Yıllar
önce bir sonbahar gününde başladığım yazı yazma tutkusu, aşinası olduğum edebiyatın yanı sıra, internet
dünyasını da yakından takip etmeme neden oldu.
Böylece İnci Aral’ın dediği gibi “Edebiyat
dünyasına, kitap piyasasının geliştiği doksanlı yıllarla birlikte hâkim olan
bir kural var. Eleştirmek yok” la da tanışmış oldum.
Yazarken
ya da yazılanları yorumlarken; tanıtacak, ana temayı oluşturan birkaç önemsiz
noktaya değinecek, öveceksin.
Süreç içerisinde
cesur yazıların yanı sıra umudu bir başka bahara bırakmış karalamalarla da
karşılaştım.
Birikmiş
suskunlukların cesur kalemleri eleştiri yoksunu
kıldığına şahit oldum.
Oysaki
yazarın da, okurunda kırmadan, dökmeden yapılacak gerçekçi, ayağı yere basan,
sağlam eleştiri ve gözleme ihtiyacı var.
Ne yazık
ki bu göz ardı edildi. Edilmekte.
Yalaka ve
evet efendimci bir yazın ve eleştiri anlayışı deyim yerindeyse internet ve
yazın dünyasına cuk oturdu.
Yazılanların,
çizilenlerin tartışılması, aşırı uyuma alışmış evet efendimcilerin işine
gelmemekte. Unutulanınsa yazılan çizilenlerin var oluş nedeninin eleştiri olduğudur.
M. Sadık Aslankara’nın
deyimi ile “Çağımızın belki de en büyük çelişkisi, bir yandan bireysellik vurgusu
yapılırken öte yandan herkesin aynı üvendireye koşulmak istenmesi” nin
kabul görmesine itiraz edenin olmamasıdır.
