22 Ocak 2017 Pazar

GİDERSİN


"Dur diyecek " yoksa eğer...
Zaten
"Eyvallah" demeden de çekip gider insan
Yaşanmışlıkları unutarak hem de
Belki tam öğle vaktinde gidersin
Belki güneş ortalığı kavururken
Ya da karlı bir günün öğle vaktinde yüzünü yakarken keskin bir ayaz.
Gideni seyreden varsa bir yerlerde
Ya da ılık rüzgârlar eserken gidersin.
İnsan işte insan...
Yürümek için doğrulduğunda başladı gitmesi
Devam ediyor halen.
Bazen hüzünlü...
Bazen bir gülümsemeyle
Bazen düşler içinde uyandığında bir gece yarısı
Yüreğinin üstünde hissettiğinde ağır yükü.
Ellerin ceplerinde gidersin,
Islak bir gök varken başının üzerinde
Sonra dön bak denize,
Yaşam ağaç dallarında büyürken
Rüzgârda kavrulurken nehir
Gidersin.

21.01.2013/ H.Güzel

7 Ocak 2017 Cumartesi

YAZILACAK HER CÜMLE DÜŞÜNÜLEREK YAZILMALI



Derler ki "her okur kendini okur", "her yazar da kendini yazar". Dolayısıyla insan kendini kuşatan, varlığını saran dış ve iç dünyasını yazar. Ve onlarca yılda süregelen ayak izlerinin bıraktığı öyküleri.
Gazetelerde ve web sitelerinde yazılanları çizilenleri okuruz. Yazılan çizilenlere farklı görüşlere sahip olanlar tarafından yorumlar yapılır. Kimi zaman yapılan yorumlar doğru olanı yansıtmaz. Yapılan yorum yapanın dünya görüşünü, yaşam anlayışını empoze etmek amaçlıdır.
Sosyal medya hesaplarında bunu yapanlara rastlamak şaşırtıcı değil.
Bu yaklaşım okurun zihnine soru tohumları eker, onları yanlış yönlendirip çıkmaz sokakta yalnız bırakır.
Oysa sorumluluk bilinciyle hareket edenin görevi, toplumsal duyarlılığı göz ardı etmeden düşüncelerini dile getirmektir. Fikir ve düşünce özgürlüğünün gereği de budur.
İnsanlara sığınak yapmak insanı nasıl ayakta tutarsa, yazmak ve okumak da insanı ayakta tutar. Varlık sebebimiz toplumun geleceğidir. Yazılacak her cümle düşünülerek yazılmalı.
Davranışlarımız dünyada tecrübe edilen, davranışlara sadık olmalı; etik anlayışımız hem kendimize hem çevreye zıt olmamalı.
Okurun yol haritasını bu davranışlar yönlendiriyor.
Farklı coğrafyalarda yaşayan insan o coğrafyanın şartlarına göre, fikirlerini beyan eder. Kendi anlayışına uygun olan neyse ona göre davranır. Toplum psikolojisinin ve algı yönetiminin bir sonucudur bu.
Buna algı yanılsaması da diyoruz.
Ancak fikir beyan ederken, yazarken yada çizerken dönülemeyecek kırmızı çizgiler geçilmemeli. Söylencelerle gerçekleri bir potada eritirken pek çok insanın bakıp göremediği ama kendi içinde derinlik barındıran gerçekler okura ulaştırılmalı.
Söz söylenip yazılı doküman haline gelmişse, velev ki doğru olan yazılmamışsa, aklıselim düşünüldüğünde, nasıl bir hata yapıldığı görülecektir. Kapsamlı araştırmanın gereğinin yerine getirilmediği de.
İnsan egosunda bencillik ve ben’lik kavramları vardır. Bu kavramların baskın olup olmaması da o kişinin ters köşeye yatıp yatmamasını etkiler.
Üstesinden gelebileceğimiz sorunlar her daim vardır. Sorunların üstesinden gelip, toplumu rahatlatıcı önlemler alma ve çözüm üretmekte.
Yaptığımız değerlendirmelerle sorunları daha da içinden çıkılmaz hale getirmemeliyiz.
Toplumu kutuplaştırmak, diğerini ötekileştirmek doğru bir yaklaşım değildir. Ortak paydada birleşmemek ve karar vermemek de.


3 Ocak 2017 Salı

KSANTOS(EŞEN)VADİSİ

Ksanthos(Eşen)Vadisi Akdağlar'dan beslenen çayın oluşturduğu ve adını verdiği bir bölge. Saklıkent Kanyonu'ndan Patara kumsalına uzanan vadi, yeşillikler içinde kaybolmuş şirin köyleri ve Lykia'nın antik kentlerini barındırıyor.

HATTUŞA

Hattuşa'dan çiviyazılı tabletlerde "Bin Tanrılı Şehir" olarak söz edilir. Boğazkale Çorum'un bir ilçesi ve Hitit başkenti Hattuşa da bu ilçenin sınırları içinde aynı zamanda.

2 Ocak 2017 Pazartesi

YARIM ASIRDIR YAPILAN BİR ŞEY ÇOKTAN GELENEKSELLEŞMİŞTİR:


Ne yapabildi 2016 da, ne gelir 2017'nin elinden..?
Adını koymadığımız bir savaşta, görmezden, duymazdan geldiğimiz, yerini yurdunu, yolunu izini bilmediğimiz bir yerde askerlerimiz savaşıyor.
Dağda karda ayazda üşüyorlar mı? 
Yağmurda çamurda ıslak mı kalıyorlar? 
Ne yeyip ne içiyorlar, açlar mı? 
Nerede uyuyorlar, uyuyabiliyorlar mı? 
Açıkta mı, çadırda mı yatıyorlar? 
Nasıl ısınıyorlar, ısınabiliyorlar mı? 
Bu soğukta donarak ölenler de oluyor mu ? 
Göğüs göğüse mi savaşıyorlar, buna bile imkan bulamadan sırtlarından mı vuruluyorlar kahpece? 
Mayına mı basıyorlar, tuzakla mı avlanıyorlar, topla tüfekle mi dağlanıyor gencecik bedenleri?
Ne durumdalar neler yaşıyorlar bilmiyoruz. Belki bilmememiz gerekiyor, toplumun ruh sağlığını, motivasyonunu korumak açısından. Ama çok çok zor şartlar altında olduklarını ve düzensiz, kuralsız, acımasız, insanlıktan uzak bir düşmana karşı savaş verdiklerini biliyoruz. 
Yüreğimiz yanıyor. Ciğerimize zehirli bir ok saplı sanki, öylece duruyor... Bunca bilinmezliğin verdiği kaygı, endişe ve korkuyla.

Ölüyoruz...Birer ikişer değil, artık kırkar, ellişer, yüzer yüzer ölüyoruz. Çata patlar gibi orda burda patlatılan bombalarla, yolda meydanda, eve, işe, okula, markete giderken, günün belki en güzel saatinde, belki en mutlu anında, belki yarınki o en unutulmaz anı planlarken, ya da ödenecek taksitleri, borç senetlerini düşünürken kara kara, ölüveriyoruz birden bire... 
Ve geçiyoruz tv karşısına, "Geçen sefer şu kadar kişiydi di mi..? 
Kaç kişiymiş, sayı değişti mi..? diye konuyu irdeliyoruz ölenlerin sayısı üzerinden. Dilimizde "vah vah, tüh tüh" lerle.
Ailesinin maddi durumu iyi olmadığı için, okuyabilsin diye yatılı okullara(!) verilen çocuklarımız... Yakıyoruz onları. İhmal, ilgisizlik ve cehaletin büyük(!) yardımıyla...
Küçücük kız ve erkek çocuklarımıza tecavüz ediliyor, en güvendikleri tarafından çoğu zaman. Nefretle, öfkeyle, hayretle izliyoruz tv lerde. İnanamıyoruz... Nasıl olur, nasıl kıyarlar diye isyan ediyoruz. 
Biz, dokuz on yaşında kızların dedeleri yaşındaki adamlarla evlendirilmesinin caiz olduğu fetvası verilmesine tepki gösterirken, kızların yaşı daha da küçültülüyor. Yakında kundaktaki bebeğe görücü gelecek...
İnsan hakları/Kadın hakları, gelir dağılımı, asgari ücret, çalışma şartları, çocuk işçiler, emekli ve çalışanların yaşam standardı, hak hukuk ve adalet sistemi, eğitim/öğretim vs. vs. konularda içler acısı durumdayız gördüğümüz/bizzat yaşadığımız kadarıyla. Ama bize anlatılan istikrar içinde, hızla gelişmeye devam eden, yıldızı parlayan bir ülkeyiz. Kafamız karışık..
"Bizim geleneğimizde yeni yıl kutlaması yoktur..." türünde açıklamalar yapılıyor. (Milli Eğitim Müdürü ve Diyanet tarafından bile.) Bu kadarla kalınmıyor, sosyal medyada, tv ve gazetelerde yeni yıl kutlamalarını hedef alan ayrılıkçı, nefret içeren, ırkçı, kışkırtıcı yazı ve mesajlar paylaşılıyor. Bu söylemler bağnaz saldırgan kesimde karşılığını buluyor...
Yeni yıl kutlaması yapan 39 kişi hayatını kaybediyor, 65 yaralı var.
Oysa ben hatırlıyorum; yılbaşı akşamı (31 Aralık) dost akraba bir evde buluşur ,yeni yılı karşılamak için kendi aramızda, kendi halimizde eğlenirdik. Mesela tombala yılbaşı gecesinin vazgeçilmez oyunuydu. Bir köşede çıtır çıtır yanan sobanın üstünde kestane kebap yapar, altında patates közlerdik. Mısır patlatırdık mutlaka bir de. Televizyonumuz yoktu. Radyo dinlerdik onun yerine. Büyükler fıkralar anlatır, gençlik anılarını paylaşırlar, biz pür dikkat dinler gülüşürdük. Çoluk-çocuk, yaşlı-genç hepimiz bir odada, ortak sohbetlerle neşeli bir gece geçirirdik, yeni bir yıla başlamanın heyecanıyla. Tam 50 yıl önce...
Yarım asırdır yapılan bir şey çoktan gelenekselleşmiştir. Ayrıca koca bir yılı geride bıraktığımız ve yeni bir yıla başladığımız o gece özeldir. Yeni umutlarla ve yeni beklentilerle kendini yenilemek için başlangıçlar yapmak isteğini kamçılar. Her şeyden önce artık takvimlerimizde asla 2016 yılını göremeyeceğiz o geceden sonra. Bir yıl boyunca her belgede 2017 rakamı olacak. Aynı yaşta bile olmayacağız. Önemsiz bir şey mi bu?
Geleneklerimizde olmayan; ren geyiklerinin çektiği ve içi hediyelerle dolu uçan kızağıyla Noel gecesi evlere bacalardan girip, çocuklara hediyeler bırakan Noel Baba efsanesidir. (Bazı dillerde Santa Claus) Kırmızılar içinde, kukuletalı, kır saçlı - kır sakallı, koca göbeğini hoplatarak hoh! hoh! hoh! diye gülen şirin bir yaşlıdır Noel Baba imgesi. 
Bizim kültürümüze ait değil. Başka kültürlerde gelişmiş bir efsanedir.

Ama Noel Baba kılığındakilere saldıracak kadar nefret duymamızı gerektirecek bir durum da yok  ortada.
Ve yılların biri gelir biri gider. Yaşadığımız hiçbir iyi ya da kötü olayda yılların başarısı/suçu söz konusu olamaz. Gidişatı değiştirmek, yılları güzel ya da kötü yapmak insanlığın elindedir. Geçmiş yıllara bakıp kıvanç duymak da, gelecek yıllara sevgi tohumları ekmek de...
nurten y tartaç
( 2 Ocak 2017)

29 Aralık 2016 Perşembe

YESEMEK AÇIK HAVA MÜZESİ

Yesemek Açıkhava Müzesi'nin önemi zengin bir taş ocağı olduğu kadar eski Yakındoğu'nun en büyük atölyesi olmasıdır. İslahiye ilçesinde yer alıyor. İlçede bugüne kadar yontu ve heykel taslağı açığa çıkarıldı.
Bölgenin Hitit egemenliğine girdiği, imparator Suppiluluma zamanında (İÖ. 1375_1335) işletmeye açıldığı yüz bin metrekare alanı kaplayan heykel okulunda sfenksler, aslan heykelleri, dağ tanrıları, savaş arabaları, karışık yaratıklar, çeşitli mimari parçalardan oluşan zengin bir koleksiyon görülüyor.

Arazi gri renkte Dolorit diye de bilinen sert ve ince gözenekli Bazalt taşlardan oluşuyor.

MALABADİ KÖPRÜSÜ

Malabadi, dünyadaki taş köprüler içerisinde kemer açıklığı en geniş olanlar arasında. Diyarbakır Silvan yolu üzerindeki köprü, bölgede bir zamanlar hüküm süren Artukluların eserlerinden biri. Üzerindeki kitabeden 1147 yılında yaptırıldığı anlaşılan bu tarihi eser renkli taşlarla döşeli.

28 Aralık 2016 Çarşamba

KRAL İÇİN AV VE GEZİNTİ HALKIN SORUNLARINDAN DAİMA ÖNCELİKLİDİR

Afganlı kız çocuklarının okuma ve öğrenme isteklerinde kollarının ve kanatlarının nasıl budanmak istendiğinin kısa öyküsünü de biz verelim.
Kısa ve öz… .
Doruklarını gökyüzüne doğru kaygısızca ve pervasızca uzatan görkemli dağlar arasına sıkışmış, kimi bölgeleri ise bozkırın ve çölün gizemli duruşunda yoğrulan Afganistan istikrarla pek de tanışık değil.
Kral Emanullah Han’ın 1929 yılı itibariyle devrilmesi ile iktidara gelen Nadir Şah bütün reformları iptal eder. Moskova ile ilişkileri donduran Nadir Şah 1933 yılında bir okul ziyareti sırasında öğrencilerden birinin bıçaklı saldırısı sonrasında yaşamını yitirir.
Yerine oğlu Muhammed Zahir Şah geçer. 1933’ten 1973’e kadar zayıf karakterli, uyuşuk, tembel ve dış dünya ile pek ilgisi olmayan kralın yerine ülkeyi daha çok -onun adına- akrabaları ve amcaları yönetir. Afganistan yıllar boyunca tam bir “duraklama dönemi” diyebileceğimiz ortamda var olma mücadelesi verir.
Kral için av ve gezinti halkın sorunlarından daima önceliklidir.
Bu dönemin son yılları 1963 yılında Başbakanlıktan uzaklaştırılan kralın kuzeni Muhammed Davud’un iktidar mücadelesine sahne olur.
Muhammed Davud tekrar iktidara dönmek için fırsat kollamaktadır. Kralın ülkeyi iyi yönetemediğini iddia eden ve kendisinin başbakanlıktan uzaklaştırılmasını hazmedemeyen Davud iktidarı ele geçirmek için fırsat aramaktadır. Kralın 1965 yılında kabul edilen Anayasaya “kraliyet ailesinden kişilerin kabinede veya öteki yüksek makamlarda görev alamayacağı” maddesini özellikle kendisi için koydurduğunu düşünmeye başlar.
Davud ordu içindeki yandaşları ile görüştükten sonra kralı devirmeye karar verir ve harekete geçmek için uygun zemini aramaya başlar.
Davud, ihtilal planının uygulamasında ordudaki subayların yanı sıra sivil olan Halkiler ve Perçamiler’nde desteğini alır. Nihayetinde kral İtalya’nın İschia kentinde çamur banyosunda dinlenirken 17 Temmuz 1973 günü Davud’u destekleyen ordu birlikleri stratejik merkezleri işgal ederek iktidara el koyar.
Davud Kâbil radyosunda yaptığı konuşma ile “Cumhuriyetin ilan edildiğini” duyurur. O’na göre “Cumhuriyet hem İslam’ın gerçek ruhuna hem de modern çağın gereklerine daha uygundu.” 1977 yılında Cumhurbaşkanı Davud yeni bir anayasa kabul eder. Ancak gelişen olaylar ve Moskova’dan uzaklaşma çabaları sonunda, Moskova Davud’tan kurtulmanın zamanının geldiğine karar verilir.

Sonuçta 27 Nisan 1978 günü ordu ve sivil destekçileri bir kez daha iktidar değişikliği ile Davud’u alaşağı ederler. Ancak Moskova yakın takipten hiçbir zaman ayrılmaz. Afganistan’da oluşan olaylara müdahil olur. Sonuçta Afgan Cumhurbaşkanı Hafızullah Âmin’in ABD’ye yakınlaşma çabaları, hükümetin ayaklanmaları bastırmada yetersiz kalması ve nihayet Afganistan’ın mücahitlerin eline geçme tehlikesinin belirmesi sonucunda 27 Aralık 1979 tarihinde Sovyet komandolar bir kez daha Afganistan’ın stratejik kurumlarını ele geçirir ve Babrak Karmal’ı iktidara taşır.
1978 yılındaki kanlı darbeden Sovyet işgaline, 1990 yılındaki şiddetli iç savaş koşullarından boğucu Taliban yönetimine kadar yıllar boyu cefa çeken çoğu Afgan şehir ve kasabaları bu süreçte harabeye döner.
1994 sonbaharında ortaya çıkan Taliban’ın üç yıl gibi kısa bir sürede tüm muhalifleri tasfiye edip iktidarı ele geçirmesi ve uygulamaları tüm dünyada geniş yankı yapar.
Acıların en büyüğünü  Afgan halkı çeker.
Taliban’ın uygulamaları karşısında şaşıran batılı ülkeler Taliban’dan kurtulmanın çarelerini araya dursunlar, bu arada Taliban’ın özellikle kadınlara, eğitime, çağdaşlaşmaya, modern yaşam koşullarına karşı aldığı tavır ve kimi uygulamalar Afgan halkının sinmesine ve uygulamaları benimsemesine neden olur.
Biz burada Afganistan’da iş başına gelen hükümetlerin uygulamalarını yermek ya da onaylamak amacında değiliz.
Ancak yukarıda kısa bir özetini verdiğim Afgan tarihindeki köşe taşlarını ve sonuçlarını da iyi yorumlamakta ve gelinen noktada özellikle kadınlara ve kız öğrencilere yönelik kimi uygulamaları da iyi tahlil etmekte yarar vardır.
Benim bu yazıyı yazmama neden olan haber “Taliban’a inat, okula döndüler” başlığını taşıyor ve basında yer alıyordu.
Her ne kadar Taliban yönetimi ve Molla Ömer işbaşında değilse bile kırsalda hala etkinliklerinin sürmekte olduğu bilinen bir gerçektir.
15 Ocak 2009 tarihini taşıyan İlgili haberin detayı ise şöyle idi.
“Afganistan’ın Kandahar eyaletinde iki ay önce yüzlerine asit atılarak saldırıya uğrayan kız öğrenciler, buna rağmen okula gitmeyi sürdürüyor. Atılan asit nedeni ile yüzü ağır şekilde yanan 17 yaşındaki Şamsiya, gözünün etrafındaki yaralar yüzünden okumakta güçlük çekmesine rağmen, öğrenimine devam etmekten vazgeçmemiş.  Annesi okuma yazma bilmeyen Şamsiya, “Bana bunu yapanlar kadınların eğitim görmesini istemiyor. Bizim aptal olmamızı istiyorlar” diyor.  Pakistan’ın kuzeybatısındaki Svat Vadisi’nde hâkimiyet kuran Taliban militanları, kızların okula gitmesini ve müzik marketleri yasakladı; berberlere de sakal tıraşı yapmamaları için baskı uyguluyor.”
Afganistan’da yüzüne asit atılıp yaşamları zora sokulmaya çalışılan Şamsiya ve diğer kız çocuklarının suçu nedir?
Bu çocukların suçu okuma yazmayı öğrenmek istemeleri midir?
Okula giden kız çocuklarının okumasının engellenmesindeki amaç nedir?
Taliban’ın Afganistan’da kadınlara ve kızlara yapmak istediği şey yoksa Şamsiya’nın cümlesinde mi gizlidir?
İyide Afganlı kadınlar ve kızlar -okuma yazmayı öğrenip-  dini bilgileri ve Kuran-ı Kerim’i okuyup öğrenmek isterlerse ne olacak?
Burka ile yüzlerini gizlemek zorunda kalan, giyim ve kuşamlarına karışılan, evden dışarıya bir akrabası olmadan çıkmaları pek olanaklı olmayan bu kadınlar ve kızlar gerekli bilgileri nasıl ve nerede alacaklar?
Soru sormayı gerektiren bir durum varsa o sorular uzar gider. Ta ki sorulan sorulara gerekli yanıt alınana kadar.
Dolayısıyla,
Çağdaş yaşam normlarının ve demokrasi uygulamalarının Afgan halkı ile buluşması yine Afgan halkının vereceği kararla mümkün olacaktır.
Ya geçmiş yaşam koşullarının ve uygulamaların devamı ile yaşam bulurlar ya da modern dünyanın uygulamaları ile kucaklaşırlar.