Bayram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bayram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2013 Perşembe

SÖZDE KÜRDİSTANI ÖZGÜRLEŞTİRECEKLERMİŞ!


Günlerdir rahatsızım. Ne bir gazete okuyacak durumdaydım ne de haberleri izleyecek. Ağır bir grip illeti yakamı bir türlü bırakmadı günlerdir. Bugün biraz rahatlamıştım. İnterneti açıp hem arkadaşların yazdıkları yazılara bir göz atmak, hem de haber sitelerinde günün gelişen birkaç haberine…
İlgili sitelerde öne çıkan haberlerin başında Diyarbakır’da Kürtlerin kutladığı Nevruz bayramı(!) haberlerine ve görsellerine yer verilmişti.
Aylardır kamuoyunu meşgul eden İmralı-MİT görüşmeleri, PKK elebaşı ile yapılan heyet görüşmelerinde gazete manşetlerine yansıyan tutanaklar, milliyetçilik tartışmaları, BDP milletvekillerinin Karadeniz gezisinde yaşananlar, PKK terör örgütünce Kuzey Irak’ta aylarca tutsak edilen kamu görevlilerinin teslim ediliş biçimi, Reşadiye katliamında yedi askerimizi şehit eden Süleyman Şahin’in resimlere yansıyan sırıtışları…
Kimi Kürt yazarlarının ve sosyal ağ paylaşımlarında Cumhuriyetimizin kurucusu yüce önder Mustafa Kemal Atatürk’e karşı yapılan hakaretler ve saygısızlıklar…

Nevruz nedir?
Hanife Mert’in yaren adlı bloğunda yazdığı kadarıyla “Nevruz Bayramı, Türk Milli Kültürü’nde baharın müjdecisi, gece ile gündüzün eşit olduğu ve tabiatın en adaletli günü olarak kabul edilir… Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat-it Türk adlı eserinde, bayram kelimesinin anlamını ‘ Bedhrem, halk arasında gülme ve sevinme, bir yerin ışıklarla ve çiçeklerle bezenmesi ve orada sevinç içinde eğlenilmesi’” olarak tarif ettiğini yazıyor.
Bugünkü ya da önceki günlerdeki Nevruz kutlamalarında öne çıkan nedir?
Baharın gelişinin kutlanması mı yoksa PKK terör örgütü elebaşının posterlerinin taşındığı, sözde renkli paçavraların taşındığı bir kutlama mı yapılmıştır.
Benim bildiğim bir ülkenin milli ve mahalli bayramlarında, kutlamalarında; o ülkenin bayrağı dalgalanır.
Diyarbakır bayram kutlama alanında bir tek Türk Bayrağı var mıdır?
Ya ne vardır?

Renkli paçavralar ve terör örgütü elebaşının posterleri.
Bu bağlamda benim vatanımda özgürce dalgalanmakta olan Ay- Yıldızlı Al Bayrağımın olmadığı, bilinçli olarak bulundurulmadığı bir ortamda kutlanan bayram benim bayramım olamaz.
O bayrak ki bu vatan toprakları için toprağa düşen, kanlarını feda eden Mehmetçiklerimizin bize bir hatırasıdır.
Nitekim bu duruma İç İşleri Bakanı Muammer Güler “Nefretle kınıyorum” diye tepki göstermiştir.
MHP Millet Meclisinde oturdukları sıralara astıkları Türk Bayraklarıyla durumu protesto etmişlerdir.
Sayın Başbakan “Bayrağın olmaması mesaja ters düşüyor; provokatif bir yaklaşım” açıklamasını yapmıştır.
Mensubu bulunduğu ülke bayrağını bayramlarda taşımayan…
Mensubu bulunduğu ülkenin kurucusunun posterleri yerine terör örgütü elebaşının posterlerine yer verenlerle ben bir araya gelip nasıl bayram kutlayacağım?

O terör örgütü ki yaklaşık kırk yıldan bu yana mazlum ve masum insanların kanını akıtmış, kurduğu pusularla binlerce ana kuzusunu şehit etmiştir.
Binlerce şehit ücra köy mezarlıklarında yatmaktadır. Gözü yaşlı anaların, babaların, yetim ve kimsesiz kalmış çocukların gözyaşlarıyla sulanmaktadır.
Günlerdir “Barış, kardeşlik” mesajlarıyla topluma mesaj vermeye çalışanların yaptıkları kutlamalarda bayrağa yer vermemeleri ne anlama gelmektedir?
Diyarbakır Nevruz kutlamalarında terör örgütü elebaşının mesajları okunmuş, Kandil’de bulunan KCK yürütme konseyi başkanı Murat Karayılan anında şu açıklamayı yapmıştır “ önder apo’nun başlattığı süreci kararlı bir şekilde hayata geçireceğiz…2013 Nevruzu çok tarihi bir aşamada karşılanmıştır… Kürt özgürlük mücadelesinin tüm Kürdistan’da çok önemli ve hassas bir aşamaya gelmiştir… Egemen devletler hazırsa, biz de barışçıl yollarla Kürdistan’ı özgürleştirmeye hazırız. Herkes bilmelidir ki, PKK savaşa da barışa da hazırdır.”

Nevruz Bayramı kutlaması adı altında yapılanlara bakar mısınız?
Şimdi bu açıklamaların manası nedir?
Sözde Kürdistan’ı özgürleştireceklermiş…
Bunu yaparken de örgüt elebaşının mesajında verdiklerini ya yaparsınız ya yaparsınız…
Yapmadığınız takdirde PKK savaşa da hazırdır diyebilmekte adeta meydan okumaktadır
Nitekim bir kısım PKK militanı dağdan inip Lice’de yapılan Nevruz kutlamalarına katılmışlar bir de konuşma yapmışlardır.
Bu bağlamda Hanife Mert arkadaşın bloğunda verdiği mesajlarla kutlanan Nevruzla, bu sözde Nevruz bayramı kutlamaları arasında bir bağ var mıdır?
Yukarıda verilen ve çeşitli internet sitelerinde haber başlıklarında kullanılan görsellerde de anlaşılacağı üzere terör örgütünün amacı açıkça ortadadır.
Bu nedenle Diyarbakır meydanında kutlandığı anlamda Nevruz Bayramı asla benim benimseyeceğim bir bayram değildir.
AKP Milletvekili Mehmet Metiner ise İlgili kutlamada Türk Bayrağının olmamasını "biçime takılmayın" şeklinde algılayabilmektedir...

28 Ekim 2012 Pazar

BİR BAYRAM GÜNÜNDE YAŞADIKLARIM

                        Heybeliada'da 'gün batımı' çok şey anlatmıyor mu?


Bayramın ikinci günüydü. Daha önceden İzmir’den gelecek olan halakızı ile eşi Nevzat’ın geldiklerini telefonla öğrendikten sonra bulundukları adresi alıp eşimle birlikte yola koyulduk. Nevzat Ramazan bayramı sonrasında çatıda anten direğini düzeltirken apartman boşluğuna düşüp ölen kardeşinin mevlidi nedeniyle İstanbul’daydı. Görüşmeyeli sanırım yedi sekiz yıl olmuştu. En son Aydın’a geldiklerinde görüşmüştük.
Nevzat cana yakın, hoşgörülü yanı ağır basan bir insan. Yanlarına gittiğimizde mevlit çoktan bitmiş, mevlide katılanlar apartmanın önünde dağılmaya başlamışlardı. Apartmanın önüne gidince adeta şoke oldum. Çünkü çocukluğumun birlikte geçtiği arkadaşlarımın bir kısmı da oradaydı. Duygusal anlar yaşandı.
Diğer bir halamın oğlu Metin’in hasta olduğunu söyledi Nevzat ve halamın kızı. Nevzat’ın arabası ile Metin’in Güngören’deki evine gittik. Ziyarette Almanya’da yaşayan Dursun amcam da vardı. Pek sık görüşmediğim, dahası yıllarca görüşmediğim ve artık benim için bir yabancı olan amcamın varlığı beni pek de alakadar etmemişti doğrusu.
Metin Güngören’in dar sokaklarında birbirine adeta yapışık olan apartmanlardan birinin ikinci katındaki evinde oturuyordu. Öğretmen olan kardeşi de bizimle birlikte gelmişti. Metin hastalığının verdiği çaresizlikle konuşuyordu. Onu öyle hasta ve çaresiz görünce içim burkuldu. Ağlamamak için kendimi sıktıkça sıktım. Acımı içime akıttım. Metin’in yanında ona daha da acı verecek duygusal anlar yaşatmamak için kendimi tuttum.
Dağ gibi adamı hastalık kısa zamanda esir almış, adeta eritmişti. Metin’in ellerini avuçlarımın içine aldım bir süre. Havanın soğuk olmamasına rağmen o eller adeta buz kesiyordu. Metin’e “üşüyorsun” dedim. Gözlerinin fersiz bakışlarıyla ağır ağır cevap verdi. “Evet, üşüyorum. Bugün aslında çok iyiyim. Bazen üşüme titremeye dönüşüyor” dedi. Bir kez daha çaresizliğin acımasız yüzüne şahit oldum.
Ne zormuş hasta birinin yanında ağlayamamak, gülememek, doyasıya konuşup hasret giderememek. Bunu bir kez daha anladım.
Metin’in yanında ayrıldıktan sonra Nevzat beni ve eşimi eve bıraktı. Akşam İzmir’e doğru yola çıkacaklarını söyledi. Fazla zamanının olmadığını söyleyince de eve gidelim ısrarımı bırakmak zorunda kaldım. Lakin hem oğlumu hem de kızımı görmek istediğini söyleyen halakızını kırmayıp çocuklar aşağıya indiler. Sonrasında homurdanan motor sesi alıp onları götürdü. Arkalarında el sallayıp bakakalmıştık.
Yoğun hüzün ve hasretlik duygularının bedenimi saran sıcaklığı henüz geçmemişken; internette konuştuğum bir arkadaş moralimin iyice bozulmasına neden oldu.
“Artık yeter” hocam diyordu. “İnan bıktırdılar beni. Akrabanın böylesi olmaz olsun. Dedikodunun, insanları birbirine düşürmenin, birinin arkasında konuşmanın böylesi ne görülmüş ne de duyulmuş şey” diye isyan ediyordu.
“Sakin ol. Neler oluyor anlat bir hele” dedim.
“Nesini anlatıyım ki hocam” dedi. “Babam vefat ettikten sonra annem evlerinde yalnız yaşamaya devam etti. Kardeşlerimin ve benim tüm ısrarlarımıza rağmen yanımıza gelmek istemedi. ‘Ben böyle rahatım. Evimde istediğim zaman yatıyor, istediğim zaman kalkıyorum’, sizlerin yanında rahat edemem.”
“İyi de bunda üzülecek ne var ki?”
“Mesele bildiğin gibi değil hocam. Annem arada sırada yanımıza geliyordu. Israrlarımıza dayanamayıp iki üç gün yanımızda kalıyordu. Tek başına sıkılmasın diye sıklıkla ya yanına gidiyor ya da telefonla konuşuyorduk zaten. Onun yalnız kalması aslında bizleri üzüyordu. Lakin yapacak şeyimizde yoktu. Yanımızda kaldığı sürede sıklıkla mızmızlanıyor, yapılan işlere gereksiz yere karışıyor, sorun çıkarmanın ve bir an önce evine gitmenin yollarını arıyordu.”
“Sonra?”
“Bayram günü annemi arayıp bayramını kutladım. İşlerim nedeniyle uzakta olduğum için yanına gidememiştim. Kendisiyle konuşup hal hatır sormak, dertleşmek istedim. Telefon açıp hatırımı sormadı demesin diye epeyce konuştum. Bir ara konuşmanın bir yerinde bacısının kızının aradığını söyledi. Bende ne güzel işte bak arayan soranın çok diye güldüm. ‘Bacımın kızı benim yalnız kalmamın nedenini sordu’ dedi bana. Sen ne cevap verdin deyince ‘ne cevap vereceğim beni çocuklarım istemiyor dedim’ dedi. Bacısının kızı da ayıp ayıp niye seni yalnız bırakıyorlar diye annemi iyice doldurmuş.”
Arkadaşı “hata üstüne hata desene diye” teskin etmeye çalıştım. Lakin o barut fıçısıydı bir kere. Tüm ısrarlarıma rağmen siniri bir türlü geçmiyordu.
“Teyzemin kızını aradım “dedi bana.
“Neden aradın peki?”
“Yaptıklarının doğru olmadığını, yanlış bilgilerle hareket ettiğini söylemek için” dedi.
“Ne dedin peki ona?”
“Bayram nedeniyle annemi aramışsın sağ ol. Lakin yalnız yaşaması konusunda kimsenin suçu yok. Meseleyi tam olarak bilmiyorsun. Bir kere annem hangi çocuğunun yanına gitse sorun çıkarıyor. Azami üç gün. Sonrası malum. Evinde oturması daha doğru bu durumda. ‘Sana gelince bu yaştan sonra bilip bilmeden kimsenin işine karışma’. Yaşının gereğini yapıp büyüklük yapsa, herhalde kimse yalnız kalmasına razı olmaz. O evinde rahat. Bildiğim kadarıyla abim ve diğer kardeşlerim ilgileniyorlar. İhtiyaçlarını gideriyorlar, telefonla sık sık arıyorlar. Ben de her gün telefonla arıyorum… Senin işin iç yüzünü bilip bilmeden ‘ayıp değil mi seni neden yalnız bırakıyorlar’ deyip hem annemi doldurman hem de çocuklarını zan altında bırakman doğru değil. Hiç kimse anasını tek başına bırakmaz. Nedenini sorgulaman lazım. Acaba çocuklarının yanında neden durmuyor diye. Neyse sen Almanya’da yaşıyorsun. Burada insanları birbirine düşürmeye kalkma. Bir gün olur söylediklerinden utanır, pişman olursun. İnsan sorunun nedenini bilip bilmeden kimseye laf etmemeli değil mi? Annen yıllar önce ‘kansere’ yakalanıp öldü. Hiç kimse çıkıp da ‘ananı kanser ettin’ diyor mu? Hastalık bu. Anneminkisi de huzursuzluk yapmak… Uzak dur bizden.”
“Peki, ne cevap verdi?”
“Bence sen bilir bilmez bana çok ayıp ediyorsun. İnan ki şaşkınlıktan başka bir şey gelmiyor elimden…”
“Sen ne dedin bu cevap üzerine?”
“Ben, bana söyleneni diyorum. Neyi bilip bilmiyorum ben? Aslında sizin bilip bilmeden laf etmeniz zoruma gidiyor. Uzaktan kaval çalmak kolay derler. Seninkisi de o hesap. İster inan ister inanma ‘doluya koyuyoruz boşalmıyor, boşa koyuyoruz dolmuyor’ hesabı bizde şaşkınız. Ne yapmalı bu durumda söyler misin? Dahası unutkanlık başladı onda. Beş dakika önce söylediğini beş dakika sonra ‘ben mi dedim ki’ diye unutuyor. Defalarca yalnız kalma dedik. Yanımıza almak istedik. O ‘ben evimde rahatım’ diyip direniyor. Gelse o evin masrafına ne gerek var oysa. Keyfine bak, rahat ol sen. Yalnızlık bizim değil kendisinin seçimi. Çok istiyorsan yanına al. Üç gün sonra ağlama yalnız…”
“Sonuç?”
“Hocam verdiği cevap iyice sinirlerimi alt üst etmeye yaradı. Kadın Nuh diyor Peygamber demiyor. Bildiğinden şaşmıyor.”
“Nasıl yani?”
“Bence sen birde kendine sor. Bu kadar eleştirme hakkını neden kendinde görüyorsun?...”
“Başkalarının işine karışma. Gerçeği bilip bilmeden konuşma. Söylediklerim hakaret değil. Gerçeği sana anlatmaya çalışıyorum. İster anla ister anlama. Fakat durum söylediğim gibi. Kaldı ki sen anneme ‘ayıp ayıp seni neden yalnız bırakıyorlar’ dedin mi demedin mi? Eğer söylediysen ben söylediklerimde haklıyım. Yok, ‘söylemedim’ diyorsan bende söylediklerimin hata olduğunu kabul edeyim.”
“Ben konuştuklarımı protokol(?) etmiyorum bir. İkincisi de iki insan arasında geçen sadece o kişileri ilgilendirir. Kimseye hesap vermem gerekmez. Konuyu da burada bitiriyorum…”
“Kırk senedir Almanya’dasın. Bizlerden uzak durdun ne kaybettin? Hiçbir şey. Bundan sonra da uzak dursan hiçbir kaybın olmayacak. Bizi rahat bırak. İnsanları birbirine düşürücü laflar etme. Senin nasıl yaşadığın konusuna kimse karışıyor mu? Yok. O zaman sen de bizlerin yaşamına karışma. Kaldı ki teyzenin beş çocuğu var. Haydi diyelim ikisi yanına almıyor. Ya diğerleri? Demek ki mesele senin düşündüğün gibi değil. Anlaşılan senin canın sıkılıyor! Eğlenecek, dedi kodu edecek başka birilerini bul.”
“Mesele anlaşılıyor. Lakin bunu bu kadar dert edinecek ne var ki? Kendini boşuna üzmüşsün. İnsanlar maalesef böyledir. Sıklıkla başkalarını birbirine düşürmenin telaşındadırlar. Kimileri laf üretmeyi sever. Çekememezlik, vurdumduymazlık, aymazlık, eğitimsizlik, ahlaki anlayışın zayıflığı, saygısızlık… Ne dersen de. Kimilerinin pek aldırmadığı kavramlardır.”
“Hocam biliyorum bilmesine de yapılanlar zoruma gidiyor.”
İşte böyle. Güzel başlayan, Metin’in hasta yüzünü görünce yerini hüzün ve acıya bırakan günün akşamında bir arkadaşın acısını ve isyanını da böylece dinlemek durumunda kaldım. Yaşananlar ne acı diye düşündüm. Boşuna dememişler “akraba bazen ‘akrep’ gibidir diye”.
Başkalarına hesap vermek bir yana asıl önemlisi; insanın kendi kendisiyle hesaplaşıp uzlaşmasıdır. Birilerini kısa ya da uzun vadelerle inandırmak, kandırmak neye yarar ki? Önemli olan sorumluluğun yerine getirilip getirilmemesidir. İnsan kendi vicdanına ve kişilik bütünlüğüne saygı duymalı, ona göre hareket etmelidir. Doğru olanı, iyi olanı yapabiliyor muyuz? Önemli olan da bu değil mi? Başkalar hakkında gereksiz yere söz söylemek doğru değildir.
İnsan düşünüyor aslında. Neden insan bir diğerine düşmanca davranır? Niçin yalanlar, yanlışlar yaşamı sarıp sarmalayan özellikler oldu? İnsanlar neyin peşindeler? İnsani değerlerimiz nerede? Başkalarını suçlamak bir yaşam biçimi midir? Ya da bu mudur yaşamak?