Kurtuluş Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kurtuluş Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2025 Pazar

MUSTAFA ARTIK KONUŞAMIYORDU


 Mustafa, karlı bir kış günü iki bacağı üzerinde koşarak ayrıldığı köyüne, dokuz yıl sonra güneşli bir bahar sabahı tek bacağı üzerinde girdi...

İki kolunda koltuk değnekleri, üzerinde Cafer Kumandanın hediye ettiği üniforma…
İçinde, derinlerinde, her geçen gün büyüttüğü bir özlem, ana şefkati, yar koynu, evlat kokusu...
Eksikte olsa dönmeyi başarabilen az sayıda vatan evladından biriydi Mustafa...
Dokuz koca yıl boyunca yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını kan ve barut kokan topraklara gömdü...
Acılarını, yüreğindeki derin kör kuyuların içine sakladı...
Köyün taşlı yollarından geçip çeşme başına yaklaştıkça, ne eksik bacağını hisseder oldu, ne de dokuz yılın hediyesi tüberkülozun genzinde hissettirdiği kanın tadını...
Tek bacağı üzerinde ilerledikçe, vuslatın sıcaklığını hissetmeye başladı...
Mustafa çeşme başına oturup biraz soluklandı, kana kana su içti...
Az sonra, yanında merkebiyle köy eşrafından eski imam Halil Emmi yaklaştı...
Üniformalı birini görmek heyecanlandırdı Halil Emmi'yi...
Giden kolay kolay gelmezdi geri bu topraklarda. Uzunca bir süre Mustafa’nın gözlerine baktı… Yüzünü, saçlarını okşadı...
Dudakları belli belirsiz titremeye, gözleri dolu dolu nemlenmeye başladı...
Hırıltılı bir ses tonuyla ağzından tek bir kelime çıktı dışarı...
Sanki dokuz yıldır mahpustu ağzında, ‘’Mustafa’m’’
Sarıldılar doyasıya…
Hıçkırarak ağlayan Mustafa şaşırdı haline, ‘’demek hala dökecek gözyaşım kalmış’’ diye geçirdi içinden...
Halil Emmi, bir şey söylemeden kolundan tutup biraz ilerideki evine götürdü Mustafa’yı...
Avlunun tahta kapısından içeri girip, tahta bir sandalyeye oturttu...
Halil Emminin ağlaması hala son bulmamıştı...
Kendini biraz toparlayıp beyaz mendiliyle gözlerini sildi...
Hafif bir tebessümle, "Hoş geldin Mustafa’m",.. Nasılsın, diyebildi....
Mustafa, sessiz bir şekilde, ‘’şükür’’’ dercesine sağ elini kaldırıp iki göğsünün ortasına koydu...
Yorgun gözleriyle Halil Emmi'nin gözlerine baktı...
Heybesinden bir zarf çıkarıp Halil Emmi'ye uzattı...
Köydeki okuma yazma bilen birkaç kişiden biri olan Halil Emmi zarfı açtı, okumaya başladı...
Cafer Kumandanın imzasıyla biten mektup, Mustafa’nın Tüberküloz olduğunu, Çanakkale’de bir bacağını kaybettiğini ve artık konuşamadığını bildiriyordu...
Yetmiş yaşındaki Halil Emmi nice savaşlar görmüş, açlık çekmiş, tarifsiz acılar yaşamış biriydi fakat biraz sonra Mustafa’ya anlatacaklarının acısı her şeyin üzerine taht kurup oturacaktı...
Mustafa’m…
Yiğidim...
Anlıyorum hissettiklerini, heyecanını...
Yıllar önce ben de köyüme dönüp aileme kavuştuğumda, gayri ölüm de gelse hoş gelsin derdim...
Siz köyden ayrıldıktan üç yıl sonra annen vefat etti...
Karın Zehra bebeğiyle ortada kaldı...
Sizden bir haber alınamayınca öldünüz sandık...
Ne bir mektup geldi, ne bir haber, ne de gidip de geri dönen biri...
Ortada kalan muhtaç kadınlar harbe giden erkeklerin yakınlarıyla evlendirildi...
Zehra’da küçük kardeşin Hasan ile evlendi...
Senin oğlun Ali’de Hasan’ı babası biliyor...
Ama artık Ali demiyorlar, Mustafa diye değiştirdiler adını...
Halil Emmi yutkuna yutkuna, hıçkıra hıçkıra olan biteni anlatmaya devam etti...
Mustafa duydukları karşısında önce tepkisiz kaldı...
Göz damarlarının kızardığı fark ediliyordu...
Artık daha acısını yaşamam dediği her olaydan sonra daha katmerlisini yaşamıştı dokuz yıl boyunca...
Ayağa kalktı…
Koltuk değneklerine tutunup kapıya yöneldi. ‘’Nereye oğul’’ diye seslendi Halil Emmi...
Mustafa mektubu uzatıp parmağıyla bir yeri işaret etti...
Parmak ucunun gösterdiği yerde ‘’Kolağası Cafer’’ yazıyordu...
Halil Emmi anladı Mustafa’yı…
Geldiği yere geri dönecekti...
O gün Halil Emmi Mustafa’yı bırakmadı...
Geceyi beraber geçirdiler...
Gece geç saatlere kadar Cafer Kumandana bir mektup yazdı Halil Emmi...
Tüm olan biteni uzunca anlattı...
Sabahın ilk ışıklarıyla yine hıçkıra hıçkıra yolcu etti Mustafa’yı...
Heybesine biraz para, biraz azık koydu...
Mustafa’yı Halil Emmi’den başka köyde gören olmadı...
Mustafa, bazen yaya, bazen katır üstünde sekiz günlük zorlu bir yolculuğun sonunda Cafer Kumandana ulaştı...
Halil Emmi'nin mektubunu okuyan Cafer Kumandan her şeyi öğrendi...
Mustafa’yı evine aldı, kendi evlatlarına göstermediği şefkati Mustafa’ya gösterdi...
Mustafa her geçen gün daha da durgunlaştı... Hareketleri anlamsızlaştı.
Bir müddet sonra akli dengesini kaybetti...
Tüberkülozu ağırlaştı...
Mustafa, yağmurlu bir tan vakti, sabah ezanı okunurken Cafer Kumandan'ın kollarında hayata gözlerini kapadığında 29 yaşındaydı...
Ve karısı Zehra…
Mustafa’m bir gün döner gelir diye, ölene kadar her öğünde sofraya bir tabak fazla koydu...
Zehra 64 yaşında vefat ettiğinde, avucunda Mustafa’sının mendili vardı...

20 Ocak 2025 Pazartesi

GEÇMİŞİ UNUTMAMALI İNSAN


 Geçmişi unutmamalı insan.

Yük teknelerini

Kağnı gıcırtılarını

İnce çarıklı

Çoğu zaman yalınayak kadınları, çocukları, yaşlıları

"İstikal Yolu"nda bebesini karakışa kurban veren  

Kastamonulu Şerife Bacıyı

Ege'de Çete Ayşe'yi

Gökçen Efe'yi

Şehit Cafer'i

Çakırcalıyı

Atçalı Kel Mehmet'i

Erzurum'da Nene Hatun'u

Kara Fatmaları ve daha nicelerini.

Yolu izi olmayan coğrafyaları.

Ağa baskısından yorulanları

Üç kuruş için canından olanları

Ve dahi rantçıyı

Üçkağıtçıyı

Yalancıyı

Ahlaksızı

Çıkarcıyı

Feodal kalıntıları.



16 Aralık 2024 Pazartesi

BU VATANI CANLARINI VE AŞKLARINI FEDA EDEBİLENLERE BORÇLUYUZ.



Bir hanımefendi anlatıyor; 1919 yılı idi. İstanbul baştan aşağı İngilizlerin işgali altındaydı. Liseyi yeni bitirmiştim.
Güzel bir kızdım.
Dünür gelmeye başladılar.
Biri avukatmış.
Gösterdiler uzaktan, boylu poslu yakışıklı bir delikanlıydı, beğendim.
Nişanlandık.
Nişanlımı seviyordum.
Mutlu bir yuva kurmak hevesi ile lamba ışığının altında sabahlara kadar oyalar örüyor, çeyizler hazırlıyordum.
Ama çok geçmedi ki mahallede bir dedikodu yayıldı.
(Ayşe’nin nişanlısı avukat değilmiş, ipsizin biriymiş, üstelik cami önlerinden tabut taşıyarak karnını doyuruyormuş) dediler.
Alt üst oldum.
Babam götürdü, uzaktan izledik, gerçekten de tabut taşıyordu…
Yıkıldım.
Nişanı atıp, ayrıldık.
Aradan 5 yıl geçti.
Evlenmiştim,
Bir de çocuğum olmuştu.
1924 yılıydı.
Artık ülkemiz özgürdü.
Bir gün Beyoğlu’nda rastladım ona.
Oğlum yanımdaydı.
Beni görünce titredi, ceketini düğmeledi.
Saygı göstererek durdu önümde.
Vaktiniz varsa size bir çay ikram etmek isterim, dedi.
Olur, dedim.
Bir büroya girdik.
Burası bir avukatlık bürosuydu ve kapıda adı yazıyordu.
İçeride yardımcıları çalışıyordu.
Siz gerçekten avukat mısınız, dedim.
Evet, dedi.
Peki, avukatsınız da neden cami önlerinden tabut taşıyordunuz, diye sordum.
Durdu, başı öne eğildi.
Beni affedin,dedi.
İstanbul işgal altındaydı,
Her taraf İngiliz askeri kaynıyordu.
Her şeyi didik didik arıyorlardı.
Biz de Anadolu'ya ,Milli kuvvetlere ancak,cenaze süsü vererek tabutlarla silah kaçırıyorduk.
Bu ülke için hayati bir işti.
Bunu size bile söyleyemezdim...
Burada bahsedilen ve ayrılma sebebi olan "cenaze taşıma" adı altında Anadoludaki Kuvay-i Milliyecilere silah gönderilme hadisesini Turgut Özakman'ın kitaplarından okumuştum. Bu yiğit insanlar her türlü şahsi duygu ve çıkarlarını yok sayarak vatanın kurtulması amacına feda ederek bu günkü hayatımızı bizlere armağan etmişlerdir. Işıklar içinde rahat uyusunlar.

 

20 Ekim 2020 Salı

ŞERİFE BACI


 

“Tarih 1921 Aralık ayı mevsim kışın en çetin hüküm sürdüğü günlerdir. Şerife Bacı İnebolu’dan aldığı cephaneyi Kastamonu’ya taşımaktadır. Kağnıda cephaneler, sırtında çocuğu vardır. Hava yağışlıdır. Cephanelerin ıslanmaması gerekir. Fedakâr bir anne olan Anadolu kadını Şerife Bacı, Millî Mücadele uğruna gelecekteki çocukların yaşaması için, çocuğunun üzerindeki battaniyeyi alır cephane üzerine örter. Kastamonu Kışlası önüne kadar gelmiştir. Cephane yerine ulaşmıştır. Hem cephaneyi hem çocuğunu korumak uğruna her ikisi de şehit olmuşlardır.“ diye bilgi veriliyor Kastamonulu Şerife Bacı hakkında kimi kaynaklarda.

Sen ey Şerife Bacı, öküzlerle çift sürmek, merkeple dağdan odun getirmek, orakla ekin biçmek, döven sürmek senin kaderin midir?

Yüzyıllarca bu topraklarda mücadele vermedin mi?

Kurtuluş savaşında yaptıkların orta da değil mi?

Kalp gözleri kapalı olanlar şimdi bunu unutmuş görünüyorlar.

Şerife Bacı, diyorlar ki kadınlarımız dört duvar arasında otursun. Diyorlar ki kadınlarımız doğurduğu üç-beş çocuğa baksın başka bir işle uğraşmasın. Diyorlar ki kadınlarımız düşüncelerini açıkça belirtmesin, öncelik erkeklerde olsun. Şerife Bacı, küçük Elifi'ni karakış canavarına kurban eden eli öpülesi insan. Gör bunları, duy bunları.

Çile demet demet, hicran gökleri tutmuş, gözyaşı diz boyu olmuş Anadolu’mda. Nice şehit anaları oğlunun acı haberiyle ciğerini dağlarken nice gelinler hayata küsmüş. Umutların söndüğü, açlık, yokluk, yoksulluğun sarıp sarmaladığı günlerde kağnı kolları ile yola düşen sen Şerife bacı gör olanları, duy olanları.

"Ayrılığın en acısı hangisidir?" diye sorulsa herkesin farklı bir cevabı olacaktır. En acısı evlat acısıdır. En acısı vatandan uzak kalma acısıdır, en acısı aşığınkidir, en acısı maşuk’unkidir diye dile getirilecektir. Bana sorarsan en acısı ana ve vatan acısıdır Şerife Bacı.

"Şerife Gelin, öküzleri çekiyor, kar ise yağıyor, yağıyordu. Kağnı tekerleri karla karışık çamurlu yollarda makamsız bir gıcırtının zevksizliğiyle ilerliyordu."

Kimi canını adadı uğruna, kimi ömrünü. Kiminin damarlarında kan boşaldı üzerine, kiminin alnından ter. Kimi hasretinden yanıp kavruldu, kimi çilesine sevdalandı. Ve toprak vatan oldu.

Oğlunu, eşini askere gönderen analar bacılar, uzak cephelerden “ah vatan” nidaları ile bağırlarına taş bastılar, göz yaşı olup toprağı suladılar. Oğlunu askere gönderirken yük olmasından çekinmese, evde ne var ne yok dolduracak çıkına. Sütlü ekmek, çörek, bal, pekmez, peynir, ceviz… Ne varsa evde… “Ana yeter ana “ diyene kadar oğul.

İnsanları savundukları düşünce yüzünden eleştirenler, demokrasiyi işine geldiği gibi yorumlayanlar. O uğruna canını, bebeni, o çok sevdiğin eşini kaybettiğin nazlı nazlı gelinciklerin üzerinde filizlendiği topraklar ne halde?

“Ver elini öpeyim ana. Cennet kokan ellerini. Hakkını helâl et. Analar helâl etmedikçe, hakları ödenmez.“ diyen oğulların uğruna toprağa düştüğü, 15’lik şarapnel parçalarının havada uçuşup kaynaştığı, dağlarında yılkı atlarının koşuştuğu, bağrında boy atan kardelenlerin boynunu büktüğü o topraklarda kimler var şimdi uyan da gör Şerife bacı.

Geleneklerimize, hasletlerimize, ahlâkî anlayışımıza ters söylemlerle orta yerde laf edenleri gör. Gök kubbenin altında yer yarıldı, ayrıldı, kavuştu. Yaptığı yorumlarla insanlara hakareti ön plâna çıkaranları gör şerife Bacı.

Allah sizden geçmişte bu vatan için göğsünü siper edenlerden razı olsun Şerife Bacı.

 

12 Kasım 2019 Salı

MUSTAFA KEMAL'İN VERDİĞİ KURTULUŞ MÜCADELESİ


Genç yaşında Ordular Komutanlığı rütbesine yükselen Mustafa kemal Atatürk hiç kuşkusuz 20.yüzyılın en önemli devlet adamlarından biridir. Osmanlı İmparatorluğu, Ekim 1914'te girmemesi gereken bir savaşa, I.Dünya Savaşı'na girmiş, aradan geçen dört yılın sonunda 30 Ekim 1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalamak zorunda kalmış ve büyük kayıplar vermiştir.
Mustafa Kemal, Mondros'un imzalanmasından kısa bir süre sonra, 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelmiştir. İstanbul'da memleketin içinde bulunduğu durumdan kurtulması için çalışmalar yapmış, İttihat Terakki Partisi ve İttihat Terakki'ye tam karşıt olan Hürriyet ve İtilaf Partisi ileri gelenleriyle, Anadolu'dan gelen komutanlarla, Trakya'dan gelen örgütlerle görüşmüştür.


İstanbul'da devletin içinde bulunduğu durumdan kurtulması için yeni yollar bulmak ve neler yapılabileceği konusunda çalışmalar yapmıştır.
Yapılan değerlendirmeler sonucu, Anadolu'ya geçme kararı alındı, işgalci güçlere karşı verilecek bağımsızlık savaşının kadrosunun oluşturulması için çalışmalara başladı.
16 Mayıs 1919'da İstanbul'dan ayrıldı. Bağımsızlık mücadelesini vermek için Bandırma Vapuru ile 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı.
Adriyatik kıyılarıyla Çin arasında, Hindistan yarımadasının kuzeyi ile Rusya'nın güneyi arasında kalan uçsuz bucaksız Avrasya topraklarında yer alan en güçlü devlet olan Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuş ve şekillendirmiştir.
Mustafa Kemal anti-emperyalistti. Yani emperyalizme karşıydı. Çünkü, çağdaş insanların oluşturacağı evrensel bir toplumun varlığına inanıyordu. İyimserdi. Hümanistti. Laiklik ilkesini benimsemişti.Batı toplumlarının gücünü, bilgisini, zenginliğini artırmaya yönelik çalışmalarını görüyor, Anadolu insanının o yıllarda içinde bulunduğu zorlu koşullardan çıkması için ekonomide ve bilimsel alanda gerekli çalışmaların yapılması için mücadele veriyordu.
Alev Coşkun'un yazdığı "Samsun'dan Önce Bilinmeyen 6 Ay İşgal, Hüzün, Hazırlık" adlı kitabında Alemdar gazetesi yazarı (Ulusal Kurtuluş Savaşı sürerken, Anadolu direnişine karşı sert yazılar yazmıştır), gazeteci Refi Cevat Ulunay'ın Şişli'de Mustafa kemal ile görüşmesi şöyle  anlatılır.
Mustafa Kemal'in düşüncesi konusunda bir fikir vermesi açısından, çok daha uzun olan söyleşinin kısa bir bölümünü aktaracağım.
"Çanakkale ile ilgili sorularımı bitirip not ettikten sonra ayrılmak üzere ayağa kalktığım zaman, Mustafa Kemal 'biraz daha oturunuz, lütfen' dedi."
"Oturdum. Şöyle bir konuşma geçti aramızda:
- Soracağınız sualler bitti mi?- Bitti paşam.
-'Bu vatan içine düştüğü bu felaketten nasıl kurtarılır, istiklaline (bağımsızlığına) nasıl kavuşturulur?' diye bir sual sormanızı isterdim.
 -Af buyurunuz paşa hazretleri, bugün içinde bulunduğumuz bu şartlardan bu vatanın kurtarılmasını en uzak bir ihtimalle (olasılıkla) dahi mümkün görmediğim için böyle bir sual sormayı hiç aklımdan geçirmedim." ( Sayfa, 216)
Kurtuluşu mümkün görmeyen bir gazeteci, kurtuluş ile ilgili bir soru sorma gereğini dahi aklının ucundan geçirmiyor.
Yılgınlığı, kaybedişi kabullenmeyi, var olmayı başkalarının boyunduruğu (mandası) altında kabullenen bir zihniyeti, verdiği amansız mücadele ile yerle bir eden Mustafa Kemal'in büyüklüğü daha iyi anlaşılıyor.

12 Ekim 2016 Çarşamba

İLK KURŞUNU ATAN HASAN TAHSİN'İ KONAK MEYDANINDA ŞEHİT ETTİLER

Demokrasinin birinci koşulu fikir ve düşünce özgürlüğüdür. Demokrasi azınlığın haklarını koruyan rejimdir. Demokraside eşitlik vardır. Herkes çıkıp düşüncelerini kanunlar çerçevesinde açıklamalıdır.
Düşüncesini açıkladı diye, farklı düşünüyor diye insanları ötekileştirmek, yok saymak demokrasi ile bağdaşmaz.
Lakin gerçeklerle alakası olmayan beyanatların da gerçeği dile getirerek çürütülmesi, insanlara anlatılması lazım.
Kurtuluş Savaşı gerçeğini anlayamayanların verdikleri beyanatların ne denli yanlış olduğunun da anlatılması lazım.
Verdiği beyanatlarla gündeme gelen Kadir Mısırlıoğlu bugün haber sitelerine düşen bir beyanatında Kurtuluş Savaşı ile ilgili olarak "Beni tefe koyarlar ama keşke yunan galip gelseydi. Ne hilafet yıkılırdı. Ne şeriat yıkılırdı. Ne medreseler lağvedilirdi. Ne hocalar asılırdı. Hiç biri olmazdı." Evet aynen böyle söylemiş. 28 Mayıs tarihli videoya alınan konuşmasında.
Kadir Mısırlıoğlu böyle düşünüyor.
Yunan galip gelseydi, Anadolu işgal edilseydi yunan Anadolu halkına nasıl davranırdı, neler yapardı acaba bu konuda ki düşüncesini de açıklasa da bilgilensek.
Mondros Ateşkes Antlaşması'nın 7. maddesi, İtilaf Devletlerine "güvenliklerini tehlikede gördükleri herhangi bir stratejik bölgeyi, asker çıkararak işgal etme yetkisi" veriyordu.
Osmanlının yaptığı anlaşmanın ilgili maddesi sonucu yunanlılar İzmir ve çevresine asker çıkardılar.
İlk Kurşun'u atan Hasan Tahsin'i Konak Meydanı'nda şehit ettiler.
Bu daha başlangıçtı.
Ege kıyılarını işgal etikten sonra ileri harekâta devam edip ele geçirdikleri yerlerde yaşayan silahsız ve savunmasız Anadolu insanına yapmış oldukları zulüm ve vahşet dünya zulüm tarihine geçmiştir.
Yapılan zulüm ve katliamlara bakıldığında Anadolu'da tek bir Türk ve Müslüman kalmayacak şekilde katliamlar yapacakları anlaşılmaktadır.
"..ama keşke yunan galip gelseydi" beyanatını veren Mısırlıoğlu'na verilecek en güzel cevap arşivlerde duruyor.
"Ne hilafet yıkılırdı, Ne şeriat yıkılırdı" beyanatına, yunan mezalimi devam etseydi Anadolu'da acaba şeriat ve hilafet kalacak mıydı?
İtilaf Devletleri'nin desteğini de alan yunanlılar katliam ve tecavüzlere, akla hayale gelmeyecek korkunç işkencelere başlamışlardı.
Soğukkanlı bir insanın tüylerini bile diken diken eden bu işkencelerin yanı sıra işgal ettikleri yerlerde halkın mallarını yağma ve gasp etmişler, sahiplerini de öldürmüşlerdir.
Özellikle yunanlıların İzmir'e çıkması, yerli Rumlara cesaret vermiş, oluşturulan çetelerle bölge halkına işkence ve zulüm yapmışlardır.
Yunanın yaptığı mezalim sonucu yerini yurdunu terk edip güvenli olduğunu düşündükleri yerlere göç edenlerin (muhacir) durumunu Yücel Özkaya "Milli Mücadelede Ege Çevresi" adlı kitabında şöyle açıklıyor.
"Bir Pazar ki, Hicran ile Dolu!
Bir lokma ekmek derdi, yağmur ve soğuk altında buruk ve kulakları kızaran kadıncağızlar çakıllı taşlar üzerine bağdaş oturmuşlardı. Arkalarındaki kuru otlar üzerinde beş on nar ile birkaç avuç dağ kestanesi ile alışverişe çıkmışlar. Ve bu Köşk Nahiyesinin üç bakkal ile bir kasap ve iki kahvehaneden mürekkep olan çarşısının pazarı imiş.
Dul kadınlar ekmekle kestane ve nar mübadele ediyorlardı. Issız dağların sisli zirvelerinden toplanan kestaneler, bedbaht muhacirlere sermaye teşkil ediyor.
Bir hüzn-ü yetimâne ile boynunu bükenler birkaç paralık ahz ü itâ için gözüme bakıyorlardı.
Hepsini dolaştım ve hepsinden bir şeyler satın almak istedim.
Hepsi de bu çekilmez azaptan bıkmışlardı. 'Hani ölüversem arkada yetimler kalacak" diyorlardı.
Birden bir fısıltı oldu ve birden lonca tarafına çevrildiler.
Dört kişinin omuzunda ırgalanan kapaksız bir tabuttan bir az ilerdeki câmi enkazına doğru götürülen mevtanın ayakları sallanıyordu.
Boyunları bükerek yüzüme bakıştılar.
Cenaze geldikçe (geldiği sırada) uzattığım nar ücretini elleri titreyerek almaya çalışan genç kadın ' Açlıktan hep' diye göğüs geçirdi.
'Kim imiş acaba dedim. Dudaklarını büktü. Arkasına dönerek:
'Bu mu dedi..Sizlerden ırak bir muhacir çocuğu.."
Bu yaşanan olaylardan bir damla sadece. Bu olaya benzer daha binlercesi var.
"Keşke yunan galip gelseydi" diyenler acaba bu olan bitenleri bilmiyorlar mı?


 NOT: İlgili beyanatın linki:
http://odatv.com/vid_video.php?id=8E865

17 Aralık 2015 Perşembe

GENÇLİK GERÇEĞİ BİLMEKTEDİR

Mustafa Kemal’in düşüncelerini ve yaptıklarını anlamayanlar kuşkusuz ne dünü anlamışlardır ne de bugünü.
Ne dünü anlayabileceklerdir ne de bugünü…
Mustafa Kemal’in “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur”  ifadesini  “sorunlu” olduğunu ifade edenler ne memleketin geçmişte içinde bulunduğu durumu anlayabilecek kapasitededirler ne de geçmişte yaşanan olayların bilincindedirler.
Şair ne demiş “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır”. Demek ki üzerinde yaşadığımız toprakları kanımız canımız pahasına içten ve dıştan gelebilecek her türlü saldırılara karşı korumak zorundayız.
Çanakkale’de toprağa düşen yüz binler, Sarıkamış’ta donarak ölen on binler, Yemen çöllerinde iskorbüte, açlığa ve susuzluğa yenik düşenler bilinmelidir ki bu vatan topraklarında çocuklarımızın, analarımızın, bacılarımızın gelecekte özgürce yaşamaları için canlarını vermişlerdir.
Birileri bunu anlamakta zorlanabilir.
Anlamamakta direnebilir.

Ancak gerçek budur ve asla değişmeyecektir.
Mustafa Kemal’in "Bağımsızlığımızı ve cumhuriyetimizi” emanet ettiği gençlerde bu gerçeği bilmektedir. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.
Geçmişin karanlık yüzünü çok iyi bilen Mustafa Kemal bir daha o karanlık ve insanlık dışı olayların yaşanmaması için “Türk gençliği” ne “Türkiye Cumhuriyetini ve bağımsızlığını” koruma ve kollama görevini vermiştir.
Kurtuluş Savaşı sırasında emperyal güçlerin ülkemizi “Mondros Ateşkes Antlaşması” hükümleri çerçevesinde işgal etmeye başlaması ve işgal edilen topraklarda yaşayan Türk insanına yaptıkları insanlık dışı muameleler henüz hatıralarda tazeliğini korumaktadır.
Yukarıdaki ifadeyi “sorunlu” olarak niteleyen zihniyet acaba doğu’da Rus destekli Ermeni”nin, batıda İngiliz destekli Yunan’ın, Güneydoğu’da Fransız destekli Ermeni’nin, Kuzeyde bizzat İngiliz’in ve desteğinde Pontus’lu Rum’un yaptıkları mezalimleri bilmiyor mu?
Yoksa bilmek işlerine mi gelmiyor?
Tarihin tozlu sayfalarını açıp okuduklarında ya da arşivleri incelediklerinde ( ki sadece Osmanlı arşivini değil, Rus, İngiliz, Ermeni, Yunan, Fransız, İtalyan arşivlerini) gerçeği tüm çıplaklığı ile göreceklerdir.
Batı Anadolu’yu Emperyalist güçlerin desteği ile işgale başlayan Yunan’ın yaptığı mezalimlerin fotoğraflarının rengi henüz solmamıştır.
Bursa’da, Balıkesir’de, Kütahya’da, İzmir’de, Afyon’da, Aydın’da ve ilçelerinde savunmasız insanları baltalarla doğrayan, kadınlara genç kızlara tecavüz edip acımasızca öldüren Yunan değil de kimdir?
Ermeni’nin yaptığı mezalimlerin burada anlatılmaya kalkışılması durumunda, yapılan mezalimleri okuyanlar gözyaşlarını tutamayacaklardır.

Ermeni güçleri Türk insanına akla hayale sığmayacak mezalimleri, işkenceleri yapmışlardır.
Halkın dilinden bu güne ulaşan “destan”lar, konuya ilişkin yazılan kitaplar, arşiv fotoğrafları incelendiğinde gerçeği görmemek için ya kör olmak ya da şaşı olmak lazım.
Sâmiha Ayverdi’nin “Türkiye’nin Ermeni meselesi” adlı kitabının birinci bölümünün LVII sayfasında yer alan bir bilgiye göre : “Ermeni ve Rusların Van ve havalisinde Müslüman ahaliye büyük mezalim yaptıkları, Van’ın Abbasağa mahallesinden Firdevs’in ifadesine göre işgalcilerin kadın, çocuk, genç, ihtiyar demeden İslâm ahaliyi çeşitli zulümler yaparak öldürdükleri; hamile bir kadının karnını yararak çocuğu çıkarıp kafasını kestikleri, girdikleri evlerdeki insanları saatlerce işkence yaptıktan sonra öldürdükleri, on beş- on altı yaşlarında bir erkek çocuğu çırılçıplak soyarak cinsel organını kestikleri ve daha sonra doğradıkları; Amerikan müessesesine götürülen kadın ve kızların ırzına geçildiği, mezarlıkları kazarak defnedilmiş olanları dışarı çıkardıkları ve ziyaretgâhları kazıp içlerine pislik doldurdukları…” anlatılmaktadır.
Örnek teşkil etmesi bakımından yukarıdaki bilgi notunu buraya aldım. Bunun gibi yüzlerce, binlerce olay söz konusudur.
Tüm bu bilgiler ışığında ve bu olan bitenleri içinde bulunduğu dönemde yaşayan, duyan, gören Mustafa Kemal ne yapmalıydı?
“Gençliğe Hitabe” kaldırılmalıdır diyenlere sormak lazım.
Bu yaşananlar karşısında Mustafa kemal “Bağımsızlığımızı ve Cumhuriyetimizi” gençliğe değil de kime emanet etmeliydi?
Gençliğe Hitabe kaldırılmalıdır” diyen zihniyet 

“Hitabe’nin devamı daha da sorunlu” diyor ve devamla şunları yazıyor:

“İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır.” Dâhilî ve haricî bedhahlar! Yani “iç ve dış düşmanlar”!
“Yani, belirli toplumsal kesimleri “iç düşman” olarak damgalayıp..."
Sormazlar mı adama Kurtuluş savaşı sırasında Kuvay-ı Milliye güçlerine karşı kurulan Kuvay-ı İnzibatiye nedir diye?
Mustafa Kemal’in “Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhili ve haricî bedhahların olacaktır” söyleminin söylendiği dönemin olaylarını anlamakta güçlük çekiyor.
Gençliğe Hitabe öncesi yaşanan olaylara ve yurdumuza yönelik iç ve dış düşmanların saldırılarına bakıldığında, hitabenin neden ve niçin söylendiği daha rahat görülecektir.
İzmir’e işgal amaçlı asker çıkaranları alkışlayan, “Kuvay-ı Milliye” birliklerine karşı cephe gerisinde taassup ve cehaleti harekete geçiren, yeşil bayrağı açarak Anadolu’nun dört bir yanında isyan çıkaranların varlığı ne çabuk unutuldu.
Mustafa kemal’in Anadolu’yu düşman işgalinden kurtarmak için gösterdiği çaba yok edilmek için, Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından en ağır tedbirlerle engellenmeye çalışılmadı mı?
Bu amaçla “irtica” işgalci güçlerle birleşerek Türk Milletinin kurtuluşunu ve bağımsızlık hamlesini kırmak, yok etmek için uğraşmadı mı?
Mustafa Kemal “Divanı Harp” in aldığı 4 Mayıs 1920 tarihli karar ile “resmî rütbe ve nişanlarının alınması” ve “idam cezasına” mahkûm edilmedi mi?
Anzavur İsyanı, Kuvay-ı İnzibatiye, Düzce-Hendek ve Adapazarı isyanları, Yenihan, Yozgat ve Boğazlıyan isyanları, Afyon’da Çopur Musa isyanı, Konya isyanları, Millî aşiretinin isyanı vs. İstanbul Hükümeti ve İtilaf devletlerinin ortaklaşa yaptıkları tahrikler sonucu çıkmış olup cahil ve taassup sahibi kimselerle işbirliği yapılmadı mı?
Çerkez Etem olayı yaşanmadı mı?
Şimdi çıkıp “iç ve dış” düşmanlardan bahsettiği için, gençliği ve Türk Milletini uyardığı için “Hitabe’nin devamı daha sorunlu” demek aymazlık değil midir?
Tarihi olayları ve Hitabe’nin söylendiği yılların olaylarını görmezden gelip, olayları kendi düşüncesine göre yontmak değil midir?
O dönemlerde her şeyin belirsiz, her şeyin bıçak sırtı olduğu karanlık günler yaşanmadı mı?
Bu karanlık günlerden çıkış Türk Milleti’nin amansız mücadelesi ile gerçekleşmedi mi?
Vatanın kurtuluşu için her türlü tehlikeyi göze almış, boynunda asılı “idam yaftası” karşısında gözünü kırpmadan kurtuluş için mücadele etmiş, suikastlardan kurtulmuş, kurulmuş tuzaklardan sıyrılmasını bilmiş Mustafa Kemal, memleketin geleceğini “Türk Gençliği” ne bırakmayıp da ne yapacaktı?
Ne yapmasını ne demesini beklerdiniz?
İlgili yazıyı daha fazla dikkate almaya gerek yok sanırım. İçeriğine asla katılmadığım cümleler ile devam ediyor. Yazıyı okuyanlar zaten yazının kimleri hedef aldığını görüyorlar, okuyorlar.
Ancak şu kadarını söyleyeyim ki geleceği görmek, tasarımlamak için geçmişten yani tarihi olaylardan ve yaşananlardan ders çıkarmak gereği vardır.
Türk genci devrimlerin ve devlet düzeninin bekçisidir. Dün de bekçisi idi bugün de bekçisidir, gelecekte de bekçisi olacaktır. Çünkü Atatürk ilke ve devrimlerini benimsemiştir. Cumhuriyet ve bağımsızlığımıza gelecek her türlü saldırılara karşı elindeki her türlü imkânlarla karşı koyacaktır.
Bunu yaparken de muhtaç olduğu kudretin “damarlarındaki asil kanda” olduğunu unutmayacaktır.
Bir takım “aydın” kılıklı zevat da bunu böyle algılamalı böyle bilmelidir.
 “’Gençliğe Hitabe’ de kaldırılmalı dendiğinde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının 1920’lerde ve hatta daha öncesi 1905-1920 yılları arasında yaptığı mücadeleyi anımsamamak mümkün değil.
Mustafa Kemal 1905 yılı itibari ile genç bir subay olarak ordu birliklerinde görev almaya başlamış, cepheden cepheye koşmuş, genç yaşta ordu komutanlığı yapmış, gittiği cephelerde emrindeki Mehmetçikler ile verdiği amansız mücadelede başarılı olmuştur.
Osmanlı’nın Alman üçkâğıtçılığı sonrasında bir oldubitti ile I.Dünya Savaşı’na girmesini hepimiz biliriz.
I.Dünya Savaşı’nda Osmanlının içine düştüğü durumu burada anlatmanın gereği yok.
Zaten buna gerek de yok.
Mustafa Kemal’in bizzat söylediği “Nutuk” okunduğunda verilen mücadelenin durumu, seyri ve önemi anlaşılmaktadır.
Genç kuşaklar “Nutuk”u okudukları zaman dönemin tarihsel olaylarını yakından öğrenme olanağını zaten bulurlar.
Ancak şu kadarını yazmak ta fayda var ki Mustafa kemal Nutuk’un sonunda “Türk Gençliğine bıraktığı kutsal armağanı” yani “Gençliğe Hitabe”sini söylemektedir.
Gençliğe hitabeyi söylemeden önce şunları belirtir:
“Sayın baylar, sizi, günlerce işlerinizden alıkoyan uzun ve ayrıntılı sözlerim, en sonu tarihe mal olmuş bir çağın öyküsüdür. Bunda, ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmiş isem kendimi mutlu sayacağım.
Baylar, bu söylevimle, ulusal varlığı sona ermiş sayılan bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır.”
Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum” diyor ve sonrasında her Türk gencinin dikkatlice ve göğsü kabararak okuduğu “Gençliğe Hitabe” sini söylüyor.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Mustafa Kemal Atatürk dönemi olarak adlandırdığımız dönem 1923- 1938 tarihleri arasını kapsamaktadır.
Bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri atılmış, büyük bir azim ve irade ile her türlü engellere karşı mücadele edilmiştir.
Mustafa Kemal’in cumhuriyeti, cumhuriyetin temelini ayrılıklar üzerine değil, Anadolu coğrafyasında birlik ve beraberlik içerisinde yaşanılması üzerine kurduğu akıldan çıkarılmamalıdır.
Bu hitabe her okulun girişinde ve sınıflarında yani Türk Gençliği’nin okuması gereken yerlerdeki müstesna yerini almıştır.
Yıllarca yaptığım öğretmenlik mesleği boyunca Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe” sini büyük bir mutlulukla sınıflarda görme olanağı buldum.
Öğrencilerimin mutlaka dikkatlice okumalarını ve öğrenmelerini istedim. Gençliğe hitabenin söylenmesinin nedenlerini onlara öğrettim.
Ve binlerce öğretmenin de aynı duygularla öğretmeye devam ettiğini de biliyorum.


19 Mart 2015 Perşembe

MUSTAFA KEMAL'İN ASKERLERİYİZ


Türk milleti, yakın tarihin ilk "milli kurtuluş savaşı" nı vermiş ve "ya istiklal, ya ölüm" parolasını tam bir içtenlikle uygulamış bir millettir. 
Bunu Mustafa Kemal'in önderliğinde gerçekleştirmiştir.
O nedenle evet biz;
"Mustafa Kemal'in Askerleriyiz".
Bu gerçeği göremeyenler, Mustafa Kemal'e dil uzatanlar  tarihin çöplüğünde debelenmekteler !

21 Şubat 2015 Cumartesi

RECEP ÇAVUŞ


- Bu villa kimin?
- KİRKOR EFENDİ'NİN PAŞAM!
Şu Köşk?
- DİMİTRİ EFENDİ’NİN PAŞA HAZRETLERİ!
Ya şu ilerideki konak?
- SALAMON EFENDİ'NİN
ATATÜRK bu kez,
az ötedeki toprak damlı,
virane bir evin sahibini öğrenmek için sorunca,
ADANALI gazi cevap verdi:
-RECEP ÇAVUŞ'UN PAŞAM
ATATÜRK,
bu duruma biraz üzülmüş,
biraz da sinirlenmiş idi.
Yanındakilere emir verdi:

-ÇAĞIRIN ŞU RECEP ÇAVUŞ'U!
RECEP ÇAVUŞ gelince;
Bir asker selamından sonra, "EMREDİN PAŞAM" dedi. Ata,  bu kez Recep Çavuş'a sormaya başladı:
-Bu villa KİRKOR Efendinin, bu köşk DİMİTRİ Efendinin, şu konak SALAMON Efendinin, o virane de senin! Bu ERMENİLER, RUMLAR, YAHUDİLER ŞU BİNALARI DİKERKEN SEN NEREDEYDİN? Recep Çavuş, yıllarca savaş meydanlarında koşturmanın verdiği gönül yorgunluğuyla cevap verdi:
SİZİNLE BERABERDİM PAŞAM! TRABLUSGARP'TA, ÇANAKKALE'DE, SAKARYA'DA!......... MUSTAFA KEMAL ATATÜRK, bu cevap karşısında gözyaşlarını hem yanaklarına, hem de yüreğinin ta derinliklerine akıtır!
............
“ Evet, RECEP ÇAVUŞ HAKLIDIR.
Trablusgarp'ta, Çanakkale'de, Sakarya'da, Dumlupınar’da TÜRK'ÜN istiklalini korumak için savaşırken Adana'da toprak damlı bir kulübe yapmaya ancak zaman bulabilmiştir. “ RECEP ÇAVUŞ, TÜRK'ÜN YALNIZ İSTİKLALİNİ DEĞİL; NAMUS VE ŞEREFİNİ DE KORUMUŞTUR. MEMLEKETİN BÜTÜN ZENGİNLİKLERİNE SAHİP OLAN AZINLIKLAR DAPARA VE MÜLKLERİNİN ÜSTÜNE YENİLERİNİ YIĞMAKLA MEŞGUL OLMUŞLARDI !.. “

Bu ülkenin 7 düvele karşı geçmişte hangi şartlarda mücadele verdiğini, bu uğurda toprağa düştüğünü, bugün kime sorsanız ya bir şehit, ya bir gazi torunu olduğunu gören gözü, işiten kulağı, okuyan gözü olan herkes bilmektedir.
Osmanlı Devletinin son günlerinde Anadolu’nun işgale başlanması ile işgalci kuvvetlere çanak tutmuş, onların işgallerini alkışlamış Türk olmayan unsurların Anadolu toprakları üzerinde yüzyıllarca rahat bir yaşam sürdüğünü de bilmeyen yoktur.
Geçmişte Anadolu insanına yaşam hakkı tanımak istemeyen ve bugünde çeşitli platformlarda ellerine geçen her fırsatta kendi çıkarları için her türlü girişimi mubah sayan devletlerin, milletimiz üzerinde oynamaya çalıştığı oyunlara karşı uyanık olmamız lâzım.

Kurtuluş savaşı sırasında göğsünü bu ülkeye ve bu Bayrağa siper etmiş olan vatan evlatları, çeşitli cephelerde düşmana karşı, soğuğa, ayaza, açlığa, tifüse, kavurucu sıcağa karşı mücadele ederken Türkiye’de bulunan Ermeniler, Yahudiler, Rumlar ise yaptıkları ticaret ile zenginliklerine zenginlik katmıştır.
Ülkemiz üzerine oynanmak istenen oyunlara karşı uyanık olmalıyız. Doğulusu ile batılısı ile kuzeylisi ve güneylisi ile bu ülke insanı Çanakkale’de, Galiçya’da, Yemen çöllerinde, Trablus’ta omuz omuza mücadele etmiş bu uğurda şehit olmuştur.