kahve etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kahve etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2014 Perşembe

AKIL TUTULMASI


Siyasetin geldiği noktada akıl tutulması yaşıyoruz. Umutsuzluk ile morallerin dibe vurmasına aldırdığımız yok. Varsa yoksa günlük siyasi olaylar. İlgimizi çeken tek şey şu günlerde bu.
Kahve köşelerinde zaman geçirip pişpirik oynayanların televizyon haberlerine bakıp yorum yapmaktan başka konuşacakları bir şeyleri yok. Aldıkları emekli maaşının bir kısmını kahvelerde çay parası olarak harcamanın peşindeler.
Ekonominin içinde bulunduğu durum, çarşıda pazarda artan fiyatlar, artan faizlerin getirdiği yük pek de önemsenmiyor.
Günlük konuşmaların ekseriyeti siyasetçilerin söylediklerine odaklı. İktidar partisinin mensupları ile muhalefet partisinin sözcüleri ekrana çıktığında söylediklerini kendimize göre yorumluyoruz.
Geçim derdini çoktan unutmuşuz. Günübirlik kazancımızla yaşıyoruz. Kimimiz inşaatlarda soğuğa, yağmura, çamura aldırmadan başımıza geçirdiğimiz berelerle; sırtımıza aldığımız parkalarla çalışıyoruz. İnşaatın tozu, boyası giysilerin rengini soldurmuş. Eller nasırlaşmış, yüzler soğuktan mosmor.
O günkü ekmek parasını kazanmanın peşindeler. Ayazdan yanmış yüzleri ile zorluklara ve sıkıntılara aldırdıkları yok. Çünkü çaresizler. Eve ekmek götürmenin derdindeler. Kahve köşelerinde uyuklayanların birbirleriyle çekişmelerine ayıracak zamanları yok.
Birilerinin "trilyonları" "üç beş kuruş" olarak nitelemesi onları pek ilgilendirmiyor.
Onlar alın teriyle kazandıklarını evlerine götürmenin huzuru ile yaşıyorlar. Yetim hakkı, garip gureba hakkı yemeden yaşamanın rahatlığındalar.
"Alo Fatih" hattı üzerindeki gelişmeler, tartışmalar, medya gücünün olaylara yaklaşımına, kitlelerin algı yanılsamasına da aldırdıkları yok.
Manşetlerden, habere; köşe yazılarından TV haberlerindeki alt yazılara varana kadar medyada yaşananlar ilgilendirmiyor onları.
Caddeler, meydanlar el açıp dilenen; yaşlı, genç, kadın ve çocuklardan geçilmiyor. Sosyal devlet nedir diye sorsan hiç biri cevap verecek durumda değil. Sosyal devlet anlayışının ne olduğunu bilen yok. Yaşamak için dilenmekten başka çaresi yok bir kısmının. Üstüne üstlük kendi insanımız yetmezmiş gibi Suriye savaşından kaçıp gelenlerin dilenci sayısını patlattığını söylemek abartı olmasa gerek.
Emeklilerimiz aldığı yetersiz emekli maaşları ile geçinmenin derdindeler. İşsizlerin ve işini kaybetmiş olanların durumları içler acısı.
Bütün bu sıkıntılara rağmen siyasetçilerin ekranlarda birbirlerine söyledikleri ile yok yere insanlar birbirine giriyor. Ekmek kavgası yerine parti kavgası veriyor.
Yolsuzluk haberlerinin zihinleri meşgul etmesi, ses kayıtlarının, tape'lerin yayınlanması da biat kültürünü benimsemiş olanların umurunda değil.
Akıl tutulması yaşadığımız şu günlerde; bilincimizi, geleceğimizi, çıkarlarımızı korumamız gerektiğini düşünmemiz gerekmiyor mu?


9 Eylül 2013 Pazartesi

KADINSIZ BİR UYGARLIĞIN VARLIĞINI DÜŞÜNMEK OLANAKLI MIDIR?

                                                        Fotoğraf: Steve McCurry


Ulaşabildiği her yeri, her kerpici, her taşı, her ağacı, her canlıyı güzel gösteren altın sarısı akşam güneşinin ışıkları altında kasabanın meydanının etrafını saran kahvelerden birinin kapısından girip boş masalardan birine doğru yürüdüm.
Okey şakırtıları ve yoğun gürültü arasında verdiğim selamı duyanların "hoş geldiniz hocam" söylemleri arasında söylediğim çayı masanın üzerine koyan kahveci hal ve hatırımı sorduktan sonra işinin başına döndü.
Kahvenin duvarları sanırsın dün yapılmış gibi boyalıydı. İs ve duman kokusu ve lekesinin izlerini kaybetmek için bir kaç ayda bir kahvenin boya ve badanasının yapıldığını biliyordum.
Duvarları boyamakta ki amaç aslında korumaktan çok is ve duman izlerini gizlemekti.
Kahvede okey oynayanlar ve sohbet edenler arasında oturup sohbet ettiğim tanıdık biri olmayınca da kendi düşüncelerime dalıp gittim.
Ortaklar Köy enstitüsü mezunu Mehmet amcayla eşi Hatice ninenin yaşamını; kızları Zeynebi istemese de dayısının oğluna gönülsüzce vermelerini düşündüm.
Zeynep'in içinde bulunduğu durumu anımsadım.
Yirmi yıla yakın dayısının oğluyla evli kalan, bu zaman zarfında eşinin boş vermişliği, kahve ve içki düşkünlüğü, başka kadınlarla düşüp kalkma ve kazancını buralarda harcama alışkanlığı sonucu çocuklarına hem ana hem baba olmuştu.
"Yirmi yıl önce bir kadın olarak, gerçekleri görmek benim için zordu. Geçen yıllarda eşimin alışkanlıkları, saklı birkaç gerçekle yüz yüze gelmemi sağladı" diye dert yanıyordu Zeynep. "Mesele" diyordu "yıllar önce anam kardeşinin oğlunun kasaba dışında kentte yaşadığını, evlenip de kente yerleştiğimizde her şeyin daha güzel olacağını inandırmıştı beni."
"Lakin eşime duyduğum saygı zamanla yok oldu. Masumiyetini kaybetmişti çünkü eşim. Bakış açımızda değişiklikler vardı. O alışkanlıklarından vaz geçmeye yanaşmıyor, evin ihtiyaçlarına ayıracağı parayı başkalarıyla yiyip içiyordu. Uzun yıllar bu şekilde yaşadım. Boşanmayı ilk başlarda hiç düşünmedim. Çevre ne der, anam babam ne der diye düşündüm, bağrıma taş bastım. Apartman temizliğine gittim, merdivenleri sildim, zenginlerin evlerini temizledim. Çocuklarımı kimseye muhtaç etmemeye çalıştım"
Zeynep'in bu anlatımları insanın yüreğini burkuyordu.
Yaşadıklarını "kader" olarak algılıyordu. Her ne kadar eşi eve bakmasa da,sorunlarla ilgilenmese de bu yaşadıklarını "kader" olarak uzun yıllar içinde taşıdı.
Yanıldığını ve yaşamın insanın kendi eliyle şekillendiğini anladığında ise aradan yirmi yıl geçmiş, kızları evlenme çağına gelmişti.
Yaşadığı acıyı anasına bir gün şu sözlerle açıklamıştı:
"-İstemediğim bir evliliğe beni zorladınız. Geleceğime ben değil siz karar verdiniz. Hayır demeyeceğim, kaderime boyun eğeceğim. Başka da çare yok. Fakat siz bu durumu vicdanınıza nasıl sığdırırsınız bilemem.
Her an dudaklarınızda acı ve buruk bir tebessümle yaşayacaksınız. Beni düşündüren, babamın alnına sürülmek istenen kara lekenin babamı nasıl hırpaladığıdır. Kararına hayır diyerek daha fazla hırpalanmasına razı olmayacağım.
 İşten çıkman, sonrasında babamın işini kaybetmesi, yeterli toprağa sahip olamayışımız benim hayatımı dönülmez noktaya getirdi. Eğitimimi yarıda kesmek zorunda kaldım. Yetmedi evlendirilmek isteniyorum. Dayımın oğlu ile evlenmemi bana sormadınız bile. Yüreğimde taşıyacağım bir hançeri bana hediye ettiniz. Ömrünüzce bu vicdan azabından kurtulamayacaksınız bunu biliyorum."
Çünkü Zeynep'in gönlünde dayısının oğlu değil komşusunun oğlu Recep vardı. Lakin bunu kimseye anlatmadı, anlatamazdı, içine attı.
Kırsalda ya da kentte yaşayan halkların yüz yıllar boyunca kadına verdiği değer bu mu olmalıydı diye düşündüm. Feodal ilişkilerin yoğun olduğu dönemlerin artık geride kalması gerekmez miydi?
Kadının kendi yaşamını paylaşacağı eşini seçmesine neden müsaade edilmiyordu?
Kadınsız bir uygarlığın varlığını düşünmek olanaklı mıdır?
Toplumların gelişmişliği kadına verdikleri değer ile anlaşılır. Kadını zayıf gören ve hak ettiği değeri vermek istemeyenler kuşkusuz komplekslidirler. Unutulmamalıdır ki erkeğin kadına kadının da erkeğe ihtiyacı vardır.
Nasıl ki doğada güzellik aranırsa kadında da güzellik aran maz mı? Bu güzellik sadece yüz güzelliği değildir elbette. Akıl ve mantık güzelliği de önemlidir. Kadının varlığının olmadığı evi düşünmek bile istemem. O nedenle kadına gereken değeri ve önemi vermeli toplumumuz.
Bu duyguların yoğunluğu altında dalmış gitmişim. Ta ki kahvecinin "Hocam daldınız. Yeni çay demledim. İster misiniz " sözleriyle irkilip kendime geldim.
Uzun süre uykusuz kalmışcasına gözlerimi ovaladım bir süre. Ses vermeyince uzaklaşan kahveciye:
- Getir getir elbette içmez olur muyum, diye seslendim.
Çayı içince az da olsa duygu sersemliğinden kendimi sıyırabildim.
Saate baktım. Vakit epey geçmişti.
Sabah kahvaltısında evden çıkmış bir daha da uğramamıştım. Benimkisi de "ihmalkârlık" diye hayıflandım. Çay parasını kahveciye vermemle birlikte kendimi dışarı attım.
Lakin eve gidinceye kadar da düşünce yoğunluğu yaşayacağımı biliyordum. Kafamın içi karma karışıktı.


20 Nisan 2013 Cumartesi

GECENİN SESSİZLİĞİNDE...



Topal Musa söze karıştı:
-“Neden bu öfke? Eskiden böyle değildi de neden şimdi herkes bir birine küstahça bakar?”
Gerçekten yerinde bir soruydu bu. Bu sorunun cevabı herkese göre farklıydı. Çünkü herkes benzer konuda farklı düşünebiliyordu ki istenmeyen olaylar oluyordu. Orada bulunanlar Topal Musa’nın sorusu karşısında bir an şaşırdılar. Ne diyeceklerini ilk çırpıda bulamadılar. Bir suskunluk etrafı kapladı. Yere atsan iğnenin sesi duyulabilirdi. İçlerinden Topal Musa’yı haklı buluyorlardı da ne cevap vereceklerini bilemiyorlardı.
Topal Musa Uzun boylu, zayıf bir adamdı. Ablak yüzlü, küt burunluydu. Gözleri kahverengiydi. Kalın siyah kaşları gözlerini kapatıyordu. Konuşurken gözlerini uzun süre kapalı tutardı. Bu yüzden gözlerinin ışıktan ürken bir hali vardı. Alnı genişti. Yamalı yıpranmış bir pantolon giymişti. Gömleği ütüsüz ve kolları eğreti bir şekilde kıvrılmıştı. Yoksul olduğu her halinden belliydi. Lakin gözlerindeki ışık onurlu bir duruş sergilediğini düşündürüyordu.
Zamanın yıkıcı etkisinden kasabalı da nasibini almıştı. Topal Musa’nın sorusu zamanda gizliydi. Zaman sessiz bir şekilde insan hücrelerini doğruyu düşünmekten uzaklaştırmıştı.
Gözler bana çevrilmişti. Bir şeyler söylememi bekliyorlardı. Hafifçe doğruldum:
- “Bakın arkadaşlar; doğanın kendi yasaları, kendi tarihi, kendi arzuları vardır. Doğanın görevleri vardır. Zaman doğayla uyumu yıpratmamalıdır. Doğayla iç içe yaşayan, doğanın varlığıyla yaşam bulan insan da doğadan kopmamalıdır. Doğadan kopunca, doğadan faydalanamayınca insanlar birbirine hasım olurlar. Çünkü doğaya yeterince özen göstermeyen, zaman içerisinde elde ettiklerini kaybedecektir. Bu da diğerinin faydalandığı yere el koymayı getirecektir. İşte sorunun kaynağı budur.”
Esat abi:
-  “Hocam konuyu sadece bu bağlamda düşünmek yeterli midir?”
- “Elbette değildir”
- “İşlenebilen toprakların aileler arasında parçalanması, dolayısıyla elde edilen gelirin azalması da etkendir bence.”
- “Haklısın Esat abi. Hatta meraların sökülüp tarla yapılması. Hayvan otlatılacak alanların azalması nedeniyle çıkan anlaşmazlıklar. Suyun kullanımında yaşanan anlaşmazlıklar. Anladığım kadarıyla Gediz depremi öncesinde kasabanın doğusunda akan dere deprem sonrasında kurumuş. Bugün o derede bir damla su yok. Dere kenarında kurulmuş olan değirmen çoktan kaderine terk edilmiş durumda. Tüm bunlar kırsalda yaşanan anlaşmazlıkların kaynağıdır.”
- “Su deyince hocam, kasabada kullanabileceğimiz su da yetersiz.”
- “ Biliyorum. Okulun bahçesinde yeni diktiğimiz akasya ve çam ağaçlarının sulanması için açılan sondaj kuyusunda 75.  Metreden su çıkarıldı. Bu demektir ki yer altı suyuna ulaşmak bile çok kolay değil. Yörede yer altı suyu da derinde. Dolayısıyla geçen yıllarda yaşanan su kavgaları hala zaman zaman sulama dönemlerinde yaşanıyor. İnsanlar bencildir. Komşu hakkı gözetmeden, önce benim işim görülsün düşüncesindedir. Bu durum da çatışmaları beraberinde getirmektedir. Yani anlaşmazlıkların odağında ekonomik durum başı çekmektedir.”
Mehmet amca haklısınız dercesine başını salladı. Etraftakiler suskundu. Her birinin yaşadığı benzer sorunlar vardı çünkü.  Kahveci Muzaffer:
- “Hocam yeni çay demledim” dedi.
- “Getir o zaman masada bulunanlar çayı hak ettiler “dedim gülerek.

18 Nisan 2013 Perşembe

HOCAM VAR YA!


Çağdaş düşünceyi benimsemiş olan Mehmet amca hem söylemleri hem de davranışlarıyla çevresine örnek olan bir insandı. Yılların yıpratıcı etkisi yüzünde ve ellerinde derin çizgiler oluştursa de, düşüncelerinde yıpratıcı bir etki yaratmamış; aksine her geçen gün daha da olgunlaşmış; hayatın ve yaşamın önemini; yaşatmanın önemini; sevgi ve saygının önemini daha derinden anlamasına neden olmuştu.
Kardeşi Budakların Hasan’ın kahpe kurşunuyla öldürülen Burhan her daim Mehmet amcanın yakınında bulunmuş; o’nun verdiği öğütlerle ufkunu insanlığa dair düşüncelerini olgunlaştırmıştı.
Anasının geçen zamana rağmen yıllarca feryatlarının devam etmesi Recep’in yüreğini kanatan bir yara olmaya devam etmişti. Lakin ne yapsa ne etse giden kardeşini geri getiremeyeceğinin bilincindeydi.  
Boş zamanlarında kahvede bir araya gelir, hem okey oynar hem de sohbet eder çay içerlerdi. Kahveye gittiklerinde beni de çağırmayı unutmazlardı. Mehmet amca “hocam olmazsa oyunun da sohbetin de tadı olmuyor” der şakalaşırdı.
Yaz akşamlarında, yeşilliğin her tonunun görüldüğü kasabada akşamüzerleri, güneşin alacakaranlığa ışıklarını teslim ettiği zamanlarda kahvenin önündeki çınar ağacının kollarıyla gökyüzünde perde oluşturduğu geniş alanda yer alan masalarda oturulurdu genelde. Çınar ağacının ve akasya ağaçlarının taçları altında duran havanın dinginliği insanı rahatlatırdı.
Böylesi bir günde güneş ışınları, ağaç dalları üzerinde, gündüzün korlaşmışlığını serinliğe bırakmıştı. Sık dal aralıklarında süzülüp, taze çınar yapraklarıyla serinlemiş ışık demeti altında masalarda oturacak yer kalmamıştı.
Karanlığı aydınlatan fersiz lambaların ışığı altında kahveci Muzaffer’in tavşankanı çayları eşliğinde masanın etrafında toplananlar arasında Altay da vardı. Birkaç kasabalı da konuşmaları dinliyorlardı.
Mehmet amca içlerinde tek yabancı olan bana dönerek anlatmaya başlamıştı. “Hocam diye başlardı” genelde gülerek. “Eskiden bu kasaba, bu dağlar sürüyle koyuna, kuzuya ev sahipliği yapardı. Ufak tefek anlaşmazlıklar dışında kimse kimsenin işine karışmazdı. Herkes işinde gücündeydi. İmece usulü yardımlaşma çoktu. Tarlası olmayanlar ırgatlık yapar, ya da mevsimlik işçi olarak çapaya giderdi. Nereye gitsek hürmet görürdük. İnsan yerine konurduk. Şimdilerde öyle mi ya. Kaç senedir buradasın. İnsanlar birbirlerinden korkar oldu. Eskiden işi yarım kalana yardım eden bu insanlar devir değiştikçe bozuldular. Büyük küçük dinlemez oldular. Zengin fakir ayrımı iyice belirginleşti. Tarlası olmayana yaşam hakkı tanınmaz oldu. Varlıklı insanlar yoksulun yardımına koşmaz oldu. Dolayısıyla ne saygı kaldı ne de yardımlaşma. Bizde de artık takat kalmadı. Sözümüzü dinleyen yok eskisi gibi.”
Etrafta bulunanlardan Esat abi:
“Mehmet amca doğru söylüyor” diye destek verdi.
Çoban Ali elindeki çay bardağında bir yudum alarak söze karıştı:
“Doğru ya” dedi gözlerini kısarak “eskiden bu kadar hasmı olan var mıydı? Şimdi bu kasabada hasmı olmayan bir tek adam gösterebilir misiniz?”
“Var” dedi gülerek kahveci Muzaffer.
“Kim?”
“Hocam var ya” dedi.
Bu söz bile gerçeği tüm çıplaklığıyla açığa vuruyordu. Aslında herkes hemfikirdi bu konuda. Lakin hasımsız olan da yoktu.
Bir diğeri Recep’e dönerek:
“Bu kasaba dal gibi yiğit evlatlarını bir hiç uğruna kara toprağa veriyor.”
Recep başını öne eğdi. Tek kelime etmedi. Bu durumlarda edeceği her laf amacından saptırılıp kullanılabilirdi.
Mehmet amca kardeş” diye söze başladı. “İşte bizimde söylemek istediğimiz bu ya. Kimse kimseyi çekemez oldu. Yok yere sorunlar yaratıldı. Bir tek kuzu için insanlar öldürüldü. Bunların gereği var mıydı? Yoktu. İnsanlar bir anlık öfkelerine yenik düşmeseler bunlar olmayacaktı. Biz bunu anlatmaya çalışıyoruz.”