Özlem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özlem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2021 Pazar

VE ÇEKİP GİTTİ YAŞAMDAN


 

Hazanla birlikte yapraklar sararmaya, gazel olup dökülmeye başladı. Uzun süre yaşam döngüsü tekmil canlıya şekil vermeye devam etti. Ağır aksak geçen günler sonrasında havalar aniden soğudu. Soğuk ve ayaz başkentin semalarında demoklesin kılıcı gibi salınmakta. Puslu havada insanlar her zamankinden aceleci.

Parklar karla kaplı, yollar buz, sokaklar çamur deryası. Araba egzozlarından çıkan dumanlar, bacalardan çıkan kurumlar başkentin ufuklarında gezinmekte. Dışarı çıkmak ne mümkün. Buğulu camlardan gamlı yürekler dışarıyı seyretmekte. İnce kum gibi yağmakta olan kar, sokakları, caddeleri, çatıları beyaza bürüdü. Ağaç dalları kuş seslerine hasret.

Sessizce durduğu pencerenin önünde, dışarıyı iç sıkıntısı ile seyrederken yutkundu, acı acı gülümsedi. İsteksizce, fersiz bir şekilde arkasını pencereye döndü. İrade dışı atılan adımlarla odanın ortasına gelip durdu. Çaresizliğin hançerlediği adam, buruk bir hissiyatla, sessiz sessiz ağlamaktaydı.

Düşünceler yorgun zihnine kanlı bıçaklar gibi saplanıyor, tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üzerine olanca gücü ile iniyordu.

Sakalları intizamsız bir şekilde uzamış, yüzü her zamankinden solgun, alnında kabaran damarlar yüzündeki sıkıntıya eşlik ediyordu. Beklenmedik bir şekilde aldığı acı haber karşısında manen iflas etmişti. Hayat ne acımasız diye düşündü. Felek ne kadar kahpe, ne kadar zalim.

Umutsuz yaşanır mı hiç diye düşündü uzun uzun. Umut her daim yüreklerde olmalı dedi belli belirsiz duyulur duyulmaz bir sesle. Bir çiçek gibi bir sevda gibi açmalı umut, gözyaşları ile sulanmalı, gözyaşlarında hem acı vardır hem umut dedi yorgun bakışlarla.

Canından çok sevdiğinin yanında olmaması, göçüp gitmesi dünyadan umutları yok eder kimi zaman. Yüreğiniz katılır, ağlamak istersiniz ağlayamazsınız. Konuşmak istersiniz konuşamazsınız. Bakarsınız etrafınıza, görürsünüz lakin içinizdeki fırtınayı gösteremezsiniz. Belki bir yararı olmayacağını düşündüğünüz için, belki daha fazla acı çekmemek için, belki de anlamayacaklarına, iletişim kuramayacağınıza inandığınız için.

Geçmişi düşündü uzun uzun. Gün tükenmez oldu, bütün sinirleri gerilim içindeydi. Düşünceler tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üstüne olanca gücü ile inerken odanın ortasında ayrıldı. Kapıya yöneldi, merdivenleri indi, sokak buz dışarısı ayazdı. Aldırmadı yürüdü yürüdü… Aradan geçen zaman asırlar kadar uzun bir zamandı. Akşam iş dönüşü kalabalığı ile eve döndü.

Yaşam döngüsünü kim durdurabilmiş ki diye düşündü. Gideni, geçen zamanı bir an bile geri getirmek olası mı?

Asırlardır sezdirmeden tekmil yaşamdan bir şeyler alıp götürmedi mi zaman?

Beklentilerimiz, hayallerimiz, gülüşlerimiz zaman içinde yok olmadı mı?

Bizlere kalan sadece onurlu bir bakış, dürüst bir yaşam, acıya isyan değil midir?

Lakin son demde gerçekçi olmak lazım geldiği belleklerimizde yerini almalı değil mi? Anılarımız ve gelecek umutlarımız olmasa, geriye ne kalırdı ki?

Anılarımızı unutmadan, umutlarımızı kaybetmeden yaşam oyununu bozmaya yeltenmeden direnmeliyiz artık.

Yaşam budur işte. Yaşam gerçeğini görmeliyiz ve en önemlisi zaman gerçeğini görmeliyiz. Unutmamak gerekir ki herkes evreni sığdıramaz yüreğine, herkes daha büyük yağmurlar içinde var olamaz. Kocaman bir yüreği, kocaman bir yaşamı yüreğinin süzgecinden geçiremez.

Ve çekip gitti yaşamdan, kayıverdi ansızın sonsuzluğa.

Hiç yorgunum demedi, hiç hastayım demedi, hiç yüzündeki gülümsemesini kaybetmedi, hiç kimseyi üzmedi bildiğim.

Yaşam ona çok şey öğretmişti. Acıyı da mutluluğu da görmüştü ahir ömründe.

Kol kanat germişti çocuklarına. İlkokulu üçe kadar okumuştu. Çocuklarını okutmuştu yıllarca, cahil kalmasınlar istemişti.

Çocukları ah çocukları.

Hasta yatağında solgun yüzünü görünce hüngür hüngür ağlayan çocukları. Onun her şeyi idi onlar. O yine ağlamayın diyebilmişti hasta yatağında.

Her gidiş zamansız derler ya. Onun gidişi yaşlı da olsa zamansızdı. Kabullenmek zor olacak hem de çok zor.

Hazin bir tören oldu Karşıyaka mezarlığında. Kalabalıktı mezarlık. Komşuları, akrabaları, çocuklarının iş arkadaşları yerlerini almışlardı sessizce. Soğuk aman vermiyordu. Eşi omzuna aldığı şalın varlığına rağmen üşüyordu, üşüdüğünün farkında bile değildi, kızarmış gözlerinde gözyaşları durmak bilmiyordu.

Çocukları, torunları orada idi. Uzaklarda olan akrabaları ve torunları gelmişlerdi mezarına bir avuç toprak atmak için. Ataya son görevi yapmak için.

Büyük oğlu kimseyi indirmedi kabrin içine. Ortanca ile yüklendiler. Bize düşer dedi onu kabre indirmek. Kalabalık bir yas, bozulmayan bir sükûnet yeriydi. Herkes duygulu bakışlarla bakıyordu olan bitenlere. Kıbleye çevirdi. Başındaki düğümü çözdü elleriyle büyük oğlu.

Arada bir ses çınladı. “Ahiret yolculuğudur oğul” diyordu yanındakine. Devam etti duyulur duyulmaz bir sesle:

“Sen hiç baba oldun mu oğul?

Çocuklarına kol kanat gerdin mi hiç?

Onları küçük yaşta kan uykusundan uyandırmaya kıyabildin mi?

Bir babanın gülümseyen bakışlarına hiç şahit oldun mu?

Hiç çaresizlik gözyaşı döktün mü oğul?”

Mekânın cennet olsun babacığım. Nurlar içinde uyu ebedi uykunda. Unutma ki seni özleyenler peşinde gelecekler bir gün yanına…

***

9 yıl oldu ebediyete göç edeli.

Ölüm yıldönümünde saygı ve özlemle anıyorum...

Işıklar içinde uyu.

 

27 Eylül 2012 Perşembe

Bağışla


Başaramadım sevdiğim,
Bağışla...
Limanda ışıkları izlemeyi,
Eğreti bacasıyla yıldızlara bakan bir evde yaşamayı...
Sabahı birlikte karşılayamadım
Rüyalarda kaldı gülücüklerin...
Sorma bana
Söyleme...
Bağışla...


Hüseyin Güzel/ 27.09.2012-İst.

2 Ağustos 2012 Perşembe

Kar Yağıyordu Yüreğime (2)




Kayınpederi büyük sayılabilecek bir arsayı da almayı ihmal etmemişti. Arsanın bir köşesine tek katlı üstü sac gecekonduyu da büyük bir meşakkatle yapmış, kira vermekten kurtulmuştu. Cemal amcanın iki yetişkin oğlu vardı. Yakup ve ağabeyi Şevket. Şevket Yakup’a göre daha çıkarcıydı. Yakup ise kendisine verilenlere itiraz etmeyen, sakin görünüşlü ve yönetilmeye aday biriydi.
Önce Şevket evlenmiş arsanın diğer köşesine yaptıkları eve taşınmıştı. Yakup’un kazancını da alırdı. Çalıştığı işyerinde her ay aldığı maaşını daha eve gelir gelmez ihtiyacım var diyerek alır bir daha da geri vermezdi. Yakup’da istemez, sesini çıkarmazdı. Oysaki kendiside evlenecekti. Para biriktirmek gibi bir düşüncesi hiç olmadı. Çalış dediler çalıştı. Kazancını getir ver dediler getirip verdi. Özlem’in eşi Yakup işte böyle biriydi.
Arsanın her iki tarafı kabaca alınmış toprakla kaplıydı. Arsa derken bildiğimiz eni boyu düzgün bir yer değildi. Şehrin dış mahallelerinde kalan bir araziydi. Arsanın az ilerisinde granit kayalar vardı. Kayalar arasında çimler ve çiçekler büyümüştü. Arsada ağaç yoktu. Kuşların getirdiği ya da düşürdüğü tohumlar kayalar arasında kök salmıştı. Zaman içerisinde de bu kökler serpilmeye başlamış arsanın kıyısı köşesi yeşermeye başlamıştı.
Etrafta da benzeri evler yapılmaya başlamıştı. İzmir’in yakın olması nedeniyle burasının kısa zamanda yerleşim yeri haline geleceğinin bilincindeydi Cemal amca. Hoş denizde pek uzak sayılmazdı aslında. Cemal amcanın büyük oğlu Şevket tutucu, despot ve dikbaşlı biriydi. Bildiğinden şaşmayan, yalnız kendi doğrularına inanan bir yapısı vardı. Ölçüsüz derecede gururluydu. Bu nedenle Yakup’u pek dikkate almaz, kazancını elinden alırdı. Cemal amca da bu duruma pek ses etmezdi. Zehra kadının ise oğlu Şevket’in sözünden çıktığı pek görülmüş şey değildi.
Bu durumda Yakup’a ses çıkarmamak ve denilenleri yapmak düşerdi, karakteri zayıftı. Geleneklere ve kurulu düzene çok önem veriyordu. Sorumsuz bir yapısı vardı. Evine elinde ekmekle gelen bir tip değildi. Özlem Çiğli’ye gelin geldiğinde bunları kısa zamanda fark etti. Lakin ilk günlerde sesini çıkarmadı, daha doğrusu çıkaramadı.
Elleri kalçasında dolaşan Zehra kadının buyruklarına yetişmeye çalışan Özlem için artık gurbet mekân olmuştu. Gurbet ve sılanın manasını içindeki hüzün tortusunun ağırlığı ile öğrenmeye başlamıştı. En sevdiği an bahçedeki soğanlar ve tereleri sularken ya da aralarındaki ayrık otlarını temizlerkenki andı. Hatta işi bitse bile oyalanıyor eve girmek istemiyordu. Çünkü orda, Zehra kadının buyruklarından uzak, rahatça düşler kurabiliyordu.
Huzursuzdu, gülümsediği anlarda bile keder izleri vardı. Anacığının mahzun bakışları, küçük kardeşi hayalinde belirmese, sılayı elinin tersiyle iter pek de sorun etmezdi kim bilir. Arada bir nerden öğrendiğini hatırlamadığı sözcükleri mırıldanırdı:
“Sıla bir lokma ekmek, bir yudum su
Ve anamın gözlerinde dönmeyişimim korkusu”
Yakup yakın çevrede çalışıyordu o sıralarda. Şevket de işe gidip geliyordu. Lakin Şevket evlenince arsanın bir kenarına yaptığı eve taşınmıştı. Özlem ve Yakup hala Yakup’un baba evinde birlikte kalıyordu. Özlem de geniş arsanın bir kenarına bir göz dam yapmasını ve ayrı oturmalarını istiyordu Yakup’tan. Lakin kime diyorsun. Yakup’un aldırdığı bile yoktu. Özlem evde fazla sorun çıkmasın diye üsteleyemiyor, içine atıyor çoğunlukla susuyordu. Genç yaşta dönülmez ufkun arkasında kaybolup gitmişti Özlem. Tek başına ne yapabilirdi. Hayatın onca zorluğu karşısında çaresizdi.