 Bu konuda benim söyleyeceğim tek şey bu düşüncenin ve yaklaşımın yanlış olduğudur.
Sivas’da 34 insanı diri diri ateşe verip yakan bu zihniyettir işte. Maraş olaylarında insanları katleden, çorum olaylarında insanlara acı çektiren, yerinden yurdundan eden bu zihniyettir işte.
Bu ve benzeri yaklaşımların sonucunda toplum ayrıştırılmak istenmektedir. İnsanların duyguları incitilmekte ötekileştirilmektedir. Bu yaklaşıma dur denilmesi gerekir.
Emperyalizmin ve iç ve dış düşmanların, şarlatanların da isteği budur. Toplumun ayrıştırılmasıdır. Kardeşin kardeşe düşürülmek istenmesidir.
Aklı başında insanlar bunlara fırsat vermemelidir.
Alevi toplumu bu ülkenin gerçeğidir. Bunu kabullenmek gerekir.
Ayrıca yüzyıllardır bir arada yaşamış insanlar arasına bu şekilde olumsuz düşüncelerle girmek ne derece doğrudur? Bugün alevi- Sünni ayrımı yapılmadan kız alıp veren ailelerin varlığı unutulmamalıdır.
“Onların bastığı yerde namaz dahi kılınmaz” düşüncesini öne süren vatandaşa sormak lazım. Bu ülkenin dört bir yanında yüz binlerce, milyonlarca alevi vatandaş yaşamaktadır. Bu vatan toprağına dün de bugün de ayak basmaktadırlar. Dün de bugünde bu vatanın bekası ve geleceği için çalışmaktadırlar. İnsanları ötekileştirmek kimseye bir yarar sağlamaz. Olumsuz düşünceyi öne süren kişiye de bir yarar sağlamaz.
Eğer “inanın bana düşüncem budur, ağzımdan kaçmadı, başıma yıldırım düşse, kayalar kafama yıkılsa yine de söylemekten duramazdım” diyorsan şunu bilmelisin ki yanlış yoldasın.
Yok, eğer “inanın bana ağzımdan kaçtı, o sözü söyledikten birkaç dakika sonra geri almak için neler vermezdim” diyorsan, yanlış yaptığını, o yorumu yazdığın sitede dile getirmeli özür dilemelisin.
Yorumun yayınlandığı ve günlük bir gazeteye ait olduğu belli olan sitenin kız çocuklarına taciz ile suçlananları içinde barındırması ayrıca düşündürücüdür.