16 Nisan 2017 Pazar

DÜNYAMIZIN EN BÜYÜK SORUNU EĞİTİMDİR


Dünyamızın en önemli sorunu eğitimdir. Eğitimsiz insanın sonucunu düşünmeden yaptıkları da dünyamızın en önemli problemidir.
Yaptığı hareketin sonucunu düşünmeden yapanın en büyük problemi de kendini üstün görmesidir.
Gel gör ki kendini diğerlerinden üstün görme ruhsal bir rahatsızlıktır.
Buna rağmen bilgi birikimini ölçmeden, bilgi birikimi olmadan kulaktan dolma bilgilerle kendilerini her şeyi bilen kişi olarak görmeleri sonucu her konuda fikir beyan etmelerine şaşırmamak lazım.
Kaba ve duygusuz olan biri için yaptıklarını vicdan muhasebesinden geçirmek olanaksızdır.
Çünkü o kendince doğru olanı yapmaktadır.
Ve ne yazık ki doğruyu araştırma gereğini bile duymaz.
Ona göre tek doğru kendisidir.
Eğitimli, bilgili, insan hak hukukuna saygılı, diğerini ötelemeyen akılcı bir yaklaşım dünyanın değişik coğrafyalarında yaşanan sorunların üstesinden gelecektir.
İhtiyaç duyduğumuz en büyük şey eğitim ve bilgidir.
Demokrasidir.
Adalettir.
İnsan haklarına sahip çıkmaktır.
Gelişen ve değişen dünyada bir yandan ait olduğumuz kültürün kimliğine ait özellikleri kazanırken, bir yandan da globalleşme sürecinde olan dünyada o sürecin bir parçası olarak bilgi birikimine sahip olmalıyız. Bu ise ancak eğitim ile mümkündür.


11 Nisan 2017 Salı

ELBETTE GÜLMEK AĞLAMAKTAN YEĞDİR AMA...

Demokritos gülerek çıkarmış her sabah evinden, bu yüzden ona "gülen filozof" derlermiş; Herakleitos ise ağlayarak başlarmış gününe, ona da bu yüzden "ağlayan filozof" adını takmışlar.
Montaigne, "elbette gülmek ağlamaktan yeğdir" diyor. Ama burada işin tersine döndüğünü de söylüyor. İlk bakışta gülen insanı iyimser, ağlayanı karamsar saymak doğru gibi görünüyorsa da, yukarıda adı geçen "gülen filozof" gerçekte karamsar bir filozoftu. İnsanlıktan umudunu kesmişti. Bu yüzden de işi gülmeye vurmuştu; böylece, "siz insanoğluna güvenin bakalım, insanlığın ilerleyeceğini söyleyin durmadan, gülüp geçiyorum sizin bu iyimserliğinize", demek istiyordu.

Herakleitos ise, insan ve toplum konusunda iyimser olduğu için, "neden hâla bu kötülük, bu gerilik, bu dar kafalılık" dermiş gibi ağlıyordu, inandığı değişimin geciktiğine üzülüyordu anlaşılan.

6 Nisan 2017 Perşembe

KIZ ÇOCUKLARINA TECAVÜZ OLAYLARINI KABUL ETMEK OLANAKSIZDIR


Toplumun benimsemediği kimi yasa önerilerinin meclise sunulduğuna şahit oluruz. Öneriyi getirenin önerisini hararetle savunduğuna da. Milletin seçtiği vekil, milletin benimsemediği, benimsemeyeceği bir yasa tasarısını neden gündeme getirir ben çözebilmiş değilim açıkçası.
Tarihler 18 Kasım 2016'yı gösterdiğinde o günkü gazete ve web sitelerinde bir haber göze çarpıyordu.
Habere göre "Mecliste, ' Aile bütünlüğünü olumsuz etkileyen unsurlar ile boşanma olaylarının araştırılması ve aile kurumunun güçlendirilmesi için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi için' kurulan araştırma komisyonu, genel kurul çatısı altında şaşaalı bir kutlama töreniyle, kadınların ve çocukların haklarının nasıl gasp edileceğini açıkladı"
Peki neydi getirilmek istenen, ancak tepkiler üzerine rafa kaldırılan önerge.
"TCK'nin, cinsel istismar suçundan mağdur ile failin evlenmesi (tecavüz ettiği çocukla 5 yıl boyunca 'sorunsuz' ve  'başarılı' bir evlilik sürdürmesi) halinde fail hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması veya cezanın ertelenmesine imkan veren" önerge AKP tarafından meclise sunulmuştu.
Bu durumda istismarı gerçekleştiren de 15 yaşından küçük ise istismar suç olmaktan çıkarılıyor ve ailelerin 15 yaş altı çocuklarını (resmi nikahla olmasa bile) fiilen "evlendirmelerinin" yolunu açıyordu. 
Gelen tepkiler üzerine önerge geri çekilmişti.
Gazeteler benzer bir manşetle çıkmıştı bugün.
Hayır ülkemizle ilgili değildi bu haber .
Bir başka Müslümanların çoğunlukta olduğu  ülke Malezya ile ilgiliydi.
Malezya'da 12 yaşındaki kız çocuklarının fiziksel ve ruhsal olarak evlenmeye hazır olduklarını ve tecavüz kurbanlarının tecavüzcüsüyle evlendirilmesinin onlar için daha iyi olacağını savunan iktidar milletvekili Shabudin Yahaya tepkilere neden oldu.
Mevcut yasalara göre Malezya'da 16 yaşın altındaki kız çocukları belirli durumlarda evlendirilebiliyor.
Her iki önergede ki benzerliğe bakar mısınız?
Kız çocuklarına tecavüz olaylarını kabul etmek olanaksızdır.
Eğer bu yaklaşım kabul görmüş olsa küçük yaştaki kız çocuklarımıza tecavüzleri nasıl engelleyeceğiz?
Yasalar caydırıcı olmalı.
Yasalar insan haklarına uygun olmalı.
Yasalar çocuk hakları sözleşmelerine uygun olmalı.
Hiç bir ana ve baba evladına tecavüz eden biri ile evladını evlendirmek istemez.
Bu yaklaşımların tepki çekmesi, toplumun bunu kabul etmemesinin göstergesidir.
Her nerede olursa olsun, hangi coğrafyada yaşanırsa yaşansın tecavüz kabul edilemez.
Bu bağlamda tecavüzcüye en ağır cezanın verilmesi gerekirken, tecavüzcüyü bir bakıma özendiren yaklaşımlar toplumda infiale neden olmaktadır.
Ki pek çok Malezyalı ilgili vekilin istifasını istemiştir.
Çocuklarımızın iyi bir geleceğe sahip olması, iyi bir yaşam standardına kavuşması için çalışacağına bu ve benzeri yaklaşımlar içinde olanların çocuklarımızın yakasından düşmeleri gerekir.



31 Mart 2017 Cuma

MAVİ BİR ÖRTÜDÜR DENİZ


Mavi bir örtüdür deniz
pırıl pırıl
kıpırtısız
ve yorgun
ve ıssız

Alev renginde yansımalarla 
bir bulut kaynıyor gökyüzünde,
aşağılarda bir yerlerde
ayaklar toz içinde
yüzler kavruk
yaşamı güzelleştirmek
serçenin kanadında
yalnızlığı ötelemek

Mavi dalgalar
alın yorgun yüreğimi aranıza
 hayatı
 ölümü
 suskunluğu


Hüseyin Güzel/ 31 Mart 2017/İst.

29 Mart 2017 Çarşamba

VE...YIL 1979 SONBAHARIYDI

İçinde bir kaç eşyanın olduğu küçük valizimi omuzlamış, otobüs garajının yolunu tutmuştum. Otobüse binerken  ne bir el sallayan vardı yanımda ne de güle güle git diyen biri. Otobüs garajı insan kaynıyordu. Tanıdık bir simanın olmadığı devasa bir kalabalık. Garaj hınca hınç insan doluydu. Kimisi yoldan gelmiş elinde valizi ile yol yorgunluğunu atmaya çalışıyor, kimisi ise bineceği otobüse valizini vermenin telaşında. Yakınlarını uzak diyarlara gönderenlerin birbirlerine sıkıca sarılmaları, gözlerinden yanaklarına aşağı süzülen göz yaşını silerken hüzünlü bakışları insanın içine işliyordu. Uzun yoldan gelenler bir kenara koydukları valizlerin, çuvalların, yüklerin yanında yorgun gözlerle etrafı seyrediyordu. Ve...Yıl 1979 sonbaharıydı.

24 Mart 2017 Cuma

3 Mart 1924 TARİHİNDE "HİLAFET" KALDIRILDI

                                               İlgili haberde kullanılan görsel

3 Mart 1924 tarihinde "hilafet" kaldırıldı. Siyasal bir kurum olması nedeniyle kaldırılması isabetli olmuştur.  Lakin, o tarihte "hilafetin kaldırılmaması" için çalışanlar arasında Atatürk'ün yakın çalışma arkadaşları da vardı. Onlar "hilafetin" kaldırılmamasını "hilafetin bir güç olduğunu" söylüyordu.
Oysa "halifelik" siyasal bir makamdı. O nedenle Atatürk "hayır" dedi. Kaldırılacak.
29 Ekim 1923 tarihinde "cumhuriyet" ilan edilmişti. Güç artık halkın elindeydi, halkı da Büyük Millet Meclisi temsil ediyordu. O halde halifeliğe gerek yoktu.
Büyük Millet Meclisi üyeleri de halkın oyları ile seçilip mecliste halkı temsil ediyordu. Oysa ki "halife" halkın oyları ile seçilen biri değildi.
Yakın arkadaşları halifeliğin kaldırılmamasında ısrarcı olup "siz halife olun" dediler. Atatürk yine "hayır" dedi.
Güç kaynağı olarak meclisi işaret etti.
Meclisin seçeceği cumhurbaşkanını ve hükümeti "temsil" görevi ile yükümledi.
Kurtuluş Savaşı'nda verdiği mücadele de halkını yanına almıştır. Yaptığı her icraatta halkının nabzını yoklamıştır. İstese "halife" olabilirdi.  O ise bunu elinin tersi ile itti.
25 Ekim 2015 tarihli www.yeniakit.com.tr. de  "Dilipak: Erdoğan başkan seçilirse halife olacak" başlıklı bir haber yayınlandı.
İlgili haberde aktarılanlar aynen şöyle:
"Gazetemiz yazarı Abdurrahman Dilipak, Toronto'da önemli açıklamalarda bulundu. Dilipak, "Hilafet şu anda TBMM'ye intikal etmiştir. Bu anlamda hükümet tarafından gereği yerine getirilmektedir. Tayyip erdoğan başkanlık sistemine geçerse, kendisi bu anlamda bütün islam beldelerinde, hilafete bağlı bölgelerde, muhtemelen kendisine müşavirler tayin edecek ve İslam Birliği'nin Beştepe'de temsilciliklerini açacak" dedi."
Bu açıklamaya "hayır" öyle bir şey yok açıklaması ya da yorumu geldi mi?


Not: İlgili haberin linki: http://www.yeniakit.com.tr/haber/dilipak-erdogan-baskan-secilirse-halife-olacak-102307.html

9 Mart 2017 Perşembe

YOLCULUK


Evler uzaklaştıkça küçülmeye başladı, bir süre sonra da görülmez oldu. İçimdeki fırtına gittikçe hızını artıran rüzgarın ağaç dallarını kırması gibi beni sarsıyordu. Çok beklemedim. Gelen yolcu minibüsüne bindim. içi tıka basa doluydu. Şoför esmer ve ciddi yüzlüydü. Yolcuların hemen hepsi ilçeye giden köylülerdi. Çoğunun üzüntüyle bakan gözleri vardı. Avurtları çöküktü, kasketlerinin kenarında saçları birer diken gibi uzanıyordu. Minibüse binince tüm gözler elinde kırık dökük bavul, sırtında eski bir paltoyla gurbete gittiği her halinden belli olan bana çevrildi. Kırlaşmış kirli sakalı ile yaşlı bir amca hafifçe geriye çekilerek "buraya gel oğul" diyerek yer gösterdi. Sessizce tarif edilen yere yanaştım. Sorgulayan, belki de acıyan gözlerde üzerimden dışarıya yönelmişti.  Kimsede çıt çıkmıyordu. Duyulan tek ses minibüsün homurtusuydu. Kısa bir sessizlikten sonra bana yer gösteren amca;
"Yolculuk nereye oğul" dedi kısık bir sesle
"Gurbet" deyiverdim fazlaca açıklama yapmadan. Tek kelime ile "gurbet".
"Peki" dedi aynı kısık sesle, " evde oturup baharın gelmesini bekleyeceğine gurbette olsa rızkını çıkarmaya gitmek ne güzel."
Yaşlı amcanın yanında ayakta duran kısa boylu, ablak yüzlü yolcu orta yere konuştu;
"Gurbetin, sılanın nesi güzel" dedi. "İnsan gurbete neden gitsin? Bu yaşta kırık bavulla gurbetin yolunu, çilesini neden çeksin?" diye acı dolu bir sesle konuştu.
Yaşlı amca gerginleşen yüz hatları ile "boş konuşuyorsun" dercesine adamın yüzüne baktı.
"Bir insan gurbete neden gider? Elbette gitmesini gerektiren bir durum vardır. Midesi ve mutfağı boş yaza kadar oturup beklese daha mı iyi? Hangimizin durumu iyi de gurbete gidip para kazanmayı istemiyoruz? Hangimizin çektiği çile, sıkıntı diğerinden farklı? "
Bir başka yolcu atıldı, "Gurbetin yoluna neden çıkılır? Gurbetin çilesi neden çekilir? İşsiz aşsız bahara kadar evlerde sobanın dibinde gün geçirmek daha mı iyi?"
Bu sözler karşısında kimseden ses çıkmadı. Herkes başını önüne eğdi. Derin düşünceye dalanlar minibüsün camlarından dışarıyı boş gözlerle seyretmeye başladı.
Yaşlı amca sözlerine devam etti. Söylenenleri tepkisiz, belki de içlerinde fırtınalar koparak pürdikkat dinliyorlardı.
Yaşlı adam omuzunda taşıdığı yükün ağırlığıyla.
"İç dünyamız bir kargaşa içinde. Yalpalayarak yürümeye çalışıyoruz. Kendimizi kandırmaya lüzum yok. Hayatımızı, geleceğimizi yeniden kurmamız gerektiğini anlamamız lazım. Hangimizin sağlam, kalıcı bir işe ihtiyacı yok? İş deyince de gurbet akla geliyor. Çocuklarımız da bizler gibi kuru soğana mı muhtaç olsun. Yoksa doğru bildiği yolda, değer yargılarına sahip çıkarak mı yürüsün. Gurbette de olsa, köyde de olsa ayağına çelme takmak isteyen olmayacak mı sanıyorsun. Bırakalım çocuklarımız ekmeğini kazansın. Onlara engel olmayalım. Gurbet de sılada zordur. Zorunlu olmadıkça insan ata yurdunu bırakıp yaban ellere gitmek istemez. Elinde kırık bir bavulla yola çıkmak hiç istemez."
Yaşlı amca doğru söylüyordu. Gelecek dünkü zorluklarla, yoksulluklarla, çilelerle devam etmemeliydi. Kısacası kendimizi aşmalı, mücadele etmeliydik. Yazgı oturarak değil çalışarak değiştirilebilirdi. Son yıllarda kırsalda iş ve aş umudu ile yola çıkanların gidiş sebebi de bu değil miydi.
Yol boyunca başka da pek konuşan olmadı. Kasketlerinin kenarında diken gibi uzanan, dağınık ve uzamış saçları yüz hatlarını kapatan yolcular derin bir düşünceye dalmışlardı. Oturdukları yere sıkıca yapışmış, kızgın mı yoksa soğukkanlı, umursamaz mı oldukları donuk suratlarında pek de belli değildi.
Umarsızlık ve kayıtsızlık zaman zaman beni öfkeye boğuyor, yoruyordu. İnsanlar neden hep başkalarından bir şeyler bekler de kendisine gelince yapmaktan kaçınırdı? Başkalarını eleştirmek, hatalarını söylemek kolaydı da kendi hatasını neden görmezden gelirdi? Boş vermişlik, var olanı daha da ileriye götürmeme kayıtsızlığı neden başvurulan bir durumdu?

Zihnimi yoran sorulara cevaplar ararken bir yandan da, konuşmalar sırasında, hiç konuşmadan, konuşulanları duyduğuma dair hiç bir belirti göstermeden yaşlı amcayı dinliyordum. Ayazda yanmış sert çehresinde iri elmacık kemikleri dikkat çekiciydi. Elleriyle sakalını sıvazlayıp, içeriye çökmüş hissi veren kısık gözlerini yolcular üzerinde gezdirerek ağır ağır ama dokunaklı konuşuyordu. Yılların deneyim ve birikimi onu kırsalda kendi yaşamı için belli ki bilge kişi yapmıştı.

24 Şubat 2017 Cuma

ANNEDEN EVLADA...

Geleceğe dair düşünceler duygularımı alt üst ederken günler sonra ekim ayı başlarında beklediğim haber nihayet radyoda saat başı verilen ajans haberlerinde tekrarlanıyordu. Öğretmen atama listeleri açıklanmıştı. Hem gururlu, hem huzurlu, hem de mutluydum. Annem ve babamda göreve atanmam nedeni ile rahatlamışlardı. Herkeste bir sevinç bir coşku vardı o gün. Okulu bitirene kadar hem ben hem babam epey sıkıntı çekmiştik. Sadece ben değil kardeşimde askeri okulda okuyordu. Annem ve babam hem bana hem de diğer kardeşime her ay para yetiştirmenin derdindeydi. Kolay değildi bu.

Annem içinde tutmaya çalıştığı sevinçle gözlerimin içine baktı. Bir annenin çektiği sıkıntılara aldırmadan yetiştirdiği evladının başarısını kutsayan bir bakıştı bu. Karşılaşabileceği tüm kasvet ve karanlıklardan uzak sevecen ve gururlu bir bakış. Yemenisinin ucuyla nemlenen gözlerini silerken, sözcükleri özenle seçip belli belirsiz duyulan bir sesle "Oğul sende biliyorsun kırsalda elimizde olan bir kaç dönüm tarla ve bir kaç hayvan ile bugüne kadar bu çarkı döndürmeye çalıştık. Sizleri yetiştirmek için elimizden geleni yaptığımızı düşünüyorum. Bundan sonra senin ve gurbete giden kardeşlerinin yazgısı sizlerin elinde. Bizim yazgımız da dün ne ise bundan sonra da o olacak. Lakin gururluyuz. İçimiz sevinç ve inançla dolu. Önünüzde büyük bir gelecek sizleri bekliyor. Çaresizlikleri, acıları, korkuları, umarsızlıkları geride bırakıp geleceğe umutla sarılmanız lazım. Gittiğiniz yerin bunaltıcı havasından uzak durun. İnsan hayatını kutsal bilip ona göre davranın. Hele hele zengin fakir ayrımı hiç yapmayın. Yaşamınızda inançlı, özverili olun. Karşılaşabileceğiniz acılara dayanıklı olun. Gönlünüzde yiğitliği ve güzelliği barındırın. Allah yolunuzu açık etsin. Acı haberinizi duyurmasın."
Annem zarif ve inceydi. Yüzünde birer inci gibi parlayan kahverengi gözleri hüzünlüydü. Yorgunluktan olacak dudakları kupkuru, benzi soluk, bazen soluk alışları düzensizdi. Yüreğimde çarpıntı var derdi. Sofraya oturup bizimle beraber yemek yemezdi. Günlük yapılması gereken  işlerini bitirmenin telaşı ile ayak üstü bir şeyler atıştırırdı. Saçları koyu kumral ve çok güzeldi. Çok çalışırdı. Sabahın alacasında kalkıp evin tüm işlerini tek başına yapardı. Kahvaltısını ayak üstü yaptıktan sonra başlardı işleri düzene koymaya. Bazen işlere öyle dalardı ki etrafında olan bitenleri görmez duymazdı, kendinden geçmişçesine işler yarım kalmasın diye çabalardı. Evin işlerini bitirdikten sonra bizimle birlikte tarlaya gelir, bizden çok çaba gösterirdi. Dur durak bilmezdi. Tüm çabası ele güne muhtaç olmadan, zamanında işleri bitirmekti. Başkasına avuç açmanın onursuzluğunu yaşamak istemezdi.
(Batıda On Yıl'dan kısa bir bölüm.)
NOT: Öğütleri ile bizlere her daim yol gösteren anneme sağlıklı uzun  bir ömür diliyorum.