24 Mart 2017 Cuma

3 Mart 1924 TARİHİNDE "HİLAFET" KALDIRILDI

                                               İlgili haberde kullanılan görsel

3 Mart 1924 tarihinde "hilafet" kaldırıldı. Siyasal bir kurum olması nedeniyle kaldırılması isabetli olmuştur.  Lakin, o tarihte "hilafetin kaldırılmaması" için çalışanlar arasında Atatürk'ün yakın çalışma arkadaşları da vardı. Onlar "hilafetin" kaldırılmamasını "hilafetin bir güç olduğunu" söylüyordu.
Oysa "halifelik" siyasal bir makamdı. O nedenle Atatürk "hayır" dedi. Kaldırılacak.
29 Ekim 1923 tarihinde "cumhuriyet" ilan edilmişti. Güç artık halkın elindeydi, halkı da Büyük Millet Meclisi temsil ediyordu. O halde halifeliğe gerek yoktu.
Büyük Millet Meclisi üyeleri de halkın oyları ile seçilip mecliste halkı temsil ediyordu. Oysa ki "halife" halkın oyları ile seçilen biri değildi.
Yakın arkadaşları halifeliğin kaldırılmamasında ısrarcı olup "siz halife olun" dediler. Atatürk yine "hayır" dedi.
Güç kaynağı olarak meclisi işaret etti.
Meclisin seçeceği cumhurbaşkanını ve hükümeti "temsil" görevi ile yükümledi.
Kurtuluş Savaşı'nda verdiği mücadele de halkını yanına almıştır. Yaptığı her icraatta halkının nabzını yoklamıştır. İstese "halife" olabilirdi.  O ise bunu elinin tersi ile itti.
25 Ekim 2015 tarihli www.yeniakit.com.tr. de  "Dilipak: Erdoğan başkan seçilirse halife olacak" başlıklı bir haber yayınlandı.
İlgili haberde aktarılanlar aynen şöyle:
"Gazetemiz yazarı Abdurrahman Dilipak, Toronto'da önemli açıklamalarda bulundu. Dilipak, "Hilafet şu anda TBMM'ye intikal etmiştir. Bu anlamda hükümet tarafından gereği yerine getirilmektedir. Tayyip erdoğan başkanlık sistemine geçerse, kendisi bu anlamda bütün islam beldelerinde, hilafete bağlı bölgelerde, muhtemelen kendisine müşavirler tayin edecek ve İslam Birliği'nin Beştepe'de temsilciliklerini açacak" dedi."
Bu açıklamaya "hayır" öyle bir şey yok açıklaması ya da yorumu geldi mi?


Not: İlgili haberin linki: http://www.yeniakit.com.tr/haber/dilipak-erdogan-baskan-secilirse-halife-olacak-102307.html

9 Mart 2017 Perşembe

YOLCULUK


Evler uzaklaştıkça küçülmeye başladı, bir süre sonra da görülmez oldu. İçimdeki fırtına gittikçe hızını artıran rüzgarın ağaç dallarını kırması gibi beni sarsıyordu. Çok beklemedim. Gelen yolcu minibüsüne bindim. içi tıka basa doluydu. Şoför esmer ve ciddi yüzlüydü. Yolcuların hemen hepsi ilçeye giden köylülerdi. Çoğunun üzüntüyle bakan gözleri vardı. Avurtları çöküktü, kasketlerinin kenarında saçları birer diken gibi uzanıyordu. Minibüse binince tüm gözler elinde kırık dökük bavul, sırtında eski bir paltoyla gurbete gittiği her halinden belli olan bana çevrildi. Kırlaşmış kirli sakalı ile yaşlı bir amca hafifçe geriye çekilerek "buraya gel oğul" diyerek yer gösterdi. Sessizce tarif edilen yere yanaştım. Sorgulayan, belki de acıyan gözlerde üzerimden dışarıya yönelmişti.  Kimsede çıt çıkmıyordu. Duyulan tek ses minibüsün homurtusuydu. Kısa bir sessizlikten sonra bana yer gösteren amca;
"Yolculuk nereye oğul" dedi kısık bir sesle
"Gurbet" deyiverdim fazlaca açıklama yapmadan. Tek kelime ile "gurbet".
"Peki" dedi aynı kısık sesle, " evde oturup baharın gelmesini bekleyeceğine gurbette olsa rızkını çıkarmaya gitmek ne güzel."
Yaşlı amcanın yanında ayakta duran kısa boylu, ablak yüzlü yolcu orta yere konuştu;
"Gurbetin, sılanın nesi güzel" dedi. "İnsan gurbete neden gitsin? Bu yaşta kırık bavulla gurbetin yolunu, çilesini neden çeksin?" diye acı dolu bir sesle konuştu.
Yaşlı amca gerginleşen yüz hatları ile "boş konuşuyorsun" dercesine adamın yüzüne baktı.
"Bir insan gurbete neden gider? Elbette gitmesini gerektiren bir durum vardır. Midesi ve mutfağı boş yaza kadar oturup beklese daha mı iyi? Hangimizin durumu iyi de gurbete gidip para kazanmayı istemiyoruz? Hangimizin çektiği çile, sıkıntı diğerinden farklı? "
Bir başka yolcu atıldı, "Gurbetin yoluna neden çıkılır? Gurbetin çilesi neden çekilir? İşsiz aşsız bahara kadar evlerde sobanın dibinde gün geçirmek daha mı iyi?"
Bu sözler karşısında kimseden ses çıkmadı. Herkes başını önüne eğdi. Derin düşünceye dalanlar minibüsün camlarından dışarıyı boş gözlerle seyretmeye başladı.
Yaşlı amca sözlerine devam etti. Söylenenleri tepkisiz, belki de içlerinde fırtınalar koparak pürdikkat dinliyorlardı.
Yaşlı adam omuzunda taşıdığı yükün ağırlığıyla.
"İç dünyamız bir kargaşa içinde. Yalpalayarak yürümeye çalışıyoruz. Kendimizi kandırmaya lüzum yok. Hayatımızı, geleceğimizi yeniden kurmamız gerektiğini anlamamız lazım. Hangimizin sağlam, kalıcı bir işe ihtiyacı yok? İş deyince de gurbet akla geliyor. Çocuklarımız da bizler gibi kuru soğana mı muhtaç olsun. Yoksa doğru bildiği yolda, değer yargılarına sahip çıkarak mı yürüsün. Gurbette de olsa, köyde de olsa ayağına çelme takmak isteyen olmayacak mı sanıyorsun. Bırakalım çocuklarımız ekmeğini kazansın. Onlara engel olmayalım. Gurbet de sılada zordur. Zorunlu olmadıkça insan ata yurdunu bırakıp yaban ellere gitmek istemez. Elinde kırık bir bavulla yola çıkmak hiç istemez."
Yaşlı amca doğru söylüyordu. Gelecek dünkü zorluklarla, yoksulluklarla, çilelerle devam etmemeliydi. Kısacası kendimizi aşmalı, mücadele etmeliydik. Yazgı oturarak değil çalışarak değiştirilebilirdi. Son yıllarda kırsalda iş ve aş umudu ile yola çıkanların gidiş sebebi de bu değil miydi.
Yol boyunca başka da pek konuşan olmadı. Kasketlerinin kenarında diken gibi uzanan, dağınık ve uzamış saçları yüz hatlarını kapatan yolcular derin bir düşünceye dalmışlardı. Oturdukları yere sıkıca yapışmış, kızgın mı yoksa soğukkanlı, umursamaz mı oldukları donuk suratlarında pek de belli değildi.
Umarsızlık ve kayıtsızlık zaman zaman beni öfkeye boğuyor, yoruyordu. İnsanlar neden hep başkalarından bir şeyler bekler de kendisine gelince yapmaktan kaçınırdı? Başkalarını eleştirmek, hatalarını söylemek kolaydı da kendi hatasını neden görmezden gelirdi? Boş vermişlik, var olanı daha da ileriye götürmeme kayıtsızlığı neden başvurulan bir durumdu?

Zihnimi yoran sorulara cevaplar ararken bir yandan da, konuşmalar sırasında, hiç konuşmadan, konuşulanları duyduğuma dair hiç bir belirti göstermeden yaşlı amcayı dinliyordum. Ayazda yanmış sert çehresinde iri elmacık kemikleri dikkat çekiciydi. Elleriyle sakalını sıvazlayıp, içeriye çökmüş hissi veren kısık gözlerini yolcular üzerinde gezdirerek ağır ağır ama dokunaklı konuşuyordu. Yılların deneyim ve birikimi onu kırsalda kendi yaşamı için belli ki bilge kişi yapmıştı.

24 Şubat 2017 Cuma

ANNEDEN EVLADA...

Geleceğe dair düşünceler duygularımı alt üst ederken günler sonra ekim ayı başlarında beklediğim haber nihayet radyoda saat başı verilen ajans haberlerinde tekrarlanıyordu. Öğretmen atama listeleri açıklanmıştı. Hem gururlu, hem huzurlu, hem de mutluydum. Annem ve babamda göreve atanmam nedeni ile rahatlamışlardı. Herkeste bir sevinç bir coşku vardı o gün. Okulu bitirene kadar hem ben hem babam epey sıkıntı çekmiştik. Sadece ben değil kardeşimde askeri okulda okuyordu. Annem ve babam hem bana hem de diğer kardeşime her ay para yetiştirmenin derdindeydi. Kolay değildi bu.

Annem içinde tutmaya çalıştığı sevinçle gözlerimin içine baktı. Bir annenin çektiği sıkıntılara aldırmadan yetiştirdiği evladının başarısını kutsayan bir bakıştı bu. Karşılaşabileceği tüm kasvet ve karanlıklardan uzak sevecen ve gururlu bir bakış. Yemenisinin ucuyla nemlenen gözlerini silerken, sözcükleri özenle seçip belli belirsiz duyulan bir sesle "Oğul sende biliyorsun kırsalda elimizde olan bir kaç dönüm tarla ve bir kaç hayvan ile bugüne kadar bu çarkı döndürmeye çalıştık. Sizleri yetiştirmek için elimizden geleni yaptığımızı düşünüyorum. Bundan sonra senin ve gurbete giden kardeşlerinin yazgısı sizlerin elinde. Bizim yazgımız da dün ne ise bundan sonra da o olacak. Lakin gururluyuz. İçimiz sevinç ve inançla dolu. Önünüzde büyük bir gelecek sizleri bekliyor. Çaresizlikleri, acıları, korkuları, umarsızlıkları geride bırakıp geleceğe umutla sarılmanız lazım. Gittiğiniz yerin bunaltıcı havasından uzak durun. İnsan hayatını kutsal bilip ona göre davranın. Hele hele zengin fakir ayrımı hiç yapmayın. Yaşamınızda inançlı, özverili olun. Karşılaşabileceğiniz acılara dayanıklı olun. Gönlünüzde yiğitliği ve güzelliği barındırın. Allah yolunuzu açık etsin. Acı haberinizi duyurmasın."
Annem zarif ve inceydi. Yüzünde birer inci gibi parlayan kahverengi gözleri hüzünlüydü. Yorgunluktan olacak dudakları kupkuru, benzi soluk, bazen soluk alışları düzensizdi. Yüreğimde çarpıntı var derdi. Sofraya oturup bizimle beraber yemek yemezdi. Günlük yapılması gereken  işlerini bitirmenin telaşı ile ayak üstü bir şeyler atıştırırdı. Saçları koyu kumral ve çok güzeldi. Çok çalışırdı. Sabahın alacasında kalkıp evin tüm işlerini tek başına yapardı. Kahvaltısını ayak üstü yaptıktan sonra başlardı işleri düzene koymaya. Bazen işlere öyle dalardı ki etrafında olan bitenleri görmez duymazdı, kendinden geçmişçesine işler yarım kalmasın diye çabalardı. Evin işlerini bitirdikten sonra bizimle birlikte tarlaya gelir, bizden çok çaba gösterirdi. Dur durak bilmezdi. Tüm çabası ele güne muhtaç olmadan, zamanında işleri bitirmekti. Başkasına avuç açmanın onursuzluğunu yaşamak istemezdi.
(Batıda On Yıl'dan kısa bir bölüm.)
NOT: Öğütleri ile bizlere her daim yol gösteren anneme sağlıklı uzun  bir ömür diliyorum.

22 Şubat 2017 Çarşamba

HOCAM NELER OLUYOR...

Birkaç yıl önce, recep amcanın gözleri, az ötede beştaş oynayan torununu takip altında tutarken benim ikirciklenmem, uzaktan gittikçe yaklaşmakta olan korna sesleriyle bağırış çağırışlardan kaynaklanmaktaydı.
Etrafta kuşkucu bakışlar artarken, umursamaz görünsem de içim içimi yemekte.
Neler oluyor düşüncesinin Recep amcayı da telaşa verdiğini, gözlerini torunundan ayırmasından anlamak hiç de zor değildi.
Kısık bir sesle “Hocam neler oluyor?” derken seslerin gittikçe yaklaşmakta olduğu yöne bakıp olan bitenleri anlamaya çalışıyorduk.
Seslerden korkmuş olacak ki Recep amcanın torunu beştaş oynamayı bırakıp dedesinin elini sıkıca kavramıştı.
Çocuk dedim o zaman kendi kendime.
Anaya, babaya, dedeye ne kadar da muhtaç!
Kalabalık ilerideki dönemecin ucunda göründüğünde, arabaların etrafında koşuşturan başıkabak, yalın ayak takımının canhıraş bağırışları ve korna seslerinden seçim çalışmalarının olduğunu hatırlayıverdik; birbirimize sessizce gülümseyerek.
Hay Allah dedim içimden nasıl da unuttum!
Konvoy, göz alabildiğine uzanan yolun sağına soluna sıra sıra dizilmiş apartmanların önünden geçiyor.
Her biri ayrı renk tonunu yansıtan evlerin önünde gürültüyü, bağırış ve çağırışları duyanlar dışarı fırlıyor.
Kadınlar ise usulca araladıkları pencere pervazlarına dirsekleri ile yaslanarak seyre dalıyorlar, çocuklar içinse bulunmaz bir fırsat gibi algılanıyor şamata.
Hoparlörün sesinin sonuna kadar açık olduğu ve kimi hasta ve çocukların yataklarında canhıraş kalkmalarına neden olan “ Hoptirinam” türü bir şarkı etrafı kaplıyor.
Çocuklar mal bulmuş mağribi gibi oyunlarını bırakıp konvoyun peşine çoktan takılmışlar!
Şarkıya eşlik edenlerin bağırış ve çağırışları arasında, üstü açık Cadillac marka arabasına kurulmuş, kafasının üzerinde birkaç tutam saç olan, işlemeli ceketi, jilet gibi itina ve özenle ütülenmiş pantolonu, elinde tören kılıcı misali tuttuğu mikrofonu ve gözlerine taktığı siyah ve orantısız gözlükleri ile durmadan bağıran bir adam. 
“Değerli vatandaşlarım!…”
Gittikçe artan kalabalığın içinde bir türlü sözünün sonu nu getiremiyor.
Ağzının içinde belli belirsiz sesini duyurmaya çalışarak durmadan tekrar ediyor.
“ Değerli vatandaşlarım!…”
Üstü açık arabanın tekerlerinden yaklaşanların üzerine sıçrayan çamurdan, belli ki Cadillac ve eskortları varoşları şöyle bir dolaşmışlar önceden.
Takipçilerin bir kısmının ayakkabılarının çamur içinde olması da zaten görenlerin farklı düşünmelerine mahal vermiyor.
Ayaklarında çamura batmış pabuçları ile ellerine verilen renkli ve üzerinde parti amblemlerinin olduğu bayrakları sallayanların “yaşa varol…”
“En büyük başkan bizim başkan” sesleri arasına atılan “sloganların” da karışması…
Konuşmacıya bir türlü “ değerli vatandaşlarım…” cümlesini bitirmeye fırsat vermiyor.
Artan kalabalık ile birlikte ilerlemesi oldukça riske giren Cadillacın ve “bağırmaktan” bezmiş konuşmacının yolunun kesilmesinin yanı sıra, sağlı sollu yol boyunca ilerlemeye çalışan arabaların, yolcu taşıyan minibüslerin…
Karşıdan karşıya geçmeye çalışan vatandaşların el kol hareketleri ile birbirlerine “bak döverim…”
Dercesine bağırıp çağırmalarına şahit olunmaya başlanıyor sonrasında…
Bir yandan yolu açmaya çabalayan görevliler…
Diğer yandan “başkanım bu tarafa, başkanım buraya” sesleri…
Cadillacta ki adama yol göstermeye ve gönüllü trafik düzenleyicisi olmaya soyunanların çabası…
Gerçekten görülmeye değer bir olay olarak izleyenlerin hafızalarında yerini alıyordu…
Yapılmaya çalışılanlar karşısında “demek ki aday tanıtımları bu şekilde oluyor” düşüncesini edinen ve daha önce bu tür kalabalığa karışmamış olanlarca görevlilerin ve kalabalığın her hareketi dikkatle,  titizlikle ve merakla izleniyordu.
 Yürümenin kolay olmadığı kalabalık içinde birbirine omuz atanların dönüp “hırsla” birbirine bakmaları ise olağan karşılanıyordu artık.
Yol boyunca kalabalık içinde bulunanların davranışlarından…
Yapılan tanıtımın yeterince farkında olmadıklarını…
Devasa bir satranç tahtasının içinde yer alan şah-mat oyun kuralları gereği…
Kalabalıkla birlikte sürüklendiklerini görmek için kâhin olmaya gerek yoktu…
Onlar programlanan bir tanıtımın parçaları olduklarının ayırdın da olmadan ellerine verilen bayrakları sallaya dursunlar…
Gerçekte ise yolsuzlukların, çeşitli açık gizli dalaverelerin, çürümüşlüğün sona erdirilmesi…
İnsanca bir yaşam düzeninin gelmesini isteyen beklentilerinin…
Cadillac üzerinde “hitabet” sanatını icra etmeye başlayan konuşmacı tarafından algılanıp algılanmadığını ise zaman gösterecekti!
Recep amcanın torunu yarıda bıraktığı beştaş oyununa geri dönmüş; Recep amca da hafifçe öksürerek boğazını temizlemişti.
Sonar bana dönüp dudağının kenarında beliren hafif tebessümle…
Torununa gülümseyerek…
“Berat’ta şu ‘beştaş’ oyununu bir türlü bitiremezSanırsın satranç tahtasında piyonlarla şah-mat yapacak“ deyiverdi.

16 Şubat 2017 Perşembe

UMUDUM DAHA DA ARTTI

Şu günlerde atamadığım bir yorgunluk var üzerimde. İki satır bir şeyler karalamak, bir kaç sayfa kitap okumak zor geliyor. Arkadaşların yazdıklarını bile eskisi gibi okuyup yorum yazamıyorum. Kim bilir belki de neden yorum yazmıyor diye düşünenlerde vardır. Haklılarda. Onlara söyleyeceğim kabul edilebilir bir mazeretim yok elbette.
Hızla değişen gündemi takip etmekte beni bunaltıyor artık. Yine de şikâyet etmeye hakkım olmadığını düşünüyorum. Bugüne kadar dertlerden, yalanlardan, yanlışlardan, işsizlikten, geçim gailesinden, siyasetten çok konuştuk, okuduk, yazdık. Gelin bugünde biraz sevgiden, dostluktan, arkadaşlıktan bahsedelim.
Yıllar öncesi dostlarımla tekrar görüşmenin heyecanı var şu sıralar bende. Kar yağınca yolların kapandığı, beyaz kâbusun insanları esir aldığı yerleri hatırladım. O yıllardaki öğretmen arkadaşlarımı, beyaz uykularında değnekten atının sırtında koşuşturan çocukları, hastaları, yaşlıları, gençleri. Taştan evleri, minnacık pencereleri, yanı başında tezek yığınlarını. Ama yazın yaylasını, yeşil ovasını, kazını, kuşunu… İnsanlarındaki yürekten göze, davranışa ve söze yansıyan sevgi sıcaklığını hatırladım.
Dün gece sosyal medyaya takıldım. Aslında fazlaca üzerinde durmadığım bir alan. Ne ki, iyi ki takılmışım. Altta trafik ışıkları gibi yanıp sönen uyarı bir iken beş oldu. Arayan dostlarımdı. Değer verdiğim sevdiğim, saydığım, çoğu zaman çok konuşmayan, dertlerini türkülerle dile getirenlerdi. Kimi öğretmen arkadaşlarımla görüşmeyeli ve konuşmayalı tam 32 yıl olmuştu. Onlarla konuşmak beni duygu seline boğdu. Yıllar öncesinin aydınlık günlerini tekrar yaşadım. Üzerine basıp geçenlere inat “sevgi ve saygı” hâlâ var. İyi ki de var…
Derken bir öğretmen arkadaşım aradı. Selamlaştık. Bir diğeri bir öğretmen arkadaşımın çocuğu idi. Benim eski bir öğrencim. Yürekten sevgisini kelimelerle bütünleştirmesine heveslendim. Zorluklarla savaşsa da şikâyetçi değildi. Bilinçliydi. Gazetelerden ve günlük haberlerden uzak değildi. Sevindim, umudum daha da arttı. İnsanların birbirinin üzerine basıp geçtiği, üç kuruş için insani değerleri savurduğu, hiçe saydığı günümüzde umudunu yitirmeyenleri görmek yıldızlar kadar uzak değildi artık.
Eskiden gecenin geç saatlerine kadar sohbetin koyulaştığı köy kahvehaneleri vardı. Yaşlıların anlattıklarını dinlemek ya da anlatmak bambaşka bir zevk olurdu. Kahvehanesi olmayan köylerde ya köy odası veya köy konakları vardı. Çoğumuz akşamın gelmesi için sabırsızlanırdık. O gecelerde köroğlundan, âşıklarımızdan, masallarımızdan bir şeyler söylemek adettendi. İnsan ömrünün kin ve kavgalarla tüketilmesinin ne kadar yanlış olduğu vurgulanırdı. Dostluktan, yardımlaşmadan, baharda yapılacak işlerden söz edilirdi.
Şimdilerde eski dostlarımızla bir araya gelemesek de teknoloji sayesinde karşılıklı konuşma ve geçmişi anma imkânı oluyor. Hal hatır sorup selamlaşıyoruz. Köy kahvehaneleri yerini teknolojiye bıraktı çoktan. Ama yine de o köy kahvehanelerini arıyor insan. O sıcaklığı ve içten söylemleri aynı odanın havasında solumanın yerini teknoloji dolduramıyor.
İki öğretmen konuşurda o konuşmada eğitimden söz edilmez mi? Başlıca konumuz eğitimdi. Eski ile yeniyi değerlendirdik. Eğitimin toplumsal bir işlev olduğunu, geliştirilmesi, yenileştirilmesi, yetenekli ve başarılı insan kaynağının yaratılması gerektiğini dile getirdik. Çağdaş dünyada yerimizi almak için rehberimizin akıl ve bilim olması gerektiğini, küreselleşen dünyada gelişen bilişim yeniliklerinden mutlaka yararlanılması gerektiği konusunda hem fikirdik. Ezberci bir eğitim yerine, öğrenci merkezli bir eğitimin olması gerektiğini, çağdaş normlara ancak bu şekilde varılabileceğini söyledik.
Giderek artan öğretmen sorunlarına çözüm üretmenin yanı sıra öğretmenlerin ücret sıkıntısının giderilmesinin önemini vurguladık. Bir ulusun kalkınmasında en önemli işlevin eğitim olduğunu, çocuklarımızın akıl ve bilimin ışığında yetiştirilmesi gerektiğini, çağdaş bir ulusun çağdaş bir eğitimle oluşturulabileceğini son söz olarak söyledik.
Ömrünü insanlık ve eğitim için harcamış olan Türkan Saylan’ı bir kez daha rahmetle andık.


22 Ocak 2017 Pazar

GİDERSİN


"Dur diyecek " yoksa eğer...
Zaten
"Eyvallah" demeden de çekip gider insan
Yaşanmışlıkları unutarak hem de
Belki tam öğle vaktinde gidersin
Belki güneş ortalığı kavururken
Ya da karlı bir günün öğle vaktinde yüzünü yakarken keskin bir ayaz.
Gideni seyreden varsa bir yerlerde
Ya da ılık rüzgârlar eserken gidersin.
İnsan işte insan...
Yürümek için doğrulduğunda başladı gitmesi
Devam ediyor halen.
Bazen hüzünlü...
Bazen bir gülümsemeyle
Bazen düşler içinde uyandığında bir gece yarısı
Yüreğinin üstünde hissettiğinde ağır yükü.
Ellerin ceplerinde gidersin,
Islak bir gök varken başının üzerinde
Sonra dön bak denize,
Yaşam ağaç dallarında büyürken
Rüzgârda kavrulurken nehir
Gidersin.

21.01.2013/ H.Güzel

7 Ocak 2017 Cumartesi

YAZILACAK HER CÜMLE DÜŞÜNÜLEREK YAZILMALI



Derler ki "her okur kendini okur", "her yazar da kendini yazar". Dolayısıyla insan kendini kuşatan, varlığını saran dış ve iç dünyasını yazar. Ve onlarca yılda süregelen ayak izlerinin bıraktığı öyküleri.
Gazetelerde ve web sitelerinde yazılanları çizilenleri okuruz. Yazılan çizilenlere farklı görüşlere sahip olanlar tarafından yorumlar yapılır. Kimi zaman yapılan yorumlar doğru olanı yansıtmaz. Yapılan yorum yapanın dünya görüşünü, yaşam anlayışını empoze etmek amaçlıdır.
Sosyal medya hesaplarında bunu yapanlara rastlamak şaşırtıcı değil.
Bu yaklaşım okurun zihnine soru tohumları eker, onları yanlış yönlendirip çıkmaz sokakta yalnız bırakır.
Oysa sorumluluk bilinciyle hareket edenin görevi, toplumsal duyarlılığı göz ardı etmeden düşüncelerini dile getirmektir. Fikir ve düşünce özgürlüğünün gereği de budur.
İnsanlara sığınak yapmak insanı nasıl ayakta tutarsa, yazmak ve okumak da insanı ayakta tutar. Varlık sebebimiz toplumun geleceğidir. Yazılacak her cümle düşünülerek yazılmalı.
Davranışlarımız dünyada tecrübe edilen, davranışlara sadık olmalı; etik anlayışımız hem kendimize hem çevreye zıt olmamalı.
Okurun yol haritasını bu davranışlar yönlendiriyor.
Farklı coğrafyalarda yaşayan insan o coğrafyanın şartlarına göre, fikirlerini beyan eder. Kendi anlayışına uygun olan neyse ona göre davranır. Toplum psikolojisinin ve algı yönetiminin bir sonucudur bu.
Buna algı yanılsaması da diyoruz.
Ancak fikir beyan ederken, yazarken yada çizerken dönülemeyecek kırmızı çizgiler geçilmemeli. Söylencelerle gerçekleri bir potada eritirken pek çok insanın bakıp göremediği ama kendi içinde derinlik barındıran gerçekler okura ulaştırılmalı.
Söz söylenip yazılı doküman haline gelmişse, velev ki doğru olan yazılmamışsa, aklıselim düşünüldüğünde, nasıl bir hata yapıldığı görülecektir. Kapsamlı araştırmanın gereğinin yerine getirilmediği de.
İnsan egosunda bencillik ve ben’lik kavramları vardır. Bu kavramların baskın olup olmaması da o kişinin ters köşeye yatıp yatmamasını etkiler.
Üstesinden gelebileceğimiz sorunlar her daim vardır. Sorunların üstesinden gelip, toplumu rahatlatıcı önlemler alma ve çözüm üretmekte.
Yaptığımız değerlendirmelerle sorunları daha da içinden çıkılmaz hale getirmemeliyiz.
Toplumu kutuplaştırmak, diğerini ötekileştirmek doğru bir yaklaşım değildir. Ortak paydada birleşmemek ve karar vermemek de.


3 Ocak 2017 Salı

KSANTOS(EŞEN)VADİSİ

Ksanthos(Eşen)Vadisi Akdağlar'dan beslenen çayın oluşturduğu ve adını verdiği bir bölge. Saklıkent Kanyonu'ndan Patara kumsalına uzanan vadi, yeşillikler içinde kaybolmuş şirin köyleri ve Lykia'nın antik kentlerini barındırıyor.