İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2024 Cuma

KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME / 1


 

Yirmi yaşındaki Yakup ile on yedisindeki Özlem aile büyüklerinin ısrarı üzerine köylerinde evlenir.  Bu evlilik sonrasında Özlem yıllarca gözyaşı döker. Çünkü bir başkasını sevmektedir. Babası ise onu akrabası ile evlendirmiştir. Bu evlilikten üç çocukları dünyaya gelir.

Özlem tutumlu, ciddi ve çalışkan biridir. Yakup ise geçici işlerde çalışmakta, kimi zaman evden uzak kalmaktadır. Yakup’un olmadığı zamanlarda tüm işleri Özlem yapmaktadır. Çocuklarının ve evin tüm sorumluluğu ondadır. Bir yandan da işe girmiş Tekel işçisi olarak çalışmaktadır. Akşama kadar yorulan Özlem, akşam eve geldiğinde de dinlenme fırsatı bulamamaktadır. Bu durum yıllarca böyle devam eder.

Eşi ile arasındaki ayrımlar ve çelişkilerin bitmediğini, yıllar geçtikçe çoğaldığını söylüyor Özlem. Çocuklarına hem ana hem baba olduğunu eklemeyi de ihmal etmiyor. Son derece gururlu ve ödünsüz bir yaşamı benimseyen Özlem; kısaca hayatımın özeti bu diyor.

Ardahan’ın en büyük köylerinden birinde yaşıyorlardı. Düğünleri de köyde yapılmıştı. Eşinin babası ve kardeşleri İzmir’in Çiğli ilçesine yerleşmişti yıllar önce. Özlem’de eşi ile birlikte düğünden sonra Çiğliye taşınmıştı. Bir bakıma düğün yapılır yapılmaz Özlem’i elinden tutup İzmir’e getirmişlerdi.

Köyde okuyup büyümüştü, babası liseye göndermemişti Özlem’i. Oysa en büyük tutkusu okumaktı. Babası da yoksul sayılmazdı. Köyde yeterli geliri vardı. Kardeşlerinin en büyüğü olan özlem şehre geldiğinde sevemedi buraları. Soğuk, kasvetli bir görünüşü vardı. Ne bir tutam yeşillik ne bir ağaç. Etraf beton yığını evlerle kuşatılmıştı.

Köyünün yaylası, çayır çimeni; akşam saatlerinde damların bacalarından yayılan gri dumanlar yoktu burada. Birbirini tanıyanları, yardım edenleri, yan yana tek katlı taş binalarda hayatın kaynaşmışlığını boşuna aradı Özlem. Yabancıydı ona buralar. Alışmak kolay olmayacaktı.

Köy yaşamı bir başkaydı onun için. Umuttu, inançtı, erdemdi, bilgelikti. Uzaktan gelen bir yolcuysanız eğer, orada insanlar sizi güler yüzle karşılar, yüreğinizi ferahlatır, dinlenebileceğiniz bir köşe bulabilirdiniz orada. Lakin şehir öylemiydi ya. Ne bacalarından akşamları gri dumanlar çıkmakta, ne de sokaklarında insana huzur veren bir yaşam kımıldanışı var.

Düğün sonrası İzmir’e gidecekleri söylendi Özlem’e. Haftası olmamıştı duvağını çıkaralı. Sislerin arasından tebessüm eden güneşe baktı. Bulutlar üzülüyordu sanırsın, ona öyle geldi. Dışarısının havası kendine çekti onu. Dışarı çıktı, evlerinin yanında ağaçlara baktı kıpırdamadan uzunca bir süre. Çocukluğunun özgür günlerini geçirdiği evin taş duvarlarına elini sürdü.

Eşinin babası amcasıydı. Özlem’in gözünün yaşına bakmadı bile. Anasından, köyünden ayrılmanın gözyaşlarıdır diye düşündü. Yakup’da yanlarında bindiler otobüse. Yol uzun, meşakkatli. Erzurum, Erzincan derken Sivas’a oradan da Ankara geldiler ilkin. Yol bitmek bilmiyordu. Özlem hayatında ilk defa bu kadar uzun bir yolculuğa çıkmıştı, hem de hiç bilmediği yerlere götüren bir yolculuktu bu. Yol çizgileri İzmir otobüs terminaline girince sona erdi. Oradan da Çiğli’ye gittiler.

12 Ekim 2016 Çarşamba

İLK KURŞUNU ATAN HASAN TAHSİN'İ KONAK MEYDANINDA ŞEHİT ETTİLER

Demokrasinin birinci koşulu fikir ve düşünce özgürlüğüdür. Demokrasi azınlığın haklarını koruyan rejimdir. Demokraside eşitlik vardır. Herkes çıkıp düşüncelerini kanunlar çerçevesinde açıklamalıdır.
Düşüncesini açıkladı diye, farklı düşünüyor diye insanları ötekileştirmek, yok saymak demokrasi ile bağdaşmaz.
Lakin gerçeklerle alakası olmayan beyanatların da gerçeği dile getirerek çürütülmesi, insanlara anlatılması lazım.
Kurtuluş Savaşı gerçeğini anlayamayanların verdikleri beyanatların ne denli yanlış olduğunun da anlatılması lazım.
Verdiği beyanatlarla gündeme gelen Kadir Mısırlıoğlu bugün haber sitelerine düşen bir beyanatında Kurtuluş Savaşı ile ilgili olarak "Beni tefe koyarlar ama keşke yunan galip gelseydi. Ne hilafet yıkılırdı. Ne şeriat yıkılırdı. Ne medreseler lağvedilirdi. Ne hocalar asılırdı. Hiç biri olmazdı." Evet aynen böyle söylemiş. 28 Mayıs tarihli videoya alınan konuşmasında.
Kadir Mısırlıoğlu böyle düşünüyor.
Yunan galip gelseydi, Anadolu işgal edilseydi yunan Anadolu halkına nasıl davranırdı, neler yapardı acaba bu konuda ki düşüncesini de açıklasa da bilgilensek.
Mondros Ateşkes Antlaşması'nın 7. maddesi, İtilaf Devletlerine "güvenliklerini tehlikede gördükleri herhangi bir stratejik bölgeyi, asker çıkararak işgal etme yetkisi" veriyordu.
Osmanlının yaptığı anlaşmanın ilgili maddesi sonucu yunanlılar İzmir ve çevresine asker çıkardılar.
İlk Kurşun'u atan Hasan Tahsin'i Konak Meydanı'nda şehit ettiler.
Bu daha başlangıçtı.
Ege kıyılarını işgal etikten sonra ileri harekâta devam edip ele geçirdikleri yerlerde yaşayan silahsız ve savunmasız Anadolu insanına yapmış oldukları zulüm ve vahşet dünya zulüm tarihine geçmiştir.
Yapılan zulüm ve katliamlara bakıldığında Anadolu'da tek bir Türk ve Müslüman kalmayacak şekilde katliamlar yapacakları anlaşılmaktadır.
"..ama keşke yunan galip gelseydi" beyanatını veren Mısırlıoğlu'na verilecek en güzel cevap arşivlerde duruyor.
"Ne hilafet yıkılırdı, Ne şeriat yıkılırdı" beyanatına, yunan mezalimi devam etseydi Anadolu'da acaba şeriat ve hilafet kalacak mıydı?
İtilaf Devletleri'nin desteğini de alan yunanlılar katliam ve tecavüzlere, akla hayale gelmeyecek korkunç işkencelere başlamışlardı.
Soğukkanlı bir insanın tüylerini bile diken diken eden bu işkencelerin yanı sıra işgal ettikleri yerlerde halkın mallarını yağma ve gasp etmişler, sahiplerini de öldürmüşlerdir.
Özellikle yunanlıların İzmir'e çıkması, yerli Rumlara cesaret vermiş, oluşturulan çetelerle bölge halkına işkence ve zulüm yapmışlardır.
Yunanın yaptığı mezalim sonucu yerini yurdunu terk edip güvenli olduğunu düşündükleri yerlere göç edenlerin (muhacir) durumunu Yücel Özkaya "Milli Mücadelede Ege Çevresi" adlı kitabında şöyle açıklıyor.
"Bir Pazar ki, Hicran ile Dolu!
Bir lokma ekmek derdi, yağmur ve soğuk altında buruk ve kulakları kızaran kadıncağızlar çakıllı taşlar üzerine bağdaş oturmuşlardı. Arkalarındaki kuru otlar üzerinde beş on nar ile birkaç avuç dağ kestanesi ile alışverişe çıkmışlar. Ve bu Köşk Nahiyesinin üç bakkal ile bir kasap ve iki kahvehaneden mürekkep olan çarşısının pazarı imiş.
Dul kadınlar ekmekle kestane ve nar mübadele ediyorlardı. Issız dağların sisli zirvelerinden toplanan kestaneler, bedbaht muhacirlere sermaye teşkil ediyor.
Bir hüzn-ü yetimâne ile boynunu bükenler birkaç paralık ahz ü itâ için gözüme bakıyorlardı.
Hepsini dolaştım ve hepsinden bir şeyler satın almak istedim.
Hepsi de bu çekilmez azaptan bıkmışlardı. 'Hani ölüversem arkada yetimler kalacak" diyorlardı.
Birden bir fısıltı oldu ve birden lonca tarafına çevrildiler.
Dört kişinin omuzunda ırgalanan kapaksız bir tabuttan bir az ilerdeki câmi enkazına doğru götürülen mevtanın ayakları sallanıyordu.
Boyunları bükerek yüzüme bakıştılar.
Cenaze geldikçe (geldiği sırada) uzattığım nar ücretini elleri titreyerek almaya çalışan genç kadın ' Açlıktan hep' diye göğüs geçirdi.
'Kim imiş acaba dedim. Dudaklarını büktü. Arkasına dönerek:
'Bu mu dedi..Sizlerden ırak bir muhacir çocuğu.."
Bu yaşanan olaylardan bir damla sadece. Bu olaya benzer daha binlercesi var.
"Keşke yunan galip gelseydi" diyenler acaba bu olan bitenleri bilmiyorlar mı?


 NOT: İlgili beyanatın linki:
http://odatv.com/vid_video.php?id=8E865

3 Ağustos 2015 Pazartesi

İZMİR'DE MARMARİS'TE YAZLIKLARINDA YATIP...

                                                 
Ekonomi ülkenin can damarı, ana arteridir. Ana arter ne kadar sağlam olursa vatandaşlar ekonomik anlamda gelecekten kaygısızca yaşayabilir. Lakin yokuş aşağı inmekte olan bir ekonomide gelecek kaygısı öne çıkar.
Suruç katliamı sonrasında hızla tırmandırılan şiddet sarmalı, peş peşe yitirilen vatan evlatları, toplumsal psikolojiye hakim olan kaygı ile birlikte ekonomik istikrarsızlığa yaklaşılıyor.
Ekonominin nabzını tutan kuruluşların açıklamaları bu varsayımı destekleyici nitelikte.
"TUİK ile Gümrük ve Ticaret Bakanlığı işbirliğiyle oluşturulan dış ticaret verilerine göre; geçen yılın ilk yarısında 200 milyar dolar olan Türkiye'nin dış ticaret hacmi, bu yılın aynı döneminde 180 milyar dolara geriledi.
Yılın ilk yarısında ihracat % 8.2, ithalat da % 10.9 düşüş gösterdi..."
Devletin resmi kurumlarının açıklaması gazete manşetlerine bu şekilde yansımış.
Her gün şehit haberleriyle sarsıldığımız, şehit ailelerinin feryatlarının duyulduğu, yetim kalan çocukların göz yaşlarının sel olduğu, acı üstüne acı çektiğimiz bu dönemde yatırımcıların fazlasıyla gergin olduğu söylenebilir.
Ülke ekonomisi uzman kuruluşların uzun süredir kırılganlığına dikkat çektiği bir seyirde devam ediyor. Dolar ve avro'da ki artış trendi devam ediyor. Dolayısıyla dolar ve avro'nun yükselişi ekonomiyi olumlu etkilemez, aksine küçük ölçekli çoğu kuruluşun kapısına kilit vurmak, çarşı pazarda fiyatların artması, dolara endekslenmiş tüketim ürünlerinin fiyatlarının tavan yapması sonucunu tetikler.
Alım gücü düşen vatandaş bu gelişme sonucu mağdur olur.
Diğer yandan asıl can alıcı nokta özel sektörün aşırı borçluluğunun yarattığı tehlikedir. Özellikle döviz ile borçlanmış işletmelerin sıkıntısı dikkat çekicidir.
Ekonomisi güçlü olan ülkelere bakıldığında toplumsal sorunların daha az olduğu görülür. İnsanların gelecek kaygısı yoktur.
Terör ve şiddet sarmalında vatan evlatlarını kurulan hain pusularda şehit verirken siyasilerin demeçlerine daha bir dikkat etmeleri gerekir.
MHP lideri Bahçeli, "İzmir'de Marmaris'te yazlıklarında yatıp, AKP'nin olmasın diye oyunu MHP'ye vermeyen; ama HDP'yi meclise taşıyan zavallılar, Türkiye'nin kaymağını yiyenler, Boğaz'da, yalılarda viskisini yudumlayıp oyunu HDP' ye veren şerefsizler. Şimdi, HDP ile koalisyonu kurun" sözleri neyi çözecektir?
Altı milyona yakın oy almış bir siyasi partinin tüm seçmenlerinin İzmir'de Marmaris'te yazlıklarında yatıp kalkmadıkları açıktır. Bu tür ötekileştirici söylemler yerine, HDP'ye oy verenler;  Bahçeli'nin söylemi ile , Türkiye'nin kaymağını yiyenler, Boğaz'da, yalılarda viskisini yudumlayıp oyunu HDP' ye veren şerefsizler sözlerine muhatap olanların acaba o partiye neden oy verdiklerinin araştırılması gerekmez mi?
Cumhurbaşkanlığı seçiminde "Çatı aday" olarak topluma lanse edilen, Ekmeleddin İhsanoğlu'na CHP tabanında gösterilen tepkiye CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun söylediği "tıpış tıpış sandığa gideceksiniz" yaklaşımı ters tepmiş, Cumhurbaşkanlığı seçiminde 13 milyon seçmen sandığa gitmemişti.
Kendisine oy vermeyip bir diğerine oy verenleri şerefsizlikle suçlamak doğru bir yaklaşım değildir. Kaldı ki bu söylem neyi değiştirecektir.
Bu cennet vatanın kadim topraklarında bin yıldır birlikte yaşamış, birbirinden kız alıp kız vermiş, akraba olmuş insanların huzur ortamı içinde bir arada yaşaması için elimizden geleni yapmalı, kimseyi ötelememeliyiz.



,

22 Mayıs 2015 Cuma

AKP'Lİ VEKİL VE İZMİR

Serin bir ilk bahar akşamının sonrasında lanet olası sabah güneşi çoktan camlar arasından içeriye uzanmıştı ki esneyerek uyandım. Balkon kapısını aralayıp caddede acele ile işine gitmekte olan insanların koşuşturmasını seyrettim bir süreliğine. Uzak olmayan deniz kıyısından kanat çırparak apartmanların çatılarındaki kiremitlerde günü karşılayan deniz kuşları gözüme çarptı. Islak tüylerini kurutmanın telaşı ile kanatlarını açıp açıp kapatıyorlardı. Karınlarını doyurmuş olmalıydılar. Çatıları mesken tutanların yanı sıra bir kaç deniz kuşu gökyüzünde daireler çizerek kanat çırpıyordu. Güne dinlenerek başlamak istiyorlar diye düşündüm.
Önce televizyonu açıp sabah haberlerine göz attım. Sonra bilgisayarın klavyesi ile buluştu parmaklarım.
İlk gözüme çarpan haberi okumaya başladım.
Haberin başlığı "AKP'li vekilden İzmirlilere ağır hakaretler" şeklindeydi.
AKP Diyarbakır milletvekili Cuma İçten'in Twitter hesabında İzmirlilere yönelik attığı mesajlar haberde yer alıyordu.
Mesajlarında "İzmir'de CHP'ye oy veren kitle, radikal militan vari davranmakta kendisi gibi düşünmeyenlere saygı göstermemektedir. Belediye hizmetten ziyade kültürümüze ve değerlerimize aykırı teşkil eden sözde kültürel faaliyetler yapmaktadır. Alttan gelen gençlik, değerlerimize aykırı bir yaşam şekli ile yetişmekte ve kendi aileleri bile bu durumdan şikayetçi. CHP'li İzmirli gençlerin özgürlükten anladıkları, son derece açık giyinmek, kafa çekmek, sabaha kadar eğlenmek."
Sayın vekilin İzmir izlenimlerinin bir kısmı bu şekilde.
İzmir AKP'ye yeterince  oy vermeyen bir ilimiz. Seçmenin tercihi bu yönde. Seçmenin tercihine saygı duymak lazım. İşlerine geldiğinde  "seçmenin tercihine saygılı olun diyen kendileri değil mi?"
Yukarıdaki açıklamalarına bakıldığında CHP'ye oy veren İzmirli seçmeni "radikal militan vari davranmakla" suçlayıp "kendisi gibi düşünmeyenlere saygı göstermediklerini" dile getirmektedir. Sayın vekil bu düşünceyi nasıl edinmiş bilinmez. Seçmene yönelik söyle diklerini somut örneklerle kanıtlaması lazım.
" Alttan gelen gençlik, değerlerimize aykırı bir yaşam şekli ile yetişmekte ve kendi aileleri bile bu durumdan şikayetçi." Madem bu tespiti yaptınız. Gençlikten şikayetçi aileleri size oy verirler olur biter! Siz de İzmir'de gerekeni yaparsınız!
Bir başka söyleminiz; " gençlerin özgürlükten anladıkları, son derece açık giyinmek, kafa çekmek, sabaha kadar eğlenmek."
Gençlerin yaşamlarını, düşüncelerini, hayata bakış açılarını bu şekilde değerlendiren bir vekil bu değerlendirmelerini somut deliller ile desteklemelidir. Kafa çekip sabaha kadar eğlendiklerini nereden biliyorsun? Gözlerinle görüp şahit oldun mu? Olduysan belgesi var mı? Hem gençlerin eğlenmeleri sizi neden rahatsız ediyor?
Unutulmamalıdır ki demokrasi ile yönetilen bir ülkede kimsenin yaşam şekli bir diğerini ilgilendirmez.
Gençler nasıl giyineceklerini kendileri belirler. Hiç kimsenin zorlaması ile giyim tercihlerini değiştirmezler. Nasıl ki kara çarşaf ile sokak aralarında, caddelerde, alış veriş merkezlerinde dolaşanların giyim tercihine kimsenin karışmadığı gibi. Tıpkı kapalı pardösü ile dolaşanlara  karışılmadığı gibi. İzmirli gençleri "son derece açık giyinmekl"e suçlamak da doğru değildir. Herkesin tercihi kendisinedir. O açık giyiniyorsa sen dönüp bakma. Nasıl ki televizyonda beğenmediğin bir programı değiştirebiliyorsun ya işte öyle kafanı diğer tarafa çevir!
Bir başka söylemi ise "İzmir boşanma oranının en yüksek olduğu il neden acaba?, Haşhaşilerin başkenti neden acaba?" Boşanmaların nedenlerini araştırmadan, diğer iller ile karşılaştırmadan "neden acaba?" diyerek işin içinden çıkmak kolaycılıktır. Kimin evleneceğine kimin boşanacağına ancak evlenecekler ve boşanacaklar karar verir. 
Sayın vekil Doğu ve Güneydoğu illerimizde çocuk yaştaki kız çocuklarının evlendirilmeleri konusunda, "Çocuk gelinler" konusunda , "Berdel"  konusunda ne düşünür?
Kurtuluş Savaşı'nda Yunanlılara "ilk kurşunu" atan İzmir bu söylemleri hak etmiyor.
Diğer yandan yaklaşmakta olan milletvekili genel seçimleri partilerin seçmene vaatleri ile sürmekte. Muhalefetin vaatlerinin başında toplumun içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar, işsizlik, taşeronlaşma, çiftçinin, üreticinin sıkıntıları, emekli ve memurların aldığı ücret yetersizlikleri gelmekte. İktidara geldiklerinde vatandaşların yaşam kalitelerinin artması için gelirlerinin artırılacağını söylemekteler.
Hükümet ise muhalefetin vaatlerinin uygulanamayacağını, misal asgari ücretin artırılması durumunda işyerlerinin kapanacağını belirtmektedir. Artan işsizliğe bir çözüm önerisi ise söylemlerinde pek de yer almamaktadır. Daha evvel açtıkları tesisleri tekrardan açmaktalar. Miting meydanlarında işçinin, memurun, emeklinin maaşlarının iyileştirilmesine teğet geçmekteler.
Son bir kaç gündür Metal işçilerinin ücretlerinin iyileştirilmesi konusunda verdikleri mücadele; işçinin aldığı ücretin yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. İşçi emeğinin karşılığını tam olarak almış olsa iş bırakma gereğini neden duysun?
İşçi memur kredi kartı borçlarını ödeyememekte, aldıkları banka kredilerini ödemekte zorluk çekmekte, faturalarını yatırmakta zorlanmaktalar. Artan enflasyona bağlı olarak yükselen gıda fiyatlarına yetişilememektedir.


18 Mayıs 2013 Cumartesi

19 MAYIS



Yarın 19 Mayıs Atatürk’ü anma, Gençlik ve Spor Bayramı.
AKP’nin ulusal bayramların kutlanması şeklini değiştirmesinden bu yana halk bayramları eskiden olduğu gibi meydanlarda, ellerinde Türk bayrakları ile kutlamaya devam ediyor.
Ankara’da Atasına Anıtkabir’e koşuyor.
Ankara, İstanbul, İzmir, Samsun başta olmak üzere çeşitli illerde kutlamalar çerçevesinde etkinlikler düzenlenecek.
Son yıllarda Mustafa kemal’in büstlerine yapılan saldırılar, asılı oldukları yerden indirilen, çöpe atılan resimleri, çöpe atılan Gençliğe Hitabeler, tarihin belleğine aykırı söylemler...
Bir büyük devrimcinin, bir büyük kurtarıcının hak etmediği davranışlar, söylemler…
Mustafa kemal’in en büyük eserim dediği Cumhuriyete yapılan saldırılar…
Sığ, düzeysiz, tarih bilincinden kopuk söylemler…
Ölümünden yıllar sonra hedef tahtasına oturtulan, lakin yine de bir türlü başa çıkılamayan, fikir ve düşünceleri alt edilemeyen, dünya milletlerinin dünyanın önde gelen liderleri arasında sayıp saygı gösterdiği Atatürk kimdir?
Hiç şüphesiz bu soruya verilecek en güzel cevap; O, tarihin tanıdığı en cüretli, en büyük ve en kapsamlı kültür devriminin baş mimarıdır.
Düşünceleriyle ilericidir.
Demokratik bir ideolojiye sahip, sürekli devrimcidir.
Geçmişin kalıplaşmış Ortaçağ düşüncesi yerine çağdaş düşünceyi hedeflemiştir.
19 Mayıs 1919 günü ayak bastığı Anadolu topraklarında yok edilmek istenen bir ulusu yok oluştan ve esaretten kurtarmasını bilmiştir.
Yıl 1919 Mayısı
Yer Samsun
Bandırma vapuru yanaşıyor rıhtıma
Çelikleşmiş bakışları ile Mustafa Kemal ayak basıyor toprağa
Havza toplantısı ve Amasya Genelgesi…
Yol alıyor Mustafa kemal milletin bağrına…
Erzurum, Sivas kongreleri…
27 Aralık 1919
Ankara’da karşılıyor Seğmenler davulla, zurnayla, halaylarla…
Başlıyor amansız mücadele…
İnönü,
Kütahya Dumlupınar,
Afyon Kocatepe,
Başkomutanlık Meydan Muharebesi…
Düşmanı kovalıyor Mehmet’im
Ta İzmir’ kadar…

22 Kasım 2012 Perşembe

İzmir'in Kordon Boyu

                                                                İzmir'den bir görünüm.



İzmir Kordon Boyu şiirlere, şarkılara konu oldu. Kordon Boyu, günün her saatinde cıvıl cıvıl, capcanlıdır. 
Büyükşehir Belediyesi’nin gerçekleştirdiği rekreasyon düzenlemesi ile İzmir Körfezi’nin rengi maviye döndü. 
Su kuşları da gelmeye başladı.
1976 yılında ilk defa gireceğim üniversite sınavları için çok uzaklardan; ilçemden bir akşamüzeri bindiğim yolcu otobüsü ile ertesi gün öğleden sonra İzmir’e varmıştım. 
Denizden gelen o pis koku karşılamıştı beni. 
Körfeze yaklaşılmıyordu.
O yıllarda Orta Anadolu’nun verimsiz ve bir tek ağaca muhtaç bozkırından; bozkıra has çalı ve dikenlerden; sıvaları dökülmüş kerpiç evlerinden; kısacası bozkırın kavurucu ya da aman vermeyen soğuğundan başka bir yer görmemiştim.
Tek gördüğüm bizler için vazgeçilmez olduğunu düşündüğüm ilçemdi.
İzmir o yıllarda da şimdiki gibi olmasa da benim için devasa bir şehirdi.
Eski otobüs garajının  bulunduğu Basmane’de eski ve çok katlı bir otele yerleştim. 
Otelin merdivenlerinde yıpranmaya yüz tutmuş, yer yer uçları sökülmüş kırmızı halının kenarlarına ayak ucuyla basarak ve ses çıkarmadan odama çıkmıştım. 
Kapının kilidinde dönen anahtarın çıkardığı metalik ses sessizliği bozmuştu.
Tek kişilik odada kirli bir battaniye, sarımtrak rengiyle çarşaf, kapanmayan çekmecesiyle eski bir masa vardı.
Umursamadım bile. 
Ya da gördüğüm görüntü uykusuz ve yorgun bedenimi pek de etkilememişti mi acaba? 
Veya gördüklerimi sabah uyanınca mı görmüştüm bilinmez. 
Aradan uzun yıllar geçti.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyandığımda otobüs yolculuğunun beni oldukça etkilediğini ağrıyan vücudumun sızısıyla öğrenmiştim.
Sokağa çıktığımda etrafta bulunan lokantaların o yıllarda çıkardıkları çorbanın kokusu etrafa yayılmıştı.
Mercimek çorbası, bir bardak sıcak çay ve sonrası sınavın yapılacağı Göztepe’de ki okul.
O yıl girdiğim sınav sonucu öğretmen yetiştiren Eğitim Enstitüsüne kayıt yaptırmış; soluğu Enstitü'nün olduğu şehirde almıştım.
Ne İzmir ne de Enstitü'nün bulunduğu şehir beni kendisine benzetemedi.
Ben hep o bozkırın çocuğu olarak kaldım.
Kordon Boyu’nun güzelliği karşısında bozkırın sözü bile edilmese de; bizler Anadolu bozkırlarının özgür yaşamına alışmış insanlarız.

29 Temmuz 2012 Pazar

Kar yağıyordu yüreğime (1)



Yirmi yaşındaki Yakup ile on yedisindeki Özlem aile büyüklerinin ısrarı üzerine köylerinde evlenir.  Bu evlilik sonrasında Özlem yıllarca gözyaşı döker. Çünkü bir başkasını sevmektedir. Babası ise onu akrabası ile evlendirmiştir. Bu evlilikten üç çocukları dünyaya gelir.
Özlem tutumlu, ciddi ve çalışkan biridir. Yakup ise geçici işlerde çalışmakta, kimi zaman evden uzak kalmaktadır. Yakup’un olmadığı zamanlarda tüm işleri Özlem yapmaktadır. Çocuklarının ve evin tüm sorumluluğu ondadır. Bir yandan da işe girmiş Tekel işçisi olarak çalışmaktadır. Akşama kadar yorulan Özlem, akşam eve geldiğinde de dinlenme fırsatı bulamamaktadır. Bu durum yıllarca böyle devam eder.
Eşi ile arasındaki ayrımlar ve çelişkilerin bitmediğini, yıllar geçtikçe çoğaldığını söylüyor Özlem. Çocuklarına hem ana hem baba olduğunu eklemeyi de ihmal etmiyor. Son derece gururlu ve ödünsüz bir yaşamı benimseyen Özlem; kısaca hayatımın özeti bu diyor.
Ardahan’ın en büyük köylerinden birinde yaşıyorlardı. Düğünleri de köyde yapılmıştı. Eşinin babası ve kardeşleri İzmir’in Çiğli ilçesine yerleşmişti yıllar önce. Özlem’de eşi ile birlikte düğünden sonra Çiğliye taşınmıştı. Bir bakıma düğün yapılır yapılmaz Özlem’i elinden tutup İzmir’e getirmişlerdi.
Köyde okuyup büyümüştü, babası liseye göndermemişti Özlem’i. Oysa en büyük tutkusu okumaktı. Babası da yoksul sayılmazdı. Köyde yeterli geliri vardı. Kardeşlerinin en büyüğü olan özlem şehre geldiğinde sevemedi buraları. Soğuk, kasvetli bir görünüşü vardı. Ne bir tutam yeşillik ne bir ağaç. Etraf beton yığını evlerle kuşatılmıştı.
Köyünün yaylası, çayır çimeni; akşam saatlerinde damların bacalarından yayılan gri dumanlar yoktu burada. Birbirini tanıyanları, yardım edenleri, yan yana tek katlı taş binalarda hayatın kaynaşmışlığını boşuna aradı Özlem. Yabancıydı ona buralar. Alışmak kolay olmayacaktı.
Köy yaşamı bir başkaydı onun için. Umuttu, inançtı, erdemdi, bilgelikti. Uzaktan gelen bir yolcuysanız eğer, orada insanlar sizi güler yüzle karşılar, yüreğinizi ferahlatır, dinlenebileceğiniz bir köşe bulabilirdiniz orada. Lakin şehir öylemiydi ya. Ne bacalarından akşamları gri dumanlar çıkmakta, ne de sokaklarında insana huzur veren bir yaşam kımıldanışı var.
Düğün sonrası İzmir’e gidecekleri söylendi Özlem’e. Haftası olmamıştı duvağını çıkaralı. Sislerin arasından tebessüm eden güneşe baktı. Bulutlar üzülüyordu sanırsın, ona öyle geldi. Dışarısının havası kendine çekti onu. Dışarı çıktı, evlerinin yanında ağaçlara baktı kıpırdamadan uzunca bir süre. Çocukluğunun özgür günlerini geçirdiği evin taş duvarlarına elini sürdü.
Eşinin babası amcasıydı. Özlem’in gözünün yaşına bakmadı bile. Anasından, köyünden ayrılmanın gözyaşlarıdır diye düşündü. Yakup’da yanlarında bindiler otobüse. Yol uzun, meşakkatli. Erzurum, Erzincan derken Sivas’a oradan da Ankara geldiler ilkin. Yol bitmek bilmiyordu. Özlem hayatında ilk defa bu kadar uzun bir yolculuğa çıkmıştı, hem de hiç bilmediği yerlere götüren bir yolculuktu bu. Yol çizgileri İzmir otobüs terminaline girince sona erdi. Oradan da Çiğli’ye gittiler.
Köyünü daha şimdiden özlemeye başlamıştı. Radyodan yayılan türkü Özlemin sıla hasretini derinleştiriyordu. Evin duvarları arasına dalga dalga yayılan müzik sesi, hücrelerine sinmeye başlamış aklına köyünü getirmişti.

3 Şubat 2012 Cuma

YİNE GELİRSİN


Kendi rengince pembeleşir mor düşler
Körfeze bakarken Kordonbuyunda
Martılara taş atan çocuğu görürsün
Sonrasında, rüzgârla geçip giden gü,nlerde.

Yine gelirsin Kordonboyuna
Ayazda üşürken ellerim
Vurur kıyıya dalgalar
Dost bulmak, derman istemek için.



Hüseyin Güzel /  03.02.2012

13 Aralık 2011 Salı

KORDONBOYUNDA


Olma Hercai Kardelenin gözyaşında
Yüreğimin doğrusuyla konuşuyorum
Kordonboyunda çırpınışına bakıp dalgaların
Saate ve boşluğa karşı susuyorum



Hüseyin GÜZEL