Şu
günlerde atamadığım bir yorgunluk var üzerimde. İki satır bir şeyler karalamak,
bir kaç sayfa kitap okumak zor geliyor. Arkadaşların yazdıklarını bile eskisi
gibi okuyup yorum yazamıyorum. Kim bilir belki de neden yorum yazmıyor diye
düşünenlerde vardır. Haklılarda. Onlara söyleyeceğim kabul edilebilir bir
mazeretim yok elbette.
Hızla
değişen gündemi takip etmekte beni bunaltıyor artık. Yine de şikâyet etmeye
hakkım olmadığını düşünüyorum. Bugüne kadar dertlerden, yalanlardan,
yanlışlardan, işsizlikten, geçim gailesinden, siyasetten çok konuştuk, okuduk,
yazdık. Gelin bugünde biraz sevgiden, dostluktan, arkadaşlıktan bahsedelim.
Yıllar
öncesi dostlarımla tekrar görüşmenin heyecanı var şu sıralar bende. Kar yağınca
yolların kapandığı, beyaz kâbusun insanları esir aldığı yerleri hatırladım. O
yıllardaki öğretmen arkadaşlarımı, beyaz uykularında değnekten atının sırtında
koşuşturan çocukları, hastaları, yaşlıları, gençleri. Taştan evleri, minnacık
pencereleri, yanı başında tezek yığınlarını. Ama yazın yaylasını, yeşil ovasını,
kazını, kuşunu… İnsanlarındaki yürekten göze, davranışa ve söze yansıyan sevgi
sıcaklığını hatırladım.
Dün
gece sosyal medyaya takıldım. Aslında fazlaca üzerinde durmadığım bir alan. Ne
ki, iyi ki takılmışım. Altta trafik ışıkları gibi yanıp sönen uyarı bir iken
beş oldu. Arayan dostlarımdı. Değer verdiğim sevdiğim, saydığım, çoğu zaman çok
konuşmayan, dertlerini türkülerle dile getirenlerdi. Kimi öğretmen
arkadaşlarımla görüşmeyeli ve konuşmayalı tam 32 yıl olmuştu. Onlarla konuşmak
beni duygu seline boğdu. Yıllar öncesinin aydınlık günlerini tekrar yaşadım.
Üzerine basıp geçenlere inat “sevgi ve saygı” hâlâ var. İyi ki de var…
Derken
bir öğretmen arkadaşım aradı. Selamlaştık. Bir diğeri bir öğretmen arkadaşımın
çocuğu idi. Benim eski bir öğrencim. Yürekten sevgisini kelimelerle
bütünleştirmesine heveslendim. Zorluklarla savaşsa da şikâyetçi değildi.
Bilinçliydi. Gazetelerden ve günlük haberlerden uzak değildi. Sevindim, umudum
daha da arttı. İnsanların birbirinin üzerine basıp geçtiği, üç kuruş için insani
değerleri savurduğu, hiçe saydığı günümüzde umudunu yitirmeyenleri görmek
yıldızlar kadar uzak değildi artık.
Eskiden
gecenin geç saatlerine kadar sohbetin koyulaştığı köy kahvehaneleri vardı.
Yaşlıların anlattıklarını dinlemek ya da anlatmak bambaşka bir zevk olurdu.
Kahvehanesi olmayan köylerde ya köy odası veya köy konakları vardı. Çoğumuz
akşamın gelmesi için sabırsızlanırdık. O gecelerde köroğlundan, âşıklarımızdan,
masallarımızdan bir şeyler söylemek adettendi. İnsan ömrünün kin ve kavgalarla
tüketilmesinin ne kadar yanlış olduğu vurgulanırdı. Dostluktan, yardımlaşmadan,
baharda yapılacak işlerden söz edilirdi.
Şimdilerde
eski dostlarımızla bir araya gelemesek de teknoloji sayesinde karşılıklı
konuşma ve geçmişi anma imkânı oluyor. Hal hatır sorup selamlaşıyoruz. Köy
kahvehaneleri yerini teknolojiye bıraktı çoktan. Ama yine de o köy
kahvehanelerini arıyor insan. O sıcaklığı ve içten söylemleri aynı odanın
havasında solumanın yerini teknoloji dolduramıyor.
İki
öğretmen konuşurda o konuşmada eğitimden söz edilmez mi? Başlıca konumuz
eğitimdi. Eski ile yeniyi değerlendirdik. Eğitimin toplumsal bir işlev olduğunu,
geliştirilmesi, yenileştirilmesi, yetenekli ve başarılı insan kaynağının
yaratılması gerektiğini dile getirdik. Çağdaş dünyada yerimizi almak için
rehberimizin akıl ve bilim olması gerektiğini, küreselleşen dünyada gelişen
bilişim yeniliklerinden mutlaka yararlanılması gerektiği konusunda hem
fikirdik. Ezberci bir eğitim yerine, öğrenci merkezli bir eğitimin olması
gerektiğini, çağdaş normlara ancak bu şekilde varılabileceğini söyledik.
Giderek
artan öğretmen sorunlarına çözüm üretmenin yanı sıra öğretmenlerin ücret
sıkıntısının giderilmesinin önemini vurguladık. Bir ulusun kalkınmasında en
önemli işlevin eğitim olduğunu, çocuklarımızın akıl ve bilimin ışığında
yetiştirilmesi gerektiğini, çağdaş bir ulusun çağdaş bir eğitimle
oluşturulabileceğini son söz olarak söyledik.
Ömrünü
insanlık ve eğitim için harcamış olan Türkan Saylan’ı bir kez daha rahmetle
andık.
