Eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2023 Perşembe

AYNI ÜVENDİREYE KOŞULMAK !


 

Yıllar önce bir sonbahar gününde başladığım yazı yazma tutkusu,  aşinası olduğum edebiyatın yanı sıra, internet dünyasını da yakından takip etmeme neden oldu.

Böylece İnci Aral’ın dediği gibi “Edebiyat dünyasına, kitap piyasasının geliştiği doksanlı yıllarla birlikte hâkim olan bir kural var. Eleştirmek yok” la da tanışmış oldum.

Yazarken ya da yazılanları yorumlarken; tanıtacak, ana temayı oluşturan birkaç önemsiz noktaya değinecek, öveceksin.

Süreç içerisinde cesur yazıların yanı sıra umudu bir başka bahara bırakmış karalamalarla da karşılaştım.

Birikmiş suskunlukların cesur kalemleri eleştiri yoksunu kıldığına şahit oldum.

Oysaki yazarın da, okurunda kırmadan, dökmeden yapılacak gerçekçi, ayağı yere basan, sağlam eleştiri ve gözleme ihtiyacı var.

Ne yazık ki bu göz ardı edildi. Edilmekte.

Yalaka ve evet efendimci bir yazın ve eleştiri anlayışı deyim yerindeyse internet ve yazın dünyasına cuk oturdu.

Yazılanların, çizilenlerin tartışılması, aşırı uyuma alışmış evet efendimcilerin işine gelmemekte. Unutulanınsa yazılan çizilenlerin var oluş nedeninin eleştiri olduğudur.

M. Sadık Aslankara’nın deyimi ile “Çağımızın belki de en büyük çelişkisi, bir yandan bireysellik vurgusu yapılırken öte yandan herkesin aynı üvendireye koşulmak istenmesi” nin kabul görmesine itiraz edenin olmamasıdır.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

"KEMAL KILIÇDAROĞLU" FACEBOOK SAYFASI



CHP Genel Başkanı "Kemal Kılıçdaroğlu" adı ile açılmış Facebook sayfasını bilmeyenimiz yoktur. İlgili sayfayı "beğenenlerin" sayısı 1.442.885. Oldukça büyük bir rakam bu. Ve hatta her sayfanın izleyici sayısının ulaşamayacağı bir rakam.
İlgili sayfada paylaşım yapan "admin"lerin paylaşımlarına "olumlu" ya da "olumsuz" yorum yapan, düşüncelerini belirten, eleştiren ya da öven yorumlara rastlanır. Bu durum son yıllarda fenomen olan " sosyal medya" kullanıcılarının sayısı ile orantılı olarak artmıştır, artmaktadır.
Gerek Facebook ve gerekse Twitter "sosyal paylaşım" sitelerine dünyada milyarlarca insan yorum yazmakta, paylaşım yapmakta, düşüncelerini açıklamaktadır.
Bu bağlamda ilgili sayfada paylaşılan görüş ve düşüncelere zaman zaman (sıklıkla değil) yorum yapmışlığım vardır. Bu yorumlarımda ilgili paylaşıma katıldığımı belirttiğim gibi katılmadığım yönlerini de eleştirdiğim olmuştur.
Uzun bir süre ilgili sayfaya girmedim. Geçenlerde tesadüfen bir paylaşımlarına rastladım. İlgili paylaşımın altında yorumlar ve beğeniler vardı. Lakin ben ne" yorum" yazabilirdim ne de "beğeni" tuşuna basabilirdim. Çünkü "yorum" ve "beğeni" seçeneği bana kapatılmıştı. Yani kısaca söylersek ilgili sayfa yönetimince "engellenmiştim".
Kendi kendime demek ki yaptığım "eleştiri" hoşlarına gitmedi ki engellemeye kadar işi götürmüşlerdi.
Aslında yaptıkları iş önemliydi. Çünkü ana muhalefet partisinin genel başkanının adıyla sayfa açmışlardı ve paylaşım yapıyorlardı. Yapacakları her paylaşım ve yorumun dikkatle seçilmesi gerekiyordu.
Kısacası eylemleri ile söylemlerinin birbiri ile orantılı olması gerekliydi.
Oysaki yaptığım eleştiriye cevap verseler "arkadaş yazdıkların yanlış, doğrusu da şudur" deselerdi daha iyi olmaz mıydı?
Her neyse.
Aynı sayfada Kemal Kılıçdaroğlu'nun bir söylemi ise şu şekilde verilmekteydi:
"İncinsen de incitme. Kimseyi incitmeyelim. Bu topraklarda sevgi de, hoşgörü de fazlasıyla vardır. İnsan sevgisi, insanların yüreklerindedir. İncinseniz de incitmeyin."
Şimdi bu söylemin karşısında şunları söylemek yanlış mı olur?
İyi dersin hoş dersin de Sayın Kılıçdaroğlu. Söylediklerinizle yaptıklarınız uyuşmuyor. Sayfanıza yaptığım yorumları beğenmemiş olacaklar ki “adminler” yoruma kapatmışlar. Kısa bir söylemle “engellemişler”.
Canınız sağ olsun. Önemli de değil.
Fakat Sosyal Demokrat bir parti olduğunuzu iddia ediyorsunuz.
Fikir ve düşüncelere saygılıyız diyorsunuz.
Demokrasi, insan hakları, düşünce özgürlüğüne sahip çıkıyorsunuz.
“İncinsen de incitme” diyorsunuz.
Eleştirilere açığız diyorsunuz.
“gezi” eylemlerinden kendimize göre ders çıkardık. Bundan böyle politikalarımızda bunu dikkate alacağız diyorsunuz.
Diyorsunuz da diyorsunuz.
Konuşmaya gelince mangalda kül bırakmıyorsunuz.
Yapıcı yorumlar, eleştiriler anlaşılan hoşunuza gitmiyor ki “eleştiri” yapanların sesini kısma, konuşturmama yolunu seçiyorsunuz.
Bir bakıma yaptığınız “karşı” olduğunuzu söylediğiniz “sansür” değil de nedir?
Unutmayın ki “eleştiriye” kapalı olan başarılı olamaz. Fikir ve düşüncelerini insanların belirtmesi “demokrasi”nin olmazsa olmazlarındandır.
Bunu adınıza “sayfa” açan yöneticilerin bilmesi lazım.
Yok, eğer bu duruma razıysanız “söylemleriniz” havada kalıyor demektir.
Söylemlerle eylemler bir bütün oluşturmalı. Hizipçilikle, eleştiriye tahammülsüzlükle bir yere varılamaz.
Hem demokratız, eleştiriye açığız diyeceksiniz. Hem de eleştiri yapılınca “çark” edeceksiniz.
Çare olarak da yorumcunun yorumuna sayfayı kapatacak “sansür” uygulayacaksınız.
Bu durum da size kim inanır?
Aslında kimi yazıların altında okuyucu yorumlarına sıkça rastlarız.
Kimi zaman “hafızayı sevmeyen”, daha doğrusu geçmişte yaşananları işine geldiği gibi hatırlamayı seven bireyler olarak öne çıkmayı kendimizce marifet sayarız.
Oysaki yazdıklarımızın, söylediklerimizin hafızamızda depoladığımız bilgi kırıntılarının, yaşam tarzımızın, gelişim ve anlayış düzeyimizin bir yansıması olduğunu aklımıza bile getirmeyiz.
Etik olmayan davranışlar topluma yarar yerine zarar getirecek. Fikir ve düşünceler enine boyuna tartışılmayacak, hatta kimileri kenara çekilecek sadece olan biteni seyredecektir.
Bu tür ve benzeri oluşabilecek olumsuzlukların yaşanmaması için yazar ve yorumcuların üyesi bulundukları platformları olması gerektiği gibi kullanmaları ve tartışmaların “tartışma ölçütü” kavramı içinde yapılması kaçınılmazdır.
Herkesin şapkasını önüne koyup bir kez daha düşünmesi gerektiği kanaatini taşımaktayım.
İyi bir “tartışma kültürü” ortamının bireylere kazandıracağı ile aksi durumu kıyaslamak ise değerli okuyuculara kalmaktadır.
İnsanı insan yapan özellikler var. Öne çıkanları ve olması gerekenleri herkes bilir. Önemli olan olmaması gerekenlerdir.
Olması gereken özellikler kaybolduğunda geriye ne kalıyor?

Yemek, içmek, uyumak…

6 Aralık 2012 Perşembe

AYNI ÜVENDİREYE KOŞULMAK !




Yıllar önce bir sonbahar gününde başladığım yazı yazma tutkusu,  aşinası olduğum edebiyatın yanı sıra, internet dünyasını da yakından takip etmeme neden oldu.
Böylece İnci Aral’ın dediği gibi “Edebiyat dünyasına, kitap piyasasının geliştiği doksanlı yıllarla birlikte hâkim olan bir kural var. Eleştirmek yok” la da tanışmış oldum.
Yazarken ya da yazılanları yorumlarken; tanıtacak, ana temayı oluşturan birkaç önemsiz noktaya değinecek, öveceksin.
Süreç içerisinde cesur yazıların yanı sıra umudu bir başka bahara bırakmış karalamalarla da karşılaştım.
Birikmiş suskunlukların cesur kalemleri eleştiri yoksunu kıldığına şahit oldum.
Oysaki yazarın da, okurunda kırmadan, dökmeden yapılacak gerçekçi, ayağı yere basan, sağlam eleştiri ve gözleme ihtiyacı var.
Ne yazık ki bu göz ardı edildi. Edilmekte.
Yalaka ve evet efendimci bir yazın ve eleştiri anlayışı deyim yerindeyse internet ve yazın dünyasına cuk oturdu.
Yazılanların, çizilenlerin tartışılması, aşırı uyuma alışmış evet efendimcilerin  işine gelmemekte. Unutulanınsa yazılan çizilenlerin var oluş nedeninin eleştiri olduğudur.
M. Sadık Aslankara’nın deyimi ile “Çağımızın belki de en büyük çelişkisi, bir yandan bireysellik vurgusu yapılırken öte yandan herkesin aynı üvendireye koşulmak istenmesi” nin kabul görmesine itiraz edenin olmamasıdır.

3 Nisan 2012 Salı

Çaresizlik

Yeryüzünde yaşam alanı bulan canlılar arasında belki de en hassas olanı insanoğludur. İnsanoğlu yerine göre ne kadar aciz, ne kadar çaresiz, ne kadar muhtaçtır. Bunu bir sorunla karşılaştığında anlamak gerekmiyor. Mevsimlerin döngüsünden, havaların değişkenliğinden de bunu anlayabiliyoruz. Yaz aylarının sıcaklığından, kış aylarının  ürkütücü ayazından söz ederiz. Kış ilerledikçe ah vahlarımız azalmaz artar. Hele hele yaşlılarımızda ise bu sızlanma daha bir üzücüdür kimi zaman.
İnsanı bu döngüye iten şey nedir? 
Doğa karşısında ki çaresizliği midir? 
Yoksa değişen yaşam koşulları mıdır? 
Eskilerde karakışa, yağmura çamura, yaz sıcaklarına daha bir dayanıklımıydı insanoğlu, yoksa şimdilerde mi daha dayanıksız bilinmez çoğu kez.
Benzer özellikleri ağır bassa da her insan ayrı bir evrendir aslında. Her insanın huyu, alışkanlıkları, becerileri, davranışları, kararları, istekleri ve seçimleri kendine özgüdür. Biri diğerine benzemez, çünkü içgüdüleri ağır basar ve herkesin içgüdüsü; çevreyi, çevrede olan bitenleri algılaması farklıdır. Ne ki , içgüdülerimizi bastırmamız, bencilliklerimize ket vurmamız ve insanca özlemlere, eylemlere dönüştürmemiz gerekir.
Bazen bir olay, bir eylem, bir söylem karşısında çabuk karar veririz. Celalleniriz, eser gürleriz. Karşıdaki insanın ne dediğini, ne demek istediğini anlamak yerine, söyleneni  işimize geldiği gibi algılarız ve işte tam da o anda başlarız ahkâm kesmeye, yel olup esmeye, bora olup  silip süpürmeye, yanardağ olup yakıp yıkmaya.
Peki neden? 
Niçin bunu yaparız?
Acaba bizi kızdırdığını sandığımız şey karşısında önyargılı ve acele karar vermemiz mi etkili olmuştur? 

Yoksa işimize gelenin aksine doğru olan mı söylenmiş yazılıp çizilmiştir diğerlerince. İşimize gelmeyen, esip gürlememize sebep olan bu mudur? Bilinmez. Bilinmez çünkü birimiz diğerimize benzemeyiz. İçgüdülerimiz farklıdır, algı yanılsaması yaşarız kimi zaman, doğru olanı bulmakta zorlanır beynimiz, yaşam felsefemiz ve yetişme koşullarımız, çevre ile diyalogumuz, düşüncelerimiz, düşündüklerimizin ifade şekli farklıdır. 
Benciliz, doğruyu bilmeyiz, bileni ve dile getireni de ötelemeye yermeye çalışırız kendimizce.
Ötelemeye çalışmak nasıl bir duygudur? Anlamak zordur çoğu kez. Birini yeren, acımasızca eleştiren bazen kendini ön plâna çıkarmak için yapar bunu, bazen diğerine yaranmak adına yapar, bazen egosunu tatmin etmek için bazen de kıskançlık duygusunun esiri olarak yapar. Yaparken de kendine göre bir neden bulur.
Bazen “ söylediklerin karşısında sessiz kalmak istemem ama…” sözünü öne sürer. Belli ki vereceği cevap ya yok ya da yetersizdir. Öne sürerken de bunu karşısındakinin yaşına verir aklı sıra. Yani derki sen yaşlısın dediklerin yanlış ancak “ yaşına hürmetimden” sesim çıkmıyor. Ya da "seni kırmak istemiyorum..." cevabını verir.   Savunma mekanizmasına sarılmış  kendini kndince savunmak gereğini duymuştur.
Bilgiye muhtaçtır. Okumaya ve anlamaya muhtaçtır. Kaçamaktır cevapları. Bir şey bilmediğinin farkındadır. Dediklerinin ne anlama geldiğini tam olarak ifade etmekte zorlanmaktadır. Yine de üste çıkmaya çalışır. Bunu yaparken de yandaş edinmenin yollarını arar. Söylenenler karşısında, varsa eğer, o söylenen sözde yanlışı orta yere koyacağına eleştirisine karşısındakini ithamla başlar. Başta acizlik göstermiştir. Bir başkasının dediklerinin yanlış olduğunu öne sürmekte ancak doğru olanı dile getirememektedir.
İnsanoğlu ne kadar aciz, ne kadar muhtaç ve de çaresiz!