İhtiyar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İhtiyar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2025 Salı

HAYATTA EN ZOR OLAN ŞEYLERDEN BİR ÖRNEK VER DESELER YAŞLANMAK DERİM


 Sabahla birlikte güneş ışığı içeri sızıyordu. Bir yandan açık pencereden evin içine dolan bahar kokusu, diğer yandan göğsümün sol yanında amansız bir sızı vardı. Dalgaların kayalarda patlamasına benzer umarsız bir ağrı bir baş belası!

Bilgisayarın başında uyuyakalmışım. Uyandığımda sırtımda bir ürperti, belli ki üşümüşüm. Geceleri hala soğuk, ayaz. Uyuşan ayaklarımı uzattım açılsınlar diye. Ne zormuş. Tekrar uyuştular. Ardından vücudumun bütün ağırlığını ayaklarıma yükledim. Birkaç dakika sonra uyuşukluk hissi kalmadı. Pencerenin kenarına geldim. Perdeyi hafifçe araladım. Serçelerde bir sevinç bir sevinç ki. Gülümsedim.
Mutfakta fazla durmadım. Apartman merdivenlerini ağır aksak indim. Bahçede yeni tomurcuklanmaya başlayan çiçekler vardı. Aralarında kan rengi çiçeği ile etrafa gülümseyen Şakayık dikkati çekiyordu. Bahçe demirlerinin boyaları yenileniyordu. Gazete almak için bakkala doğru yürüdüm.
Kıştan kalan o boğucu, kirli, kül rengi görüntüler baharla birlikte yok olmaya başlamıştı. Araba homurtuları, korna sesleri, bağırış çağırışlar caddeyi doldurmuştu. Güneş etkisini yavaş yavaş artırıyordu. Mağaza ve bakkalların önleri, park giderek kalabalıklaştı.
Elimde gazete ile parka geldim. Bizim ihtiyarlar her zaman olduğu gibi bir araya toplanmışlardı. Aralarında sıklıkla tartışırlar, bir türlü karara varamazlardı. O zamana kadar bana söz hakkı vermeyenler (daha doğrusu ben karışmazdım), tartışan taraflardan birinin söylediklerinin doğruluğunu teyit etmem için bana döner sorarlardı.
“Söylesene Hocam ben haksız mıyım?”. Karşı tarafta olan durur mu? Daha diğeri sözünü bitirmeden başlardı “Yahu Hocam sen ona bakma benim dediklerim yalan mı?” diye laf ederdi. Huylarını bildiğimden “beni karıştırmayın, siz aranızda anlaşın” der işin içinden sıyrılırdım.
Selam verdim yanlarına oturdum. Onlar konuşmalarına geri döndüler, ben de gazetemi okumaya başladım. Bazen gürültüleri dayanılmaz oluyordu. Ama parktaki çocuk seslerinden ve caddede geçen arabaların gürültüsünden pek de dikkati çekmezdi bu durum.
Az ilerde sırtı iyice kamburlaşmış, dizlerini bükmeden, bastonu ile kaldırıma yavaş yavaş vurarak parka doğru gelen bir ihtiyar dikkatimi çekti. Başında kenarları yıpranmış bir kasket vardı. Sırtında rengi solmaya yüz tutmuş bir ceket, gömleğindeki düğmelerin bir kısmı açık, ayağında boyası ve rengi solmuş bir ayakkabı ve ütüsüz pantolonu ile yan tarafta boş bir banka adeta kendini bırakırcasına oturdu.
Ceketinin yan cebinden mendilini çıkardı. Yüzündeki teri sildi. Bastonunu yanına bıraktı. Kasketini hafifçe düzeltti. Yüzü yılların yorgunluğu il kırışmış, derisi sertleşmişti. Çehresi güneşten yanmıştı. Belli ki gün boyu güneşle mücadele ediyordu. Güneş boş durur mu ihtiyarın yüzünü granitleştirmişti. Yerimden kalkıp yanına gittim. Selam verip oturdum. Başını telaşsız kaldırıp yüzüme baktı. Gözleri artık iyice fersizleşmişti. O gözler çok şey anlatıyordu aslında. Avurtları çökmüş, sakalları iyice kırlaşmıştı. Zayıf uzun boylu idi.
Yoksuldu ama onurlu bakışları vardı. Feleğin sillesini yemişti ama isyankâr değildi. İç dünyasında bir fırtınanın koptuğu belliydi. Ama o bunu ne hisleri ile ne de duyguları ile belli etmiyordu.
Olanı biteni sessizce oturduğum yerden izledim. Tüm duygularım felce uğramıştı. Her şey susmuştu. Çocukların gürültüleri duyulmuyordu. Yalnızca uzaktan çığırtkan bir kuşun tiz sesi çınlıyordu. Başkalarının acılarına yabancıyız diye düşündüm. Çünkü günü kurtarmanın peşindeyiz. Çünkü korkağız. Başkalarını anlamaktan korkuyoruz. Korkaklık bizleri kör etti. Etrafımızda olan bitenleri görmüyoruz Ya da görmek istemiyoruz. Farkında bile değiliz bazı şeylerin. Duygularımızın, hislerimizin üzerinde bu denli değişimin olması ürkütücü. Korkakça, hastalıklı duyguların varlığı da. Çünkü yardım etme duygumuz körleşmiş. Çünkü benciliz. Varoşlarda ki yoksul yaşamının yanı sıra villaların ve apartmanların bulunduğu varsılın yaşamı hiç fark etmiyor artık. Duygu körlüğü her yerde.

22 Şubat 2015 Pazar

PARKTAKİ İHTİYAR


Yazdan kalan toz katmanlarıyla kaplı, güneşin kavurucu sıcaklığıyla boğuşan gri görüntüler sonbaharla birlikte renk değiştirmeye başlamıştı. Araba homurtuları, korna sesleri, bağırış çağırışlar, çocuk sesleri yerini sessizliğe bırakıyor gölgeler uzadıkça güneş etkisini kaybediyordu. Mağaza ve dükkanların önleri, park ve caddeler giderek tenhalaşıyordu. Şehirde yaşayanlar günün yorgunluğu ile evlerine çekiliyordu. Sokaklar tenhalaştıkça şehrin yabancısı olanların sayısı artıyor gibiydi. Gidecek bir evi olmayanlar ya kaldıkları otellere ya da kahvelere gidiyordu.
Alaca karanlıkta, sokak lambalarının loş ışığında, sırtı iyice kamburlaşmış, dizleri fersizleşmiş, elinde yıpranmış bastonuyla kaldırımdan destek alarak yavaş adımlarla parka doğru gelen bir ihtiyar dikkatimi çekti. Başında kulaklarına kadar inen siyah bir bere vardı. Sırtında rengi solmaya yüz tutmuş bir ceket, gömleğindeki düğmelerin bir kısmı açık, ayağında boyası ve rengi solmuş bir ayakkabı ve ütüsüz pantolonu ile yan tarafımda boş olan banka adeta kendini bırakırcasına oturdu. Ceketinin yan cebinden mendilini çıkardı. Yüzündeki teri sildi. Bastonunu yana bıraktı. Beresini hafifçe düzeltti. Yüzü yılların yorgunluğu ile kırışmış, derisi sertleşmişti. Çehresi güneşten yanmış, kavrulmuştu. Belli ki gün boyu güneş ve ayaz ile mücadele etmişti.
Yerimden kalkıp yanına gittim. Kadim şehrin en yakın tanığıydı o. Selam verip yanına oturdum. Başını telaşsız kaldırıp yüzüme baktı. Gözleri fersizleşmişti. Dikkatli bakıldığında o gözlerde çok şey görmek mümkündü. Avurtları çökmüş, sakalları iyice kırlaşmıştı. Zayıf uzun boyluydu. Belli ki yoksuldu lakin onurlu bakışları vardı. Feleğin sillesini yediği belli oluyordu ama isyankâr değildi.  İç dünyasında bir fırtınanın koptuğu belli iken o bunu ne hisleri ne de duyguları ile belli etmemeye çalışıyordu.
İhtiyarı sessizce izlemiş, tüm duygularım felce uğramıştı. Her şey susmuştu. Ne araba homurtuları, ne korna sesleri, ne de azalmakta olan çocuk seslerini duyuyordum. Yalnızca uzaklarda bir yerde çığırtkan bir kuşun tiz sesi çınlıyordu. Ya da bana öyle gelmişti.
Banka oturunca ayaklarını uzattı. Aç mıydı ? Evi yakın mıydı yoksa uzak mıydı? Sormaya cesaret edemedim. İhtiyarın durumu derin düşünceye dalmama neden oldu. Acısını içinde yaşıyor diye düşündüm. İhtiyar konuşmak istedi lakin konuşamadı. Mendilini yüzüne kapatarak bir süre öyle kaldı. Nefes alışları gittikçe yavaşladı.
Akşam olmuş herkes evlerine çekilmişken bu ihtiyarın parkta olması üzücüydü. Hani hava sıcak olduğunda akşam serinliğinde dışarı çıkılır ya. O başka. Şu an öyle bir durum yok. Akşam ile birlikte ayaz hissedilir şekilde artmıştı. O halde ihtiyarı akşam soğuğunda parka getiren şey neydi bilinmez. Oturduğunda terini silmesi epey bir yürüdüğünü gösteriyordu. Hem yorulmuş hem de terlemişti. İnsan yaşlanmaya görsün. Gençliğindeki mücadeleci ruhunu kaybediyor.
Ani bir şekilde kenara bıraktığı bastonunu aldı. Bastona dayanarak kalkmaya çalıştı. O an fersiz gözlerle yüzüme baktı. "Evim az ilerdeki sokakta" dedi. "Sabah çıkıp şöyle bir dolanayım dedim. Soğuklar arttıkça dışarı çıkılmaz olur. Dizlerim ağrıyor. Epey bir dolandım. Yorulmuşum." Yaşlı adamın söyledikleri karşısında yılların yıpratıcılığını düşündüm. Bir gün bizlerde benzer duruma düşecektik. Yaşlanıp bir köşeye çekilmek durumunda kalacaktık.
"Evinize kadar size eşlik edeyim" dedim.
"Gerek yok evladım" dedi. "Bir sokak ileride gideceğim yer. Siz zahmet etmeyin." Israr etmedim.
"İyi akşamlar amca. Soğukta fazla dışarı çıkmayın. Güneşe aldanmayın. Üşütür hasta olursunuz."
"Peki evladım. Size de iyi akşamlar" deyip bastonundan destek alarak evinin yolunu tuttu.
İhtiyarın gitmesi ile parkta yalnız kaldım. Başkalarının acılarına yabancıyız diye düşündüm. Günü kurtarmanın peşindeyiz. Bu bir korkaklık yoksa vurdumduymazlık mı? Başkalarını anlamaktan korkar olmuştuk.

Korkaklık bizleri kör etti. Etrafımızda olan bitenleri görmüyoruz. Ya da görmek istemiyoruz. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın telaşındayız. Oysaki o yılan bir gün sana da dokunacaktır. Farkında değiliz ya da umursamıyoruz bazı şeyleri. Duygularımızın, hislerimizin üzerinde bu denli değişimin olması ürkütücü. Korkakça, hastalıklı duygular algı yanılsaması ile bizleri sarıp sarmalamış durumda. 

11 Aralık 2013 Çarşamba

İHTİYAR



Yazdan kalan o boğucu, kirli, kül rengi görüntüler hazanla birlikte renk değiştirmeye başlamıştı. Araba homurtuları, korna sesleri, bağırış çağırışlar, çocuk sesleri yerini yavaş yavaş sessizliğe bırakmakta idi. Güneş etkisini gittikçe kaybediyor, mağaza ve bakkalların önleri, park ve caddeler giderek tenhalaşıyordu.
Az ilerde sırtı iyice kamburlaşmış, dizlerini bükmeden, bastonu ile kaldırıma yavaş yavaş vurarak parka doğru gelen bir ihtiyar dikkatimi çekti. Başında kenarları yıpranmış bir kasket vardı. Sırtında rengi solmaya yüz tutmuş bir ceket, gömleğindeki düğmelerin bir kısmı açık, ayağında boyası ve rengi solmuş bir ayakkabı ve ütüsüz pantolonu ile yan tarafımda boş olan banka adeta kendini bırakırcasına oturdu. Ceketinin yan cebinden mendilini çıkardı. Yüzündeki teri sildi. Bastonunu yana bıraktı. Kasketini hafifçe düzeltti. Yüzü yılların yorgunluğu ile kırışmış, derisi sertleşmişti. Çehresi güneşten yanmış, kavrulmuştu. Düşündüm kendi kendime. Belli ki gün boyu güneş ve ayaz ile mücadele ediyordu.
Yerimden kalkıp yanına gittim. Kadim şehrin en yakın tanığı idi o. Selam verip yanına oturdum. Başını telaşsız kaldırıp yüzüme baktı. Gözleri fersizleşmişti. Dikkatli bakıldığında o gözlerde çok şey görmek mümkündü. Avurtları çökmüş, sakalları iyice kırlaşmıştı. Zayıf uzun boylu idi. Belli ki yoksuldu lakin onurlu bakışları vardı. Feleğin sillesini yediği belli oluyordu ama isyankâr değildi.  İç dünyasında bir fırtınanın koptuğu belli iken o bunu ne hisleri ne de duyguları ile belli etmemeye çalışıyordu.
İhtiyarı sessizce izlemiş, tüm duygularım felce uğramıştı. Her şey susmuştu. Ne araba homurtuları, ne korna sesleri, ne de azalmakta olan çocuk seslerini duyuyordum. Yalnızca uzaklarda bir yerde çığırtkan bir kuşun tiz sesi çınlıyordu. Ya da bana öyle gelmişti.

Başkalarının acılarına diğerleri ne kadar yabancı idi aslında. Korkağız diye düşündüm. Çünkü günü kurtarmanın peşindeyiz. Başkalarını anlamaktan korkuyoruz. Korkaklık bizleri kör etti. Etrafımızda olan bitenleri görmüyoruz. Ya da görmek istemiyoruz. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın telaşındayız. Oysaki o yılan bir gün sana da dokunacaktır. Farkında değiliz ya da umursamıyoruz bazı şeyleri. Duygularımızın, hislerimizin üzerinde bu denli değişimin olması ürkütücü. Korkakça, hastalıklı duygular algı yanılsaması ile bizleri sarmalamış durumda. Çünkü yardım etme duygumuz körelmiş. Çünkü benciliz.

9 Nisan 2013 Salı

PARKTA BİR ÖĞLE VAKTİ



Haziran güneşinin kavurucu sıcağında terlemişti.
Gürültüden uzak soluklanacağı gölgelik bir yer olmalıydı.
Etrafı ürkek bakışlarla kolaçan etti.
Çocuk seslerinin geldiği yere yöneldi.
Duyguları onu yanıltmamıştı.
Parktaki ağaç gölgesine sığınmış çocukların neşeli koşuşturmaları ile karşılaştı.
Banklara oturmuş sohbet eden yaşlılar belli ki parkın müdavimlerindendi.
Serçeler kanat çırpışları ile çocukların oyununa eşlik ediyordu.
Boş sıralardan birine ilişti.
Az ileride ki yaşlılar koyu bir sohbete dalmış olacaklar ki selam verdiğini fark etmediler.
Heyecanla birbirlerine bir şeyler anlatıyorlardı.
Üç kişiydiler.
Sırtında rengi solmuş bir gömlek, ayaklarında ütüsüz pantolon ve boyası çoktan kaybolmuş ayakkabıları ile sakalı kırlaşmış yetmişli yaşlarında olan adam gömleği koltuk altlarında sıkıyormuş gibi, durmadan kımıldıyor, ellerini durmadan kımıldatıyor, tuhaf bir şekilde çevresini kolaçan ediyordu.
Diğeri zayıf, uzun boyluydu.
Başında rengi solmuş bir kasketi vardı.
Avurtları çökük, gözleri kahverengi küstah ve sabit bakışlıydı.
Sırtında düğmelerinin bir kısmı açılmış yazlık bir gömlek vardı.
Üçüncü adam ise isteksiz bir tavırla konuşuyordu.
Etrafına öfkeli öfkeli bakıyor, sıkılgan bir tavırla yerinde duramıyor sürekli kımıldıyordu.
Huzursuz olduğu her halinden belliydi.
Giyimi sadeydi.
Zayıf ve orta boyluydu.
Saçları kırlaşmış ve dağınıktı.
Diğer ikisinin konuşmalarını öylesine dinliyordu.
Arada bir kendisi de konuşuyor ya da konuşulanları başı ile evet anlamında onaylıyordu. 
İlk bakışta iyi yürekli bir adamcağız kanaati oluşturuyordu.
Etraflarına ilgisizdiler.
Kendi aralarında hararetli bir sohbete dalmışlardı.
Zaman zaman birbirlerine el kol hareketleri ile bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı.
Çocukların gürültülü oyunlarına dalmışken aniden yaşlılardan biri oturduğu yerden hışımla kalktı.
Pet şişedeki suyu diğerinin başından aşağı kızgınlıkla boşaltıverdi.
Diğeri yerinden kalkmak için çabaladı.
Banka tutunarak güçlükle ayağa kalktı.
Konuşma zorluğu da çektiği derdini anlatamamasından belliydi.
Diğerinin müdahalesi ile sakinleşen taraflar tekrar yerlerine oturdu.
Derin bir sessizlik çökmüştü.
Çocuklar uzaklaşmışlar, serçeler de uzağa konmuşlardı.
Olan biteni sessizce oturduğu yerden izledi.
Bütün duyguları felce uğramıştı.
İnsanlara olan itimadı onarılmaz derecede yara almaktaydı.
Öğle olmuştu.
Yukarıda ise güneş gökyüzünü baştan başa örten beyaz bulutların arasında olanca kızgınlığı ile ortalığı kavurmaya devam ediyordu.
Her şey susmuştu.
Yalnızca uzaklarda çığırtkan bir kuşun tiz ve ağlamaklı sesi çınlayıp duruyordu.
Başkalarının acılarına yabancıyız diye düşündü.
Çünkü hepimiz kendimizle, kendi yaşamımızla ilgiliyiz.
Çünkü korkağız.
Başkalarını anlamaktan korkuyoruz.
Bu korkaklık bizleri kör etti.
Etrafımızda olan biteni görmüyoruz.
Farkında bile değiliz.
Duygularımızın, hislerimizin üzerinde bu denli değişimin olması şaşırtıcı.
Bu denli korkakça, vicdansızca, hastalıklı duygunun varlığı ürkütücü.
Sohbetlerinin bir yerinde anlaşamayıp birbirini üzen bu yaşlı insanların anlaşamadıkları ne olabilirdi?
Belki de tanışmaları soluk almak için kendilerini attıkları bu parkta olmuştu.
Sokakların ve caddelerin gürültüsünden uzak huzurlu bir zaman geçirmek değil miydi tek istekleri?
O halde neden birbirlerini kırma noktasına gelmişlerdi?
Üçünün de giyimlerine, tavırlarına, yüzlerindeki derin çizgilere bakıldığında yoksul oldukları belli oluyordu.
Feleğin sillesini çoktan yemişlerdi.
İsyankar olmaları çaresizliklerinin bir sonucu muydu? 
Yaşamın zorlukları vicdanlarını yok saymalarına mı neden olmuştu?
İç dünyalarında kopan fırtınaların sebebi birinden diğerine farklılık gösterse de hisleri ve duyguları üzerinde küçümsenmeyecek değişimlerin varlığı ortak noktalarını oluşturuyordu.
Biz başkalarının acılarına ve duygularına yabancı mıyız?
Kabullenemediğimiz şey nedir?

30 Ekim 2012 Salı

Sokakta





Hiç gördün mü bilmem
Yosun tutmuş binaların saçak altlarında
Aksakalıyla ihtiyarların fersiz gözlerini
Hiç gördün mu bilmem
Çelik yığınlarının cam kırıklarında
Köprü altı çocuklarının yüzlerini.


H.Güzel/30.10.2012

22 Aralık 2011 Perşembe

İHTİYAR

İnanılmayacak kadar kirli
Yırtık pırtık al basmadan bir gömlek
Bol kadifeden pantolon
Ayaklarının birinde kundura artığı
Diğerinde üstü yırtık, altı delik bir lastik
Saçları dağınık
Taranmamış belli, toz toprak karışık
Göğsünde uzun kır bir sakal
Solgun bitkin bir yüz
Çoktan feri gitmiş bir çift göz
Umutsuz
Yorgun
Derin izler avuçlarında, yüzünde
Elinde katıksız bir ekmek
Belli ki çaresiz
Sokaklarda uyur
Her gün
Her gece
Kar ve yağmur
Uzayacak geceler
Bir sızı parmak uçlarında

Hüseyin Güzel/ 04.11.2011