13 Ağustos 2016 Cumartesi

BOZKIRIN ACIMASIZLIĞI

Dar sokakta rüzgar ve tozla boğuşurken önemsemediğim bir baş ağrısı gittikçe şiddetlenmeye başladı.  Ruhumun derinliklerinde bunaltıcı bir yalnızlığın ve belirsizliğin ağır yüküne var gücümle direniyordum. Ne yapmalıydım? Köy yaşamı beni sıkıyordu. Ruhumu acıtan bu durumdan kurtulmanın çaresi yeni bir iş olanağı olabilirdi. Öğretmen okulunu bitirmeme rağmen henüz atamamız yapılmamıştı. Acabalarla dolu günler bir biri peşi sıra, sabahın serin ışıklarını akşamın kristal ışıklarına bırakıp geçip gidiyordu. Şiddetini artıran baş ağrısı benim için sürpriz olmadı. Hissediyordum zaten kopmakta olan bu kızılca kıyamet içinde işlerin rast gitmeyeceğini ve bir çapanoğlu çıkacağını. Hislerim beni yanıltmamıştı. Ağrının geçeceğini umarak toz bulutunun ortasında göz kapaklarımı kapatarak yürüdüm. Bir ara ağrının şiddeti ile duvarın dibine yığılıp kaldım. Azalacağına şiddetini iyice artırdı. Tüm vücudum korkunç bir şekilde titremeye başladı. Başımı ellerimin arasına alıp sakinleşmeye çalışmam fayda etmedi. Hani migren ağrısı derler ya, şiddetinden insan vücudunda deprem meydana getiren ağrı, işte o derece dayanılmaz bir ağrıydı kaygılanmama neden olan. Bir süre duvarın dibinde öylece kalakaldım. Belli belirsiz griye kesti her yer. Az biraz soluklanıp kendime gelmeliydim.
Sabah kahvaltısından sonra yürümek , temiz havayı içime çekip, bozkırın sonbahar havasının tadını çıkarmak, belirsizliği aralamayan düşüncelerden uzaklaşmak, sessizliğin içinde kendimle baş başa kalmaktı amacım. Kısa bir yürüyüş düşünmüştüm aslında. İçim daralıyordu, geceleri uyuyamıyordum, vurgun yemiş gibiydim. Kendimi yalnız hissettiğim köyde iç huzurumu da kaybetmiştim. Yapabileceğimiz bir iş kalmamıştı, harmanın tozu çoktan bitmiş, kış hazırlıklarına başlanmıştı. Sonbahar mevsiminin bunaltıcı havasında  zümrüt renkli yaprakların sessizce toprağa düştüğü bu günlerde hüzün taşıyan rüzgârlar beni sürüklüyordu. Kerpiç ve taştan yapılmış duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Evler çok da dağınık değildi. Tekmil canlının kovuklarına çekildiği bu karmaşada  bir kez halsiz düştü mü adım atamakta zorlanıyor insan. Bu havada ne diye dışarıdayım ki sanki. Havanın bozacağı sabahtan belliydi. Yine de kendi kendime kızıp durdum. Böyle bir durumda dışarıda olmam doğru muydu yoksa yanlış mı diye düşünmenin vakti çoktan geçmişti. Gölgeler uzarken ürkek adımlarla eve doğru yürüdüm. Gökyüzünün o nazlı, değerli desenleriyle insanları adeta büyüleyen gri bulutları da işini bitirmenin kıvancı ile uzaklaşmaya başlamış, günün kristal ışıkları eşliğinde söğütlerin ve kerpiç binaların devasa gölgeleri belirmeye başlamıştı. Çakıl taşları boyası çoktan gitmiş ayakkabılarımın altında sağa sola kayıyordu. Etkisi azalsa da bir yandan aman vermeyen rüzgar ve şiddetli baş ağrısı ile diğer yandan da göz açtırmayan toz tabakası ile mücadele ediyordum.

Bir ara rüzgarın yavaşlaması ile rahatladım.  Hem bedenen hem psikolojik bir rahatlamaydı bu. Taş ve kerpiç duvarlara tutunup son bir gayretle kan ter içinde, dilim damağım kurumuş halde eve ulaştım.

7 Ağustos 2016 Pazar

ATALARININ MEZAR TAŞLARININ YÜKSELDİĞİ TOPRAKLAR

                                            Doğup büyüdüğüm köyden bir kış manzarası


Bu topraklarda sosyal bağlar inanılmaz güçlü olsa da nüfusun yaklaşık yarısı yoksulluk sınırının altında yaşıyor. İmece dışında insanların birbirlerine yardım etmeleri mümkün görünmüyor.  Yıl boyunca elde edilen gelirin yetersizliği paylaşımı da yardımlaşmayı da olumsuz etkiliyor. Zemherinin en şiddetli anında çaresizlik daha da artıyor. -30 derece soğukta kara, borana, tipiye karşı yapabilecek pek bir şey yok. İklimin acımasızlığının yanı sıra yolların da kapalı olması  artan ihtiyaçların karşılanamaması anlamına geliyor. Yoksulluğun ve çaresizliğin ne olduğunu anlamak için insanların mutfağına ve kilerine bakmak yeterli. Ve bu insanların kilerinde toprağından elde ettiği ürün dışında, çarşıdan pazardan alınan pek bir şey yok. Bu bir kırılma noktası olsa da çaresizler. Kaderlerine razı olmak zorundalar. Dertleri, meseleleri yerli yerinde durmasına rağmen kendilerini iyi hissetmeleri lazım. Bozkır toprağı onların geçmişi ve geleceği. Atalarının mezar taşlarının yükseldiği topraklar.
Bozkırın olgunlaştırmaya başladığı yüzümde endişe var. Tüm umudum para kazanmak, bir işe girmek, işsiz güçsüz dolaşmaktan kurtulmak. Henüz 21 yaşındayım. Öğretmen okulunu bitireli bir kaç ay oldu. Okulun bitmesi ile soluğu köydeki baba ocağında aldım. Baba ocağı benim için bir sığınaktı. Gidecek başka bir yerim olmadığı gibi yapacak bir işimde yoktu. Tek yapabileceğim babama köydeki işlerinde yardım etmekti.
Tekdüze sıkıntılı bir hayattan kurtulmak için para kazanmak önemli. Elbette yaşam bundan ibaret değil. Yaşamı doğru okumanın, kızgınlığın, küskünlüğün, tepkinin, alçakgönüllülüğün, olanla yetinmenin de bilincinde olmak lazım.
Babaya bu yaşta yük olmanın  çaresizliğin bir sonucu olduğunu biliyorum. Üstelik okul yıllarında beni harçlıksız bırakmamak için nasıl çabaladıklarını da. Tüm zorluklara karşı nasıl göğüs gerdiklerini de. Okulun bitmesi onları da sevindirmişti. Kendi ayaklarımın üzerinde duracağımı bilmeleriydi onları sevindiren.
Tarımla uğraşanların dışında öncü girişimcilerin, kırsalda göç edenlerin sayısı henüz çok az. Gidenlerin çoğu Avrupa ülkelerinde işçi olarak çalışma derdinde. Baba ocağında yeterli olanağın olmadığını biliyorlar. Endişeleri kendileri ve çocukları için. Yurt dışına gitmenin telaşında çoğu. Bu belki de onlar için bir kurtuluş olacak. Gittikleri yerde kısa sürede her ne kadar sıla özlemi duymaya, bağırları yanmaya başlayacak olsa da.
Günlerdir içinden çıkamadığım bir sıkıntı zihnimi kemirip duruyor. Geleceğin bulanıklığı, kafama dank ediyor, plan yapmamı imkânsızlaştırıyor. Hem yorgun hem huzursuzum, hem dünden hem önceki günden daha yorgun, daha huzursuz. Yorgun düşünceler, bedenimi daha da yoruyor. Çocukluğum zor koşullarda geçmişti. Tek isteğim okumak, iş güç sahibi olmaktı. Bozkırda yetersiz tarım arazisinde, çorak toprakta boy atmayan ekinlere tırpan sallamakla gün geçmezdi yoksa. Yazgının belirlediği zor yaşam koşullarının farkındaydım. Çorak, susuz ve verimsiz topraklarda kimseye muhtaç olmadan, tevekkülle yaşamanın yanı sıra  duraksamaların, bocalamaların, çaresizliğin de farkındaydım. Bozkır yaşamının kendine has zor yaşam koşullarını yüz yıllardır içselleştirmiş olanların içinde bulundukları yoksulluk ve yoksunluklarını bir çırpıda yok etmenin olanaksızlığının da farkındaydım. Kimi zaman bozkırın kavurucu sıcağında kimi zaman amansız kış koşullarında, sisinde, ayazında uzaklaşmak, kendime toprak işlemenin dışında farklı bir iş olanağı kurmaktan başka çare yok.

Çocukluğumdan bu yana sıklıkla katlandığım hayatı bir kez daha sırtlamak istemiyorum.  Ne annem, ne babam, ne de kardeşlerim toprakla boğuşmamı istememeli diye düşünüyorum. Kaldı ki onlarda zaten okuyup bu topraklardan uzaklaşmamı istiyor. Kendi çektikleri çileye daha fazla ortak olmamı istemediklerini de biliyorum. 

22 Temmuz 2016 Cuma

OĞUL GEL KAHVALTINI YAP

Uyandığımda güneş epey yükselmişti. Sabahın ilk ışıkları ile etrafı çınlatan bağırış çağırışlar yerini dinginliğe bırakmış, çocukların bağırış çağırışları da duyulmadığına göre tere yağı sürülmüş ekmek dürümlerini çoktan yemişlerdi. Gürültüyle yanan ocağın başında anam "oğul gel kahvaltını yap" diye seslendi. Ekmek sacının üzerinde ısıtıp arasına peynir koyduğu sıcak yufka ile bir bardak sıcak çayı bana uzattı. İsteksizce aldım. Aç durmakta olmazdı. Kahvaltımı yaptıktan sonra pencereden içeri sızan ışığın verdiği durulukla kapıyı aralayıp dışarı çıktım. Derin bir nefes aldım. Yaprakları rüzgarla hışırdayan ulu ağacın altına doğru yürüdüm.
Evden ayrıldığımda vakit öğleye yaklaşmıştı.  Tek başınaydım, yanımda kimsecikler yoktu. Yeni bir günün ışıkları etrafı aydınlatırken, serin bir havanın etkisiyle sokaklar ıssız ve sessizdi.  Çekingen bir güneşin ışıkları eşliğinde alacakargaların canhıraş bağırışları sessizliği bölüyordu. Ulu ağacın gölgesi altında bir süre durduktan sonra sıkıldım.  Ağacın yanında ayrılıp çakıl taşlarıyla bezenmiş dar sokağa saptım. Taştan ve kerpiçten yapılmış, beyaz toprakla sıvanmış sıvaları dökülmekte olan evler içlerinde kimsecikler yokmuş gibi sessizce bana bakıyordu. Yeşilliğini çoktan kaybetmiş, bozarmış topraklar yorgunluk ve derin bir sessizlikle evlere eşlik ediyordu. Etrafta fundalıklar, çalılıklar, güller yoktu. Bozkır alabildiğine geniş bir alanda uzanıyordu. Dağ yamaçlarında Alacadoğanlar, Şahkartalları düzlükleri seyretmekte. İddiasız topraklarda insanlar hayallerinin peşinde evlerine kapanmış yaz yorgunluğunun rehavetindeler.
Güneş evrildikçe hava bozmaya başladı. Deli bir yel esip gürlüyor. Önüne ne gelirse alıp götürüyor. Tek götüremediği şey hatıralarım ve yaşadıklarım. Köyün içinde kızılca kıyamet kopmak üzere. Bedenimi acımasızca döven yel sırtımdaki gömleği hiçe sayıp vücudumu ürpertiyor.  Etrafta bir tek söğüt yaprağı bırakmama telaşıyla estikçe esiyor. İnce toz tabakası etrafa savrulurken yoğun  toz bulutundan göz gözü görmüyor. Umutsuzca yorgun evlerin kuytularına sığınıyorum.  Fırtınalı dağlardan kurtulup, ölü bir bozkırda öylece kalakalmış gibi, öyle çaresizce. Yaz boyunca buralara bir tek damla yağmur düşmedi. Yakıcı bozkır sıcağında, görüp göreceğimiz tek bulut da uzaklarda bıraktığı yağmurdan arınmış olarak parlayıp durdu.
Her gün ufukta titrek bir ışıkla çarpıcı bir manzara göz alabildiğince uzanırken yaz boyunca hemen hergün mutsuz, hayal kırıklığına uğramış, ızdıraplar içinde hissediyordum kendimi. Yine baba ocağında, yine işsiz, yine geleceğimden endişeliydim. Kahır dolu günler birbiri peşi sıra  geçmiş, zümrüt yeşili buğday tarlaları yerini sarı bir renge bırakmıştı. Sararan, kuruyan otlar sanırsın beni işaret ediyordu. Dar sokağın kuytusunda üzeri düzleşmiş, kızıltoprak rengi taşa oturdum. Başımı ellerimin arasına alıp, etrafa boş gözlerle bakmaya başladım. Kızılca kıyamet kopuyordu. Bu bir serap değildi elbette mevsimin ve yaşamın bir döngüsüydü. Doğanın hırçınlığı karşısında aciz kalanlara doğanın verdiği bir ders olmalıydı bu.  Hazan mevsimini yaşıyordu yer gök, tekmil canlı.  

Mavinin ve grinin birleştiği, yoksulluğun ve acının coğrafyasındayım. Onlarca yıldır kuraklıkla boğuşan topraklarda, suyun olmaması yaşam için ölümcüldü. Sulu tarım yapma olanağı yoktu. Çünkü su yoktu. Çorak topraklarda devam eden yaşam mücadelesi köylerin kimliğini belirler. Bozkırın sessizliğini hiç kimse bozmak istemese de, bir deri bir kemik kalmış, kavruk yüzler her şeyi anlatır. Stres onların vazgeçilmezi. Çoğunun kendi işlerinden başka kaygıları yok. Kan ter içindeki köylü, yakıcı güneş altında, toprağı işler. Köylünün yaşayışında değişmeyen hep aynı durgunluk devam eder. Onlar günün yorgunluğu ile kendi derdindeler. Başkalarının çıkarlarıyla, yaşamlarıyla ilgilenmezler.

21 Temmuz 2016 Perşembe

YARALI YÜREĞİM


Yaşam için boş bir kâğıt sayfasıydık sanki
sanki kuşatılmış sokaklardaydık
yoksulluk ve ezilmişlik kavurmuştu yüzümüzü
yıllar hızla geçti gülüm
hüzünler, acılar, sevinçler, bilirsin
geride kalan anılarda
gözlerinde yağmur damlasını izlemek
kuşun kanadında ıslanan kızıl toprağı
şafağın karanlığında bekleyişi
yaşamın o derin sularını.

Ölümü, kayıp giden yıldızları
gül kokulu gözlerindeki derin vadileri
bir deniz kıyısını, ağaçları düşünmek
gökkuşağı rengindeki yaşamları.

Yaralıydı çocuk yüreğimiz
Yaşam için boş bir kâğıt parçasıydık sanki
Sanki duvardaki sararmış fotoğraflardaydık.

Hüseyin Güzel/13.08.2013/İstanbul

24 Haziran 2016 Cuma

DİYALEKTİK

Diyalektik kavramı, tez ve antitezin ortaya konulmasıyla belli bir konu üzerinden ortak değerlerin inşası anlamına gelir.
Bir bakıma tartışma sanatı demektir. Yani muhataplarını karşıtlıkları kullanarak ikna etme yöntemidir.
İlk çağdan bu yana insanoğlu doğru olana ulaşabilmek için yaşanan ve gelişen olayları akıl süzgecinden geçirmiş, verileri eleştirmiş, yanlış olanı ayıklamış ve böylece doğru davranışı ve düşünceyi bulmaya çalışmıştır.
Tartışmanın ilk kuralı karşılıklı saygıdır. Bunu yapmayıp dediğim dedik çaldığım düdük saplantısında ısrar edersek gerçeğe ulaşmamız olanaksızdır.
Diyalektiğin izini sürerek bugünkü yaşama düzeyine ulaşmış ileri toplumlarla aramızdaki fark her geçen yıl açılmışken biz hala tekme ile, küfür ile, hakaret ile birbirimizi yiyip duruyoruz. Varoşları doldurmuş olanlar bizden bunu mu yoksa karşılıklı diyalog ortamı içerisinde saygıyı kaybetmeden tartışma sanatının temel koşullarını yerine getirmemizi mi bekliyor?
Karşılıklı saygının olmadığı yerde tartışma değil, fikir ve düşüncelerin çukura itildiği, kelimelerin soysuzlaştırıldığı durum vardır. Güreş minderine çıkmış iki kişinin karşılıklı salvolarla birbirini yenmek için verdiği kıyasıya mücadelede olduğu gibi mutlak kazanma arzusu öne çıkar ki bu durum diğerinin fikir ve düşüncelerine değer vermemek ve kendi fikir ve düşüncelerinin tek ve mutlak doğru olduğunda ısrar etmek anlamına gelir.
Bu durumda tartışma değil karşılıklı atışma söz konusudur ve bunun da kimseye faydası yoktur.
Geçen günlerde internet ortamında kendi düşüncelerini tek doğru olarak gören, eleştiriye zinhar müsaade etmeyen biri ile bir konu üzerinde tartışacak oldum ve maalesef karşılıklı fikir alışverişi değil, adeta meydan muharebesi yaklaşımı karşısında, sonuçta bir bakıma çalıyı dolanmak durumunda kaldım.
Tartıştığımız konu çeşitli coğrafyaların içinde bulunduğu şiddet ortamıydı. Şiddet üretilen  bölgelerdeki insanların içinde bulundukları zor yaşam koşullarıydı.
İnsanoğlunun bunu hak etmediğini, şiddet ile bir yere varmanın dün olduğu gibi bugünde mümkün olamayacağıydı. Lakin bazı gerçekleri aklı bir karış havada olanlara anlatmak deveye hendek atlatmaktan da zor.
Yaklaşım insan odaklı olmalı. İnsan haklarını ve yaşamın kutsallığını savunmak lazım.  Laf ebeliği yapmanın ya da havanda bulgur yerine demir dövmeye çalışmanın kimseye faydası yok. Karşındaki bulgur yerine demir dövmeyi tercih eden bir yaklaşımda olunca bu durumda beyni yerine bıngıldağı ile düşünenlere gerçeği anlatmanın olanağı da yok.
Oysa ki gerçekçi ve akılcı yaklaşımlar var olan sorunları çözebildiği gibi, insanlar arasındaki iletişimi de kolaylaştırıcı bir rol oynayacaktır.
Yeter ki yol haritasını net ve şeffaf bir şekilde ortaya koyalım ve insanları kendi hezeyanlarımıza ve çıkarlarımıza göre dizayn etmeyelim.
İnsan doğasında etki tepki ikilemi söz konusudur. Her etkinin az da olsa bir tepki alacağını hesaba katmalı, bireysel ve toplumsal bazda atılacak adımları hesap ederek hareket etmeliyiz.
Aksi durumda keskin sirke küpüne zarar verecek ve sonuçta düz yolda hedefe varmak yerine, ortamdan uzaklaşılacak ve çalı dolaşılacaktır.
Hiç şüphesiz doğrunun yanında yanlışta vardır ve bizler yanlışları doğrulardan ayırmasını bilmeliyiz.
İnanları yanlışa değil doğruya, demokrasiye, eşitlikçi ve özgürlükçü bir yaşam biçimine ve insan haklarının önemine yönlendirmeliyiz.
Yeryüzü günümüz teknolojisi dikkate alındığında kocaman bir mega köye dönüşmüş durumda.
Uzak  bir coğrafyada oluşan bir durumu anında takip etmek, öğrenmek ve hatta düşünce belirtmek artık anlık bir durum.
İşte tam da bu noktada farklı bir fikir ve düşüncenin varlığı söz konusu olabilir. Lakin doğru tektir. Benzer konuda iki doğru yoktur. Doğruyu kabul edip etmemek diğerinin bileceği iştir.
Lakin olan biteni kendi düşüncemize göre yontmaya çalışıp farklı bir yaklaşıma tahammül etmemek, yanlış yorumladığını kabul etmemek, yanlışından dönmemek ve bir de argo kelime ve deyimlerle işin kolayına kaçmak doğru olmasa gerek.



8 Haziran 2016 Çarşamba

TERÖR

Terör olaylarının ve çatışmaların yarattığı ağır kriz savunmasız masum insanları vuruyor.
Eli silahlı kanlı katillerin kurbanları masum çocuklar, yaşlılar, kadınlar.
Krizin ortaya çıkardığı ağır insani tabloda çatışmalar sonucu ailelerini yitiren binlerce çocuk.
Yıkılan harap olan binalar.
Yıkıntılar, toz ve toprak içinde çıkarılan yaşamını kaybetmiş ya da ağır yaralı bedenler.
Ukrayna, Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Irak, Afganistan, Pakistan, Yemen, Nijerya, sudan ve diğerlerinde..
Bir çok çocuk yuvasının yetim, öksüz çocuklarla dolup taştığına işaret ediliyor.
Kimi aileler çaresizlikten, ilgisizlikten evlatlarına sahip çıkamıyor.
En büyük darbeyi yiyenler terörün acımasızlığını baş tacı etmiş Işid, Boko Haram  ve benzeri terör örgütlerinin eline düşmüş kadınlar, kızlar.
Tecavüze uğrayan, infaz edilen masum insanlar.
Ve ülkemize yönelik terör olaylarının baş aktörleri Pkk ve Işid.
7 Haziran'da İstanbul Vezneciler'de...
8 haziran'da Mardin Midyat'ta haince yapılan terör saldırıları.
Yaşamını kaybeden polisler, savunmasız insanlar.
Geride kalan gözü yaşlı insanlar.
Babasının işten gelmesini bekleyen çocuklar.
Terörün lanetlenmesi her vatandaşın görevi olmalı.
Yaşayabileceğimiz, gidebileceğimiz başka bir toprak parçası yok.
Yerinden yurdundan edilmiş Suriye'li sığınmacıların göç yollarında yaşadıkları dram ortada.
Vatanımıza sahip çıkmalıyız.
Birlik ve beraberlik içinde teröre geçit vermemeliyiz.


25 Mayıs 2016 Çarşamba

AMİNA FİLALİ'NİN TRAJEDİSİ

Şafak vakti Sahra Çölü'nün batı sınırında, kum tepelerinin üzerinde sisin son gri filizleri gökyüzünün içinde kıvrılıyor. Bir Alaca Doğan, üzerinde akasya topluluğunun bulunduğu yükseltiye doğru uçuyor.  Çöl Tilkisi, son bir gayretle yakınlardaki su kaynağına doğru yol alıyor.
Zor doğa koşullarında hayat devam ederken 15 Mart 2012 günü Fas'ın  Larache kasabası  16 yaşındaki Amina Filali'nin intiharı ile sarsıldı.
Olay sonrası gelen tepkiler ülkede kadınların yaşamak zorunda olduğu sorunları gündeme getirdi. Bu sorunların başında tecavüz olayları ilk sırada yer alıyordu.
Amina Filali tecavüze uğramış, tecavüzcüsüyle evlendirilmiş, evlendirildiği tecavüzcüsü şiddet ve tecavüze devam etmiş, çocuk yaştaki Amina'da daha fazla dayanamayarak intihar etmişti.
Fas yasalarına göre 18 yaşından küçük kadınların evlenmesi yasak. Ancak bazı özel durumlarda buna izin veriliyor, hatta teşvik ediliyor. Amina Filali olayı bunun en bariz örneğidir.
Peki o özel durum nedir?
Elbette ki tecavüz.
Fas  Ceza Yasası'nın 475. maddesine göre, 18 yaşından küçük bir kızı kaçıran, taciz ya da tecavüz edenler mağdurla evlenirse ceza almıyordu. 
İlgili yasa sözde her iki tarafın rızası ile uygulanıyor. Lakin gerçekte burada tek taraf var.
Çünkü tecavüzcüsü ile evlenmeyi reddeden kadınlar ve aileleri suçlu kendileriymiş gibi toplumsal baskıya , dedikoduya maruz kalıyorlar. Bakire olmayanlar saygı görmüyor.
Kadının ailesi de bu durumda zorunlu olarak namus adına tecavüzcüsüyle evlendirmeyi kabul ediyor.
Tecavüzcüsü de kaçırıp döverek ırzına geçtiği Amina'yı almaya hazır.
Yargıcın önerisi, genç kızın tecavüzcüsü ile evlenmesi.
Çaresizce yargıcın önerisini kabul ediyor.
Amina'nın kaderine razı olmak ve geriye kalan ömrünü tecavüzcüsüyle geçirmekten başka çaresi yok.
Amina artık kocasının (tecavüzcüsünün) mülkiyetinde.
Gördüğü şiddet  nedeniyle ne ailesinden ne de devletten yardım isteyebiliyor.
Tecavüzcüsüyle 7 ay evli kalan Amina daha fazla dayanamayıp fare zehri içerek intihar ediyor.
**********
14 Ocak 2016'da TBMM'de bir meclis araştırma komisyonu kuruldu.
"Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar ile Boşanma Olaylarının Araştırılması ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi İçin Meclis Araştırma Komisyonu."
Komisyonun hazırladığı  rapor taslağında yer alan öneri kabul edilirse  çocuk istismarcısının tecavüz ettiği çocukla 5 yıl boyunca sorunsuz ve başarılı bir evlilik sürdürmesi halinde denetimli serbestlikten yararlanması öngörülüyor. Eğer istismarcı 15 yaşın altındaysa, istismar suç olmaktan çıkarılıyor.
Bu durumda ailelerin 15 yaş altı  çocuklarını fiilen evlendirilmelerinin yolunu açıyor.
Oysa el bebek gül bebek yetiştirdiğimiz çocukların acımasızca tecavüze uğramaları sonrasında tecavüzcüleri ile evlendirmeleri yaşanan travmayı hafifletmez. Hayallerini, geleceğini, yaşamını, eğitimini alt üst eden bu olayın kabul edilmesi olanaklı değildir. Çocuk istismarcılarına gerekli ceza verilmelidir. Eğer komisyonun önerisi  kabul edilirse tecavüzlerin önüne nasıl geçilecek?
Canı sıkılan gitsin bir çocuğa tecavüz etsin. Çocuk hayatında en büyük travmayı yaşasın. Psikolojisi bozulsun. İnsanlara olan güveni sarsılsın.  Buna rağmen çocuğun tecavüzcüsüyle evlenmesinin yolu açılsın.
Bunun kabul edilebilir bir yönü var mı?
Bu şeklide gerçekleşen bir evlilik sağlıklı bir evlilik olabilir mi?
"Bir kereden bir şey olmaz" zihniyetini bir kenara bırakalım. Çocuklarımıza sahip çıkalım. Çocuklarımızın istismarcılarına gerekli caydırıcı cezaları vermek yerine tecavüzcüsüyle evlendirilmesinin yolunu açmayalım.




18 Mayıs 2016 Çarşamba

KARIN TOKLUĞUNA MAHKUM EDİLENLER

Anadolu köylerinin, kasabalarının ve o köylerde kasabalarda yaşayan on binlerin bugünkü geldiği konumdaki durumları ve açmazları, Anadolu topraklarını vahşi kapitalizme ve onun işbirlikçilerine kurban edenlerin uygulamalarının sonuçlarıdır.     
Anadolu’yu “anlamaz, görmez, duymaz” benzetmesiyle çoraklaştıran zihniyetin bu duruma gelinmesinde yadsınamayacak rolü vardır.
Bir zamanlar öğrencilere ders kitaplarında “Türkiye dünyada tarım ürünleri bakımından, kendi kendine yeten yedi ülkeden biridir” gerçeği öğretilirdi. Maalesef artık o gerçekte tarihin tozlu sayfalarında yerini almıştır.
Yine bir zamanlar tarım imkânları yeterli olan, ekilen ürünlerde yeterli verim alınan ve mısır, pirinç, buğday ambarı olan ülkemizde gıda krizi yaşanıyor olması; basiretsizliğin ve kapitalizmin ülkemiz tarımı ürünlerine koyduğu kotanın kaçınılmaz sonucudur.
İnsanın benliğine sızan yoksulluk korkusu ve güven kaybı insanlarımızı yerinden yurdundan etmiş, büyükşehirlerin varoşlarında yaşama savaşı vermeye itmiştir. Köyünden kasabasından kopan insanlar, göç ettikleri şehir merkezlerinde yoksulluğun pençesinde kıvranırken “asgari ücretin” dar kalıplarına hapsedilmiş durumdadır.
Karın tokluğuna mahkûm edilenlerin bir kısmı sosyal güvencenin dahi ne olduğunu bilememenin eşiğine getirilmişler; çalıştıkları işyerlerinde sosyal güvenceye alınmalarını dahi, işten atılırım korkusu ile dile getirememektedirler.
Hatta öyleleri var ki asgari ücretin altında çalışmalarına ve çalıştıkları süre yaklaşık bir yılı geçmesine rağmen aldıkları ücretin artırılmasını dahi isteyememekteler (her altı ayda bir asgari ücretin belirlendiğini düşünürsek).
Anadolu’nun değişik coğrafyalarında yaşayan insanlarımızın bir kısmı tarım ile iç içedir. Bir zamanlar Anadolu köylüsü hem kendilerinin, hem de toplumumuzun gıda ihtiyacını giderecek ürünü rahatlıkla üretirken gelinen noktada “feryat” etme durumunda ise insan ister istemez yıllardan beri uygulanan yanlış ve dışa bağımlı tarım politikalarının yanlışlığını sorgulama gereğini duymaktadır.
Örneğin bir Eskişehir'in bir Sivas’tan, bir Kırşehir’den, bir Erzurum’dan farkı yoktur. Yani yaşama mücadelesi veren diğer şehirlerimizin dağ köyleri ile ova köyleri ile orman köyleri ile Eskişehir'in köyleri aynı kaderi paylaşmaktadır.
Bu açmazdan kurtulmanın çaresi ise, dışa bağımlılıktan kurtulmaktan geçer. Devletimizin, dayatılan kapitalist uygulamaların değil ülkemize uygun tarım ve ekonomik politikaların hayata geçirilmesi yönünde karar almasından geçer.
Ülke nüfusu hızla şehirlere akmakta bu bağlamda da köylerimiz boşalmaktadır. Çünkü köylerde gelinen noktada toprağı olanların dahi mazot ve benzeri harcamalar yüzünden çiftçilik yapabilme olanakları zora girmiştir.
Diğer yandan uygulanan yanlış su kullanımları sonucu, su havzalarında var olan yer altı su seviyesi düşmüş, yanlış sulama nedeni ile tarım topraklarının bir kısmı çoraklaşmış, erozyona açık konuma getirilmiştir.
Aşırı hayvan otlatma nedeni ile meralarda ki bitkilerin aşırı tüketilmesi, meraların yok olma aşamasına gelmesine neden olmuştur. Yani ülkemiz bir yandan da hızla çölleşme yolundadır.
Sorunlar fazladır. Ancak zamanında ve yeterli önlemler alındığında sorunların üstesinden gelmemek için bir sebepte yoktur.
Ülkemizin bir şekilde tarım, orman ve su konusunda “yol haritası” çizmek zorunda olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.
“İnsanlara balık vermekten çok, balık tutmayı öğretmek” gerektiği gerçeğini yabana atmamak gerekir diye düşünüyorum.
Sorunlar bellidir. Önemli olan bir şekilde o sorunların ortadan kaldırılması, köylerimizin ve kasabalarımızın göç vermekten çıkarılması,  yetiştirilen ürünler ve yapılan hayvancılık ile kendi kendine yeter konuma getirilmesidir.