Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2014 Cuma

HİÇ BİR ACI UNUTULMAZ

                                                              Afganistan

"Ateş düştüğü yeri yakar" sözü meydana gelen ölüm olayları sonrasında sıklıkla söylenir. Yaşanan acının dışa vurumudur bu. "Ölüm Allahın emri ayrılık olmasaydı" sözünü de bilmeyenimiz yoktur. Ölüm ve ayrılık her daim insanların yüreklerinde acıyı çağrıştırmıştır.
Çeşitli olaylar sonrasında gencecik insanlar kara toprağa düşmüştür. Aileleri, yakınları, geride bıraktıkları yüreklerinde dinmeyen acı ile yaşamlarını sürdürmekteler. Hiç bir ölüm, hiç bir acı unutulmaz.

Tarihin karanlık sayfalarına baktığımızda da bu gerçeği görürüz. İnsanlığın çeşitli coğrafyalarda yaşadıkları acı ve zulüm aradan geçen uzun yıllara rağmen hala belleklerdedir. Afrika toplumlarını sömürgeleştirmeye başlayanların "kara derili" diye öteledikleri insanları nasıl köleleştirdiklerini, zincire vurup "gemi ambarlarına" nasıl üst üste yığdıklarını, karşı çıkanları acımasızca nasıl öldürdüklerini, "yeni dünya " diye lanse edilen topraklarda karın tokluğuna nasıl çalıştırdıklarını Afrikalı unutabilir mi?  
Etiyopya

Altın madenlerinde, kömür madenlerinde, elmas madenlerinde yaşamını kaybedenler unutulabilir mi?
Köle düzenine isyan ettiği söylenen Spartakus'un öyküsü unutuldu mu? İspanya'da General Franco'nun yaptıkları unutuldu mu?
Etiyopya'nın son imparatoru Haile Selassie ve halefi Mengistu Haile -Mariam'ın yaptıkları unutuldu mu? Bu ikilinin ülkelerinde yaptıklarına bir göz atalım isterseniz.
Osmanlı yönetiminden koparılan Eritre İtalya tarafından işgal edilir. 1952 yılına gelindiğinde BM (Birleşmiş Milletler) kararı ile Etiyopya ile birleşerek federal bir devlet haline gelir. Halk bu durumu kabullenmez ve geniş protestolar gösterileri başlar.
İç karışıklıkları bahane eden İmparator Haile selassie Eritre'yi Etiyopya topraklarına katar. Bu aşama sonrasında bölgede yaşayan Müslümanlara karşı baskı ve işkence politikası başlar. Pek çok insan katledilir. Yüz binlerce Eritreli topraklarından sürülür. Mülteci durumuna düşen yüz binlerce insan; kadın, çocuk, yaşlı demeden ölüme terk edilir.
Haile selassie 1974 yılında yapılan bir darbe ile yönetimden uzaklaştırılır. Göreve gelen Mengistu Haile-Mariam, yönetimi boyunca farklı bir uygulama izlemez. Şiddet uygular. Kendisine muhalif görüşü yok eder. Yönetimde kaldığı sürede ülke nüfusunun büyük bölümünü yok eder. Halkın bir kısmı Sudan'a sığınır. Binlerce çocuk yetim ve sakat kalmıştır. Yaşananları Etiyopyalı unutabildi mi?
Irak

Hitler'in II. Dünya Savaşı sırasında yüz binlerce insanı "Gaz Odaları"nda katletmesi unutuldu mu?
Şili'de Augusto Pinochet döneminde çok sayıda insan hakları ihlallerinin yaşandığı unutuldu mu?
Şilili diktatör Augusto Pinochet'in ülkesinde iktidarı ele geçirmesinden sonra yaptıklarına bir göz atalım isterseniz.
Mithat Sancar'ın konuyla ilgili yazdığı bir yazıda şöyle deniyor: Pinochet'in yönetimi devraldıktan sonra söylediği şuydu [..."Haberim olmadan Şili'den yaprak kımıldamaz"... Pinochet yönetimi muhaliflere karşı acımasız bir devlet terörü uyguladı....Pinochet yönetimi, "iç düşman" olarak ilan ettiği muhaliflere karşı acımasız bir devlet terörü uyguladı; işkenceler, kaybetmeler, yargısız infazlar. Üstelik bu vahşet kampanyası sadece Şili'de yaşayanları değil, ülke dışında olanları da kapsadı...Büyük bir kısmı darbeyi izleyen haftalarda olmak üzere tahminen dört bin kişi katledildi; çok sayıda insan kaybedildi. Darbenin yapıldığı 1973 yılında yaklaşık yirmi bin kişi ülkeden kaçmak, sürgüne çıkmak zorunda kaldı. Askerî diktatörlük dönemi boyunca Şili'yi terk eden insanların sayısı bir milyon civarındadır.
Doğrudan Pinochet'e bağlı bir subay olan Arelano Stark'ın yönettiği infaz timlerinden oluşan "ölüm kervanları", ülkenin bütün bölgelerini gezip daha önce göz altına alınmış yetmiş iki muhalifini öldürdü. Ülkenin kuzeyindeki çöllük bölgelerde ve Patagonia'da muhaliflerin acımasız işkencelere tabi tutulduğu toplama kampları kuruldu.Muhaliflerin bir kısmı işkencelerde hayatını kaybetti, bir kısmı da uçaklara doldurulup denize atıldı.
İnanılmaz bir şiddet ve zulüm uygulamasına sahne olan ve iç savaş benzeri bir durumun yaşandığı darbeden sonraki ilk haftaların ardından, askerî diktatörlük siyasal muhalefeti tamamen yok etmeye yöneldi. On binlerce insan göz altına alındı, binlerce insan sürüldü, yüzlerce kişi kaçırıldı.
1977'de artık her türlü direniş fiilen bastırılmış, muhalefet sindirilmişti. askeri cunta 1990'da yönetimi devretmek zorunda kaldığında, arkasında binlerce ölü, on binlerce işkence  mağduru, yüz binlerce talan edilmiş yaşam öyküsü kalmıştı...] (1)
Şili

İnsanlığın yaşadığı bunca acı ve zulüm ne yazık ki günümüzde de devam etmektedir. Kan ve baruttan nemalananlar ellerini ovuşturmaktalar. Silah satıcısı ülkeler savunmasız yoksul insanların ölümüne neden olmaktalar.
Afganistan, Irak, Suriye, Pakistan, Sudan, Nijerya, Yemen, Libya ve benzeri ülkelerde meydana gelen karışıklıklar, iç savaşlar, terör olayları sonrasında hayatını kaybedenler unutulacak mı?
İnsanlık tarihi acılarla yazılmıştır. Tarih boyunca işlenen suçları, yanlışları, vurgunları gizlemek; kitleleri, halkları uyutmak, kandırmak; sorumlulukları örtbas etmek için çaba sarf edilmiştir. Egemenler, insanlık düşmanları kendi yalan dolanlarını unutturmak için hamaset nutuklarla gerçekleri gizlemeye çalışmışlardır. Fakat hiç bir gerçeğin üzeri örtülememiştir.
Suriye

Ölümün yüzü acıdır. Bu acıyı kahpece ve hiç yok yere katledilen kardeşimin ölümünden bilirim. Aradan 19 yıl geçmesine rağmen çektiğimiz acı tazeliğini hala koruyor. Annemin göz yaşları dinmek bilmiyor. Dile kolay, tam 19 yıldır dökülen göz yaşı. Rahmetli babam ilerlemiş yaşına rağmen her yıl oğlunun yattığı ücra köy mezarlığını ziyaret eder, göz yaşlarıyla mezarını ıslatır, dua ederdi.
Demek ki hiç bir ölüm unutulmuyor. Hiç bir acı dinmek bilmiyor. "Ölen ölmüştür, geçmiştir" sözü ateşin düştüğü yeri yaktığı gerçeğini değiştirmiyor.
Yaşanan bunca ölüme, bunca acıya, bunca yoksulluğa, bunca haksızlığa sebep içimizdeki öfke ve kindir.
Gerçekte ise öfke ve kin doğruluğun dışındadır. Öfke ve kin tutmak yüreğe yüktür. İnsan odaklı yaklaşımların, insan hak ve özgürlüklerinin, hukukun üstünlüğünün, insan sevgisinin, erdem ve onurun unutulmaması gerekir. İnsan onurunu yakışan da budur
Dip Not: (1) http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=335&dyid=5047






6 Mart 2013 Çarşamba

YENİ DÜNYA DÜZENİNDE YAŞANANLAR





Gelin beraberce geçmişe bir yolculuk yapalım. 1990’lı yıllara.1991’de Sovyetler Birliği’nin çöktüğü yıllara ve sonrasına. Sovyetler Birliği çökünce iki kutuplu dünya düzenini tutan sacayaklarından biri yıkıldı, işlevsiz kaldı. Ve akabinde yenidünya düzeni kuruldu.
Bu kurulan yenidünya düzeninin düzenli bir dünya olmadığı 1990 sonrası yaşanan olaylarda anlaşıldı. Bu arada uluslar arası ticari şirketler kar amaçlı yatırımlarını sürdürmeye devam ediyorlardı. Tek istekleri daha da büyümek ve daha fazla kar elde etmekti. Doymak bilmeyen iştahlarını gidermek için gözlerini üçüncü dünya ülkelerine dikmişlerdi. Gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını ve ucuz işgücünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmanın hesabı içindeydiler.
Bu arada topluma tüketim alışkanlığı sistematik olarak pompalandı. Kitlelerin beyinleri uyuşturulmaya çalışıldı. Olmayan kaynağa rağmen kredi kartı furyası ile kitleler borçlandırıldı. Daha fazla kredi kartı daha fazla borç demekti. Ve daha fazla harcama demekti. Bu ise daha fazla kar anlamına geliyordu. Furyaya algı yanılsaması yaşayarak ve tepkisizce uyanlar borçlarını ödeyemez konuma geldiler. Bankalar daha fazla kredi kartı dağıtmak için sokaklara caddelere kredi kartı başvuru stantları açtılar. İnsanlar ise düşünmeden cüzdanlarında renk renk kredi kartı taşımak için o stantlara koştu. Kredi kartı taşımanın ayrıcalığını yaşamak keyfine erişmek için(!).
Yenidünya düzensizliğinin revize edilmesi sürecinde 11 Eylül trajedisi yaşandı. O trajediden bu yana geçen süreçte Dünya halkları ABD’nin jandarmalığında büyük dönüşümlere ve olaylara tanık oldu. Nerede bir sorun varsa orada ABD ve müttefikleri bir bilen(!) olarak daima hazırdı.  Onlar Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Somali’de, Latin Amerika’da kısacası Afrika ve Asya’da at koşturmaya devam ediyorlardı.
Bu arada çarpıcı rakamlar insanın dudaklarını uçuklatacak boyutlara ulaştı. “Dünyanın en zengin 200 kişisinin toplam serveti 1999’da 1 trilyon dolardı. Aynı tarihte en yoksul 43 ülkeye yayılmış 582 milyon insanın toplam geliri ise 146 milyar dolar civarında idi.”  Ve yine 2000’li yıllara gelindiğinde dünyadaki insanların yarısı günde 2 doların altında harcama yapabiliyordu. Ne ki, aynı yıllarda ABD’nin savunma bütçesi milyar dolarlarla ifade ediliyor ve arttıkça artıyordu.
Savunma bütçesi ABD’nin Irak ve Afganistan girişimlerine paralel olarak arttıkça arttı. Savunmasız ülkelerde savunmasız insanlara atılan kurşunlar ve yaşamını kaybedenlerin sayısı da bütçe artışına paralel artmaya başladı.
ABD başkanı Roosevelt, 1940 seçim kampanyasında, “Oğullarımız hiçbir yabancı savaşa yollanmayacak” sözünü vermişti. Oysa kısa süre sonra ABD II. Dünya Savaşı’nda ve Kore Savaşı’nda yer alacak ve üzerine düşeni o savaşlarda yerine getirecekti. Başkan Roosevelt’in sözleri ise tarihin çöplüğündeki yerini çoktan almıştı.
Bugün dünya’da ABD’ye duyulan tepkinin altında yatan gerçek nedir? Bana göre tepkinin en önemli nedeni ABD’nin yaptıklarıyla alakalı ve orantılıdır. Filistin halkının İsrail ile mücadelesinde uğradığı katliamlara ABD kayıtsız kalmış, silahlarının kullanılmasına sesini çıkarmamıştır. Keza Afganistan ve Irak’ta ABD uygulamalarına duyulan tepki yine o ülkelerde ABD’nin yaptıklarıyla orantılı değil midir? İkinci Irak savaşı öncesine bakıldığında Irak’a uygulanan ambargo nedeni ile yüz binlerle ifade edilen Irak’lı çocuk hayatını kaybetmiştir. Aynı ABD Irak- İran savaşında Saddam’ın destekçisi olmuş ve hatta Saddam’ın 1989 yılında Halepçe katliamına sesini çıkarmamıştır.
Bu süreçte iki kutuplu uluslar arası ortam için oluşturulmuş Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, Uluslar arası Para Fonu gibi ABD denetiminde ticari örgütlerle dünya ekonomisine yön verilmeye çalışıldı. 1980’li yıllarda Avrupa Birliği oluşumunun şekillendirilmesi ile Avrupa ayrı bir ekonomik güç olmaya doğru koşmaya başladı. Ayrıca Kuzey Amerika Serbest ticaret Birliği (NAFTA), Güneydoğu Asya Serbest Ticaret Birliği (AFTA), Karadeniz Ekonomik işbirliği (KEİ) kuruldu.
 Kısacası ekonomik alanda da gözle görülür bir kutuplaşma ve yeni bir ekonomik anlayış ortaya çıkmaya başladı. Bu anlayış içerisinde bir yandan gelişmiş ekonomiye sahip ülkelerin daha fazla kar amaçlı girişimlerine karşılık gelişmekte olan ülkelerin halkını doyurmaya yönelik çalışmaları dünya gündemine damgasını vurdu.
Bir yandan aç karnını doyurmaya çalışan Afrika ve Asya halkları diğer yandan var olan zenginliğine zenginlik katma çabasında olan gelişmiş ülkeler. Bu açmazın sonucunda gelişmekte olan yoksul ülkelerde ekonomilerini ve ekonomik kaynaklarını kendi çıkarına kullanmaya çalışan ülkelere karşı bir karşı koyma dürtüsünü de beraberinde getirdi.
Süper güç olan ABD şu günlerde piyasaya sunduğu ekonomik krizle de gündemdeki yerini korumaktadır. Krizde de süper güç konumundadır.
Bu bağlamda bize düşen Horace’nin “Yarın ne olacağını sormaktan kaçın” sözü mü olmalıdır? Yoksa sormalı mıyız?

12 Haziran 2012 Salı

Onurunu Kuşanana söven bir sistem!



Siz, o, ben ve biz yani hepimiz. 
Bir şeyler diktik, ektik, yeşertmeye çalıştık umutla. 
Bugünün ve yarının yüreklerine, çocuklarına umut olsun; çiçekler solmasın, bahçeler kurumasın diye.
Bozkırın ortasında, ormanların gölgesinde, rüzgârın sesinde, dağ havasının vazgeçilmezliğinde, çölün gizeminde, suyun serinliğinde ve toprağın doğurganlığında aradık yaşamayı, özgürlüğü…
Kimimizin adı Ahmet’ti kimimizin Albert, kimimizin Hekim.
Ama hep vardık ve hep olacağız bir yerlerde.
Günbatımının renklerini kuşanmış bulutları seyredeceğiz yaylalarda. 
Rüzgârları köpüklü dalgalara dönüştüren baş döndürücü ormanın kıyısında soluk renkli yılkı atlarının özgürlüğe koşuşlarını.  
Belki biraz yağmur ve arada biraz dolu çarpacak yüzümüze. 
Renksiz bir şafakta ısınmak için, atlar misali ayaklarımızı yere vururken, buzla kaplı bir sırtta ve dik bir vadinin hemen kıyısında ufka doğru uzayıp giden ve karın örttüğü gri tarlaları ya da buz kesmiş nehirleri seyrediyor olacağız daima.
Çalıp çırpanı öven, onurunu kuşanana söven bir sistem. 
Emperyalizm ve Kapitalizm.  
Senin alın terinden, kanından, canından besleniyor.
Ucuz iş gücü, örgütsüzlük, iptidai çalışma koşulları ve sonrasında yetersiz iş güvenliği. 
Nuh nebiden kalma beşer öğüten, yakıp kavuran, kolunu koparan, sakat bırakan fabrikalar.
Birer komut butonu ile havalanan, yok eden savaş makineleri. 
Kabirlere mekân olacak toprak parçası üzerinde ölümün en hızlı manevralarını yapan kurşunlar, şarapnel parçaları. 
Toprağa düşen cansız bedenler. 
Sönen ve söndürülen umutlar.
Vahşet, dehşet ve şiddet.
Kosova’da, Hocalıda, Afganistan’da, Darfur’da, Irak’ta, Filistin’de.
Ülkelerin kozmik gökyüzünün altındaki tertemiz, berrak suları ve tatlı dağ esintilerinin uçuştuğu madenler.
Yer altı ve yer üstü zenginlik kaynakları.
Çağlar boyunca sömürülen.
Günbatımı ve gündoğumunun yüzlerine vuran renklerini ve tonlarını yansıtan işçiler, köylüler, kadınlar ve çocuklar.
Bir iş bir ekmek.
Bir ekmek bir insan.
Bir insan bir aile.
Bir aile bir toplum. 
Yaklaşımı ile çökmekte olan kâbustan uzak durmaya çalışanlar.
Ahtapot gibi kolları ile dünya halklarını sarmalamaya çalışan emperyalizm. 
Bitip tükenmek bilmeyen iştahı ile kapitalizm. 
İşte iki kâbus. 
Irak halkının sırtında boza pişirmeye çalışan savaş makineleri. 
Afgan halkının uzun yıllar boyunca içinde bulunduğu savaşı ve zor yaşam koşullarını bir türlü barış ve huzura kavuşturamayanlar.
Halkları rahat bırakmayanlar.
Robotlaşma yolunda ilerleyen savaş baronları.
İşte emperyalizm ve kapitalizmin dünyanın yoksul ve gelişmekte olan ülkelere biçip giydirmeye çalıştığı gömlek.
Ahmet’in,  Mario’nun,  Frederick’in, Hasan’ın önemli olmadığı, stratejik ortaklığın ve çıkarın gözetildiği emperyal yaklaşımlar.
Ve ülkemizden istekleri.
Lâik ve demokratik rejim yerine getirilmek istenen ılımlı İslam projesi.
Ermeni sorunu bağlamında kabul ettirilmeye çalışılan soykırım iddiası ve kardeş ülke Azerbaycan’ı kenara itecek olan Ermeni sanırının açılması isteği.
Heybeliada Ruhban okulunun açılması isteği.
Kürt sorunu varmış gibi ortaya koyulmaya ve sinsice uygulanmaya çalışılan yaklaşımlar.
Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya’da ülkemiz çıkarlarına aykırı istekler.
Ülkemizin komşuları ile olan diyalogunda bizi yalnızlaştıracak politika anlayışları.
Enerji nakil hatlarında ulusal çıkarımızla bağdaşmayacak istekler.
Ülkemizi şeytan üçgeninin ortasında bırakacak düşünce ve istekleri kabul etmek ve emperyalizmin çıkarlarına boyun eğmek bizlerin asla ve asla kabul etmeyeceği yaklaşımlardır

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Afganlı Kadın : Sharbat GULA



Ortadoğu’da (Irak, Yemen), Afganistan’da, Pakistan’da, Afrika’da (Tunus, Libya, Mısır, Fildişi, Somali vs.) yaşanan siyasi karışıklıklar ABD’nin işine gelmektedir. Bu ülkelerin çoğunu bombalamaktadır. Bombalarken de istediği sonucu almaktadır.

Bombardımanlarda en büyük zararı sivil hedefler görüyor. ABD’nin insanlı ya da insansız savaş uçakları adeta ölüm kusuyor. Gökyüzü kızıla boyanıyor, renkler insan belleğinde anlamını yitiriyor.

Dünya kamuoyu ve Birleşmiş Milletler ABD’nin insan haklarını hiçe sayarak yaptığı saldırıları sessizce izliyor. ABD’nin kendi güvenliğini bu şekilde sağladığına dair ileri sürdüğü bahanelerine ses çıkaramıyor.

Neredeyse her gün yapılan saldırılarda sadece binalar vurulmuyor, aynı zamanda onlarca sivil ya yaşamını yitiriyor ya da sakat kalıyor. Savaş uçakları hedef gözetmiyor. Basılıyor düğmeye. Belirlenen hedefler yerle bir ediliyor. Hedef imha edilirken içinde var olan çocuklar ve kadınlar dâhil savunmasız ve suçsuz siviller de yok ediliyor.

Emperyalizm budur işte. Hedef gözetmez. Gözettiği tek şey kendi çıkarıdır. Kendi halkının refahı için diğerlerini gözünü kırpmadan yok eder.

Emperyalizm peçesinin ardına gizlediği yüzünü göstermez. Sinsi ve çıkarcıdır. Hedefi bu ülkelere demokrasi götürmek değildir. Hedefi bu ülkelerde bulunan enerji ve maden kaynaklarını ele geçirmek ve kullanmaktır. Bunu yaparken de ceset yığınları oluşturup kanla beslenmekten çekinmez. Kan ve barut kokusuna alışkındır. Hatta yaşam biçimi olmuştur.

Yukarıdaki ülkelerin çoğunda uzun yıllar boyunca diktatörleri destekledi. Zamanı ve yeri geldi, şartlar değişti daha önce desteklediği ve halkın yüzde doksanlara varan oy çokluğu ile iş başına gelen diktatörleri sildi attı.

Ve savaş insanların korku ve kuşku dolu gözlerle etrafa bakmasına neden oldu. Örneğin Sovyet Rusya’nın 1979 yılında Afganistan’ı işgal etmesi ve sonrasında yaşananların acı öyküsü belleklerden hiç çıkmadı.

ABD’li gazeteci Steve McCuryy 1984 yılında Afganistan’dan kaçıp Pakistan’a sığınan Afganlıların yaşamını bulundukları kampta fotoğrafladı.

Bu fotoğraflardan en ünlüsü ve dünyanın tanıdığı fotoğraf hiç kuşkusuz savaşın insanları ne hale getirdiğini gözler önüne seren ve o yıllarda küçük bir kız çocuğu olan Sharbat Gula’nın fotoğrafıdır.

İlgili fotoğrafta Gula korku dolu gözlerle deklanşöre bakmaktadır. Steve Mc Curry'nin çektiği bu fotoğrafın öyküsünü ve Sharbat Gula'nın yaşam öyküsünü National Geographic dergisinin Nisan 2002 sayısında okumuştum. Etkileyici bir anlatımla Gula'nın yaşamı, evlenmesi ve çocukları ele alınıyor. Gula Afgan kabilelerinin en savaşçısı olan Peştunlardandı. Gula şu an Afganistan'da değil Pakistan’da Tora Bora yakınlarındaki dağlarda yaşıyor. Bugün üç kız annesi ve en küçük kızı Âliye 9 yaşında. Savaşın en etkileyici fotoğrafı ve korkunun fotoğrafa yansımasını Sharbat Gula'nın bu fotoğrafında görmek ve yüreğinde acı duymak içten bile değil.

İnsanın yüreğine işleyen o korku dolu gözler deniz yeşiliydi. Görenin aklından bir daha çıkmıyordu. Bu gözlerde savaşın bir ülkeyi nasıl bitirdiğini görmek mümkündür.

2011 itibari ile 1979’dan bu yana tam 32 yıldır süren bir savaş. 2 milyondan fazla ölü. 3.5-4 milyon belki de daha fazla mülteci. İşte Afganistan’ın son otuz yılı. Ve Sharbat Gula şu an büyük ihtimalle 40 yaşlarında. Sert coğrafyada yoklukla ve sıkıntılarla, ölüm korkusu ile geçen zorlu bir yaşam sürmekte.

Afganlı Sharbat Gula’nın bu kısa öyküsü bugün Afganistan dışında ABD bombardımanına maruz kalan ülkelerde ve coğrafyalarda da yaşanmaktadır. Hiç kuşkunuz olmasın. Hem de acı bir şeklide yaşanmaktadır. Irak savaşı ve o savaşta yaşamını yitirenler, yerlerinden yurtlarından, ata toprağından kopanlar, mülteci durumuna düşenler, oğlunu kızını, eşini savaşa kurban verenlerin yaşamları Gula’dan pek farklı değildir. Belki de daha acıdır. Çünkü Gula Tora Bora’nın ulaşılmaz sarp yamaçlarında kendini ve ailesini koruyabilmektedir ama diğer yerlerde bunu yapamayanlarda vardır.

Günümüzde halklar üzerinde sürdürülen bu acımasız politikanın altında ülkelerin enerji ve maden kaynaklarını ele geçirme düşüncesi yatmaktadır. Bu bağlamda dünya barışını tehdit eden en büyük tehlike ise silahlanma yarışıdır. Büyük bir hızla gelişen teknolojinin katkısı ile birbirinden üstün silahlar yapan ve bu silahları dünya pazarlarında dağıtan emperyalist ülkeler üstünlüğü ele geçirmek için halkları birbirine düşürmekte ve dağıttığı ya da pazarladığı silahlarla bunu başarmaya çalışmaktadır.

Libya’da yapılan tam da budur. Suriye’de yapılmak istenen de budur. İç kargaşa çıkmasına çanak tutmak ve sonrasında iç kargaşada yorulmuş ülkeyi ele geçirmektir. Amaç budur. Libya’ya müdahale eden güçler acaba yüz binlerce insanın iç savaş ortamında yaşamını yitirdiği Fildişi’ne neden müdahale etmeyi düşünmez. Çünkü Fildişi’nde yararlanacağı enerji yoktur ya da yetersizdir. Fildişi halkının birbirini öldürmesi için gerekli silahı satmayı da ihmal etmez.

Emperyalizmin tuzağına düşmemek gerekir. O tuzağa düşen halklar belini bir daha kolay kolay doğrultamazlar. Hatta hiç doğrultamazlar. Çünkü emperyalizme bağımlıdırlar artık. Emperyalizm ile işbirliği yapan yandaşlar, çıkarcılar, dönekler, liboşlar, nemalananlar, aymazlar ve utanmazların sayısı oldukça fazladır.

Emperyal ülkeler bu güruhtan yararlandıktan sonra tıpkı Tunuslu Zeynelabidin Bin Ali ve Mısırlı Hüsnü Mübarek örneğinde olduğu gibi bir kenara fırlatıp atarlar.

Libya lideri Kaddafi’nin ayağına kırmızı halı serenler bugün kafasına bomba yağdırmaktadır. Bu acı gerçekten halkların ders alması gerekir.

Sadece halkların ders alması yeterlimidir. Elbette hayır. O halkları yönetenlerinde var olan gerçeği görmeleri gerekir. Emperyalizme karşı koymak ve yapılanları boşa çıkarmak için başka yol yok.