Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2016 Cumartesi

ANLAYIŞ FARKI

Zaman akıp gidiyor. Yaşanan olumlu ve olumsuz olayların bıraktığı izler insan yaşamında belirleyiciliğini koruyor.
Gazete manşetlerine, televizyon ekranlarına yansıyan o kadar çok olay var ki insan belleğini şaşkına uğratan.
Osmanlı heveslilerinin cumhuriyet rejimine karşı söylediklerini okudukça bu ülkede demokrasiyi içselleştirememiş Osmanlının meşrutiyetini arayanların hala var olduğunu görüyoruz.
Cumhuriyet öncesine, cumhuriyet ile kaybolan şeyi aramaya heves edenlerin, o şeyin varlığının yok olmasından önce içine düştüğü hasta adam rolüne iyi bakmaları gerekir.
Temelleri sarsılmış, kapitülasyonların kabulü ile emperyalizmin egemenliğine girmiş, ayakta kalabilmek için Sevr'i kabul etmiş, Mondros'u imza altına almış, Batı'nın ekonomik anlayışını, siyasi yaklaşımını ve teknolojisini uygulamaya çalışmış borç içinde bir devletin varlığını unutmuş görünüyorlar.
Gerçek şudur ki ne son padişahların politikaları, ne İttihat ve Terakki anlayışı ne de Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkma kararı vermeden önce ki arayışları Osmanlıyı kurtaramadı.
O dönemde ulemanın verdiği bazı kararlara bakalım ve heveslenenler için bir kaç örnek ile yetinelim.
1831 senesinde İstanbul'da yaşanan veba salgını için gemilere karantina kabul görmüyor.
Yine aynı yıllarda baş gösteren kolera salgınında  suyun kaynatılarak içilmesi benimsenmiyor.
1850'li yıllarda evlenecek çiftlerin frengi muayenesinden geçirilmesi ulemanın karşı koyması ve şeyhülislamın fetvası ile kaderci anlayış çerçevesinde ele alınıyor.
III.Murat zamanında, matematik ve astronomi bilgini Takiyyedin'in Tophane'de kurduğu rasathane İstanbul'da veba salgını olması ve kuyruklu yıldız'ın belirmesi nedeni ile yıkılmıştır. Gerekçesi, göklerin esrarının öğrenilmesinin istenmemesi.
Osmanlı dönemi ve anlayışı geride kalmıştır.
Ne günümüzün aydınlanmacı anlayışı, ne de teknolojisi geçmiş ile uyum sağlayamaz.

Osmanlının fetva geleneğinin demokrasi içinde yeri yoktur.

18 Şubat 2013 Pazartesi

BALTA LİMANI ANLAŞMASINDAN GÜNÜMÜZE



Osmanlı devleti bir zamanlar “Devlet-i Aliyye”, yani “Yüce Devlet” idi. Onbir milyon kilometrekareye tekabül eden topraklara sahip devletin sınırları içinde yaklaşık 65 milyon nüfus barınıyordu. Topraklarında Türk olmayan çeşitli unsurları da barındıran devlet zaman içinde eski gücünü kaybetmeye başladı. Öte yandan İngiltere, Fransa ve Rusya’nın ayak oyunları da siyasi ve ekonomik yönden devleti çökertmeye yönelikti.
İlk büyük ekonomik darbe 1535 kapitülasyonları ile ve sonraki darbe 1838 tarihli Balta Limanı antlaşması ile geldi. Osmanlının Balta Limanı antlaşmasını imzalamak zorunda kalması bir yana, antlaşma ile Yed-i Vahid (Bazı malların üretim ve dağıtımının bütünüyle devlete veya yerli tüccara ait olması) düzeninin sona ermesi ve iç ticaretin yabancı tüccarlara bırakılması gerçekleşti. Bunun anlamı ise Osmanlı gelirlerinin önemli ölçüde azalması idi. Batının amacı da zaten bu değil miydi? Ekonomisi törpülenmiş “Hasta “ tabir ettikleri bir devlet işlerini kolaylaştıracaktı. Nitekim sonraki gelişmeler batının isteği doğrultusunda gelişti.
Osmanlı devleti bir yandan 1839 Tanzimat, 1856 Islahat Fermanları ile ve 1876-1908 meşrutiyet hareketleri ile demokratikleşmeye çabalıyordu. Bu çabalar sırasında bir yandan da Mustafa Kemal önderliğinde yapılacak olan Kurtuluş Savaşı’na dek sürecek bitmez tükenmez savaşlarla varlığını sürdürme amacında idi. Bu süreçte batılı emperyalist devletler aç kurtlar misali Osmanlı topraklarını aralarında pay etmenin hesabını yapıyorlardı.
Amaçları Osmanlıyı bölüp parçalamak ve yönetmekti. Balta Limanı anlaşmasının zamanla diğer Avrupa devletleri ile de imzalanması Osmanlı ekonomisini felce uğrattı. Avrupalının asıl isteği olan borçlanmalar gerçekleşti ve devlet can çekişmeye başladı.
Balta Limanı faciasından 157 yıl sonra 1995 yılında girilen Gümrük Birliği de Türkiye’yi ticari olarak zayıflatmış, ekonomiyi IMF ve Dünya Bankası bağlamında dışa bağımlı hale getirmiş ve geçen zamanda Türk ekonomisinin milyarlarca dolar kaybına neden olmuştur. Bu bakımdan Gümrük Birliği anlaşmasının Balta Limanı anlaşmasından farklı olmadığı unutulmamalıdır.
Batılı ülkeler sonuçta I.Dünya Savaşı ile amacına ulaşmıştır. Savaş sonrası yapay sınırlar sonucu yaratılan alt yapısı olmayan devletler, bu devletlerin halkı ile yeterli uyumu sağlayamayan iktidarların çarpıklığı ve bölgede var olan rantın paylaşım gerginliği sonucunda Filistin topraklarında İsrail devletinin kurdurulması ile sonuçlanmıştır. Bugün Ortadoğu’da yaşananların Türkiye’yi yakından ilgilendirdiği gerçeği göz ardı edilmemelidir.
Türkiye bu süreci ve süreçte yaşananları unutmamalıdır. Balta Limanı anlaşmasının Osmanlıyı nasıl parçalanmaya ittiğini ve ekonomik çıkmaza sürüklediğini hafızalarımıza yerleştirmeliyiz. Bugün içinde bulunduğumuz coğrafyaya yönelik ABD ve AB ülkelerinin ekonomik ve siyasi politikalarının amaçlarını tahlil ederken geçmişte yaşananlardan yeterli dersi çıkarmasını bilmeliyiz.
Günümüz siyasi konjonktüründe yaşananlar irdelendiğinde geçmişte ekonomik ve siyasi alanda yapılanların tekrarlanmak istendiğini görmemek için dünyadan bihaber olmak gerekir. ABD’nin ve AB’nin bölgeye yönelik siyasi beklentisi açıktır. Ve hatta zaman zaman ortaya bilinçli bir şekilde sürülen ve Türkiye’nin Güneydoğusunu içine alan bir Kürt devletini de kapsayan yeni Ortadoğu haritalarının amacını da iyi değerlendirmek gerekmektedir.
Ortadoğu'da ki olayların  bölgesel ve küresel kaynaklı hareket olduğu göz ardı edilmemelidir. Küreselleşmenin politik ve ekonomik hedefi bellidir. Ulus devleti zayıflatmak, milliyetçilik duygularını yok etmek ve böylece emperyalizmin ve büyük sermayenin önündeki engelleri kaldırmaktır.
Bu süreçte dillerinde düşürmedikleri insan hakları, hak, hukuk, demokrasi, özgürlük kavramlarını hâkim unsurların dünyayı kontrol edebilme aracı olarak kullanmakta olduklarını da unutmamak gerekir.
    

10 Ocak 2013 Perşembe

SARIKAMIŞ



Hanife Hanım “yaren” adlı bloğunda yazıyor:
“Babam dedi. Sanırım artık gelmez!
Yıl 1915 Osmanlının birçok cephede savaştığı, her türden levazımın gerekli olduğu gibi her şeyden önce de savaşacak asker lazımdı. Büyük kayıpların verildiği, gidenlerin geri gelmediği, çoğunun akıbetinin bilinmediği günler… İnsanımız istasyonlarda sabahlıyor… Ümitle beklenen kara trenler kara haber getiriyor çoğu zaman. Anaların, bacıların, eşlerin gözleri ağlamaktan fersiz düşmüş, çaresiz bekleyişi… Bekledikleri bir defa ölmüş ama o her kara tren gelişinde bir defa daha ölen kadınlarımız. Yorgun, bitkin ve başı eğik, kara tren acı bir çığlık atarak uzaklaşıyor. İnadına yaşatılmaya çalışılan ümitleri, o korkunç bekleyişleri bir ağıta dönüşüyor:
Kara tren karayılan gelmez olaydın,
Gül yârimi elimden almaz olaydın…”

Acı, lakin gerçek...
İç burkucu, dram yüklü...
Tarihimiz geçmişte askere gidip de gelmeyenlerin geride bıraktıklarının acılarıyla kaplı.
Sarıkamış dramı misal...
1914 yılı Aralık ayı...
Zemherinin en koyusu…
Tilki’nin “bakır döktüğü” aylar…
Asker aç...
Asker sefil...
Asker çıplak...
Asker yazlık kıyafetiyle Arabistan Çöllerinden Sarıkamış'a getirilmiş...
Ordu komutanları Alman...
Başkomutan Enver Paşa...
Alman hayranı...
Mehmetçik ölmüş...
Ne gam...
Ne keder...
Ne önlem...
Düşman güçlü...
Ölümüne itaatin resmi çizilmekte Köprüköy’de, Barduz’da, Sarıkamış’ta, Allahuekber dağlarının amansız yamaçlarında…
Mevsim zemheri, bir soğuk savaştır yaşanan...
Tipinin en çetini...
Tifüsün en zalimi...
Çaresizliğin en koyusu...
Soğuktan da beter çaresizlikten üşüyen asker...
Üniforma denkleştirip giyebilenlerle yazlık kıyafetliler yan yana…
Taş binanın kuytusuna sığınmış bekleşmekte…
Seferberlik var demişler…
Anadolunun yağız delikanlısı…
Vatan söz konusu olunca…
Düşünmeden yurtlarından, yerlerinden yola çıkmış ve kendilerini taş binanın avlusunda bulmuşlar…
İçerisi tıka basa dolu…
Geniş avlunun kemerli kapısından ığıl ığıl gençler akıyor…
Sonrası…
Sonrası tam bir dram…
Komutanların yaptığı hatalar...
İstanbul'dan ya da Erzurum'dan kış şartlarında uzaktan savaş idare etmeler...
Hatalar zinciridir...
Kapatır yolları...
Allahuekbere bağlar...
On binlerce canı...
Dağ amansız...
Geride kalanlar...
Asker yolu gözleyenler...
Demezler mi?
"Kara Tren karayılan gelmez olaydın,
Gül yârimi elimden almaz olaydın..."