çınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2013 Cumartesi

GECENİN SESSİZLİĞİNDE...



Topal Musa söze karıştı:
-“Neden bu öfke? Eskiden böyle değildi de neden şimdi herkes bir birine küstahça bakar?”
Gerçekten yerinde bir soruydu bu. Bu sorunun cevabı herkese göre farklıydı. Çünkü herkes benzer konuda farklı düşünebiliyordu ki istenmeyen olaylar oluyordu. Orada bulunanlar Topal Musa’nın sorusu karşısında bir an şaşırdılar. Ne diyeceklerini ilk çırpıda bulamadılar. Bir suskunluk etrafı kapladı. Yere atsan iğnenin sesi duyulabilirdi. İçlerinden Topal Musa’yı haklı buluyorlardı da ne cevap vereceklerini bilemiyorlardı.
Topal Musa Uzun boylu, zayıf bir adamdı. Ablak yüzlü, küt burunluydu. Gözleri kahverengiydi. Kalın siyah kaşları gözlerini kapatıyordu. Konuşurken gözlerini uzun süre kapalı tutardı. Bu yüzden gözlerinin ışıktan ürken bir hali vardı. Alnı genişti. Yamalı yıpranmış bir pantolon giymişti. Gömleği ütüsüz ve kolları eğreti bir şekilde kıvrılmıştı. Yoksul olduğu her halinden belliydi. Lakin gözlerindeki ışık onurlu bir duruş sergilediğini düşündürüyordu.
Zamanın yıkıcı etkisinden kasabalı da nasibini almıştı. Topal Musa’nın sorusu zamanda gizliydi. Zaman sessiz bir şekilde insan hücrelerini doğruyu düşünmekten uzaklaştırmıştı.
Gözler bana çevrilmişti. Bir şeyler söylememi bekliyorlardı. Hafifçe doğruldum:
- “Bakın arkadaşlar; doğanın kendi yasaları, kendi tarihi, kendi arzuları vardır. Doğanın görevleri vardır. Zaman doğayla uyumu yıpratmamalıdır. Doğayla iç içe yaşayan, doğanın varlığıyla yaşam bulan insan da doğadan kopmamalıdır. Doğadan kopunca, doğadan faydalanamayınca insanlar birbirine hasım olurlar. Çünkü doğaya yeterince özen göstermeyen, zaman içerisinde elde ettiklerini kaybedecektir. Bu da diğerinin faydalandığı yere el koymayı getirecektir. İşte sorunun kaynağı budur.”
Esat abi:
-  “Hocam konuyu sadece bu bağlamda düşünmek yeterli midir?”
- “Elbette değildir”
- “İşlenebilen toprakların aileler arasında parçalanması, dolayısıyla elde edilen gelirin azalması da etkendir bence.”
- “Haklısın Esat abi. Hatta meraların sökülüp tarla yapılması. Hayvan otlatılacak alanların azalması nedeniyle çıkan anlaşmazlıklar. Suyun kullanımında yaşanan anlaşmazlıklar. Anladığım kadarıyla Gediz depremi öncesinde kasabanın doğusunda akan dere deprem sonrasında kurumuş. Bugün o derede bir damla su yok. Dere kenarında kurulmuş olan değirmen çoktan kaderine terk edilmiş durumda. Tüm bunlar kırsalda yaşanan anlaşmazlıkların kaynağıdır.”
- “Su deyince hocam, kasabada kullanabileceğimiz su da yetersiz.”
- “ Biliyorum. Okulun bahçesinde yeni diktiğimiz akasya ve çam ağaçlarının sulanması için açılan sondaj kuyusunda 75.  Metreden su çıkarıldı. Bu demektir ki yer altı suyuna ulaşmak bile çok kolay değil. Yörede yer altı suyu da derinde. Dolayısıyla geçen yıllarda yaşanan su kavgaları hala zaman zaman sulama dönemlerinde yaşanıyor. İnsanlar bencildir. Komşu hakkı gözetmeden, önce benim işim görülsün düşüncesindedir. Bu durum da çatışmaları beraberinde getirmektedir. Yani anlaşmazlıkların odağında ekonomik durum başı çekmektedir.”
Mehmet amca haklısınız dercesine başını salladı. Etraftakiler suskundu. Her birinin yaşadığı benzer sorunlar vardı çünkü.  Kahveci Muzaffer:
- “Hocam yeni çay demledim” dedi.
- “Getir o zaman masada bulunanlar çayı hak ettiler “dedim gülerek.

18 Nisan 2013 Perşembe

HOCAM VAR YA!


Çağdaş düşünceyi benimsemiş olan Mehmet amca hem söylemleri hem de davranışlarıyla çevresine örnek olan bir insandı. Yılların yıpratıcı etkisi yüzünde ve ellerinde derin çizgiler oluştursa de, düşüncelerinde yıpratıcı bir etki yaratmamış; aksine her geçen gün daha da olgunlaşmış; hayatın ve yaşamın önemini; yaşatmanın önemini; sevgi ve saygının önemini daha derinden anlamasına neden olmuştu.
Kardeşi Budakların Hasan’ın kahpe kurşunuyla öldürülen Burhan her daim Mehmet amcanın yakınında bulunmuş; o’nun verdiği öğütlerle ufkunu insanlığa dair düşüncelerini olgunlaştırmıştı.
Anasının geçen zamana rağmen yıllarca feryatlarının devam etmesi Recep’in yüreğini kanatan bir yara olmaya devam etmişti. Lakin ne yapsa ne etse giden kardeşini geri getiremeyeceğinin bilincindeydi.  
Boş zamanlarında kahvede bir araya gelir, hem okey oynar hem de sohbet eder çay içerlerdi. Kahveye gittiklerinde beni de çağırmayı unutmazlardı. Mehmet amca “hocam olmazsa oyunun da sohbetin de tadı olmuyor” der şakalaşırdı.
Yaz akşamlarında, yeşilliğin her tonunun görüldüğü kasabada akşamüzerleri, güneşin alacakaranlığa ışıklarını teslim ettiği zamanlarda kahvenin önündeki çınar ağacının kollarıyla gökyüzünde perde oluşturduğu geniş alanda yer alan masalarda oturulurdu genelde. Çınar ağacının ve akasya ağaçlarının taçları altında duran havanın dinginliği insanı rahatlatırdı.
Böylesi bir günde güneş ışınları, ağaç dalları üzerinde, gündüzün korlaşmışlığını serinliğe bırakmıştı. Sık dal aralıklarında süzülüp, taze çınar yapraklarıyla serinlemiş ışık demeti altında masalarda oturacak yer kalmamıştı.
Karanlığı aydınlatan fersiz lambaların ışığı altında kahveci Muzaffer’in tavşankanı çayları eşliğinde masanın etrafında toplananlar arasında Altay da vardı. Birkaç kasabalı da konuşmaları dinliyorlardı.
Mehmet amca içlerinde tek yabancı olan bana dönerek anlatmaya başlamıştı. “Hocam diye başlardı” genelde gülerek. “Eskiden bu kasaba, bu dağlar sürüyle koyuna, kuzuya ev sahipliği yapardı. Ufak tefek anlaşmazlıklar dışında kimse kimsenin işine karışmazdı. Herkes işinde gücündeydi. İmece usulü yardımlaşma çoktu. Tarlası olmayanlar ırgatlık yapar, ya da mevsimlik işçi olarak çapaya giderdi. Nereye gitsek hürmet görürdük. İnsan yerine konurduk. Şimdilerde öyle mi ya. Kaç senedir buradasın. İnsanlar birbirlerinden korkar oldu. Eskiden işi yarım kalana yardım eden bu insanlar devir değiştikçe bozuldular. Büyük küçük dinlemez oldular. Zengin fakir ayrımı iyice belirginleşti. Tarlası olmayana yaşam hakkı tanınmaz oldu. Varlıklı insanlar yoksulun yardımına koşmaz oldu. Dolayısıyla ne saygı kaldı ne de yardımlaşma. Bizde de artık takat kalmadı. Sözümüzü dinleyen yok eskisi gibi.”
Etrafta bulunanlardan Esat abi:
“Mehmet amca doğru söylüyor” diye destek verdi.
Çoban Ali elindeki çay bardağında bir yudum alarak söze karıştı:
“Doğru ya” dedi gözlerini kısarak “eskiden bu kadar hasmı olan var mıydı? Şimdi bu kasabada hasmı olmayan bir tek adam gösterebilir misiniz?”
“Var” dedi gülerek kahveci Muzaffer.
“Kim?”
“Hocam var ya” dedi.
Bu söz bile gerçeği tüm çıplaklığıyla açığa vuruyordu. Aslında herkes hemfikirdi bu konuda. Lakin hasımsız olan da yoktu.
Bir diğeri Recep’e dönerek:
“Bu kasaba dal gibi yiğit evlatlarını bir hiç uğruna kara toprağa veriyor.”
Recep başını öne eğdi. Tek kelime etmedi. Bu durumlarda edeceği her laf amacından saptırılıp kullanılabilirdi.
Mehmet amca kardeş” diye söze başladı. “İşte bizimde söylemek istediğimiz bu ya. Kimse kimseyi çekemez oldu. Yok yere sorunlar yaratıldı. Bir tek kuzu için insanlar öldürüldü. Bunların gereği var mıydı? Yoktu. İnsanlar bir anlık öfkelerine yenik düşmeseler bunlar olmayacaktı. Biz bunu anlatmaya çalışıyoruz.”