22 Eylül 2016 Perşembe

ŞORT GİYDİĞİ İÇİN TEKMELEDİLER

İnsan her yaşında ve yaşamının her döneminde bireysel ve toplumsal sorunlarla uğraşıyor. Sorunları bertaraf etmek, hayatını sorunsuz bir şekilde geçirmek için çaba gösteriyor.
Kimi zaman bu çabasında başarı elde ederken kimi zamanda çaresiz kalıyor.
Kaderin kargaşanın bitmediği ortama fırlatıp attığı birey, yakın ve uzak coğrafyalarda yaşanan savaşların, zorbalıkların, tiranca ideolojilerin özgürlüğünü tehdit ettiği bir zaman dilimini kendi iç dünyasında yaşıyor.
İşte tam da dünyada kitlesel bir yıkım yaşanırken kendi manevi ve ahlaki bağımsızlığını lekesiz korumak için mücadele veriyor.
Yakın ve uzak coğrafyalarda yaşanan tecavüz olayları, tacizler bitmek bilmiyor. Daha dün Konya'da oturduğu binanın asansörüne binmek üzere iken kendisini taciz edeni attığı çığlıklar ile yakalatan kadının iddialarına karşı tacizcinin basın mensuplarının "kadına cinsel tacizde bulundunuz mu?" sorusuna " Çek çek iyice çek. Ne tacizi? Edep var adap var" diyerek küfürler etmesi işin geldiği boyutun vahametini ortaya koyuyor.
Bayramın birinci gününde İstanbul Maslak'ta şort giyen bir hemşire saldırıya uğradı. Güvenlik kameralarına yansıyan olayda yediği tekme sonucu yüzünden yaralanan hemşirenin anlattıkları insanı dehşete düşürüyor.
Belediye otobüsünde kısa şort giydi diye yüzüne ansızın tekme atılan hemşirenin yaşadığı travma bir yana tekme atan çıkıp " her şey İslam hukukuna göre oldu" diye kendisini savunuyor. İyide tekme atma hakkını sana kim veriyor? Her önüne gelene tekme atma hakkına sahip misin? Çoluğumuz çocuğumuz sokakta gezemeyecek mi sizin yüzünüzden bu ülkede?
Bu olayın yankısı sürerken, fiziki saldırı boyutuna ulaşmasa da benzer bir olay Bursa Uludağ Üniversitesi metro istasyonunda yaşandı. "25 yaşlarında bir kadın ile 50 yaşlarında bir yolcu arasında yaşanan tartışma sırasında yolcunun kadına 'şortlu kadının başına gelenleri biliyorsun, kes lan sesini' " diyerek tehdit etmesi neler oluyor sorusunu bir kez daha gündeme getirdi.
Tarık Akan'ın vefatı sonrasında arkasından yapılan olumsuz yorumları da kabul etmek olanaklı değil. Tarık Akan'ı seversin ya da sevmezsin. Düşüncesine katılırsın ya da katılmazsın. Kimse çıkıp da katıl yada katılma demiyor. Sev ya da sevme demiyor. Lakin arkasından hakaret etmek niye?
Vefat eden bir insanın arkasından arsızca ve utanmazca yorum yapanlarla aynı kulvarda olmadığımız kesin. Bu kadar baskı ve ötekileştirmenin ne demokrasi ile ne de insan hakları ile bağdaşmadığı da.
Üzücü  ve istenmeyen durumlar yaşanıyor hala bu ülkede.
Adam çıkmış "perdesiz ev ya satılıktır ya kiralık" diyebiliyor. "3 yaşındaki kız çocukları amcalarının yanında külotla oturmamalı" diyebiliyor.
Adamlar 3 yaşındaki çocuktan tahrik oluyor mu demeli bu durumda? Bu durum nasıl değerlendirilmeli?
Yaptıklarıyla ilginç profil sergileyen, aydınlanmadan uzak, dar görüşlü, kendi kişisel egolarını pervasızca öne çıkaran kişilikler insanların demokrasi ve insan hakları çerçevesinde bireysel özgürlüğünü yaşamasını engelliyor.




18 Eylül 2016 Pazar

ZEYNEP


Sokağın sonuna bir an gözüm takıldı. Ta uzaklarda dimdik ayaktaydı Mehmet amcaların evi. Zeynep'i düşündüm bir an. Recebe vurgundu bir zamanlar. Lakin kader işte. Dayısının oğluyla evlendirilmişti istemese de Zeynep.
Kerpicin sıcaklığıyla dimdik ayakta duruyordu Zeyneplerin evi. Kahverengi- mor duygularını düşsel bir duyguyla yüreğinize sermiştir, yolun sonunda göz kırpan ev, alıp götürür sizi. Saçaklarında beliren mavi düşsel umudu serinliğinde yudumlar akşamın alaca karanlığında. Rahatlarsınız, hüzünlenirsiniz, umutlanırsınız o an; suları, bulutları, denizin maviliğini, ışığın yansımasını düşünerek.
Evrenin giz dolu müziğidir o an yaşananlar.
Ulaşabildiği her yeri, her kerpici, her taşı, her ağacı, her canlıyı güzel gösteren altın sarısı akşam güneşinin ışıkları altında kasabanın meydanının etrafını saran kahvelerden birinin kapısından girip boş masalardan birine doğru yürüdüm.
Okey şakırtıları ve yoğun gürültü arasında verdiğim selamı duyanların "hoş geldiniz hocam" söylemleri arasında söylediğim çayı masanın üzerine koyan kahveci hal ve hatırımı sorduktan sonra işinin başına döndü.
Kahvenin duvarları sanırsın dün yapılmış gibi boyalıydı. Duman kokusunu ve is lekesinin izlerini kaybetmek için bir kaç ayda bir kahvenin boya ve badanasının yapıldığını biliyordum.
Duvarları boyamakta ki amaç is ve duman izlerini gizlemekti.
Kahvede okey oynayanlar ve sohbet edenler arasında oturup sohbet ettiğim tanıdık biri olmayınca da kendi düşüncelerime dalıp gittim.
Ortaklar Köy enstitüsü mezunu Mehmet amcayla eşi Hatice ninenin yaşamını; kızları Zeynebi istemese de dayısının oğluna gönülsüzce vermelerini düşündüm.
Zeynep'in içinde bulunduğu durumu anımsadım.
Yirmi yıla yakın dayısının oğluyla evli kalan, bu zaman zarfında eşinin boş vermişliği, kahve ve içki düşkünlüğü, başka kadınlarla düşüp kalkma ve kazancını buralarda harcama alışkanlığı sonucu çocuklarına hem ana hem baba olmuştu.
"Yirmi yıl önce bir kadın olarak, gerçekleri görmek benim için zordu. Geçen yıllarda eşimin alışkanlıkları, saklı birkaç gerçekle yüz yüze gelmemi sağladı" diye dert yanıyordu Zeynep. "Mesela" diyordu "yıllar önce anam kardeşinin oğlunun kasaba dışında kentte yaşadığını, evlenip de kente yerleştiğimizde her şeyin daha güzel olacağını inandırmıştı beni."
"Lakin eşime duyduğum saygı zamanla yok oldu. Masumiyetini kaybetmişti çünkü eşim. Bakış açımızda değişiklikler vardı. O alışkanlıklarından vazgeçmeye yanaşmıyor, evin ihtiyaçlarına ayıracağı parayı başkalarıyla yiyip içiyordu. Uzun yıllar bu şekilde yaşadım. Boşanmayı ilk başlarda hiç düşünmedim. Çevre ne düşünür, anam babam ne der diye düşündüm, bağrıma taş bastım. Apartman temizliğine gittim, merdivenleri sildim, zenginlerin evlerini temizledim. Çocuklarımı kimseye muhtaç etmedim."
Zeynep'in bu anlatımları insanın yüreğini burkuyordu.
Yaşadıklarını "kader" olarak algılıyordu. Her ne kadar eşi eve bakmasa da, sorunlarla ilgilenmese de bu yaşadıklarını "kader" olarak uzun yıllar içinde taşıdı.
Yanıldığını ve yaşamın insanın kendi eliyle şekillendiğini anladığında ise aradan yirmi yıl geçmiş, kızları evlenme çağına gelmişti.
Yaşadığı acıyı anasına bir gün şu sözlerle açıklamıştı:
"İstemediğim bir evliliğe beni zorladınız. Geleceğime ben değil siz karar verdiniz. Hayır demeyeceğim dedim, kaderime boyun eğeceğim dedim. Başka da çare yoktu o yıllarda. Yıllardır yaşadıklarımın sonucunu siz vicdanınıza nasıl sığdırırsınız bilemem. Her an dudaklarınızda acı ve buruk bir tebessümle yaşayacaksınız. Beni düşündüren, babamın alnına sürülmek istenen kara lekenin babamı nasıl hırpaladığıdığıydı. Kararına hayır diyerek daha fazla hırpalanmasına gönlüm razı olmadı.
İşten çıkmasıyla babamın işini kaybetmesi, yeterli toprağa sahip olamayışımız benim hayatımı dönülmez noktaya getirdi. Eğitimimi yarıda kesmek zorunda kaldım. Yetmedi evlendirildim. Dayımın oğlu ile evlenmemi bana sormadınız bile. Yüreğimde taşıyacağım bir hançeri bana hediye ettiniz. Ömrünüzce bu vicdan azabından kurtulamayacaksınız bunu biliyorum."
Çünkü Zeynep'in gönlünde dayısının oğlu değil komşusunun oğlu Recep vardı. Lakin bunu kimseye anlatmadı, anlatamazdı, içine attı.

11 Eylül 2016 Pazar

ASLINDA SORARSAN HERKES ŞİKAYETÇİ

Mine Söğüt bir yazısında şunları yazıyor. "Yıllar önce, mimari usulsüzlüklere savaş açan bir derneğin üyeleri, yüksek yerlerdeki tanıdıklarına güvenerek yaptırdığı kaçak katlı (binayı) bir türlü yıktırtamadıkları nüfuzlu bir gazeteciyi alt etmek için dava açmaya hazırlanıyorlardı. Etkili olur diye gazeteciyle aynı apartmanda oturan ünlü bir yazardan da açılacak davaya müdahil olması için yardım istediler. Bir kafede buluşuldu. Olayın hukuksuzluğuyla ilgili detaylar yazara anlatıldı. Yazar anlatılan süreci sonuna kadar dikkatle dinledi. Hukuksuzluğuna ikna oldu. Ve "o kaçak katın bana hiçbir zararı yok. O yüzden bu davaya müdahil olmayı düşünmüyorum" diyerek toplantıyı bırakıp gitti.
Çok uzaklara gitti..."
Hukuksuz ve kaçak olarak inşa edilen bir binaya "o kaçak katın bana hiçbir zararı yok"  düşüncesi ile seyirci kalınması toplumsal ve bireysel duyarsızlığa iyi bir örnek. Bireyler şahsi çıkarlarını bir tarafa bırakıp toplumun çıkarlarını öncelikle  gözetmesi gerekme mi. Bugün o yazar soruna duyarsız kalır, yarın bir başkası  başka  bir soruna duyarsız kalır. Bu doğru bir yaklaşım değildir.
Bu sadece bir örnek. Yaşamın her anında yaşanan sorunlar diz boyu. Sokakta, caddede, toplu taşım araçlarında, parkta, trafikte uyulması gereken ve çok da zor olmayan kurallara itibar eden yok.
Kabadayılığa gelince ufak bir sorundan devasa sorun çıkartmakta da üstümüze yok. Misal seyir haline bir araç sollama yaptığında  "vay arkadaş sen beni nasıl sollarsın" deyip levyeyi eline alanın haddi hesabı yok. Maazallah külhanbeyliği kimseye kaptırmamak için elimizden geleni yapıyoruz.
Lakin, yardımseverliğin, yaşlıya büyüğe saygının anımsanmadığı bir kuşak yetişiyor. Ellerinde düşürmedikleri ve kim bilir ne zorluklarla alınan akıllı telefonlardan gözlerini ayırıp çevreye baktıkları bile yok.
Özellikle büyük metropollerde duyarsızlık tavan yapmış durumda.
Ataköy - Yenikapı metro hattını olduğu gibi, Ataköy - Uzunçayır Metrobüs hattını da sık kullanırım.
İlgili toplu taşım araçlarına engelliler, yaşlılar, hamile ve çocuklu kadınlar da binmektedir.
Oturma yerlerinde bu insanlara yer vermesi gerekenler kılını bile kıpırdatmaktan uzak, akıllı telefonları ile oyun oynamanın derdindeler. Çevrelerine dikkat ettikleri bile yok.
Vagonda ya da otobüste izlediğim gençler oldukça rahatlar.
Kimilerinin kulaklarında kulaklık kim bilir hangi sığ türkünün keyfini sürmekteler.
Aslında sorarsan herkes şikayetçi. Ama uygulamaya gelince "bana hiç bir zararı yok" varsın yaşlı, hamile, çocuklu, engelli olan zor şartlarda yolculuk yapsın bana ne düşüncesi yaygın gibime geliyor.




7 Eylül 2016 Çarşamba

İSTANBUL - SİNCAN


Bulutsuz gökyüzü altında Ağustos ortasına özgü, insanın vücudunu terden usandıran sıcaklar hakim. Güneş binaların arasına yansıyor. Sabah saat dokuz. Yolda yürüyenleri binaların gölgesine hapseden bir sıcak dalgası yüzümüze çarpıyor.
Metrobüs durağına kadar gölgeleri takip ederek yürüyoruz. Bunaltıcı havanın etkisiyle çok da ağır olmayan valiz gittikçe ağırlaşıyor. Otobüse bindiğimizde alnımızda biriken teri mendille silmemiz işe yaramıyor. Çünkü otobüsün kliması yeterli gelmediğinden bunaltıcı havanın etkisi geçmiyor.
Sıcak hava nem ile ortaklaşa sokakta yaşamı zorlaştırıyor.
Geçen ay Ankara'da yeğenimin düğününe gitmek için Sabiha Gökçen Havalimanına doğru Bahçelievler'den yola çıktık. Özel araç ile o yolu gitmenin bir anlamı olmayacaktı. İstanbul trafiğinin azizliğine uğramanın kaçınılmazlığı uçağı kaçırmamıza neden olabilirdi.
Bu bağlamda en iyisi Uzunçayır'a kadar Metrobüs ile gitmek, oradan da Sabiha Gökçen Havalimanına giden otobüse binmekti.
Sabah dokuzda yola çıkıp saat on iki de havaalanına varmak bıktırıcı olmuştu. Çıkış kapısında gerekli işlemleri yaptırıp uçağa bindiğimizde bir saatlik zaman daha geçmişti.
Sıkıntıdan ve stresten iyice bunalmıştık. Yaklaşık yirmi dakikalık rötarın ardından kalkan uçak yarım saat sonra Ankara Esenboğa Havalimanına indi.
Ankara İstanbul kadar bunaltıcı olmaz en azından nem azdır düşüncesi uçaktan inip binadan dışarıya çıktığımızda yanıldığımızı bize gösterdi. Bozkırın sarı sıcağı bunaltıyordu.
Havaalanından Ankara Kızılay'a Beltur otobüsü ile gittik. Oradan da Sincan'a gitmek için Emekli Sandığı Genel Merkezi'nin önünde kalkan otobüslerin bulunduğu durağa yöneldik. Lakin ilgili cadde boyunca mavi minibüslerin sıralandığını otobüslerden eser olmadığını gördük. Sorduğumuzda altı ay kadar önce alınan bir kararla belediyenin o durağı iptal ettiği söylendi.
Tek çıkış yolumuz kalıyordu. Sıhhiye'de bulunan Adalet Sarayı'nın önünden kalkan Sincan otobüs durağına gitmek.
Bindiğimiz taksi biz durağa getirip bıraktı. Bu seferde otobüs  bileti sorunu çıktı karşımıza. Toplu taşım araçlarında kullanılan kartım olmasına rağmen içinde yeterli para yoktu. Duraktakilere nereden doldurabiliriz diye sorduk. Metroyu işaret ettiler. Bıkkınlık veren bir durum devam ediyordu.
Sıcağın etkisiyle metroya gitmekten vazgeçtik. Özel Halk Otobüsüne bindik. Ankara Tren Garı'nın olduğu güzergahta yapımı devam eden Ankara Büyükşehir Belediyesi Kapalı AVM binasının önünde kapatılan yol nedeni ile servis yolundan giden araçların yarattığı sıkışıklık sonucu bir süre de orada bekledik.
Sonuçta ne mi oldu?
İstanbul'dan sabah dokuzda evden çıkan biz akşam saat beş buçukta Sincan'a ancak ulaştık.
Adı da hava yolu ile seyahat oldu!


13 Ağustos 2016 Cumartesi

BOZKIRIN ACIMASIZLIĞI

Dar sokakta rüzgar ve tozla boğuşurken önemsemediğim bir baş ağrısı gittikçe şiddetlenmeye başladı.  Ruhumun derinliklerinde bunaltıcı bir yalnızlığın ve belirsizliğin ağır yüküne var gücümle direniyordum. Ne yapmalıydım? Köy yaşamı beni sıkıyordu. Ruhumu acıtan bu durumdan kurtulmanın çaresi yeni bir iş olanağı olabilirdi. Öğretmen okulunu bitirmeme rağmen henüz atamamız yapılmamıştı. Acabalarla dolu günler bir biri peşi sıra, sabahın serin ışıklarını akşamın kristal ışıklarına bırakıp geçip gidiyordu. Şiddetini artıran baş ağrısı benim için sürpriz olmadı. Hissediyordum zaten kopmakta olan bu kızılca kıyamet içinde işlerin rast gitmeyeceğini ve bir çapanoğlu çıkacağını. Hislerim beni yanıltmamıştı. Ağrının geçeceğini umarak toz bulutunun ortasında göz kapaklarımı kapatarak yürüdüm. Bir ara ağrının şiddeti ile duvarın dibine yığılıp kaldım. Azalacağına şiddetini iyice artırdı. Tüm vücudum korkunç bir şekilde titremeye başladı. Başımı ellerimin arasına alıp sakinleşmeye çalışmam fayda etmedi. Hani migren ağrısı derler ya, şiddetinden insan vücudunda deprem meydana getiren ağrı, işte o derece dayanılmaz bir ağrıydı kaygılanmama neden olan. Bir süre duvarın dibinde öylece kalakaldım. Belli belirsiz griye kesti her yer. Az biraz soluklanıp kendime gelmeliydim.
Sabah kahvaltısından sonra yürümek , temiz havayı içime çekip, bozkırın sonbahar havasının tadını çıkarmak, belirsizliği aralamayan düşüncelerden uzaklaşmak, sessizliğin içinde kendimle baş başa kalmaktı amacım. Kısa bir yürüyüş düşünmüştüm aslında. İçim daralıyordu, geceleri uyuyamıyordum, vurgun yemiş gibiydim. Kendimi yalnız hissettiğim köyde iç huzurumu da kaybetmiştim. Yapabileceğimiz bir iş kalmamıştı, harmanın tozu çoktan bitmiş, kış hazırlıklarına başlanmıştı. Sonbahar mevsiminin bunaltıcı havasında  zümrüt renkli yaprakların sessizce toprağa düştüğü bu günlerde hüzün taşıyan rüzgârlar beni sürüklüyordu. Kerpiç ve taştan yapılmış duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Evler çok da dağınık değildi. Tekmil canlının kovuklarına çekildiği bu karmaşada  bir kez halsiz düştü mü adım atamakta zorlanıyor insan. Bu havada ne diye dışarıdayım ki sanki. Havanın bozacağı sabahtan belliydi. Yine de kendi kendime kızıp durdum. Böyle bir durumda dışarıda olmam doğru muydu yoksa yanlış mı diye düşünmenin vakti çoktan geçmişti. Gölgeler uzarken ürkek adımlarla eve doğru yürüdüm. Gökyüzünün o nazlı, değerli desenleriyle insanları adeta büyüleyen gri bulutları da işini bitirmenin kıvancı ile uzaklaşmaya başlamış, günün kristal ışıkları eşliğinde söğütlerin ve kerpiç binaların devasa gölgeleri belirmeye başlamıştı. Çakıl taşları boyası çoktan gitmiş ayakkabılarımın altında sağa sola kayıyordu. Etkisi azalsa da bir yandan aman vermeyen rüzgar ve şiddetli baş ağrısı ile diğer yandan da göz açtırmayan toz tabakası ile mücadele ediyordum.

Bir ara rüzgarın yavaşlaması ile rahatladım.  Hem bedenen hem psikolojik bir rahatlamaydı bu. Taş ve kerpiç duvarlara tutunup son bir gayretle kan ter içinde, dilim damağım kurumuş halde eve ulaştım.

7 Ağustos 2016 Pazar

ATALARININ MEZAR TAŞLARININ YÜKSELDİĞİ TOPRAKLAR

                                            Doğup büyüdüğüm köyden bir kış manzarası


Bu topraklarda sosyal bağlar inanılmaz güçlü olsa da nüfusun yaklaşık yarısı yoksulluk sınırının altında yaşıyor. İmece dışında insanların birbirlerine yardım etmeleri mümkün görünmüyor.  Yıl boyunca elde edilen gelirin yetersizliği paylaşımı da yardımlaşmayı da olumsuz etkiliyor. Zemherinin en şiddetli anında çaresizlik daha da artıyor. -30 derece soğukta kara, borana, tipiye karşı yapabilecek pek bir şey yok. İklimin acımasızlığının yanı sıra yolların da kapalı olması  artan ihtiyaçların karşılanamaması anlamına geliyor. Yoksulluğun ve çaresizliğin ne olduğunu anlamak için insanların mutfağına ve kilerine bakmak yeterli. Ve bu insanların kilerinde toprağından elde ettiği ürün dışında, çarşıdan pazardan alınan pek bir şey yok. Bu bir kırılma noktası olsa da çaresizler. Kaderlerine razı olmak zorundalar. Dertleri, meseleleri yerli yerinde durmasına rağmen kendilerini iyi hissetmeleri lazım. Bozkır toprağı onların geçmişi ve geleceği. Atalarının mezar taşlarının yükseldiği topraklar.
Bozkırın olgunlaştırmaya başladığı yüzümde endişe var. Tüm umudum para kazanmak, bir işe girmek, işsiz güçsüz dolaşmaktan kurtulmak. Henüz 21 yaşındayım. Öğretmen okulunu bitireli bir kaç ay oldu. Okulun bitmesi ile soluğu köydeki baba ocağında aldım. Baba ocağı benim için bir sığınaktı. Gidecek başka bir yerim olmadığı gibi yapacak bir işimde yoktu. Tek yapabileceğim babama köydeki işlerinde yardım etmekti.
Tekdüze sıkıntılı bir hayattan kurtulmak için para kazanmak önemli. Elbette yaşam bundan ibaret değil. Yaşamı doğru okumanın, kızgınlığın, küskünlüğün, tepkinin, alçakgönüllülüğün, olanla yetinmenin de bilincinde olmak lazım.
Babaya bu yaşta yük olmanın  çaresizliğin bir sonucu olduğunu biliyorum. Üstelik okul yıllarında beni harçlıksız bırakmamak için nasıl çabaladıklarını da. Tüm zorluklara karşı nasıl göğüs gerdiklerini de. Okulun bitmesi onları da sevindirmişti. Kendi ayaklarımın üzerinde duracağımı bilmeleriydi onları sevindiren.
Tarımla uğraşanların dışında öncü girişimcilerin, kırsalda göç edenlerin sayısı henüz çok az. Gidenlerin çoğu Avrupa ülkelerinde işçi olarak çalışma derdinde. Baba ocağında yeterli olanağın olmadığını biliyorlar. Endişeleri kendileri ve çocukları için. Yurt dışına gitmenin telaşında çoğu. Bu belki de onlar için bir kurtuluş olacak. Gittikleri yerde kısa sürede her ne kadar sıla özlemi duymaya, bağırları yanmaya başlayacak olsa da.
Günlerdir içinden çıkamadığım bir sıkıntı zihnimi kemirip duruyor. Geleceğin bulanıklığı, kafama dank ediyor, plan yapmamı imkânsızlaştırıyor. Hem yorgun hem huzursuzum, hem dünden hem önceki günden daha yorgun, daha huzursuz. Yorgun düşünceler, bedenimi daha da yoruyor. Çocukluğum zor koşullarda geçmişti. Tek isteğim okumak, iş güç sahibi olmaktı. Bozkırda yetersiz tarım arazisinde, çorak toprakta boy atmayan ekinlere tırpan sallamakla gün geçmezdi yoksa. Yazgının belirlediği zor yaşam koşullarının farkındaydım. Çorak, susuz ve verimsiz topraklarda kimseye muhtaç olmadan, tevekkülle yaşamanın yanı sıra  duraksamaların, bocalamaların, çaresizliğin de farkındaydım. Bozkır yaşamının kendine has zor yaşam koşullarını yüz yıllardır içselleştirmiş olanların içinde bulundukları yoksulluk ve yoksunluklarını bir çırpıda yok etmenin olanaksızlığının da farkındaydım. Kimi zaman bozkırın kavurucu sıcağında kimi zaman amansız kış koşullarında, sisinde, ayazında uzaklaşmak, kendime toprak işlemenin dışında farklı bir iş olanağı kurmaktan başka çare yok.

Çocukluğumdan bu yana sıklıkla katlandığım hayatı bir kez daha sırtlamak istemiyorum.  Ne annem, ne babam, ne de kardeşlerim toprakla boğuşmamı istememeli diye düşünüyorum. Kaldı ki onlarda zaten okuyup bu topraklardan uzaklaşmamı istiyor. Kendi çektikleri çileye daha fazla ortak olmamı istemediklerini de biliyorum. 

22 Temmuz 2016 Cuma

OĞUL GEL KAHVALTINI YAP

Uyandığımda güneş epey yükselmişti. Sabahın ilk ışıkları ile etrafı çınlatan bağırış çağırışlar yerini dinginliğe bırakmış, çocukların bağırış çağırışları da duyulmadığına göre tere yağı sürülmüş ekmek dürümlerini çoktan yemişlerdi. Gürültüyle yanan ocağın başında anam "oğul gel kahvaltını yap" diye seslendi. Ekmek sacının üzerinde ısıtıp arasına peynir koyduğu sıcak yufka ile bir bardak sıcak çayı bana uzattı. İsteksizce aldım. Aç durmakta olmazdı. Kahvaltımı yaptıktan sonra pencereden içeri sızan ışığın verdiği durulukla kapıyı aralayıp dışarı çıktım. Derin bir nefes aldım. Yaprakları rüzgarla hışırdayan ulu ağacın altına doğru yürüdüm.
Evden ayrıldığımda vakit öğleye yaklaşmıştı.  Tek başınaydım, yanımda kimsecikler yoktu. Yeni bir günün ışıkları etrafı aydınlatırken, serin bir havanın etkisiyle sokaklar ıssız ve sessizdi.  Çekingen bir güneşin ışıkları eşliğinde alacakargaların canhıraş bağırışları sessizliği bölüyordu. Ulu ağacın gölgesi altında bir süre durduktan sonra sıkıldım.  Ağacın yanında ayrılıp çakıl taşlarıyla bezenmiş dar sokağa saptım. Taştan ve kerpiçten yapılmış, beyaz toprakla sıvanmış sıvaları dökülmekte olan evler içlerinde kimsecikler yokmuş gibi sessizce bana bakıyordu. Yeşilliğini çoktan kaybetmiş, bozarmış topraklar yorgunluk ve derin bir sessizlikle evlere eşlik ediyordu. Etrafta fundalıklar, çalılıklar, güller yoktu. Bozkır alabildiğine geniş bir alanda uzanıyordu. Dağ yamaçlarında Alacadoğanlar, Şahkartalları düzlükleri seyretmekte. İddiasız topraklarda insanlar hayallerinin peşinde evlerine kapanmış yaz yorgunluğunun rehavetindeler.
Güneş evrildikçe hava bozmaya başladı. Deli bir yel esip gürlüyor. Önüne ne gelirse alıp götürüyor. Tek götüremediği şey hatıralarım ve yaşadıklarım. Köyün içinde kızılca kıyamet kopmak üzere. Bedenimi acımasızca döven yel sırtımdaki gömleği hiçe sayıp vücudumu ürpertiyor.  Etrafta bir tek söğüt yaprağı bırakmama telaşıyla estikçe esiyor. İnce toz tabakası etrafa savrulurken yoğun  toz bulutundan göz gözü görmüyor. Umutsuzca yorgun evlerin kuytularına sığınıyorum.  Fırtınalı dağlardan kurtulup, ölü bir bozkırda öylece kalakalmış gibi, öyle çaresizce. Yaz boyunca buralara bir tek damla yağmur düşmedi. Yakıcı bozkır sıcağında, görüp göreceğimiz tek bulut da uzaklarda bıraktığı yağmurdan arınmış olarak parlayıp durdu.
Her gün ufukta titrek bir ışıkla çarpıcı bir manzara göz alabildiğince uzanırken yaz boyunca hemen hergün mutsuz, hayal kırıklığına uğramış, ızdıraplar içinde hissediyordum kendimi. Yine baba ocağında, yine işsiz, yine geleceğimden endişeliydim. Kahır dolu günler birbiri peşi sıra  geçmiş, zümrüt yeşili buğday tarlaları yerini sarı bir renge bırakmıştı. Sararan, kuruyan otlar sanırsın beni işaret ediyordu. Dar sokağın kuytusunda üzeri düzleşmiş, kızıltoprak rengi taşa oturdum. Başımı ellerimin arasına alıp, etrafa boş gözlerle bakmaya başladım. Kızılca kıyamet kopuyordu. Bu bir serap değildi elbette mevsimin ve yaşamın bir döngüsüydü. Doğanın hırçınlığı karşısında aciz kalanlara doğanın verdiği bir ders olmalıydı bu.  Hazan mevsimini yaşıyordu yer gök, tekmil canlı.  

Mavinin ve grinin birleştiği, yoksulluğun ve acının coğrafyasındayım. Onlarca yıldır kuraklıkla boğuşan topraklarda, suyun olmaması yaşam için ölümcüldü. Sulu tarım yapma olanağı yoktu. Çünkü su yoktu. Çorak topraklarda devam eden yaşam mücadelesi köylerin kimliğini belirler. Bozkırın sessizliğini hiç kimse bozmak istemese de, bir deri bir kemik kalmış, kavruk yüzler her şeyi anlatır. Stres onların vazgeçilmezi. Çoğunun kendi işlerinden başka kaygıları yok. Kan ter içindeki köylü, yakıcı güneş altında, toprağı işler. Köylünün yaşayışında değişmeyen hep aynı durgunluk devam eder. Onlar günün yorgunluğu ile kendi derdindeler. Başkalarının çıkarlarıyla, yaşamlarıyla ilgilenmezler.

21 Temmuz 2016 Perşembe

YARALI YÜREĞİM


Yaşam için boş bir kâğıt sayfasıydık sanki
sanki kuşatılmış sokaklardaydık
yoksulluk ve ezilmişlik kavurmuştu yüzümüzü
yıllar hızla geçti gülüm
hüzünler, acılar, sevinçler, bilirsin
geride kalan anılarda
gözlerinde yağmur damlasını izlemek
kuşun kanadında ıslanan kızıl toprağı
şafağın karanlığında bekleyişi
yaşamın o derin sularını.

Ölümü, kayıp giden yıldızları
gül kokulu gözlerindeki derin vadileri
bir deniz kıyısını, ağaçları düşünmek
gökkuşağı rengindeki yaşamları.

Yaralıydı çocuk yüreğimiz
Yaşam için boş bir kâğıt parçasıydık sanki
Sanki duvardaki sararmış fotoğraflardaydık.

Hüseyin Güzel/13.08.2013/İstanbul