Hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2015 Salı

DAR AĞACINA GİDEN BAŞ DEĞİL DÜŞÜNCEDİR!


Bir söz vardır bilirsiniz. “Darağacına giden baş değil düşüncedir” diye. Tarih ve olaylar bu gerçeğin şahididir. Darağacına gidenin düşüncesine engel olunabilir mi? Bunun olasılığı dahi yoktur. Düşünce sahibini darağacına yollayın, hapsedin, hücreye atın, yüzünü gözünü morartın, kaburgasını kırın boşuna. Düşüncesini yok edemezsiniz.
Evrensel değerler, demokrasi, insan hakları, hukuk kuralları içinde dile getirilen düşünceyi yok etmek, ötelemek, açıklanmasına müsaade etmemek zaten evrensel insan haklarına aykırıdır. Var olan sorunları dile getirenleri ötelemek, dile getirilenleri yok saymak yerine; çözülmesi istenen sorunları çözmek gerekir. Toplumsal var oluşun ve birlikteliğin gereği de budur.
Bir zamanlar bir siyasetçimiz gelişmelerle ilgili bir soru üzerine şu cevabı vermişti “alışırlar alışırlar”. Uzun süre çözülmeyen, çözüm bekleyen sorunları çözmek yerine laf kalabalığı ile geçiştirmek sorunların kanıksanmasına neden olacaktır. Toplum aynı konuların sürekli gündeme gelmesine rağmen çözülmeden bekletilmesinden bıkacak, usanacaktır. Bu alışma değil, sorunlarla yaşamayı kanıksamadır. Ne yazık ki çoğu kez var olan sorunları çözmek yerine konuşmayı seçeriz.
Dünyanın çeşitli coğrafyalarında düşüncelerinden dolayı tutuklu bulunan insanlar, tutuklanmalarına rağmen düşüncelerini değiştirmemişlerdir. Bu tür davaların ve soruşturmaların bir kısmı siyasidir. Soruşturmaları sonuca bağlayacak olan hukuktur. Hukuk kurallarının uygulanması ve adil yargılamadır. Demokraside bireylerin hak ve hukukları güvence altına alınmıştır. Yanlı tutum insan haklarına aykırıdır.
Hukuksuzluklara karşı mücadele etmek gerekir.  Atılacak doğru adım ise sorunların çözümünü kolaylaştıracak, kısır çekişmelerin önünü tıkayacak bir ortamın oluşturulmasıdır.

15 Şubat 2013 Cuma

UMUDU YİTİRMEMELİ İNSAN


Şoförün verdiği sıcak çayı içmeye başladı. Gece ayazında üşümüştü. Sıcak çayla birlikte içi ısınmaya başladı. Poğaçalara elini sürmedi. İçinden bir lokma bir şey yemek gelmiyordu. Oğlu vurulduğunda üzerinde ne varsa onunla taksiye binmişti. Bayram telaşında terlerim korkusuyla kalın giysiler giymemişti. Yola çıkmalarından bu yana içinde büyük bir hüzün vardı. Şartlanmışlıkları bir anlayabilse, belki, olan bitenleri daha gerçekçi bir gözle görecek, olmaz dediklerini, daha değişik yüzleriyle tanıyıp, olan biteni daha iyi anlayacaktı. Anlam veremediği duyguların baskısı altında kaldıkça, kederi artıyordu.
Morali bozuk, benzi uçuktu. Bahçede beklerken, Recep babasıyla az sonra gelir diye düşündü. Burhan’ın öldüğünden henüz haberdar değillerdi. Ölümü kabullenmek kolay olmayacaktı onlar için. Recep kardeşini çok seviyordu. Onu her yerde gözü gibi korumuştu bugüne kadar. Olayın olduğu gün çeşmenin yanındaki geniş alanda bulunmaması bayram nedeniyleydi. Yoksa kardeşiyle her daim yan yana olurdu.
Aradan fazla zaman geçmedi oğlu Recep ile babası çıkageldiler. Yüzlerinde endişeli bir bekleyiş vardı. Hastane bahçesinde ananın yanına gitmeden önce şoför onları karşılamıştı. Beraberce ananın yanına gittiler. Ana perişan bir vaziyette oturuyordu. Yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu. Gözlerini yerden kaldırmadan susuyordu. Recep sorgulayan gözlerle bir anaya bir şoföre baktı. Şoför gözlerini kaçırdı, uzaklara bakmayı yeğledi. Neler oluyordu. Yoksa kardeşi hakkın rahmetine mi kavuşmuştu. Recep bu düşünceyi çarçabuk kafasından attı. Olamazdı böyle bir şey. Mümkün değildi. O dağ gibi kardeşi ölmüş olamazdı. Tekrardan sorgulayan gözlerle anaya baktı. Ana kaya olmuş kıpırdamıyor, tek bir ses vermiyordu. Bunun üzerine Recep olduğu yere yığılıp kaldı. Neye uğradığını bilmeden feryat figan gözyaşlarına boğuldu. Onu öyle gören babanın gözlerinde yaşlar sel olup akmaya başlamıştı. Ana da hıçkırıklarla ağlıyor ağıtlar yakıyordu. Şoför çaresizdi, eli koynunda ağlıyordu.
Ağladılar ağladılar. Ağladıkça gözyaşları sel olup aktı. Büyük bir yürek acısı ve hüzün vardı. Taş olan insan yüreği bu duruma dayanamazdı.
Ana Recep’in feryatları üzerine, bu olay kalıcı bir durum yaratmamalı diye geçirdi içinden. Bir tek oğlu Recep kalmıştı artık. Onun da bir musibete bulaşması doğru olmazdı. Kan davası iyi bir şey değildi. Süloların Hasan’ı ya da bir başkasını öldürmek oğlunu geri getirmezdi. Elde bir tek ölmek vardı artık, öldürmek değil, yaşatmak vardı. Vicdanları kurumuşlarla neyi değiştirebilirdin ki? Vicdansız olmasa bir insan bir canlının yaşamına bilerek ve isteyerek son verebilir miydi?
Toplum eskisi gibi değildi artık. Kimse kimseye güvenemiyor bu devirde diye içinden geçirdi. Güvenilecek bir tek hukuk vardı. Hukuk gereğini yapar diye düşündü. Sahi yapar mıydı? Oğlunun yaşamına son veren Süloların Hasan’a gerekli cezayı verir miydi? Bu ülkede hukuk da haksızın yanında yer alır mıydı? Bekleyip görecekti bunu. Huzurun sağlanması için çoğunluğun yanında olmak yetmezdi. Çoğunluğun ve güçlünün yanında, azınlığın haklarını savunmak da gerekmekteydi. Anlatılanlardan hatırlıyordu. Koca koca devletlerde çoğunluğun oyunu alıp iktidara gelenler, gün gelmiş, iktidarlarını kaybetmişlerdir. Demek ki haksızlık doğru bir şey değildi.
Oğlu yaşamını kaybetmişti. Buna rağmen intikâm duygusu içinde olamamaları gerektiğini biliyordu. Kin ve intikâm duygusuyla bir yere varmanın olanağı yoktu çünkü. Bunun bir adım ötesi mezardı. Oğlunu toprağa verdikten sonra ağaçların, çiçeklerin, toprağın olduğu yerde hiç durmadan yaşamlarına kaldıkları yerden koşarak devam etmeliydiler. Recep’in geleceği buna bağlıydı. Onunda heba olmasına müsaade edemezdi. Oğlu yerine artık toprak vardı, ağaçlar, kuşlar vardı, çiçekler vardı, o çok sevdiği koyunlar vardı. İnsanlık vardı.
Öyle insanlar vardı ki suçsuz yere mapushanelerde yatan. Ve yine öyle insanlar vardı ki yaptıkları yanına kâr kalan. Ona göre Süloların Hasan suçluydu. Bir canı almıştı. Cezasını çekmeliydi. Yaşam hakkının kutsal olduğunu herkesin kabul etmesi lazım. Yargıçların da bu yönde tavır koyması lazım diye düşündü. Ölen bir insandı. İnsan olanın vicdanı sızlar. Unutup gideriz, üstünü örter, bakarız diye düşünmemeli. Masal dinlemesini, erken yatıp geç uyanmasını bilen bizler yaşamın kutsallığını unutmamalıyız. Kan tüccarlarının, kan dökücülerin etrafımızı mesken tutmasına müsaade etmemeliyiz. Ölümden yana değil, huzurdan ve barıştan yana olmalıyız. Yaşamın renklerinin açmasından yana olmalıyız. Yaşamımız kanlı bir bulmacaya dönüşmesin. İçini çekti. Yaşlı gözlerle bir oğluna bir eşine baktı, hıçkırıklar boğazında düğümlenmiş, sözcükler dilinde acı bir ağıda dönüşmüştü.


13 Temmuz 2011 Çarşamba

DİKLEŞTİLER ANCAK DİK DURAMADILAR



Haziran’da yapılan milletvekili genel seçimleri sonrasında meclis sorunlu açıldı. Millet iradesi ile seçilen milletvekillerinden tutuklu olanlar hala demir parmaklıklar ardındadır.
Uzun süren tutukluluk adeta insanların rahat nefes almalarını zorlaştırmakta, vicdanları kanatmaktadır.
Özellikle CHP’den seçilen Mustafa Balbay defalarca basına yansıdığı gibi Silivri’de ki mahkemede davaya bakan yargıçlara “Suçumu bana söyleyin” diye feryat etmektedir.
Keza aynı şekilde Tuncay Özkan’da “Suçum nedir? Suçumu bana söyleyin” diye feryat etmekte ancak beklediği yanıtı alamamaktadır.
Bu durum karşısında üç yıla yakındır tutuklu olan bu insanların tutuklulukları kamuoyunda rahatsızlık yaratmaya devam etmektedir.
Seçimler sonucu tutuklu milletvekillerinin tahliye edilip meclise gelmeleri, yemin edip yasama çalışmalarına katılmaları için CHP milletvekilleri milletvekili yeminini düne kadar etmemiştir.
Sorun Kılıçdaroğlu’nun da söylediği gibi “yemin edip etmeme” sorunu olmaktan çıkıp “demokrasi” krizine dönüşmüştür. Türkiye’nin de taraf olduğunu düşündüğüm yürürlükteki BM ve AİHM sözleşmeleri vardır. İlgili sözleşmeler gereği tutuklu milletvekillerinin yemin etmesi gerekiyor. Çünkü uluslar arası sözleşmeler iç hukukun üstündedir.
11 Temmuz günü AKP-CHP grup başkanlarının imzaları ve her iki partinin genel başkanlarının onayı ile sorunun meclis zemininde çözülmesi için bir “protokol” imzalanmış ve kamuoyuna açıklanmıştır.
Protokolün deklare edilmesinden sonra da CHP’li milletvekilleri meclis kürsüsünde yeminlerini etmişlerdir.
CHP’nin tutuklu vekillerin durumu çözüme kavuşana kadar yemin etmemesi için tabandan gelen sese kulak verilmemiştir.
Meselenin bir yönü burasıdır.
Diğer yönüne bakıldığında ise Sayın Başbakan’ın söylemleri vardır.
Sayın Başbakan devleti yöneten kabinenin başkanıdır. Meydana gelen anlaşmazlıkları çözmesi için vardır. Ancak bu konuda başbakan çözüm değil adeta çözümsüzlüğe neden olacak söylemlerle kamuoyunun karşısına çıkmaktadır.
“Aday gösterecek başka adam bulamadılar mı?”
“Tükürdüklerini yalayacaklar”
“Dikleştiler ancak dik duramadılar” söylemleri başbakana aittir.
Kılıçdaroğlu ise bu son söylem karşısında “Erdoğan sözünde durmadı” diyerek şu açıklamayı yapmıştır. “Yemin ettiğimiz gün normal sürecin başlamasını istiyorduk. Erdoğan çıktı konuştu, Meclis Genel Kurulu'nda bir daha konuştu, bugün grupta konuştu. Artık bu kadar olmaz dedik. Bir bunun altına atılan imzalar imzayı atanların namusudur. Gereğini yapmazlarsa bu imzaların altında kalırlar. Demokrasinin özü verilen sözlerin tutulmasından başlar”
Kılıçdaroğlu bu söylemi ile yanıldığını anladı sanırım. Bu yanılmanın son olması, ders olması gerekir.
AKP tarafından yapılacak olan “Yeni Anayasa” konusunda demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, lâiklik, düşünce özgürlüğü, adil yargılama, uzun süre tutukluluğun işkence haline gelmemesi, eğitim, Atatürk ilke ve inkılâpları, şeffaflaşma vs. konularında payanda olmaması ve çağdaş normlara uygun bir anayasanın yapılmasının sağlanması için mücadele etmesi gerekir.
Şunu da belirtmekte yarar vardır. Millet iradesi ile seçilmiş, seçilmesinde bir engel olmayan, hüküm giymemiş milletvekillerinin serbest bırakılıp mecliste yemin etmelerinin bu şekilde bir protokol ile pazarlık konusu yapılması bile yanlıştır diye düşünüyorum.
Sonuçta ise CHP ilkelerine sahip çıkmalı, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, lâiklik konularında taviz vermemeli dik durmasını bilmelidir.