16 Temmuz 2018 Pazartesi

YAŞAM KAVGASI BİTER Mİ HİÇ !

Şöyle durup düşünüyorum da, dertleriyle, kaygılarıyla, umut ve sevinçleriyle kocaman bir yıl daha geçti.
”Yaşam kavgası biter mi hiç?” derler ya, bitmez elbette,  biterse aslında her şey biter.
Tüm avareliklere rağmen, tüm zorluklara rağmen yaşamak güzel şeydir, vazgeçilmezdir yaşamak ve özgürce caddelerde, sokaklarda, park ve bahçelerde, kırlarda dostlarla birlikte koşuşturmak.
Kocaman bir yıl geçti aradan, gönlümüzce miydi?
Yoksa değil miydi?
Yoksa yüreğimizin bir yanı hüzün, diğer yanı mutluluk muydu?
Kolay olana tutsak değilseniz eğer, yüreğinizin dostudur hüzün.
İnsanlarımız “çevre çevre” derken, daha bir kirlendi çevre, yok oldu ormanlarımız, yok oldu yaban hayatı; ya da göç ettiler karacalar, geyikler yangından kaçarak ormanı olan yerlere.
Sadece onlar değil tarlalarda ki tavşanlar, keklikler, üveyikler.
Aç ve uykusuz, korku dolu gözlerle dolandılar, doyuramadılar karınlarını, ya öldüler ya da terk ettiler.
Dönmemek üzere göç ettiler uzaklara!
Şehirlerimizi, kasabalarımızı, köylerimizi kirletip yaşanmaz duruma getirdiler.
İnsanlar işine gidip gelirken koca bir günün yorgunluğundan daha çok eziyet çeker oldular.
Yine de bulunduğumuz yerden gidemiyoruz.
Sadece iş-güç nedeni ile mi acaba?
Bu cevap yeterli olmaz bence.
Çünkü o koca şehirde alıştığımız bir yaşam biçimi var; bir kültür biçimi, bir kargaşa ve dostlarımız sevdiklerimiz var, hızlı ya da yavaş yaşam biçimi ile seviyoruz bulunduğumuz yeri aslında.
Yurdumun her köşesi bir başka güzel benim için.
O güzel köşelere, o güzel köşelerin yanına-yöresine varıp insanıma hizmet vermek onurlu bir mutluluk.
O güzel insanların bir tebessümü, bir çift güzel lafı onur ödüllerinin en büyüğü benim için.
Çünkü o insanların soluduğu havayı soluyor, içtiği suyu içiyor, kokladığı çiçeği kokluyor, yaşadığı sevinci yaşıyor, çektiği sıkıntıya ortak oluyorsunuz.
Kocaman bir yıl daha geçti.
Acıları, hüzünleri, sevinçleri ile kocaman bir yıl.
İnsan yaşamında devinim vardır, durağanlık yoktur.
Bu devinim içinde kendine onurlu yer bulanların yanı sıra aymazlık yapanlar da vardır hiç kuşkusuz.
Yanımıza yöremize, sağımıza solumuza bakınıp durduğumuz da, bize bakan bir çift sevgi dolu gözün yanı sıra; pusuda bekleyip avının üstüne atılmaya hazırlanan bir vahşi hayvan gibi, sizin de bizim de üzerimize atılmayı bekleyen zihniyeti de görürsünüz ne yazık ki.
İnsanoğlunu bazen, egosunu tatmin etmek için, savunmaları bir zırh gibi kuşanmış, almış eline gürzünü kılıcını, her fırsatta birilerini suçlamayı ya da kendisini savunmayı görev edinmiş olarak algılarsınız.
 Aslın da siz değil de o yaptıkları ile size bu duyguyu yaşatır yoğun olarak.
Ve nasıl bir olgudur bu?
Nasıl bir duygudur?
Nasıl bir anlayıştır?
Birileri hep suçlu birileri hep haklımıdır gerçekten?
İnsanoğlu suçlamalardan bıkmaz usanmaz mı hiç?
Ve hep haklıdır birileri ve ne yazık ki hep haksızdır diğerleri.
Bu yaşamımızın her anında, her alanında yoğun olarak yaşanıp durur.
Okullarda öğrenciler arasında, iş yerinde aynı işi yapanlar arasında, ezenler ve ezilenler arasında.
Vee hatta aynı yuvayı oluşturanlar arasında sessizce yaşanır durur.
Toplumumuz derdini anlatamayanlarla, hakkını savunamayanlarla ve bunun acısını yaşayanlarla doludur.
Bu durum da nasıl bir çıkış yolu aranır?
Yüreğine bir damlacık su serpmenin yolu nasıl aranır ve nasıl bulunur?
İşte tam da bu nokta da savunma mekanizması geçer harekete.
Bazıları zaman zaman, bazıları ise sürekli savunurlar kendilerini.
Ya birini suçladıklarında ya da suçluluklarını ört bas ederken sık sık kullanırlar bu mekanizmayı.

15 Temmuz 2018 Pazar

YER ALMANYA, TARİH 16 EKİM 2016



Dünyada öncelik insanlığını bilmek, insanca yaşamaktır. Doğruluk, dürüstlük, hak ve adalet, eşitlik, diğerini ötelememek gibi ilkelere bağlılık insanlığın bir gereğidir.
Lakin işin özü bu olması gerekirken, bencilliğin, ahlaksızlığın, üçkağıtçılığın tavan yaptığı durumlarla karşılaşmak insanım diyenlerin vicdanını sızlatıyor.
Benzerlerine sıklıkla ülkemizde de rastladığımız tehdit, tecavüz, ahlaksızlık olaylarına çeşitli ülkelerde de rastlamak şaşırtıcı olmuyor.
Lanetliyoruz,
Allah belanızı versin diyoruz,
Vicdanı ve ahlakı olan bunları yapmaz, siz nasıl bir ailede yetiştiniz, nasıl bir ortamda eğitim aldınız, sizin ananız bacınız, eşiniz, çocuğunuz yok mu diyoruz.
Toplumca tepki veriyoruz lakin yaşananların önüne bir türlü geçilemiyor.
İnsan hem kendine saygı duymalı, hem de diğerine.
Hastalıkların en belalısı başkalarına saygı duymamaktır.
Başkalarına saygı duymayanlar, hayata akıllarıyla bağlanamayan insanlardır.
Montaigne der ki "Doğru yol uğrunda kendimi ateşe atabilirim; ama elden gelirse başkalarını yanmaktan korurum."
......
"Yer Almanya,
Tarih 16 Ekim 2016
Almanya'nın güneyindeki Freiburg kentinde tıp okuyan 19 yaşındaki Üniversite öğrencisi Maria Ladenburger bir öğrenci partisinden ayrıldıktan kısa bir süre  sonra saldırıya uğrar, tecavüz edilir, Dreisam Nehri'ne atılır, genç kız boğularak can verir.
Alman polisinin çalışması sonrasında olayın detayları ortaya çıkar.
Olay yeri yakınında bulunan Maria'ya ait bir şal üzerinden alınan örneklerde 17 yaşındaki Afgan mültecinin DNA'sına rastlanır.
Güvenlik kamerası görüntüleri sayesinde şüpheliye ulaşılır.
Afgan mülteci tek başına geldiği Almanya'da yaşı küçük olduğundan Alman bir ailenin yanına verilmiştir.
Öldürülen genç kızın mülteci merkezinde gönüllü olarak çalıştığı ve mültecilere yardım etmek için çabaladığı olayın ayrıntılarında verilmekte."
Ortadoğu ülkelerinden, Afganistan'dan, Pakistan'dan, Afrika ülkelerinden yaşadıkları toprakları bir şekilde terk edip; yolda karşılaşacakları çeşitli zorlukları, ve ölümleri göze alarak Avrupa ülkelerine göç eden, mülteci konumunda olan bu insanlar gittikleri ülkelerde de bildiklerinden şaşmamakta direniyor olmalılar ki bu durumun yaşanılmasına neden oluyorlar.

Bir de utanmadan kendilerine yardım etmek için çırpınanlara karşı yapıyorlar bunları.
Tarihe bakıldığında, Ortadoğu'da, Afganistan'da, Afrika ülkelerinde insanların birbirleriye sürekli bir çatışma içinde oldukları görülür.
IŞID'ın Suriye ve Irak topraklarında yaptıkları orta yerde durmakta.
Yaptıkları insanlık adına bir şey yok.
Lakin tehdit, öldürme, tecavüz, ahlaksızlık diz boyu.
Zorda kaldıklarında kaçıp sığındıkları yer Avrupa ülkeleri.
Demek ki orada da rahat durmuyorlar.
İnsan olmanın gereği diğerinin haklarına saygılı olmaktan geçer.
Bir insan kendi amacı için diğerine ihanet etmemeli, akıl ve vicdanı ile hareket etmeli; ahlaklı, dürüst, doğru, insan haklarına saygılı olmalıdır.
Bu yaşananlar bir kabus değilse ya nedir?
Genç bir kız saldırıya uğruyor, tecavüz ediliyor ve öldürülüyor.
Ülkemizde son aylarda yaşanan saldırı, tecavüz ve öldürmeler de insanın vicdanını sızlatıyor.
Suçu işleyenler ve hastalıklı hücreler hak etikleri cezayı almalıdır.

29 Haziran 2018 Cuma

GELECEĞİ ŞEKİLLENDİRMEK...


Özgürleşmenin, bağımsızlığın, ortaçağ karanlığından kurtulmanın erdemini yaşamalı ve önemini anlamalıyız. Bu erdemi bize yaşatan, cumhuriyet ile bizleri taçlandıran, emperyalizme geçit vermeyen Mustafa kemal ve arkadaşlarının mücadelesini anlamalı ve o mücadelenin önemini kavramalıyız.
Geleceği şekillendirmek bizlerin elinde.
Gençlerin, çocukların, aydınlık yüzlü insanların elinde.
Yaşam ve var olma mücadelesinde ne bir adım geri durmalıyız ne de emperyalizmin dişlileri arasında öğütülmeye razı olmalıyız.
Cumhuriyetimizin bizlere sunduğu insani yaşam koşullarını daha da ileriye götürmek, insanlara hak ettikleri değerleri kazandırmak ve geliştirmek için toplumun aydınlara, çağdaş düşünceyi benimsemiş siyasetçilere, yazarlara, çizerlere, yöneticilere ihtiyaç vardır.
Geleceğimizi şekillendirirken sağlam temellere ihtiyaç vardır.
Bunu başarmak için geçmişe, geçmişin mücadelelerine bakmak ve onlardan ders çıkarmak tüm kesimlerin görevi olmalıdır.
Mustafa Kemal’in önderliğinde işgalci güçlere karşı verilen amansız ve haklı mücadele iyi incelenmelidir.
Mustafa Kemal’in düşünceleri ve yapmak istedikleri iyi bilinmelidir.
Televizyon ekranlarında gördüğümüz söylemleri, gazete manşetlerinde okuduğumuz haberleri iyi kavramalıyız.
Doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, erdemli ile erdemsizi, dönek ile liboşu, çıkarcıyı, satılmışı, yalancıyı, üçkâğıtçıyı ayırmasını bilmeliyiz.

27 Haziran 2018 Çarşamba

DEMOKRASİDE HERKES DÜŞÜNDÜĞÜNÜ SÖYLEMELİDİR:


Tarihsel süreç içinde demokrasinin gelişmesi günümüze kadar devam etmiştir. Halen demokrasiyi içselleştiremeyenlerin varlığı da devam etmektedir.
Demokrasi; eşitlik, saydamlık ve özgürlük gibi belli sayıda değerler üzerinde kurulu bir yönetim bütünüdür.
Demokrasi denince ilk akla gelen "farklı olma hakkıdır"..
Farklı olma, farklı düşünme ise özgürlüğün temel kuralıdır.
Bu bağlamda;
24 Haziran seçimleri sonrasında çeşitli platformlarda ve sosyal medyada eli kalem tutan herkes sonuçlar ve beklentileri konusunda açıklama yaptı.
Seçim sonuçlarını değerlendirdi.
Görüş ve düşüncelerini açıklayarak demokrasinin gereği olan düşünce özgürlüğünü kullandı.
Açıklanan görüşlere katılırsın ya da katılmaz karşı düşünceni yorum olarak belirtirsin.
Ama kırmadan, dökmeden...
Ahlak kurallarını, kişi özgürlüğünü ve onurunu zedelemeden...
Demokraside herkesin kendi düşüncesini açıklaması doğaldır..
...
Şahsen ben düşündüklerimi açıklarken yada düşündüklerini açıklayan hiç bir şahısa hakaret boyutunda söz söylemem.
Katılmadığım düşünceye karşı yorum yazar düşündüklerimi söylerim.
Tabi ki bu bir anlayış meselesi olduğu gibi, eğitim, saygı ve ahlak anlayışı meselesidir de...
Düşüncelerime kimsenin katılmasını, benimsemesini de isteyecek değilim..
Bu doğru da değil..
Lakin, 24 Haziran seçimleri sonrasında sayın Kılıçdaroğlu görevini bırakmalı yorumum nedeni ile şahsıma "git o zaman sen de şu, bu partiye oy ver" diyen zihniyete de müsaade edecek değilim.
O karakterde olan, her ne olursa olsun "odunum da odunum" yaklaşımında olan şahıslar ile de muhatap olmam..
Gitsin kendi bildiklerini kendi sosyal medya hesaplarında paylaşsın..
Düşüncelerini yazmak başka, "git o zaman sen de filanca partiye oy ver" demek başkadır..
Hiç kimsenin bir başkasının aklına ve tavsiyesine ihtiyacı yoktur.
Demokrasiyi hakaret ve küfür olarak,
Sosyal medyayı sallama tahtası olarak algılayan kafalar ile yan yana yürünmez...
Dediğim şudur "madem dokuz seçimde de başarısızsın o halde bırakacaksın, direnmeyeceksin"..
Benim düşüncem bu ve net.
Algılama yetersizliği olanlara da diyeceğim şey "gidin kafanıza göre takılın!"..

26 Haziran 2018 Salı

LAN HIDIR!


İşine genellikle bizim caddeden gider gelir. Paytak yürüyüşü ile o kalabalıkta dikkati çeker. Güler yüzlü, hoş sohbettir Hıdır.
Şu sıralar yoğun bir çalışma içinde.
Mensup oldukları oda seçimleri var.
Görünce seslendim.
-Lan Hıdır..
Sesin geldiği yere dönüp beni görünce gülümsedi.
-Buyur hocam adım budur.
-Söyle bakalım bu aralar seni en çok meşgul eden nedir?
Durup  düşündü, başını kaşıdı..
-hımmm...
-Ne "hımmmı" hıdır ?
Şaşırmıştım bir an. Kendi kendime dedim Hıdırı meşgul eden bu "hımmm" da nedir?
-Ya hocam bizim odanın seçimleri var...
-Eeee ne olmuş seçim varsa?
-Yok bir şey de bizim Haso var ya
-Var ne olmuş Hasoya
-Her seçimde kaybeder, bir türlü kazanamaz...
-Eeee...
-Eeee si şu hocam adama hala diyor beni seçin. Bizde diyoruz seni millet istemiyor adaylıktan çekil...
-Çekilmiyor mu?
-Yok hocam çekilmediği gibi birde bana oy verin bana oy verin diye goca göbeği ile bağırıp duruyor her gün...
-Lan hıdır, işin zor vesselam...
-Doğru dersin hocam Hasonun kafayla hareket edersek işimiz çok zor...
Başını öne eğdi, kalabalık arasında paytak yürüyüşüne devam etti..
Arkasından seslendim...
-Lan Hıdır iyi akşamlar...
Dönüp gülümsedi...
-İyi akşamlar hocam...

13 Haziran 2018 Çarşamba

O BİR KADIN


O bir kadın,
deniz kıyısında kumsalda
yoksulluğun yaşandığı tüm coğrafyalarda
sakın boğulayım deme
yaşamın hay huyunda,
tiranların elinde,
tüm zorluklara rağmen
tüm yaşanmışlıklara rağmen unutma;
öteden beri gelen uygarlığın tek güvencesi sensin
iyiliği taşıyorsun bağrında.


3 Haziran 2018 Pazar

NASIL BİRİ OLACAĞINI SEN SEÇECEKSİN


Deseler ki üst üste koyup biriktirdiğin ne varsa unutacaksın. Nasıl biri olacağını sen seçeceksin. Lakin unutmak kolay olan bir şey değil. İnsan yaşadıklarını unutabilir mi eğer Alzheimer hastası değilse. 
Unutmak  mümkün mü? 
Elbette değil.
Her yürümek istediğinde ayak bileğine dolanan, her düşündüğünde seni boğan acıları söküp atabilir misin?
Ya yaşanmakta olanları ...
Vicdanını poşete koyanların çoğalmakta olduğu bir toplumda yaşıyoruz.
Sosyal medyayı takip ettiğimizde hayata dair ne varsa görüp öğreniyoruz.
İnternet sitelerinde yayınlanan haberlerin altına yapılan yorumların kalitesizliğini, bilgisizliğini, dingilliğini ve dahi dangalaklığını gördükçe toplumun içinde bulunduğu durumu da.
Adam olmak şöyle dursun, daha beter bir cehalet ortamına doğru gidiyoruz.
Bir toplumda adalet , o toplumun geleceği için olmazsa olmazlardandır.
Adaletin olmadığı, vicdanın olmadığı yerde insan hak ve özgürlükleri bağlamında huzurlu bir hayat sürmek zordur.
Eğer bir toplumda, vicdanın, adalet duygusunun, insanlık anlayışının, ötekileştirmeme anlayışının, topluma saygı ve toplumu kucaklama anlayışının erozyona uğraması söz konusu ise nasıl biri olacağını sen  seçeceksin.

24 Mayıs 2018 Perşembe

YARIM KALAN


Bozkırın ortasında karlı bir günün akşamında gözlerini açmıştı Sinan. Dışarıda esen sert rüzgârın uğultusunda anasının çığlıkları kaybolup gitmişti. Kan ter içinde çektiği acıları bir anda unutan anasının kucağına sarılıp sarmalanıp verildiğinde.
Ailesi yoksuldu. Sinan da yoksulluk içinde büyüdü. İkisi kız dördü erkek altı kardeştiler.
Çocukluğunda ne çok acı yaşadı, bir çocuğun yaşamaması gereken. Çocukluğunu yaşayamadan, acıyı da hissetti, sevinci de, kimsesizliği de, çaresizliği de yokluğu da. Çocukluk hayallerini yaşayamadan, etrafında olup bitenlere bir anlam vermeye çalışarak büyüdü. Büyürken hayatı korka korka yaşadı. Her şey tarif edemeyeceği kadar karanlıktı. Çocuklarının ruhunun, kalbinin, yaşadıkları hayatın yıkıntılar altında kalmaması için çaba gösteren ana ve babasının akıl almaz mücadelesine şahit oldu. O yıkıntılar arasında insanların yüzlerini en çıplak haliyle göreceğimiz can pazarı da vardı yaşam mücadelesi de. Kimi zaman gördüklerini bir daha unutmamak üzere belleğine kazıdı, kimi zaman gördüklerini sildi attı. Silip atamadığı tek şey belirsizlikti. İçinde hep bir kırılganlıkla, masumiyetle etrafında olan bitenleri izledi. Hep bir gelgitler ve garip bir keder içinde buldu kendini.
Sinan, çocukluğunu yoksulluk içinde; ama alın terinin, el emeği göz nurunun olduğu ortamda geçirdi. Ana ve babasının engin bir hoşgörüsü vardı. Aylar ve günler nasıl geçti çoğu kez farkında bile olmadı o engin hoşgörü ortamında. Yine de içinden atamadığı bir kırılganlık onu hiç bırakmadı.
Sinan çalışkan ve hırslıydı. Yoksulluktan kurtulmanın çaresinin okuyup bir meslek sahibi olmaktan geçtiğini düşündü sonraları. Köyde ekip biçecekleri bir kaç dönümlük çorak araziyle bir kaç koyundan başka bir şeyleri yoktu.
"Okuyup bir meslek sahibi olacağım. Bu sıkıntılı hayattan kurtulacağım" düşüncesi küçük yaşta şekillenmeye başladı Sinan'ın belleğinde. Daha sonraları yaşadıklarından öğrenecekti, okuyup bir meslek sahibi olunsa da çekilen sıkıntının, çilenin bitmeyeceğini.