Doktor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doktor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2025 Salı

İŞTE BİZİM İNSANIMIZ


 Hastane tıklım tıklımdır.

Yaşlı kadın içeri girer,
doktor hanım teyzeyi muayene eder.
Fakat
hastalığından emin olamaz.
Kadına dönüp:
-Teyze şu şu tahlilleri yaptır gel, der.
Yaşlı kadın başını öne eğer.
Doktor, yaşlı kadının duymadığını düşünerek tekrar söyler.
Yaşlı kadın başını yerden kaldırarak,
ağlamaya hazır gözlerle:
-Kızım, benim köye dönecek param yok, tahlilleri nasıl yaptırayım? der.
Doktorun yapacak bir sürü işi olmasına rağmen, bırakır işini, tutar teyzenin elinden koridor koridor dolaştırıp, tahlilleri yaptırır.
Tahlillerin sonucunda doktor hastalığı belirler, gerekli ilaçları da alıp, teyzeye verir.
Yaşlı kadın tam odadan çıkacakken, doktor hanımın aklına "YOL PARASI" gelir ve teyzeye köye gitmesine hayli hayli yetecek para uzatır. Yaşlı kadın önce almak istemese de daha sonra mecburiyetten parayı alır.
Sonra:
-Allah senden razı olsun kızım.
Köye nasıl döneceğim diye kara kara düşünüyordum, çok
sağol diyerek odadan çıkar.
Aradan bir saat kadar bir süre geçer.
Doktor bakar ki, yaşlı teyze kan ter içinde, kalabalığı yarmış, oflaya puflaya geliyor.
Doktor şaşırmış bir halde, herhalde giderken bir şey unuttu diye düşünür ve...
-Ne oldu teyze diye sorar.
Teyzenin yüzünde kocaman bir gülümseme vardır.
Bu sefer:
-Kızım ben anayola çıkınca bir köylüme rastladım.
Meğer o, minibüsle zaten köye dönüyormuş.
Beni köye o götürecek; sen al paranı!..
İşte bizim insanımız..
İşte gerçek insanlık...

27 Aralık 2012 Perşembe

ANA YÜREĞİ



 Hızla şoförün yanına yaklaştı. Acıdan morarmış dudaklarını diliyle ıslattı. Sonra etrafına ürkek bir bakış attı. Bekleme salonunda hastalarını bekleyen birkaç adam vardı. Onlarda yorgunluktan olacak, kendilerini sandalyelere külçe gibi bırakmış, uyuklamamak için çaba sarf ediyorlardı. Bekleme salonu dar uzun, genişçe bir yerdi. Duvarların boyaları eskimiş, elektrik düğmelerinin etrafı siyahlaşmıştı. Yer parke döşeliydi. Kapı kolları eskimiş, kapıları kapatmak için güç sarf etmek gerekiyordu.
Şoföre:
“Oğul oğul” dedi feryat edercesine; “oğul doktor ne dedi?” diye sordu.
Şoför nasıl cevap vereceğini düşünürken, bir yandan da yorgunluktan ve ağlamaktan ayakta durmakta zorlanan anayı kolundan tutup dışarı çıkardı. Çiğnenmiş, seyrek otlarla kaplı toprak parçasının az ilerisinde, iri kaldırım taşlarıyla döşeli, oturma banklarının bulunduğu yere götürdü. Etraf sessizdi. Gece karanlığını aydınlatan sokak lambasının izbe ışığında yüzleri zor seçiliyordu. Şoför ufak tefek, kara kuru, kavruk yüzlü, siyah saçlı, gaga burunlu, siyah gözlüydü. Üzerinde rengi solmuş bir ceket, yakası yıpranmış bir gömlek vardı. Pantolonu kısaydı. Ayak bilekleri ve çorabı görünüyordu. Ayaklarında soğuksu marka lastik bir ayakkabı vardı.
Ana yüksek bir sesle:
“Oğul doktor ne dedi?” diyerek sorusunu tekrar etti.
Şoför feryat eden anayı duymamışçasına uzun bir süre susarak dikkatlice etrafına bakındı. Etrafındaki her şeyi ilk defa fark ediyor gibi gözbebekleri büyüdü, yüzü durgunlaştı, bakışları sertleşti.
Gecenin ayazında, kısık gözleriyle “nereden başlasam” dercesine etrafına bakınıyordu. Tüm vücudu zelzeleye tutulmuş gibi titriyordu.
Ana durmadan “ nedir bu? Nedir bu başımıza gelenler! “ diye acı acı inliyor, göğsünü yumrukluyor, hıçkırarak ağlıyordu.
“Namussuz alçak adamlar, kendileri gibi bizi de mahvettiler. Allahınızdan bulursunuz inşallah tez zamanda”. Fare kılıklılar, hamamböceği suratlılar” diye sızlanıyordu.
Şoför ananın yüzüne acı dolu bir bakış fırlattı. Kızarmış alnında biriken teri eliyle sildi. Gecenin ayazına rağmen boncuk boncuk terlemişti. Dudaklarını uzatarak yavaş lakin hınçla konuşmaya başladı: “ Hayatın kime ne hazırladığını ne yazık ki, önceden bilemiyoruz. Ben bu olan bitenleri gördükçe, bu dünyada aradığımı bulamadığımı söylemeliyim. Huzuru bulamadım. Anlayış ve hoşgörüyü bulamadım. Yardımlaşmayı bulamadım. Aksine insanların birbirleriyle sürekli savaşıyor olduğunu gördüm. İnsanlar haklının değil, güçlünün yanında yer almaktalar. Fakat yine de umudumu yitirmek istemiyorum.”
Ana şoförün söylediklerini can kulağıyla dinliyor, lakin sorduğu soruya cevap verilmediğini görünce hıçkırıkları artıyordu. Oğluna ne olmuştu? Yaşıyor muydu? Doktor kendisini değil de neden şoförü yanına çağırıp bir şeyler söylemişti. Oğul kendi oğluydu. Söylenecek bir şey varsa kendisine söylenmeli değil miydi? Yoksa kendisi kadın olduğu için mi şoföre söylenmişti? Yok değilse perişan haline bakıp söylenenleri anlamaz ya da söylenenlere dayanamaz diye mi düşünülmüştü?
Sorgulayan gözlerle bir kez daha “Oğul doktor ne dedi?” diye sordu.
Gözleri nemlenen şoför seyrek otlarla kaplı toprak parçasının az ilerisindeki banka külçe gibi yığıldı.

27 Şubat 2012 Pazartesi

ÖYLE BİR İLLET Kİ!

Çocukluğumuzda, oynayacak yer bulamayıp, şimdiki apartman boşluklarında, balkonlarda, oynayan çocukların durumunda kalmaz toprakla haşir neşir olurduk. Teknolojinin varlığı uzaktı o yıllarda. Bırakın televizyonu her evde radyo bulmak bile imkânsızdı. Çocukluk bu ya büyüklerimizin “ajans” başlıyor diye radyo başlarında toplanıp can kulağı ile haberleri dinlemelerine alışmıştık. Sessizce ve merakla bizlerde dinlerdik. En favori ajans saatimiz ise öğle haberlerinin verildiği saat idi.
Kasketleri başlarında radyo başında sigaranın birini bitirip diğerini, bitmekte olan sigara ile yakmalarına şahit olurduk. Şu meret nasıl bir şeydir de bu adamlar ha bire tabakalarında çıkardıkları tütünleri ufak kâğıtlara sarıp büyük bir zevkle içiyorlar diye birbirimize sorardık.
Yaşımız biraz daha büyüyünce babalarımıza özenip, birazda büyüdüğümüzü anlatmak için bizlerde sigara sarmaya ya da o yıllarda gençlerin rağbet ettikleri “birinci” leri içmeye, dumanını savurmaya başladık. Sigara içmekle büyümüştük netekim! Adam da olmuştuk ya neyse. Birde tütün alacak parayı bulmakta zorlanmasaydık keyfimize diyecek yoktu. Ne de olsa serde gençlik vardı !
Sigara bir ayrık otu vazifesi görüyordu aslında. Küçük bir tek kök ayrık otu kısa sürede tüm bahçeyi kaplardı. Yeter ki ona bir karış toprak verilsin. Sigara da ayrıkotu gibidir. İçenin de içmeyenin de ciğerine kurum yollamayı sever. Sinsi bir yayılımla damarlara ve tüm vücuda sirayet etmeye başlar. Yavaş yavaş bir anlamda çaktırmadan yapacağını yapar. Sonrasında damar sorunu, kalp sorunu, nefes almada sorun, güç kaybı, dermansızlık ve sigaraya bağlı rahatsızlıkları keyifle izler.
Bir zamanlar bir dosta demiştim. Bırak şu illeti canına kastetmenin ne âlemi var diye? Aldırmadı. İçti içti içti. Sonrası hastaneler. Sigaraya verdiği paranın kat be kat fazlasını harcayacak belki de.
Lakin sorun şu; eski sağlığına kavuşabilecek mi? Bence hayır. Belki de kavuşur. Peh! Bir de laf ediyor. Mutsuzum diye. Vay be! Sigara adamın içine işlemiş. De gel de üzülme. Kızma bu vatandaşa.
Sigaradan dost olur mu? Ya da sigara mutluluk getirir mi? Okumuş adam. Emekli olmuş. Sigarayı bıraktı diye mutsuzum diyor.
Ne diyeyim. Sigaranın zararlarını bile bile lades ise. Ve tınmıyorsa insanlar. Bırak içsin. Pişmanlık kendisine. Sonuç; iyi etmişsin be dost. Sevindim bırakmana. Hiç olmazsa cepten gitmez. Sağlıktan da.  Hücreler kendini onarmaya başlar. Bir süre sonra balgam olayı filan. Aldırma yine de iyi ki bırakmışsın.
Şu sıralarda şikâyet ediyor. “Bir süredir göğsümde var olan ağrı ve düzensiz kalp atışının verdiği endişe var” diye. Yaşımda ilerledi, iyice duygusallaştım diye de ekliyor.
Sevgili kardeşim; yaşın daha ne ki. Yaşını sorun etme. Göğsündeki ağrıya gelince; doktor ve hastane uzak değil. Gerekli tetkikleri yaptırmalısın. Üzüntü ve stres hastalıklara davetiyedir. Uzak durmalısın. Dünyaya bir daha gelecek değilsin. Üzülmekle de neyi değiştireceksin? Olan sana olur.
Sigarayı bırakman doğru olandı yapmışsın. Lakin kullanmak doğru değildi sigarayı. Bilincinde olmadan çekiştirip durduk yıllarca. Üstünde “sağlığa zararlıdır” yazsının okuya okuya hem de. Duygusallığa kapılmak da çare değil.
Demem o ki kendine dikkat et. Geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.

23 Şubat 2012 Perşembe

İNSANIN ÇARESİZ KALDIĞI AN

Uzun yıllar Germencik’te aynı okulda beraber çalıştığım, saygı duyduğum bir öğretmen arkadaşın beş altı yaşlarında ki torununun doğuştan getirdiği “Triküspid kalp kapakçığı” yetmezliği hem çocuğa hem de ailesine yıllarca büyük acı çektirdi.
Doğum sonrasında hastalığın teşhisi ile birlikte ailenin ikinci mekânı olmuştu hastaneler. Uzun yıllar doktora götürdüler çocuğu. Her gidişlerinde içlerinde yeşeren büyük umut vardı. Tedavi ilaçla devam etti. Lakin sonuçta kapakçığın değiştirilmesi için ameliyat olması gerektiği söylenmişti kendilerine. Ameliyat için de çocuğun biraz daha büyümesi gerektiği söylenmişti doktorlarca.
Hafta içinde de İzmir’de kalp kapakçığının değiştirilmesi için ameliyata alınacağını biliyordum. Çocuğun ameliyat sonrası sağlığına kavuşması ailesinin ve bizlerin en büyük dileği idi.
Dün sabah erken saatlerde telefon çaldı. Arayan onlardı. Kendi kendime “çocuk başarılı bir ameliyat geçirdi inşallah “diye düşündüm.  Eşim telefonu açtı. Birkaç dakika sonra yüzü kireç gibi olmuştu. Telefonu kapattı ve ağlamaya başladı. Ben ise soru sormadım. Anlamıştım küçük çocuğun ameliyat masasında yaşamını kaybettiğini. Gözlerim nemlendi. Yüreğim daralmaya, göğsüm sıkışmaya başladı. Koltuğun üzerine yığılıp kaldım.
Kendimize geldiğimizde ilk işimiz otobüsten yer ayırtmak oldu. Birkaç gün önce geçirdiğim bir mide problemi hala devam ediyordu benimde. O nedenle ben küçüğe son görevimi yapmak için gidemedim ama eşimi gönderdim.
Acının tarifi olmaz. Belli bir yaşa gelmiş bir çocuğun ellerimizin arasından kayıp gitmesi acıların en büyüğü. En acımasızı. Nitekim öğretmen arkadaşımın çektiği acı telefondaki sesinden belli oluyordu. Ne diyebilirdim ki kendisine. Diyecek bir tek kelime bulamıyor bu durumda insan. Acısını paylaşmaktan başka ne yapılabilir ki.
Hep umut içinde hastaneye gidip geldiler yıllarca. Gelişen teknoloji ve araştırmalar sayesinde doktorların mucizeler yarattığına inanıyordu. Onlar da bizler de.
Erken tanı, organ nakilleri, insan ömrüne ömür katıyordu. Nitekim geçen günlerde Antalya’da Uğur Acar’a başarılı bir yüz nakli ameliyatı yapılmamış mıydı? O bile umutların artmasına neden olmuştu.
Geçen ay ise aynı acıları ben yaşamıştım. Babamı yakalandığı Alzheimer hastalığı aramızdan almıştı. Babamın ölümü ile çektiğim acı ve stresin sonucu mide şikayetlerimi iyice artırmıştı benimde.
Hastayla birlikte hasta yakınları da acı ve engellerle dolu bir yaşam sürüyorlar. Düşünün, o her zaman her şeyin üstesinden gelen, bir el dokunuşu ile size güven veren babanız artık sizi tanımıyor. Alzheimer hastalığı nedeni ile beyin giderek küçülüyor, diğer bir deyişle çocukluğa dönüş gerçekleşiyor.
Hastalığın ileri safhalarında hastalığa yakalanan anneniz ya da babanız sağlıklı iken yapabildiklerini yapamaz oluyorlar. En güzel yemekleri yapan anneniz o yemekleri artık yapamıyor.  Hastalığın ileri safhalarında, giyinmeyi, yürümeyi, yemek yemeyi, tuvalete gitmeyi unutmuş bir insanla karşı karşıya kalıyorsunuz.
Sonuçta neresinden bakarsanız bakın yaşam bazen acılarla dolu olabiliyor. İçiniz parçalansa da çok sevdiğiniz bir yakınınızı kaybedebiliyorsunuz. Bu gibi durumlarda metanetli olmaktan başka yapacak şey yok maalesef. Acının tarifi olmaz. Unutulması çok zor biliyorum. İnsanların bu tür hastalıklarla mücadele için el ele vermeleri, organ bağışının yaygınlaştırılması kimi hastalara umut olacaktır.
Hastalarımıza umut olmaya devam edelim. Yaşlılarımıza sahip çıkalım. Özellikle Alzheimer hastalığı konusunda insanlarımızı bilinçlendirelim. Çünkü bu hastalık yaşlılarımızda sıklıkla görülen bir rahatsızlıktır.