17 Nisan 2018 Salı

GENOVESE OLAYI NEDİR?



Öğrenmek bir tutkudur. Hangi yaşta olursa olsun insan mutlaka yeni bir şeyler öğreniyor. Ya gördüklerinden ya da yaşadıklarından.
Herkes öğrenmeli, tedbirini almalı yaşam bunu gerektiriyor.
Öğrenilenler bazen "yok artık bu kadarda olmaz"  dedirten şeyler olabiliyor.
Özellikle insanların yoğun olarak yaşadığı büyük şehirler başta olmak üzere, en ücra yerleşim yerlerine varıncaya kadar insanın kabul etmeyeceği olaylar her gün bir yerlerde yaşanıyor.
Bu dün de böyleydi bugünde böyle. Toplum yeterli eğitimi almadıkça, farkındalık olmadıkça da yaşanmaya devam edeceğe benziyor.
Televizyon haberlerini pek sık izlemem. Yani, haber saatidir televizyonu açıp haberleri izleyeyim diye bir düşüncem yoktur. Her gün birbirinin benzeri haberler insanın psikolojisini olumlu yönde etkilemiyor.
Lakin, eğer televizyon açıksa, haber saatiyse bazen haberleri ister istemez izlerim.
Çok fazla olmadı sanırım. Geçenlerde televizyon haberlerinde tekrar verildi.
Bir çok televizyon haber izleyicisinin dikkatini çekmiştir.
Ya da görsel ve yazılı medyada okunmuştur.
Yer 21 Ocak 2017 Taksim civarı.
Savcılıkça hazırlanan iddianameye göre " 21 yaşındaki biri evli, iki kadın, Taksim'de bir barda sabah saatlerine kadar eğlenir. Bardan ayrılan İki kadın, evlerine dönmek için taksi tutmak amacıyla Balo Sokak'tan Tarlabaşı Bulvarına doğru yürümeye başlar. Ancak aşırı alkollü kadınlardan biri yere düşer. Bu sırada yoldan geçen zanlı kadınların yanına gelir ve düşen kadını kaldırıp omuzuna alır. Bu duruma müdahale etmek isteyen diğer kadına tekme atıp bıçaklar. Omuzuna aldığı kadını arkadaşının  evine götüren zanlı ve arkadaşı kadına tecavüz eder."
Olayın kısa özeti bu.
Sokak ortasında serseri tipli insanlardan dayak yiyenler, tecavüze uğrayanlar, toplu taşım araçlarında uçan tekme atılanlar,
Bu olayların hangi birini sayacaksın ki.
Yardıma muhtaç durumda olanlar o kadar çok ki.
Ne yazık ki, yardıma ihtiyaç duyulan bir durumda, olaya tanıklık eden kişiler tepki vermekten, olaya müdahale etmekten kaçınıyor.
Bu durum "Sosyal Psikolojinin ilgi alanında olan Catherina (Kitty) Genovese sendromu, olayı, cinayetini" akla getiriyor.
Peki kısaca nedir Genovese olayı?
"13 Mart 1964 gecesinde 28 yaşındaki Catherina Susan (Kitty) Genovese, New York'da çalıştığı bardan sabah saat 02.30'da evine doğru arabasıyla  yola çıkar. Arabasından indikten sonra saldırıya uğrar. Saldırı 35 dakika sürer. Ve bu saldırı 35 dakika içerisinde üç defa tekrarlanır. Kitty her yardım istediğinde saldırgan, kaçıp tekrar gelir. Bıçaklamaya ve darp etmeye devam eder. Etrafta olaya tanık olan 38(otuzsekiz) kişi ne kadına yardım eder, ne de polisi arar. Saldırgan olay yerine gelen olmadığını gördükçe dönüp tekrar saldırır. Genovese olay yerinde yaşamını yitirir..."
Toplumu dehşete düşüren bu tür olaylar duyarsız kalmanın, cehaletin, eğitimsizliğin, ahlâksızlığın bir sonucudur.

23 Mart 2018 Cuma

MONTAİGNE DER Kİ



“ Öfke ve kin doğruluğun sınırları dışındadır; bu tutkular yalnız işlerine akıllarıyla bağlanamayan insanların işine yarar. Doğru ve temiz işler hep ölçülü ve ağırbaşlıdır. Ölçü olmayan yerde kavga, gürültü ve haksızlık vardır.
Doğru yol uğrunda kendimi ateşe atabilirim; ama elden gelirse başkalarını yanmaktan korurum. Montaigne şatosu gerekirse herkesin evi ile birlikte yansın; ama gerekmezse kurtulmasına sevinirim. İşimin bana verdiği imkânlarla onu korumaya çalışırım.”

19 Mart 2018 Pazartesi

AYRIK OTLARI




"Kaybetmek" ve "kazanmak" bireylerin gerçeğidir. Lakin "teslimiyet" karanlığa hapsolmaktır. Birey karanlığa hapsolmamalıdır. Yaşanan acı ne denli zorlu olursa olsun dik durmasını bilmelidir. 

İnsanın başında yaşamı boyunca çok farklı olaylar geçer. Dayanılmayacak acıları çeker. Sevinçleri yaşar. Kaybettikleri "üzerine vurulan balyoz etkisi" yapar. Lakin "balyoz etkisini"  etkisiz hale getirmek yine ona düşer. 

Öyle anlar vardır ki tutunacak dal kalmaz. Tutunulacak dal elimizin altında, gözümüzün önünde kayıp gitmiştir.

Ve işte tam da o anda, o kayıptan sonra, boşluğa düşmemek için kalan dalların birbirine sıkı sıkıya sarılması lazım. 

Etraftaki ayrık otları, kuru dal parçaları asla yaklaştırılmamalıdır. O kuru dal parçaları ve ayrık otları iyi tanınmalı asla pes edilmemelidir.

Yaşanan acı ne denli ezici olursa olsun insan o acıyı unutmadan, yaşananları unutmadan, ama akıllı ve bilinçli bir şekilde yaşamı devam ettirmesi için kendisine yeni yol haritası çizmelidir.

Bir Çin atasözü, "Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orada güneş batıyor demektir" der. 

Güneşin batmaması için, karanlığın hakim olmaması için, aydınlığın devam etmesi için o küçük insanların büyük gölgelerinin oluşmasını önlemek gerekir. 

Bunun yolu ise hiç kuşkusuz acı ve sıkıntılara, yok oluşlara rağmen, kaybettiklerimize rağmen dik durmaktan geçer.

18 Mart 2018 Pazar

TARİH NASIL YAZILIRMIŞ ÖĞRENDİLER


Bundan 103 yıl önce 18 Mart 1915’te bizden silah ve mühimmat bakımından üstün müttefik kuvvetlerini batı’nın tam kenarında, Çanakkale’de durdurmuştuk. Çanakkale muharebelerinin en önemli sonucu, Türklerin çoğunlukta bulunduğu coğrafyayı korumuş olmasıdır. Bugünkü Türkiye’nin ve milletin varoluş sebebi buradadır.
Eğer 1915 yılında müttefikler Çanakkale’deki direnişi kırıp İstanbul’u işgal etselerdi, Osmanlı Devleti vaktinden önce sona erecek, Anadolu’da bir milli kurtuluş savaşı için şartlar gelişmemiş olacak ve belki de en önemlisi Mustafa Kemal hiç sahneye çıkamayacaktı.
Yine unutmamak gerekir ki, 1915’te Çanakkale cephesinin çökmesi durumunda Rusya yolu açılacağından, çok büyük ihtimalle çarlık rejimi ayakta kalacak ve aldığı İngiliz yardımı ile daha da güçlenerek Türkiye’nin doğusunu tamamen ele geçirecekti.
Müttefik devletlerin 1915 yılında Çanakkale’de durdurulmaları Osmanlı devletini yıkımdan korumuştur. Böylece Türk milletinin haritadan silinmesini önlemiştir. Kurtuluş Savaşı’nda da Çanakkale’den alınan güçle başarı elde edilmiştir.
Çanakkale muharebelerinde Britanya İmparatorluğu, Fransa, Hindistan, Avustralya, Yeni Zelanda, Senegal gibi ülkelerin askerleri ile savaştık.
Bu muharebelerde Türk insanı cephede ve cephe gerisinde muazzam bir direnç göstermiştir.
Çanakkale ruhu dediğimizde de bu direnç aklımıza gelmelidir.
Çanakkale muharebelerinde Mustafa kemal’in karar vericiliği ve yönetim tarzı savaşın gidişatında en önemli belirleyici rolü oynamıştır.
Mustafa Kemal’in karar vericiliği Türk askerinin inanılmaz mücadelesi ile birleşince Çanakkale geçilmez olmuştur.
I.Dünya savaşında Türk ordusunda lojistik destek ve kuvvetler arasındaki koordinasyon eksikliği ve devasa problemler de göz önüne alındığında Mustafa Kemal önderliğinde Türk askerinin özgüveni, sabrı ve kararlılığı ile gerçek bir destan yazdığı görülür.
Çanakkale’de her iki tarafında insani açıdan büyük kayıpları olmuştur.
Bu savaşlarda özellikle ülkenin gelecek vaat eden subayları da kaybedilmiştir. Çanakkale muharebelerinin her safhasında çarpışan Türk insanı canını dişine takmış, cephane sıkıntısına rağmen saldırgan devletlerin askerlerine geçit vermemiştir.
Bu konuda en güzel örnek 57.ci alayın “Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar gelebilir” diyen Mustafa Kemal’in emrini yerine getirmesi ve olduğu yerde düşmanla mücadele ederek şehit olmalarıdır. Bu mücadele bu emirle bütünleşen Türk askerinin tarihe altın harflerle kazıdığı başarıdır.
Türk milleti, kendi toprakları üzerinde yenilmeyeceğini ve esareti kabul etmeyeceğini bütün dünyaya kanıtlamıştır. Milli birlik ve beraberliğin büyük güçleri nasıl ezdiğini göstermiştir. Bu savaşlarda cephe gerisinde lojistik destek sağlayan, kurtuluş savaşında ise "Kağnı Kolları" oluşturan binlerce isimsiz Türk kadınının da yeri asla unutulmamalıdır.
Çanakkale savaşlarından yıllar sonra İçişleri bakanı Şükrü Kaya Çanakkale bölgesini teftişe gidecektir. Atatürk’ün yanına uğrar. Atatürk Kaya’ya şöyle der;
 "Çanakkale’yi ziyaret ettiğin zaman aziz şehitlerimizi de ziyaret edeceksin.Bu görevi yapacağına kuşkum yok!...Amma sen,dünyaya hitap edercesine konuşacaksın. Çanakkale’de yalnız bizim şehitlerimizi değil bu toprak üstünde kanlarını döken insanları da,o kahraman savaşçıları da saygıyla anacaksın!...."
 "Paşam, ben bunu yapamam. Çünkü bu sözler, ancak sizin söyleyebileceğiniz yüksek sözlerdir."
 "Söyleyeceksin!...Çanakkale’den dünyaya karşı böyle konuşacaksın, senin böyle konuşman gerekir!..."
Gece köşke gene geldiğim zaman Atatürk, elime yazılı bir kâğıt uzattı. Yapmamı istediği konuşmayı hazırlamıştı bile. Yabancı savaşçılara yapacağım konuşmanın sözcükleri şöyleydi:
“…Bu yurdun toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar!...Burada bir dost yurdun toprağındasınız. Huzur ve sessizlik içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız.
Uzak diyarlardan evlatlarını savaşa gönderen anneler… Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık BİZİM EVLATLARIMIZ OLMUŞLARDIR…”
O, dün yendiği uluslara karşı düşmanlık, kin beslememiş, en insanî, en uygar duygularla dostluk elini uzatmıştır.
Çanakkale’de bu vatan için toprağa düşmüş binleri saygı ile anıyorum.
”Vatan size minnettardır.”
   

Tevfik Yalçın’ın “Çanakkale Destan Çanakkale İnsan “ şiirini yazıya eklemek istiyorum.

Çanakkale Destan Çanakkale İnsan

Hangi çılgın bu savaşın kurduysa kurgusunu; 
Düşünmeliydi yok oluşun kaçınılmaz sonucunu.
 
Kolay değil inip gemilerden çıkmak tepeleri
 
Kim gelirse bir daha; çok ağır öder bedelini…
 

Bir şafaktan kalma sarı saçlı çocuklar;
 
Şimdi yatıyor Anzak Koyu’nun mavi sularında,
 
Tarih nasıl yazılırmış öğrendiler;
 
Çanakkale topraklarında…
 
Yenilmiş; başları önde dönerken ülkelerine;
 
Ulus olma bilincini verdik;
 
Katık etsinler diye geleceklerine…
 

Denizin üstünden düşman geldiler;
 
Öldüler, toprağın altından dost gittiler…
 
Çanakkale Destan! Çanakkale İnsan!
 


Savaşta düşman, barışta dost olduk,
 
Anıtlar diktik, bayrak çektik; selama durduk…
 
Haber saldık: Söz verdik ölenlerin analarına,
 
“Ağlamayın! Silin göz yaşlarınızı,
 
Onlar sonsuza dek bizimle kalacaklar,
 
Mehmetçik ile yan yana yatacaklar,
 
Çocuklarınız-çocuklarımız;
 
Çanakkale topraklarında uyuyacaklar…”
 

O günden, bu güne kalan sarı saçlı çocuklar!
 
Bir daha gelirseniz denizlerimize:
 
Dost gelin! Getirin sevginizi gemilerinizle,
 
Biz yine orada olacağız kır çiçekleri ellerimizde…
 


Denizin üstünden düşman geldiler; 
Öldüler, toprağın altından dost gittiler…
 
Çanakkale Destan! Çanakkale İnsan!
 
Toprak: Vatan! Altında yatan; Ölümsüz Atam!


8 Mart 2018 Perşembe

O,GECEYİ HAYATIM BOYUNCA UNUTMADIM. BEŞ YAŞINDAYDIM.


“Uğraştık, mücadele ettik yıllar boyu. Ama şimdi bakıyorum da, olmamış be arkadaşım. En yakınımızdakilerin bile kanayan yarasını görememişiz.”
Okuduğum bir roman da bu cümleler dikkatimi çekti. Yol haritasında, doğru bildiği rotada ilerleyen bir insanın çevresinde olan bitenleri görememesinin kabulüdür bu.
Bugün “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü”.
Tüm dünyada kadın sorunlarının ele alınıp çözüm yolları aranmasının yanı sıra, kadına yönelik şiddetin önüne geçilmesi için mücadele edilmesi gereken bir gün.
Lakin gerekli önlem ve tedbirlerin alınması, kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması için gerçekten atılması gereken adımlar atılıyor mu?
Sosyal medyada tartışıla dursun biz geçelim anlatmak istediğimize.
“O, geceyi hayatım boyunca unutmadım. Beş yaşındaydım.
Babam beni uykumdan uyandırıp,
‘Şimdi beni iyi dinle. Seni mutfak penceresinden aşağı bırakacağım, koşarak Hatice teyzenin evine gideceksin. Sabah olunca gelir seni alırım.’
Babam beni alelacele öptükten sonra, kollarımdan tutup mutfak penceresinden aşağı bıraktı. Arkamdan bağırdı,
‘Koş kızım koş!’”
Koşup Hatice teyzeye sığınır küçük kız.
Hava aydınlanmaya başlamıştır. Uyumak şöyle dursun, sabaha kadar gözleri kapıda, kalbi küt küt atarak korkuyla bekler.
Bir süre geçtikten sonra pencereden bakıp dışarıda neler olup bittiğini görmeye çalışır. Dışarısı polis kaynamaktadır.
Babası “koş kızım koş” dedikten sonra geride bıraktığı evlerinde gelen patlama seslerini hatırlar.
Hatice teyze ise dizlerine vura vura ağlamaktadır.
Sonrası…
Küçük kız kendini yetimhanenin müdiresinin karşısında bulur.
Müdire hanım yetişkin birine anlatır gibi anlatır…”Bundan sonra senin evin, ailen burası. Adın da Emine olacak. Sen artık devletin çocuğusun.”
Yeni adını ve yetimhaneyi hiç sevmez. Lakin çaresizdir küçük kız.
Aradan günler, yıllar geçer.
 Hatice teyze eskisi gibi Emineyi yetimhanede ziyaret etmemektedir. 
Yaşlanmış ve hastadır.
Emine bir gün izin alıp Hatice teyzenin yanına gider.
Gerçekten de Hatice teyze hasta yatmaktadır. Gözlerini güçlükle açıp Emine’ye bakar.
Son günlerini yaşamakta olan Hatice teyze beş yaşında yetimhaneye giden Emineye anne ve babası ile ilgili gerçeği anlatır.
Hatice teyzenin anlattığına göre “Emine’nin annesi ile babası çetin bir dağ köyünde tanışmışlar. Annesi köyün ağasının kızıymış. Babası da köyde öğretmenlik yapıyormuş. Birbirlerine sevdalanmışlar. Annesi daha on altı yaşındayken, babası onu çok zengin bir aşiret ağasıyla nişanlar. Adam evlidir… Babam bu durumda tek çözümün kaçmak olduğunu anneme söylemiş. Annem başta itiraz etmiş, “bizi öldürürler” demişse de babasına olan sevgisine fazla direnememiş. Bir yolunu bulup İstanbul’a kaçmışlar.
Annesinin ailesi ve nişanlı olduğu adam her yeri yakıp yıkmışlar ama onların izine rastlayamamışlar. Namus davasına dönüşmüş bu durum. “İkisini de öldürmeden bu leke temizlenmez “ diyorlarmış.
Babamın beni Hatice teyzeye gönderdiği o kara geceden bir gün önce haber gelmiş, “yerinizi biliyorlar, vakit kaybetmeden kaçın” demiş birileri… Kaçmak için sabahı beklemişler, ama beklediklerinden erken, gecenin köründe basmışlar evi.
Yetimhaneden ayrıldıktan sonra bir arkadaşı ile başlarını sokacak bir yer bulurlar. Arkadaşının sesi güzeldir. Küçük bir yerde şarkıcılık yapmaya başlar.
Emine de, ufak tefek dikiş işleri, temizlik ve mutfak işleri yapar.
Bir gün arkadaşı “Haydi hazırlan düğüne gidiyoruz” der.
Düğünde üniversitede okuyan bir gençle tanışır. Genç adam sıkılmadan pat diye “sana âşık oldum” der.
İlk defa bir erkeğin eli eline değen Emine kalkıp gitmeye çalışsa da genç adam bırakmaz. Emine ona “hayır” diyemez. Ne dediyse inanır. Tanıştıktan bir süre sonra gizlice evlenirler.
Evlendikten sonra eşinin kendinden yedi yaş küçük olduğunu öğrenir. Lakin hiçbir şey mutlu olmalarına engel değildir.
Lakin eşinin ailesi durumu öğrenir ve boşanmaları için baskı yapar.
Eşi, ailesinin isteğine fazla direnemez ve boşanırlar.
Emine hamiledir. İstemese de çocuğu doğurur ve zengin bir aileye evlatlık verir.
Aradan geçen yıllarda  ne iş bulduysa çalışır.
Yokluk ve sefalet içindeyken bir tanıdığının tavsiyesi üzerine, kumaş satılan bir mağazada çalışmaya başlar.
Dükkân sahibi iri yarı, çirkin mi çirkin bir adamdır.
Emine dükkân sahibinin bakışlarından korkmaya başlar.
Adam bir gün “Kız Emine bak ne diyeceğim sana, ikimizde yalnızız. Gel evlen benimle. Beraber yaşar gideriz…”
Korkudan titreyen Emine “Hayır, ben evlenmek istemiyorum” der.
Adam aldığı cevap sonrasında Emineye tecavüz eder. Bir gün hamile olduğunu öğrenir.
Çocuk doğduktan sonra, çocuğunu adamın yanında bırakıp kaçar oradan.
Çaresizdir.
Oradan oraya savrulan Emine bulduğu işlerde çalışır. Yarı aç yarı tok yaşar.
En sonunda geldiği ilçede lokantası olan Sefa ile tanışır.
Sefa çok iyi bir insandır.
Emine ile evlenir.
Günleri ilk başlarda mutlulukla geçer.
Ne Emine ne de Sefa önceki hayatlarını birbirine anlatmazlar.
Sefa genç bir öğrenciyken çok sevdiği kız arkadaşını bir çatışma ortasında kaybeder.
Kızın ağabeyi de Sefayı bacaklarından vurup sakat bırakır.
Lakin ölen kız arkadaşının ağabeyi Sefanın suçsuz olduğunu bilmektedir. Sefanın kız kardeşini canından çok sevdiğini de.
Arada yıllar geçmesine rağmen Sefa, Emine ile tanışıp, Emine’yi ölen Kız arkadaşına benzetip evlenmesine kadar evlenmez.
Ölen kız arkadaşının ağabeyi de bunu bilmektedir.
Sefa ile Emine birbirlerine anlatamadıklarını küçük birer deftere yazarlar.
Emine bir gün, Sefa’nın devamlı kilitli tuttuğu çekmecenin anahtarını evde unuttuğunu görür ve merakla çekmeceyi açıp defteri alır ve Sefa’nın yazdıklarını okur.
Sefa’nın kendisine anlatamadığı hayat hikâyesini o defterde öğrenir.
Aradan günler geçer.
Emine günden güle sararıp solmaktadır.
Sefa, Emine kendisine söylemese de hasta olduğunu anlar.
Gittikleri doktordan gerçeği öğrenirler.
Emine’nin fazla zamanı kalmamıştır.
Ve bir gün Emine bu dünyadan göçüp gider.
Sefa günler sonra, çekmecede Emine’nin yazıp bıraktığı hayat hikâyesini öğrenir.
Ölen kız arkadaşının ağabeyi ile oturup Emine’nin çocuklarını bulmaları gerektiğini konuşurlar.
Ve yukarı da girişte yazdığımı birbirine söylerler.
“Uğraştık, mücadele ettik yıllar boyu. Ama şimdi bakıyorum da, olmamış be arkadaşım. En yakınımızdakilerin bile kanayan yarasını görememişiz.”
 
Emine, çocuklarına hasret, büyük sıkıntılar, yokluklar, acılar içinde hayata tutunmaya çalışır.
Oysaki hayat acımasızdır.
Emine’ye de acımaz.
Yıkıp geçer.
Evet, bugün “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günüdür”
Kutlu oslun.



                                       

28 Şubat 2018 Çarşamba

BAKIŞ ACISI


İnsan sıklıkla yazdıklarında kendisini anlatır. Yaşadıklarını, acılarını, sevinçlerini, mutluluklarını. Geride kalan sesleri, renkleri, hayal meyal sisler içinde kalan bir kaç yüzü. Belki de zamanın acımasızlığında silinmekte olan anıları.
Değerli yazar arkadaşımız Hanife Mert'in yazdığı "Düş Batımı" ve " Bakış Acısı" romanlarında da bu gerçeği görürüz. Yazar kendi yaşadıklarını kurgu ile harmanlayıp anlatır. Çoğumuz anlatılanlara yabancı değiliz aslında. O anlatılanlarda kendimizi, dolayısıyla geçmişimizi bir kez daha sorgulama fırsatı buluruz böylece.
"Bakış acısı" 80'li yıllarda başlar sorgulamaya, anlatmaya. 
Yazar, bu konuda şöyle der "Zaman, peşinden gelenlere aldırmadan, hedefine varmaya odaklanmış bir olimpiyat koşucusu gibi hızla geçiyordu. Takvimlerden kopanlar da bir daha asla geri dönmüyordu..."
Bu umut veren bir manzara değildir. Geride kalanların geri dönmemesi. Oysaki insan mutlu olmak ister. Bu hem kendi için hem de başkaları için yerine getirilmesi gereken bir durumdur aslında.
Bazen mutlu olmak da yetmez. Çünkü, çekilen acılarda, felaketler de, umutsuzluk da, hepimizin içine çektiği hava da vardır. Ve ne yazık ki giden bir daha geri dönmez geriye.
Bir yerde okumuştum yıllar öncesinde. "Issız bir adada yapayalnız yaşamak zorunda kalsanız hangi romanları yanınıza alıp götürürsünüz?" sorusunu. Ve ihtimaldir ki verilecek cevaplar sıklıkla "dünya edebiyatından, Fransız ve Rus edebiyatından" romanlara dair olurdu.
Burada amaç sağlam eserler hakkında okuyucuya bir fikir vermekti elbette.
"Bakış Acısı" da yayınlandığı Eylül 2017 tarihinden bugüne ilk baskı adedini bitirmiş, ikinci baskıya geçmiştir. Demek ki okuyucu ilgili romanı benimsemiş, sahafların tozlu raflarında arar duruma gelmiştir.
Bu bağlamda yukarıdaki soruya verilecek cevaplardan biri de edebiyatımızda hak ettiği yeri bulan "Bakış Acısı" romanı olacaktır.
Yazarın dediği gibi; "Geriye dönüp baktığımda uzun uzun seyredebileceğim film şeridine dönüşmüş umutlarım, anılarım, hayallerim, hayal kırıklıklarım, anılarım, sevinçlerim, hüzünlerim ve tüm yaşanmışlıklarımı gösteren bir şerit..."
İlgili romanı okurken, kendi geçmişimizi de bir kez daha film şeridi gibi hatırlayalım.
"Temelden sarsılan  insanlar"... Hangimiz sarsılmadık ki temelden.
Her dakika iç dünyamızı sarsan yaşadığımız ütopyayı içselleştirmek için, temelden sarsılan yol haritamızı bir kez daha sorgulamak için, edebiyatın yaşamımızda vazgeçilmez bir varlık olduğunu unutmamak lazım.
Bildiğimizi zannettiklerimizi kesin doğru kabul etmemeyi, yeniden değerlendirme yapmayı, savrulmadan, ütopyaya ve umuda ihtiyacımız olduğunu unutmadan kendi yaşamımızı da tekrardan sorgulamalıyız.


23 Şubat 2018 Cuma

HER FİDAN KENDİ TOPRAĞINDA NEFESLENİR



Meraklı bir yapımız var. Köylüsüyle kentlisiyle ateşle barut gibiyiz her nedense. Etrafımızda yaşayanların işleriyle, yaptıklarıyla, davranışlarıyla yakından ilgileniriz. Kendi davranışlarımızı mercek altına alıp irdelemek yerine başkalarınınkini irdelemeyi severiz. Oysaki bunlar zaaftır, eksikliktir. Bu durumda en sevmediği diken burnunun ucunda biter insanın. Hayallerini, geleceklerini, düşüncelerini yıkmaya çalışırlar. Oysaki her fidan kendi toprağında nefeslenir. Farklı topraklar ona göre olmayabilir.
Toplumda yaşayan bireylere düşen önemli görev ve sorumluluklar vardır. Bu görev ve sorumluluklar; hem kendileri, hem çevreleri, hem aileleri için çok önemlidir. Uyulması gereken sorumluluklar ihmal edildiğinde toplumda bir takım sorunların baş göstermesi kaçınılmazdır. Hata yapan illaki başkasının vereceği kararı uygulamak ve yandaşlık yapmak durumunda kalır.
Sağır, kör, acımasız olmamak, dümeni başkalarının eline vermemek lazım. Kendi yönümüzü kendimiz bulmalı, yürüdüğümüz yolda kendi izimizi bırakmalıyız.

21 Şubat 2018 Çarşamba

AĞLATAN KUPON




“Afganistan’da Dünya Yiyecek Programı çerçevesinde her gün bir konteynır yiyecek çocuklara dağıtılıyor. Savaş ve doğal afetler nedeniyle her gün 400 çocuğun bir milyon yoksul nüfusuna katıldığı ülkede yiyecek kuponunu kaybeden bir çocuğun gözyaşları yürekleri burktu”
Haber böyle. Ne denir ki! Yoksulun mekânı coğrafyalarda her gün her an her saniye yaşanan dramlardan sadece biri bu.  1980’li yıllarda dünyanın gündeminden düşmeyen Afganistan, 1979 Sovyet işgali ile kaosa sürüklendi. Yetmedi 11 Eylül 2001 günü teröristlerin ABD’de gerçekleştirdiği ikiz kuleler saldırısı ile tekrar gündeme geldi. ABD ve Nato birlikleri ülkede şu an.
1994 sonbaharında ortaya çıkan Taliban’ın üç yıl gibi kısa bir sürede Afganistan’da ülkenin yüzde 90’ına hâkim olması, uygulamaları sonucu Afgan halkı açlığın, sefaletin ve geri kalmışlığın acımasızlığında bocalamaya başladı. Taliban gitti. Lakin militanları Afgan halkına göz açtırmıyor.
Evet, ne denir ki’ Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir derler. Olan yine yoksula olmaktadır. Emperyalizm ve savaş baronları ise ellerini ovuşturmakta. Afgan halkı ise bir lokma ekmek için aldığı kuponun kaybına ağlamakta.
Afganistan'daki çocukların yaklaşık yüzde 45'inin, anne karnından itibaren ciddi gıda yetmezliği çektiği ve bu nedenle ülkede yüksek oranda anne ve çocuk ölümleri yaşandığı uzmanlarca belirtiliyor.
Bir zamanlar çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapan ve yine bir zamanlar dünyanın en önemli ilim ve kültür merkezlerinden olan Afganistan'da, işgal ve iç savaşların getirdiği fakirlikten dolayı başta çocuklar olmak üzere ciddi sağlık, gıda ve beslenme sıkıntısı yaşanıyor.