Kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2017 Çarşamba

SENİN ALIN TERİNDEN

Emperyalizm ve Kapitalizm 
Senin alın terinden,
kanından,
canından besleniyor
Ucuz iş gücü,
örgütsüzlük,
iptidai çalışma koşulları
ve sonrasında yetersiz iş güvenliği
Nuh nebiden kalma beşer öğüten,
yakıp kavuran,
kolunu koparan,
sakat bırakan fabrikalar
Birer komut butonu ile havalanan,
yok eden savaş makineleri
Kabirlere mekân olacak
toprak parçası üzerinde
ölümün en hızlı manevralarını yapan kurşunlar,
şarapnel parçaları
Toprağa düşen cansız bedenler
Sönen ve söndürülen umutlar…
Vahşet, dehşet ve şiddet…
Afganistan'da,
Afrika kırsalında,
Irak'ta,
Suriye'de
Yemen'de…
Kozmik gökyüzünün altındaki tertemiz,
berrak sular
ve tatlı dağ esintilerinin uçuştuğu madenler…
Yer altı
ve yer üstü zenginlik kaynakları…
Çağlar boyunca sömürülen…
Günbatımı
ve gündoğumunun
yüzlerine vuran renklerini
ve tonlarını yansıtan işçiler,
köylüler,
kadınlar
ve çocuklar…
Bir iş bir ekmek,
Bir ekmek bir insan,
Bir insan bir aile,
Bir aile bir toplum anlayışı ile
Çökmekte olan kâbustan
uzak durmaya çalışanlar…
Ahtapot gibi kolları ile
dünyayı sarmalamaya çalışan emperyalizm…
Bitip tükenmek bilmeyen iştahı ile kapitalizm…
İşte iki kâbus...
Irak, Suriye, Yemen, Afrika halklarının sırtında
boza pişirmeye çalışan
savaş makineleri...
Afgan halkının uzun yıllar boyunca
içinde bulunduğu savaşı
ve zor yaşam koşullarını
bir türlü barış ve huzura kavuşturamayanlar...
Robotlaşma yolunda ilerleyen savaş baronları
İşte emperyalizm
ve kapitalizmin
dünyanın yoksul
ve gelişmekte olan ülkelerine
biçip giydirmeye çalıştığı gömlek
Ahmet’in,
Mahmut'un,
Hekim'in, 
Mario’nun, 
Frederick’in önemli olmadığı,
çıkarın gözetildiği emperyal yaklaşımlar...
   



16 Ekim 2016 Pazar

DEĞİŞİM

Yaşam kulvarında zaman en iyi yargıç olsa da akıllara gelen soru şu. İnsanlar niçin değişiyor?
İhtiyaçları, istekleri, hükmetme arzuları, zalimlikleri, yok etme girişimleri neden dur durak bilmiyor?
Farklı düşüncede kulaç atanların değişimin ana sebeplerine verecekleri cevaplar hiç kuşkusuz farklı olacaktır.
Değişimin ana kumandasına bakıldığında karşımıza egemenler, emperyalistler, kapitalistler ve bu sistemden palazlanan piyonlar çıkıyor.
Ben düşüncesinin etkisine kapılmış olanlarla kibirliliğin pençesinde kıvrananların hükmetme isteği etrafı kasıp kavuruyor.
Değişimin ana kaynağı egemenler, emperyalistler ve kapitalistler ise hiç kuşkusuz değişimin olumsuz yönde gelişmesinde de suçludurlar.
Bunlar ikiyüzlü politikaları ile milyonlarca insanın yaşamını zora sokuyor, yok ediyor, zapturapt altına alıyor.
Akıllarda olumsuz imgeler oluşmuş durumda.
İnsanlar gelecekteki yaşam şartlarının sorunsuz olması için terör belasından kurtulmak için, dünyanın yaşanabilirliğinin zora girmemesi ve milyonlarca insanın olumsuz etkilenmemesi için de mücadele etmeli. Emperyalist zihniyet toplumlar üzerinde elini çekmeli. Bireyleri ve yaşam koşullarını ve coğrafyalarını rahat bırakmalı.
Bırakalım insanlar kendi sorunlarını kendileri çözsünler. Uzak diyarlardan, binlerce kilometre uzaktan gelip toplumun yaşamına müdahale edilmemeli.
İnsanlar umutsuzluğa ve güvensizliğe itilmemeli.
Değişimin en önemli sebepleri arasında açlık ve susuzluk, yokluk ve yoksulluk, terörün yerinden yurdundan kopardığı sığınmacıların durumu ve kargaşa ortamı içinde bulunan coğrafyaların varlığı da sayılabilir.
Modern yaşam tarzının benimsendiği yüzyılımızda artan ihtiyaçların karşılanması için zorlananlar, köle pazarlarında varlığı ile yokluğu egemenlerin iki dudağı arasında olanlar, hayatta kalma mücadelesi veren kimsesizler, erkek egemen toplumda varlığı ile yokluğu umursanmayan kadınlar, insanın insana yaptığı zulüm ve ölümün her yerde olması değişimi tetikleyen etmenler olarak düşünülebilir.
Yapılan kıyımların, ötekileştirmelerin, insanın insana yaptıklarının kanıksanması, ölümün doğallıktan yoksun kılınması, binlerce yıldan süzülüp gelen kültür eserlerinin balyoz darbeleriyle yerle bir edilmesi, geçmişin ayak izlerinin yer yüzünden silinmek istenmesi.
Yüzyıllardır kazanılan insanî değerler yok edildiğinde kaybedecek olan insanlıktır. İnsanlığın geleceğidir.
Vicdansızlığı, acımasızlığı, rant avcılığını, ahlâksızlığı, yalancılığı, kibirliliği, ötekileştirmeyi bir kenara bırakmak gerekir.
Demokrasiye, insan haklarına, özgürlük anlayışına, adalet ve eşitlik anlayışına sarılmak gerekir.


23 Ocak 2016 Cumartesi

ZULÜM


Kapitalist sistem rant ağırlıklıdır. Sermaye insan yaşamından daha da değerlidir o sistemde. Yoksa bunca yoksul ve savunmasız insanın bu denli yaşamını kaybetmesi mümkün mü?
Doğu toplumlarından batıya akan insan seli göçmen olgusunu lügâtımıza çıkmamacasına yerleştirdi. Ege'de, Akdeniz'de umuda koşmakta olanların cansız bedenleri kıyıya vuruyor.
Aslında kıyıya vuran kapitalizmin acımasızlığıdır.
Silah baronlarının vicdansızlığı dır.
Hegemonyacı zihniyetin dışa vurumudur.
Umutların umutsuzluğa dönüşmesi, onlarca insanın ölümü  göçmenleri yolundan döndüremiyor.
Peki niçin göçmenler ısrarlı bunca ölüme rağmen?
Bu sorunun cevabı oldukça basit.
Bulundukları ortamda, yaşadıkları coğrafyada çektikleri acı, umarsızlık, yoksulluk, terör örgütlerinin yaptıkları akıl almaz katliamlar. Sosyal medyada videosu yayınlanan ışid'in yaptığı  katliamlar mide bulandırıcı. Bu acımasızlığa maruz kalmaktansa bir umut batıya geçip kurtulmanın derdindeler.
Işid terör örgütünde debelenenlerin kadınlara ve genç kızlara tecavüz etmeleri insanlığımızdan utanmamıza neden oluyor. Bu vahşetin içinde kim yaşamak ister ki?
İnsanın insana yaptığı bu olaylar düşünüldüğünde Ege ve Akdeniz'de dondurucu soğuğa aldırmadan yetersiz botlarla batıya geçmelerinin nedeni daha da iyi anlaşılacaktır.
Lakin ölüm kusan makineler durmak bilmiyor. İnsanlığın zorlu yaşam koşullarından kaçmak için umutları azalıyor.
Cehenneme çevrilmek istenen dünyamızda illa öldürecekler, delikanlıları, çocukları, kadınları, yaşlıları.
Bunca zulüm uykularımızı bölüyor.



12 Haziran 2012 Salı

Onurunu Kuşanana söven bir sistem!



Siz, o, ben ve biz yani hepimiz. 
Bir şeyler diktik, ektik, yeşertmeye çalıştık umutla. 
Bugünün ve yarının yüreklerine, çocuklarına umut olsun; çiçekler solmasın, bahçeler kurumasın diye.
Bozkırın ortasında, ormanların gölgesinde, rüzgârın sesinde, dağ havasının vazgeçilmezliğinde, çölün gizeminde, suyun serinliğinde ve toprağın doğurganlığında aradık yaşamayı, özgürlüğü…
Kimimizin adı Ahmet’ti kimimizin Albert, kimimizin Hekim.
Ama hep vardık ve hep olacağız bir yerlerde.
Günbatımının renklerini kuşanmış bulutları seyredeceğiz yaylalarda. 
Rüzgârları köpüklü dalgalara dönüştüren baş döndürücü ormanın kıyısında soluk renkli yılkı atlarının özgürlüğe koşuşlarını.  
Belki biraz yağmur ve arada biraz dolu çarpacak yüzümüze. 
Renksiz bir şafakta ısınmak için, atlar misali ayaklarımızı yere vururken, buzla kaplı bir sırtta ve dik bir vadinin hemen kıyısında ufka doğru uzayıp giden ve karın örttüğü gri tarlaları ya da buz kesmiş nehirleri seyrediyor olacağız daima.
Çalıp çırpanı öven, onurunu kuşanana söven bir sistem. 
Emperyalizm ve Kapitalizm.  
Senin alın terinden, kanından, canından besleniyor.
Ucuz iş gücü, örgütsüzlük, iptidai çalışma koşulları ve sonrasında yetersiz iş güvenliği. 
Nuh nebiden kalma beşer öğüten, yakıp kavuran, kolunu koparan, sakat bırakan fabrikalar.
Birer komut butonu ile havalanan, yok eden savaş makineleri. 
Kabirlere mekân olacak toprak parçası üzerinde ölümün en hızlı manevralarını yapan kurşunlar, şarapnel parçaları. 
Toprağa düşen cansız bedenler. 
Sönen ve söndürülen umutlar.
Vahşet, dehşet ve şiddet.
Kosova’da, Hocalıda, Afganistan’da, Darfur’da, Irak’ta, Filistin’de.
Ülkelerin kozmik gökyüzünün altındaki tertemiz, berrak suları ve tatlı dağ esintilerinin uçuştuğu madenler.
Yer altı ve yer üstü zenginlik kaynakları.
Çağlar boyunca sömürülen.
Günbatımı ve gündoğumunun yüzlerine vuran renklerini ve tonlarını yansıtan işçiler, köylüler, kadınlar ve çocuklar.
Bir iş bir ekmek.
Bir ekmek bir insan.
Bir insan bir aile.
Bir aile bir toplum. 
Yaklaşımı ile çökmekte olan kâbustan uzak durmaya çalışanlar.
Ahtapot gibi kolları ile dünya halklarını sarmalamaya çalışan emperyalizm. 
Bitip tükenmek bilmeyen iştahı ile kapitalizm. 
İşte iki kâbus. 
Irak halkının sırtında boza pişirmeye çalışan savaş makineleri. 
Afgan halkının uzun yıllar boyunca içinde bulunduğu savaşı ve zor yaşam koşullarını bir türlü barış ve huzura kavuşturamayanlar.
Halkları rahat bırakmayanlar.
Robotlaşma yolunda ilerleyen savaş baronları.
İşte emperyalizm ve kapitalizmin dünyanın yoksul ve gelişmekte olan ülkelere biçip giydirmeye çalıştığı gömlek.
Ahmet’in,  Mario’nun,  Frederick’in, Hasan’ın önemli olmadığı, stratejik ortaklığın ve çıkarın gözetildiği emperyal yaklaşımlar.
Ve ülkemizden istekleri.
Lâik ve demokratik rejim yerine getirilmek istenen ılımlı İslam projesi.
Ermeni sorunu bağlamında kabul ettirilmeye çalışılan soykırım iddiası ve kardeş ülke Azerbaycan’ı kenara itecek olan Ermeni sanırının açılması isteği.
Heybeliada Ruhban okulunun açılması isteği.
Kürt sorunu varmış gibi ortaya koyulmaya ve sinsice uygulanmaya çalışılan yaklaşımlar.
Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya’da ülkemiz çıkarlarına aykırı istekler.
Ülkemizin komşuları ile olan diyalogunda bizi yalnızlaştıracak politika anlayışları.
Enerji nakil hatlarında ulusal çıkarımızla bağdaşmayacak istekler.
Ülkemizi şeytan üçgeninin ortasında bırakacak düşünce ve istekleri kabul etmek ve emperyalizmin çıkarlarına boyun eğmek bizlerin asla ve asla kabul etmeyeceği yaklaşımlardır

15 Aralık 2011 Perşembe

KENT VAROŞLARINDA YAŞAMA İSTEĞİ





Türkiye’nin 12 ilinde 600’den fazla katılımcıyla yapılan araştırma sonucunda ilginç veriler elde edildi. Bu araştırmaya göre halkın büyük çoğunluğu kentlerde yaşamayı tercih ediyor. Kentler deyince sanılmasın ki kent merkezlerinden söz ediliyor. Sözü edilen yerler sorunların yoğun olarak yaşandığı, yani bir bakıma köyden kente göç eden vatandaşların ilk durak yerleri, okul, yol, elektrik, belediye ve sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğu “varoşlar”dır.
Kentlerde yaşamak isteyenlerin “kentlerin daha yaşanabilir kılınması için yapılanların yetersiz olduğunu” düşündükleri de belirtiliyor aynı araştırmada. Örneğin işsizlik, kent nüfusundaki artış, kentlerin yeterince aydınlatılmaması, trafik şikayet edilen sorunların başında geliyor. Buna rağmen tercih yine “kent”lerden yana ağır basıyor.
Bu tercihin altında yatan nedenler elbette vardır. Eğitim ve sağlık gereksinimlerini karşılama isteği, köyden kente göçü tetikleyen nedenlerin başında gelmekte.
Kentlerin mimari ve kültürel dokusu ya da diğer bir deyişle kentsel dokusunun göç olayında etkili olduğunu söylemek olanaklı değil. “Ucube” yapılaşmalarla bu doku zaten yok ediliyor.
Yıllardır, ülkelerin geleceğini “serbest piyasa ekonomisiyle birbirine bağlayan” küreselleşme propağandası yapılıyor. Küreselleşmenin iflası 2008 den bu yana devam ediyor. Ülkemiz insanının bu iflastan etkilenmemesi düşünülemez. Kırsalda yaşayan insanlar küreselleşme ve vahşi kapitalizm sarmalında çaresizce kurtuluşu kentlerde görüyor. Göç olayında küreselleşmenin etkisini de unutmamak gerekir.
“Yeni dünya düzeni” ile toplumlar “daha fazla ticaret, daha fazla iletişim” yaklaşımı ile birbirleri ile daha fazla etkileşim içine girecek, “demokratik haklarını” daha fazla dile getirecek ve alacaktı. Kısaca söylemek gerekirse daha fazla özgürleşecekti. Bu söylemlerle halkların boynunda “boza” pişirildi. İnsanlar yerinden yurdundan edildi.
Dünya neoliberalizmin çılgınlığına ve kitleleri sürüklediği algı yanılsamasına geniş ölçüde teslim oldu. Bu teslimiyette ülkemizi ayırmak olası görünmüyor. Kapitalizmin yoksulları “demir kafes” içine alması değişik coğrafyalarda sürüp gidiyor. Irak, Afganistan, Libya benzeri ülkelerde yapılanlar ortada. Gelişmekte olan ülkelerin iç sorunlarla boğuşması en büyük istekleri.
Varsıllarla yoksullar arasında var olan uçurumun açılmasını engellemeye yönelik girişimler başarılı olamıyor. Yoksul kesim, varoşların düzensizliğini unutmuş görünüp, kitle iletişim araçlarının katkısı ile varsıla özeniyor.
Kırsaldan kente göçü bir rahatlama bir kurtuluş olarak görenler bir gün talihin kendilerine güleceği umuduyla oyalanıyor. Düşünsel akımların etkisine teslim oluyor. Algı yanılsamasının, kapitalizmin, tarikat örgütlenmelerinin, kimlik kaybının kendilerini sarmasına seyirci kalıyor.
Kırsaldan kente akan kitlenin ilk durak yerleri olan varoşlarda hoşnutsuzluk dile getirilse de genelde bir suskunluk söz konusu. Bu suskunluk donanımsızlığın ve yoksulluğun sonucudur. Donanımsızlık, yeterli eğitimin alınmayışı, belli alışkanlıkların devam ettirilmeye çalışılması sorunları artırıcı rol oynuyor.
Kimi zaman kentli gibi davranamayan çağdaş uygarlığa burun kıvıranlarla da karşılaşmak şaşırtıcı değil. Düzensizlik, insanın insana olan saygısızlığı, vurdumduymazlık, nemelazımcılık kentli olmaya çalışanların ortak davranışı olduğu gibi bu davranış biçimlerini “kentli oldum” düşüncesinde olanların da göstermesi ne derece kentli olduğumuzun sorgulanmasına neden olmaktadır.
Küreselleşmenin yarattığı “algı yanılsaması” ne yazık ki toplumların geleceğini daha da çıkmaza sürükledi. Daha sorunsuz bir yaşam için yerinden yurdundan olan insanlar gittikleri yerlere “uyum” sağlamakta güçlük çektiler. Hâlâ da çekiyorlar. Alışılagelmiş yaşam biçimini terk etmek kolay olmuyor. Kentin sorunları düşünüldüğünde “sorunsuz” bir yaşam şimdilik hayal olmaktan öte gitmiyor.