Alzheimer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alzheimer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2024 Cumartesi

BABAM (O ÇOK SEVDİĞİN OĞLUNLA YAN YANASIN ARTIK)

 

Bir yandan özlemlerin, isteklerin, alışkanlıkların. Diğer yandan vazgeçemediklerin, gözün gibi korudukların, gözlerinin içi gülerek sana bakan baban, sevdiklerin.

Küçük bir çocuktum henüz onu algılamaya başladığımda. Kibrit çöpü gibi ince parmaklarımı tuttuğunda. Sevgiyle kucağına alıp sıkıca sarıldığında. Sonrasında geçen yıllar. Büyüdükçe, algıladıkça etrafı, öğrendikçe olan biteni anladım ki o benim babamdı. Sıkıca sarılacağım insandı sonrasında. Sıkıntıma ortak olacak, gülümseyişimle mutlu olacaktı. O bir baba idi. Evlat onun için kutsaldı. Yeri doldurulamazdı.

Sadece beni değil diğer çocuklarının da üstüne titrerdi belli etmeden. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Kardeşim vurulduğunda mezarına her yıl o giderdi. Gözleri şişmiş olarak gelirdi çoğu kez. Susardık. Konuşmaya insanın dili varır mıydı ki zaten. Acı üstüne acı yaşanmıştı o yıllarda. Boylu, boslu, durmasını, konuşmasını bilen bir delikanlıydı kardeşim. Bir rahatlama hissi veriyordu insana. Somut bir güvence idi. Babamın tek dayanağı idi. Diğer çocukları çoktan uzaklaşmışlardı ondan. Baba ocağından uzaklarda olanlar gurbet acısını damarlarında yaşıyorlardı ne yazık ki. Bir tek o kalmıştı yanında. En küçük oğlu, en son umudu. Ama işte kader. Daha fazlasına müsaade etmedi. Kör bir kurşun kalleş bir tetikçinin elinde çıkmıştı bir akşam üstü. Şah damarını parçalamıştı oğlunun. Ağıtlar, feryatlar fayda etmedi o an. Yıllarca da etmeyecekti. 

Oğlu şimdi ücra bir köy mezarlığında yatıyor. Sıklıkla giderdi mezarına. Üzerindeki sararmış otları elleri ile ayıklardı. Etrafını temizler, düzeltirdi. Gözyaşları ile sulardı eminim. Şimdilerde o da gelmesini bekliyordur babamın kim bilir. Yan yana diz dize oturup sohbet etmeyi özlüyordur her ikisi de. Çünkü konuşmak, dua etmek, birbirlerini görmek arzuları hiç değişmedi yıllarca olasılıkla. Babanın evlada hasreti, evladın babaya. Bilmek olanaklı değil ki.

Zaman akıp gidiyordu. Bunalıyordu artık. Görünmez bir el sıkıyordu yüreğini. Oğlunu vuranları gördükçe. Niçini nedeni yoktu onun için çoğu kez. Belki de düşünmek bilmek istemiyordu artık yorgunlukları, kırgınlıkları, üzüntüleri. Bulutlara hasretti artık o. Belki de rengârenk çiçeklerle bezeli çocuk bahçelerine.

Gün geldi dayanamadı oğlunun acısına. Gitmeliydi bu topraklardan. Uzaklaşmalıydı. Zor geliyordu onsuz bir yaşam. Dediğini de yaptı. Yıllar boyu evi ile parklar arasında mekik dokudu Ankara’da. Şu an hastalığın pençesinde o. Gel de yüreğin yanmasın. Gel de ağlama, üzülme. Gözlerin ona baktıkça dolu dolu olmasın. Elleri ile sıkıca elini tuttuğunda nasıl bırakacaksın, ayrılacaksın ki zaten. Televizyonda ki eğlence programlarını izlediğine hiç şahit olmadım yıllarca. Evinin duvarında tek bir resim vardı artık. Ölen oğlunun resmi. Elleri ile çerçeveletmişti. Her gün silerdi çerçevesini camını annem. Tozunu alırdı tozlanmışsa.

Yıllarla birlikte çok şey değişti onlar için belki de. Ama tek değişmeyen yüreklerinin sesiydi belli ki. Özlemler, beklentiler, anılar, acılar onlar için sıradandı artık.


Yaşamın, var olmanın, geçmişin ve geleceğin anlamı o resimdi onlar için. Ve öyle de oldu yıllarca. Gerisi sıradan, günlük uğraşlardı. Durağan, hüzünlü. Zaman zaman da üzüntülü. Paylaşamamak acıyı, şöyle gönlünce kopup ağlayamamak. Asıl zor olan buydu işte.

Ve hastalandı aylar önce babam. Uzunca bir süre kimseye bir şey demedi. Hastalandığını anlayana kadar da kimseye tek kelime etmedi. Ama yüzüne baktıkça sıkıntısı belli oluyordu aslında. Bir anlam veremiyorduk. Sorsak da iyiyim diyordu. Gerçeği doktor söyleyinceye kadar da hastalığını belli etmemeye çalıştı. Daima sessiz ve dingindi. Hala da sessizliğini korumakta. Dilinden rahatsızlığına dair tekbir sözcük çıkmadı bugüne kadar.

Her yeni gün bir başka artık. Her yeni gün aynı uğraş, aynı hastane, aynı bakış, sıcak ve gülen gözler, uzanan eller hep aynı. Parkları özlediği belli. Parklarda bitip tükenmeyen çocuk sesleri. Haykırışlar, kuş cıvıltıları, korna sesleri. Oturduğu bankları, konuştuğu arkadaşlarını arıyor belli etmese de. Aylar ne çabuk geçiyor birbiri peşi sıra. Ellerini tutmak, göz göze gelmek acı veriyor insana. Gün gün eriyip gitmesi insanın içini acıtıyor açıkçası.


Sonsuz bir dünyada, sınırlı bir yaşam insanoğlunun ki. Ama kabullenmek çok zor, yaşlı çınarların bir bir göç etmesini dünyadan. Umarım uzun yıllar daha aramızda olursun sevgili babacığım. Daha uzun yıllar aramızda olman bizlere sonsuz güç verecektir. Bundan eminim. Sen aramızda oldukça geceler hep aydınlık olacak inan. Gözlerimiz hep gülecek. Sarılıp seni kucaklayacağız hep birden. Bence daha erken. Gitmen bizim için çok zor olacak emin ol. O daima gülen gözlerine, o kocaman yüreğine ihtiyacımız var. Hem de her zamankinden daha çok.

Böyle yazmışım 17 Kasım 2011 tarihinde. O yakalandığı amansız hastalığın pençesinde gün gün eriyip gitmekte iken. Bir çocuk gibiydi artık. Fazla sürmedi aramızdan ayrılması. Ocak ayının karlı bir kış gününde göçüp gitti bu dünyadan.

Yaşadığımız acının tarifi yoktu artık. Yakalandığı Alzheimer hastalığı aramızdan almıştı. Babamın ölümü ile çektiğim acı ve stresin sonucu mide şikayetlerimi iyice artırmıştı o günlerde.

Hastayla birlikte hasta yakınları da acı ve engellerle dolu bir yaşam sürüyor. Düşünün, o her zaman her şeyin üstesinden gelen, bir el dokunuşu ile size güven veren babanız artık sizi tanımıyor. Alzheimer hastalığı nedeni ile beyin giderek küçülüyor, diğer bir deyişle çocukluğa dönüş gerçekleşiyor.

Hastalığın ileri safhalarında hastalığa yakalanan anneniz ya da babanız sağlıklı iken yapabildiklerini yapamaz oluyor. En güzel yemekleri yapan anneniz o yemekleri artık yapamıyor.  Giyinmeyi, yürümeyi, yemek yemeyi, tuvalete gitmeyi unutmuş bir insanla karşı karşıya kalıyorsunuz.

Sonuçta neresinden bakarsanız bakın yaşam bazen acılarla dolu olabiliyor. İçiniz parçalansa da çok sevdiğiniz bir yakınınızı kaybedebiliyorsunuz. Bu gibi durumlarda metanetli olmaktan başka yapacak şey yok maalesef. Acının tarifi olmaz. Unutulması çok zor biliyorum. Ailenin bu durumda el ele vermesi kenetlenmesi çok önemli.

O çok sevdiğin oğlunla yan yanasın artık. Mekanın cennet olsun. Nur içinde yat. 


23 Şubat 2012 Perşembe

İNSANIN ÇARESİZ KALDIĞI AN

Uzun yıllar Germencik’te aynı okulda beraber çalıştığım, saygı duyduğum bir öğretmen arkadaşın beş altı yaşlarında ki torununun doğuştan getirdiği “Triküspid kalp kapakçığı” yetmezliği hem çocuğa hem de ailesine yıllarca büyük acı çektirdi.
Doğum sonrasında hastalığın teşhisi ile birlikte ailenin ikinci mekânı olmuştu hastaneler. Uzun yıllar doktora götürdüler çocuğu. Her gidişlerinde içlerinde yeşeren büyük umut vardı. Tedavi ilaçla devam etti. Lakin sonuçta kapakçığın değiştirilmesi için ameliyat olması gerektiği söylenmişti kendilerine. Ameliyat için de çocuğun biraz daha büyümesi gerektiği söylenmişti doktorlarca.
Hafta içinde de İzmir’de kalp kapakçığının değiştirilmesi için ameliyata alınacağını biliyordum. Çocuğun ameliyat sonrası sağlığına kavuşması ailesinin ve bizlerin en büyük dileği idi.
Dün sabah erken saatlerde telefon çaldı. Arayan onlardı. Kendi kendime “çocuk başarılı bir ameliyat geçirdi inşallah “diye düşündüm.  Eşim telefonu açtı. Birkaç dakika sonra yüzü kireç gibi olmuştu. Telefonu kapattı ve ağlamaya başladı. Ben ise soru sormadım. Anlamıştım küçük çocuğun ameliyat masasında yaşamını kaybettiğini. Gözlerim nemlendi. Yüreğim daralmaya, göğsüm sıkışmaya başladı. Koltuğun üzerine yığılıp kaldım.
Kendimize geldiğimizde ilk işimiz otobüsten yer ayırtmak oldu. Birkaç gün önce geçirdiğim bir mide problemi hala devam ediyordu benimde. O nedenle ben küçüğe son görevimi yapmak için gidemedim ama eşimi gönderdim.
Acının tarifi olmaz. Belli bir yaşa gelmiş bir çocuğun ellerimizin arasından kayıp gitmesi acıların en büyüğü. En acımasızı. Nitekim öğretmen arkadaşımın çektiği acı telefondaki sesinden belli oluyordu. Ne diyebilirdim ki kendisine. Diyecek bir tek kelime bulamıyor bu durumda insan. Acısını paylaşmaktan başka ne yapılabilir ki.
Hep umut içinde hastaneye gidip geldiler yıllarca. Gelişen teknoloji ve araştırmalar sayesinde doktorların mucizeler yarattığına inanıyordu. Onlar da bizler de.
Erken tanı, organ nakilleri, insan ömrüne ömür katıyordu. Nitekim geçen günlerde Antalya’da Uğur Acar’a başarılı bir yüz nakli ameliyatı yapılmamış mıydı? O bile umutların artmasına neden olmuştu.
Geçen ay ise aynı acıları ben yaşamıştım. Babamı yakalandığı Alzheimer hastalığı aramızdan almıştı. Babamın ölümü ile çektiğim acı ve stresin sonucu mide şikayetlerimi iyice artırmıştı benimde.
Hastayla birlikte hasta yakınları da acı ve engellerle dolu bir yaşam sürüyorlar. Düşünün, o her zaman her şeyin üstesinden gelen, bir el dokunuşu ile size güven veren babanız artık sizi tanımıyor. Alzheimer hastalığı nedeni ile beyin giderek küçülüyor, diğer bir deyişle çocukluğa dönüş gerçekleşiyor.
Hastalığın ileri safhalarında hastalığa yakalanan anneniz ya da babanız sağlıklı iken yapabildiklerini yapamaz oluyorlar. En güzel yemekleri yapan anneniz o yemekleri artık yapamıyor.  Hastalığın ileri safhalarında, giyinmeyi, yürümeyi, yemek yemeyi, tuvalete gitmeyi unutmuş bir insanla karşı karşıya kalıyorsunuz.
Sonuçta neresinden bakarsanız bakın yaşam bazen acılarla dolu olabiliyor. İçiniz parçalansa da çok sevdiğiniz bir yakınınızı kaybedebiliyorsunuz. Bu gibi durumlarda metanetli olmaktan başka yapacak şey yok maalesef. Acının tarifi olmaz. Unutulması çok zor biliyorum. İnsanların bu tür hastalıklarla mücadele için el ele vermeleri, organ bağışının yaygınlaştırılması kimi hastalara umut olacaktır.
Hastalarımıza umut olmaya devam edelim. Yaşlılarımıza sahip çıkalım. Özellikle Alzheimer hastalığı konusunda insanlarımızı bilinçlendirelim. Çünkü bu hastalık yaşlılarımızda sıklıkla görülen bir rahatsızlıktır.