17 Ocak 2026 Cumartesi

DEĞERSİZLİK DUYGUSU


 İnsan bazen duydukları, gördükleri karşısında yüzünde acı bir tebessümle "bu kadar da olmaz" diye düşünür.

Gel gör ki, cehaletin tavan yaptığı kesimlerde "değersizlik" duygusu devam ediyor.
Başkaları tarafından biçilmiş bir değere ait olmaktansa, gerçeğe ulaşmak, doğruyu bulmak için çaba sarf etmek doğru seçenektir.
Hep diğerlerinin gözünden, sözlerinden kendini görüp neye layık olup olmadığını düşünmek yerine kendi değerini ve yol haritasını bulmalı insan.
Ve lanet olsun üçkağıtçı, ahlaksız, çıkarcı kesimlere lanet olsun...
Bu kargaşa içinde yaşamak insanın onuruna dokunuyor...
Bin kere dönsen o güne, bin kere ihanet edecekler sana...
Herkes doğasının gereğini yapar...
Çıkarcılık...
Ötekileştirme..
Rant anlayışı...
Saygısızlık...
Ahlaksızlık...
Ne derseniz deyin işte.
İnsanlar bu hale nasıl geldi..

ERTESİ GÜN UNUTURDUK


 Küçük şeylerle mutlu olmayı öğrettiler bize.

Ne her gördüğümüzü isterdik, ne de her istediğimiz olurdu.
Ama bunalımlara girip çıkmazdık.
Ertesi gün unuturduk.
Bir giydiğini bir daha giymemek, önüne konan yemeği beğenmemek ne haddimize.
Bunları sorgulayacak kadar zengin değildik.
Hani bir kıyafetin miras gibi büyükten küçük kardeşe kaldığı günlerden bahsediyorum.
Sökülenin atılmayıp dikildiği,
yıprananların yamalarla saklandığı günler.
İşte bu yüzden her anne iyi bir terzi ve her baba yenilerini alamadığı için içi biraz buruk olurdu.
Ama modayı yinede takip ederdik biz.
Mesela; ipten kemerlerimiz, çoraplardan eldivenlerimiz vardı.
İşte bu yüzden ekmek ve emek bizim için nimettendir.
Kaybetmemek için sıkı sarılırız ekmeğimize de,
sevdiklerimize de.

15 Ocak 2026 Perşembe

HEY GİDİ KOCA REİS


 Yeşil otları üstünde o düşsel toprağın kokusunu duyumsayarak uzun yıllar köylerde, kasabalarda, şehirlerin varoşlarında binlerce öğrenci yetiştirdim. Bu süreçte doğaldır ki birçok insanla tanışma fırsatım oldu. İstenen ya da istenmeyen çeşitli anlaşmazlıklara tanık oldum, yaşadım.

İnsan alıştığı, insanlarını tanıdığı bir yerden, tanımadığı, bilmediği bir yere giderken her daim çekingen davranmış, tedirgin olmuştur.
Kolay da değil bu.
Ev bulmak, taşınmak, okula ve çevreye alışmak hem zaman hem de sabır isteyen bir durum olmuştur.
Taşınmak elzemdi, lakin alışmak; alıştığın, benimsediğin yerden ayrılıp gitmek kolay olmuyordu.
Ayrılıp gitsen bile geride bıraktığın arkadaşları, dostları, öğrencileri unutmak da kolay değildi elbette. Kimileri ile telefonla da olsa konuşmak, hal hatır sormak; sağlık haberlerini almak, oğlunun kızının başarısını duymak insanı her zaman mutlu eder.
Lakin öyle anlar, durumlar vardır ki uzaklarda olan bir dostunun, arkadaşının yaşadığı bir acıyı duymak, haber almak insanı her daim üzen, kahreden bir durumdur.
Eylül 1999’da Aydın Germencik’e tayinim çıktığında da benzeri bir tedirginlik yaşamış; taşınmadan önce hem ev bakmak, hem de okulu ziyaret etmek amacıyla eşim ve o zaman henüz daha küçük olan oğlum ve kızımla kendi kullandığım arabayla Uşak’tan Aydın’a; oradan da Germencik’e gitmiştim.
Yola çıktığım gün 17 Ağustos Marmara depreminin olduğu gündü. Arabanın radyosundan deprem nedeniyle bölgede yaşananları; yıkılan binaları, yerle bir olan köy ve kasabaların haberlerini dinlerken; enkaz altında kaldığını düşündüğüm yüzlerce insanın ve yakınlarının o an çektiği acıları yüreğimde duyumsadım.
Depremin yarattığı moral bozukluğuyla yolumuzu tamamlamıştık.
17 Ağustos Perşembe günü okul müdürüyle görüşmek amacıyla, önce okula uğramış; Germencikli olan müdürün sıcak ve güler yüzlü karşılamasının verdiği cesaretle kiralayacağımız düzenli bir ev olup olmadığını sordum.
Okul müdürü kendi oturduğu mahallede tanıdığı bir komşusunun evinin kiralık olduğunu söyledi. Hep birlikte kalkıp eve bakmak için mahalleye gittik. Kiralık dairenin bulunduğu ev üç katlı bir binaydı. En alt katta Yaşar amca; orta katta da büyük oğlu oturuyordu. Kiralık olan üçüncü kat ise en küçük oğluna aitti.
Yaşar amca güler yüzlüydü. Saygılı, konuşmasını bilen biriydi. Konuşmasından yıllar önce ayaklarından geçirdiği bir rahatsızlık nedeniyle pek fazla sokağa çıkmadığını anlamıştım. Evin sahibi olan en küçük oğlunu seslemiş, gelince de eve bakmıştık. Yaşar amcanın saygılı yaklaşımı sonucu ben ve eşim evi kiralamak için kararımızı vermiştik. Lakin biz taşınana kadar evde yapılması gereken ufak tefek tamiratların yapılmasını söylemiş, belli bir kaparo vermiş ve anlaşmıştık.
O gün Aydın ovasının yakıcı sıcağına daha fazla dayanamamış; evi kiraladıktan sonra Uşak’ın serin havasına bir an evvel kavuşmak için yola koyulmuştuk.
Gerek Aydın ve gerekse Germencik; Denizli-Aydın arasındaki yerleşim birimleri; Büyük Menderes Ovasının devasa güzelliği; etrafın yeşil tarlaları; ormanlarla ve zeytin ağaçlarıyla, incir ağaçlarıyla kaplı dağları bizi adeta büyülemişti.
Yıllarca bozkırın çıplak arazilerine, susuz tarlalarına alışmış olan gözlerimiz o gün bayram yapmıştı. Yeşil bir bayram.
Aradan geçen günler sonrasında Sivaslı Ağaçbeyli kasabasındaki görevimi Manisalı bir öğretmen arkadaşa devredip; eşyaları da kasabadan tanıdığım bir arkadaşın kamyonuna yüklemiş; biz de çoluk çocuk kendi arabamızla Germencik’e doğru yola koyulmuştuk.
İkindi vakti ulaştığımız Germencik’te kamyondaki eşyaların boşaltılması için lazım olan bir iki taşıyıcının bulunması için ev sahibine telefon etmiştim. Hem de geldiğimizi bildirmek için. Gönderdiği bir iki değil tam yedi taşıyıcıydı. Gelenlere kamyondaki eşyanın üçüncü kata taşınması gerektiğini ve bu iş için talep edecekleri ücreti sordum.
İstedikleri miktarı duyunca önce inanamadım. Gerçek mi şaka mı bu dedim. İstediğimiz paraya ancak taşırız deyince; geldikleri için teşekkür edip; kamyoncu ve muavine dönüp ben de yardımcı olacağımı ve eşyayı taşımaları teklifinde bulundum. Kabul ettiler ve birlikte eşyayı taşıdık. Gerçi yorulmuştuk ama yaptığımıza değmişti. Çünkü istedikleri para miktarı eşyayı Uşak’tan Germencik’e getiren kamyon parası kadardı. Maaşımın o tarihte 261 milyon olduğu düşünülürse istedikleri miktar tamı tamına 75 milyondu. Böylece Germencik’te ilk dersimi almıştım.
Bu sokağa ilk gelişimdi. Sokak ve evler; pencereler, kaldırımlar, araçlar ve yakıcı bir esinti. Dışarısı mı sıcak yoksa içerisi mi diye düşündük ilk günlerde. Öylesine sıcak vardı.
Çarşıya oldukça yakındı bulunduğumuz sokak. Yüksek, yer yer bozulmuş kaldırımıyla hafif yokuş bir sokak. Sokağın tam köşesinde sola dönüldüğünde Germencik Lisesi ve Şehit Cafer İlköğretim Okulu; lisenin karşısında hükümet binası ve yanında da İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü binası vardı. Sokak aralarında her biri elli- yüz yaşında olan çam ağaçları sıra sıra diziliydi.
Okulların bulunduğu yerin anayola bakan tarafında el arabasına yerleştirdiği; kendi elleriyle yaptığı o nefis turşuyu satan turşucu ise gelen geçenlerin vazgeçemediği bir lezzeti tattırıyordu insanlara.
Sokağımızın az ilerisinde sağa dönüldüğünde genişçe bir alan vardı. Gerçi şimdilerde o alana birkaç katlı betonarme apartman yapıldığını duymuştum. İşte o zamanlar o boşluğun sol tarafında, iki katlı, düz damlı, önünde geniş sayılabilecek bir bahçesi olan evde oturuyordu Kenan amca. İki oğlundan büyük olanı yıllar sonra evlendirmiş, üst katı onlara vermişti. Dünya tatlısı bir de torunu olmuştu. Diğer oğlu ve eşiyle birlikte kendisi de alt katta oturuyor hala.
Ne zaman eşimle birlikte o tarafa gitsek mutlaka ak saçlı Kenan amcayı; koca Reisi, sıcak bir gülümseyiş ve kocaman bir sevecenlikle karşımızda bulurduk. Uzun yıllar kamyon şoförlüğü yaptıktan sonra Germencik’e yerleşmişti. Küçük oğlu ile oğlum aynı sınıfta ilkokula başlamışlardı. Tanışmamız bu vesileyle olmuştu. Her daim sorardı hocam nasılsın, bir isteğin, eksiğin var mı diye. Sağ olsun, sorması bile benim için önemliydi. Çünkü güvenebileceğim bir insan vardı artık.
Okuldan geldiğim zaman telefonu açar “hocam bu tarafa gel” derdi. “Biliyorum, yorgunsun ama gel yorgunluk çayını birlikte içelim, Emine ablan yeni demledi” derdi. Kenan amcayla zaman içinde baba oğul gibi olmuştuk. Öylesine sevgi dolu yüreğine alışmıştım ki. Germencik’ten ayrılmak çok zor oldu. Biliyordum ki geride kalan Koca Reis sohbet için beni arayacaktı.
Ankara’ya taşındıktan sonra uzun süre telefonla hal hatır sorduk. Sohbet ettik, dertleştik. Halen de konuşuruz, dertleşiriz uzaklarda olsak da.
Hey gidi Koca Reis. Duydum ki şu günlerde iyice yaşlanmış, saçların ap ak olmuş. Hoş bizde yaşlandık be koca reis. Bizim de saçlar artık beyaz. En çok neyi özledim biliyormusun koca reis. Seninle oturup rakı içip, sohbet etmeyi . Kendine iyi bak Koca Reis.
Pandemi nedeniyle artık ne yolculuk yapabiliyoruz, ne de eş dost akraba ziyaretlerini.
Ama ne yazık ki bir daha yüzünü göremedim Kenan amcanın.
Oğlundan aldığım haber beni iyice üzdü.
Koca Reis hakkın rahmetine kavuşmuştu.
Nur içine yat Koca Reis. Mekanın cennet olsun. Allah rahmet etsin.

13 Ocak 2026 Salı

TOHUMLAR ÇATLARKEN


 Tohumlar çatlarken

Zirveye yakın yerlerde seyretmeli ovayı
Sisi
Bulutu...
Nabız gibi yürekler güp güp atarken
Yüzükoyun yatıp dinlemeli toprağı
Tüm doğada yaşamın seslerini.
Önce adam olmalı...
Yaşama
Düşünceye saygı duymalı insan...
Satmamalı dostunu arkadaşını...

YAZI YAZMAK BİR ARKADAŞTIR


 İnsanın yüreğinde anlatılmayıp da bekleyen sorular varsa bunu taşımak ağır gelebilir.

Yazmak tam da burada yardıma koşan bir arkadaş olabiliyor.
Ben de yıllarca zihnimi meşgul eden soruları, halının altına itilen ama anlatılsa yüzeye çıkacak gizleri, cevaplardan doğan yeni soruları aktarabileceğim şeyin yazmak olduğunu yıllar önce keşfettim.
Yıllarca bloğ sayfalarında bunu en vurucu şekilde anlatmayı seçtim...
Yazdığım "Batıda On Yıl" şekillendi, geleceğe bırakılacak bir eser oluştu...
Şunu da eklemek lazım
Böylesi zamanlarda sıkılırım. Çünkü insanın en çaresiz kaldığı andır bu. İnsan ruhu anlaşılmaz bir cesaretle dolar, belli bir isteğe, amaca yönelme durumu oluşur. Kendini frenleyemezsin. Ben ve illa ki ben duygusuna yenilirsin. An gelir yarı açık kalmış bir pencereden şiddetli bir esinti seni sarıp sarmalar. Bir şeyler istersin. Lakin ne istediğini bilemezsin. Düşünce ile alt edemediğini kaba kuvvetle alt etmeye çalışırsın. Ben, o esintinin bana yönelmesine müsaade etmedim, etmemde. Fakat görüldüğü gibi bu durumla sıklıkla karşılaşmak mümkündür.
Hayat mücadelesini kazanmak için, bu zorlu mücadelede derin çatlaklarla yarılmış susuz toprağa ceylanın kaptırdığı gibi ayağımızı kaptırmadan, yaşamayı; ama dürüstçe yaşamayı, başkalarını ötelemeden, siyasi, ekonomik ve sosyal öncelik düşüncesi taşımadan öğrenmeliyiz.

11 Ocak 2026 Pazar

ASLA BİLMEYENLE TARTIŞMA


 Usta bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta, öğrencisini uğurlamış. Çırağına " Yaptığın son resmi, şehrin en kalabalık meydanına koyar mısın?" demiş.

" Resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak. İnsanlara, resmin beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmeyi de unutma" diye ilave etmiş.
Öğrenci, birkaç gün sonra resme bakmaya gitmiş. Resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasının yanına dönmüş. Usta ressam, üzülmeden yeniden resme devam etmesini tavsiye etmiş.
Öğrenci resmi yeniden yapmış.Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş.
Fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını söylemiş.
Yanına da, insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını önermiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki, resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.
Usta ressam şöyle demiş:
"İlkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı.
İkincisinde, onlardan müspet,yapıcı,olumlu olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi."
- Emeğinin karşılığını, ne yaptığını bilmeyen insanlardan alamazsın.
- Değer bilmeyenlere sakın emeğini sunma.
- Asla bilmeyenle tartışma.

2 Ocak 2026 Cuma

YAŞAMIN BIRAKTIĞI İZLER


 2026 yılının ilk saatlerinde düşündüklerim ...

Yorgun bir güz vaktiyiz artık, denizde hırçın dalgalar, gökyüzünde sis ve yağmur , kanat çırpan kuşlar gibi, dallarimizda hüzün, gönlümüz kırılgan, gözlerimizde nem...
Sonra
Belki de dün olduğu gibi dışarı çıkar bir süre. Caddelerden sonra sokaklardan geçer.
Sonra seyreder, "hangimiz daha çok eğleniyor yarışına kendini kaptırmış olanları".
Sonra fark eder, "kendini yokmuş gibi hissetmenin iyi yanının hiç bir yarışın içinde olmamak olduğunu."
Sokak ve caddelerde,
Yaşam mücadelesinde "bu da olmaz artık" dedirten olayların yanısıra, başkalarının duygu ve düşüncelerine, kendi yetersiz düşünceleri nedeniyle karşı çıkamayan, sonuçta algı yanılsaması yaşayan, diğerinin düşüncelerine yenik düşen, kişiliği gelişmemiş, yetersiz, yeri ve zamanı gelincede "sap" gibi ortada kalan, ne yapacağını bilemeyen, yaşamı başkaları tarafından dizayn edilmiş, şekil verilmiş insanlara da rastlamak şaşırtıcı değildir.
Ancak,
Düne göre geleceğe umutla bakıyorum. Çünkü umutsuz yaşanmıyor.
Dünün sıkıntıları çok yordu beni.
İki satır yazı yazmak zor geliyor artık. Yaşlandık be kardeşim yaşlandık. Ama belki gelecekde daha doğrusunu yapar kendi ellerimizle iyileştiririz günlerimizi...

28 Aralık 2025 Pazar

TAHTAYA ÇİVİ ÇAKMAK


 Yaramaz ve geçimsiz çocuğa babası bir torba çivi ve bir tahta parçası vermiş.

"Arkadaşlarınla kavga ettiğin her zaman için bu tahtaya bir çivi çak."
Çocuk ilk gün tahtaya 37 çivi çakmış. Sonraki günlerde kendini kontrol etmeye çalışmış. Her geçen gün çaktığı çivilerin sayısı azalmış.
Bir gün gelmiş ki, tahtaya çivi çakamaz olmuş ve babasına haber vermiş.
Babası:
"Şimdi, kavga etmediğin her gün için tahtadan bir çivi çıkar."
Çivileri sökmeye başlayan çocuk, tahtada çivi kalmayınca babasına haber vermiş.
Babası:
"Aferin, şimdi tahtaya iyi bak. Sen ne kadar iyi olsan da bu çivi izleri silinmeyecek. bundan ibret al."

25 Aralık 2025 Perşembe

YAŞLILARIMIZA SAYGI


 Ocak 2018 de "Mersin Yazarlar Derneği" dergisinde yayımlanan yazım...

Kurtuluş Savaşı’nda kadınlarımızın bir kısmı köylerinde kalan yaşlı insanlarla birlikte, Oflaz emmilerle, Salih dedelerle, Nuri amcalarla, Kezban Ninelerle cephe gerisinde, seve seve her türlü fedakârlığa katlanmış ve üzerine düşen vatan vazifesini yerine getirmiştir.
Kurtuluş savaşını bu millet çoluğu ile çocuğu ile cephede ve cephe gerisinde verdiği mücadele ile kazanmıştır. Tarık Buğra’nın “küçük ağa “ adlı romanı o günlerde “Akşehir’de” halkın verdiği Kuvay-i milliye mücadelesini anlatır.
Cumhuriyet’in ilânı sonrasında verilen ekonomik, kültürel, siyasi mücadelede, toplumun; ekonomide, eğitimde, sanat alanında, yazın alanında, kültür alanında kalkınması için yine Anadolu insanımız yediden-yetmiş yediye mücadele etmiş, bugünlere gelmiştir.
Bu yıllarda verilen olağanüstü çabaları anlatan pek çok eser vardır.
Cumhuriyet yıllarında verilen mücadelede hiç kuşku yok ki gençlerimizin yanı sıra yaşlılarımızda ön planda yer almışlardır. Çünkü düşünün bir, savaşlarda toprağa verdiğimiz on binlerce genç insanımız söz konusu, sadece Sarıkamış’ta tek kurşun atmadan 90 bin can, Çanakkale’de 253 bin can toprağın kara bağrına girmiştir. Galiçya’da, Kafkasya’da, Irak ve Yemen Cephelerinde ise yine on binlerce insan hayatını kaybetmiştir.
O nedenledir ki savaş yılları sonrasında yaşlılarımızla birlikte zorlu bir mücadele verilmiştir.
Bu mücadelelerin hiç birinde gençlerimiz yaşlılarımıza, yaşlılarımızda gençlerimize saygıda kusur etmemiş, birbirine destek vermişlerdir.
Bu millet o yıllarda kendine biçilmeye çalışılan badireyi birlik beraberlikle atlatmıştır.
Hiç kimse çıkıp yaşlısına “sen yaşlısın, bedenen ve beyin olarak” kenara çekil artık dememiştir. Saygı vardır, bilinir ki o yaşlılara ihtiyaç vardır. En azında yaşlılarımızın deneyimlerine ve öğütlerine ihtiyaç vardır.
Peki, bugün o yaşlı insanlarımıza ihtiyaç yok mudur?
Bence vardır ve daima da olacaktır.
Bir toplum deneyimli, yaşını başını almış, feleğin çemberinden geçmiş, kendilerinden daha çok şey öğreneceğimiz insanlara kenara çekil artık diyor ve diyenlere de ses çıkarılmıyor ise o toplumda “nemelazımcılık” vardır,”suskunluğu ilke edinmişlik vardır”, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” söylemini destur edinme vardır.
Bugün bir yaşlımıza ya da yaşlılarımıza “kenara çekil” diyen zihniyet yarın “kendi gibi düşünmeyen insanlara da kenara çekil” diyecektir.
Bu nedenle bu söylem ve bu düşünceye benim anlayışımda yer yoktur olamazda, olmamıştır da.
Bir toplum yaşlısına gösterdiği saygı ile övünmelidir bence.
Varsayalım ki yaşlımız “görüp tespit ettiği bir gerçeği” dile getirdi, eleştiri yaptı.
Bu “gerçek ve eleştiri”de bizim hoşumuza gitmedi.
Bu durumda ne yapmalıyız?
”Siz zaten hep böylesiniz” mi demeliyiz?
Yoksa “acaba benim hatam nerede” diye mi düşünmeliyiz.
Hangisini yapmamız bize çok şey kazandıracaktır?
Pekâlâ, siz hiç düşündünüz mü acaba, eleştiri yapanın amacı sizce ne olabilir? Doğruyu size göstermekten başka?
Ne o sizin nede siz onun ekmeğini veriyorsunuz.
Bana göre yaşlılarımıza “söylediği doğrulardan” dolayı laf ederken daha bir dikkatli olmalıyız.
Yaşlı insanlarımıza göstereceğimiz özveri ve tahammül onları mutlu edecektir.
Saygıda esas olan karşılıklı olandır.
Eleştiriye ve “gerçeklere” tahammülsüzlükle bir yere varılamaz diye düşünüyorum.
Burada sözüm hiç kimseye değildir ama aynı zamanda herkesedir.
Elbette her yaşlı bilge değildir. Her bilge de yaşlı değildir. Çünkü herkes okuduğu, gördüğü, yaşadığı deneyim kadardır. Dolayısıyla hiç kimse bir diğeri değildir. Bu arada şunu da belirtmekte yarar vardır. Bir insan düşüncelerini belirtiyor diye ona bilge demekte doğru değildir. Lakin gün görmüş, deyim yerindeyse feleğin çemberinden geçmiş bir yaşlımızın da söyleyeceği sözleri yabana atmamak lazım. Umarım bir gün bizlerde yaşlanacak kadar yaşarız.
Yaşlıları hor görmemek lazım. Belli bir yaştan sonra onlar fiziksel olarak bizlere muhtaç hale gelebilir.
Dedelerimizi, ninelerimizi, velhasıl yaşlılarımızı yaşından dolayı dışlamak, ötelemek ahlak yoksunu insanların işidir. Onları incitmek, saygıda kusur etmek hoş görülecek bir davranış hiç değildir.
Toplum olarak yaşlılarımızı öteleyeceğimize, onların fikir ve düşüncelerinden, deneyimlerinden yaralanmak lazım.
“Uzun zaman önce… Yılan yoktu, akrep yoktu, aslan yoktu, sırtlan yoktu, vahşi köpek yoktu, kurt yoktu, korku yoktu, dehşet yoktu… İnsanın rakibi yoktu.”
Bu satırlar, olasılıkla MÖ.3.binyıla ait… Barış, huzur ve istikrar için bilinen kadim seslerden biri… Samuel N.Kramer tarafından, Sümer tabletlerinden çevrilerek literatüre kazandırılmıştır.
Çok uzun yıllar önce insanların söylediklerine kulak vermek lazım...

22 Aralık 2025 Pazartesi

SARIKAMIŞTA TOPRAĞA DÜŞMEK


 

Sarıkamış’ta var maşin
Urus yığmış ağır koşun
Bizim asker açık çıplak
Dağlarda büyüdü kışın.



Eksi 30 derecelik soğuğu, karı, tipisi, boranı ile nam salmıştır, Kars-Erzurum yöresi.


Tarihte “Sarıkamış faciası” olarak bilinen 90 bine yakın askerimizin, bir kısmı Arabistan çöllerinden yazlık kıyafetleri ile getirilip kış şartlarında Allahuekber dağlarında savaşın acımasız kollarına atılan; açlık, sefalet, hastalık ve karakış nedeni ile donarak toprağa düşen askerlerimizin şehit olduğu 1915 yılı.

Allahuekber dağlarının yamaçlarında toprak buzla kaplanmış, güneşin sadece ışık verdiği ısıdan mahrum bir ortam. Ağır ve korkunç kış şartları alabildiğine acımasız hüküm sürmekte. Sisli ve fırtınalı doruklar, yükseldikçe eğimin giderek arttığı karla kaplı dik ve sarp yamaçlar yol ve geçit vermezler kolay kolay.

Karasal iklimin en sert şekli hüküm sürer doğada kurt, kuş, tilki ve benzeri canlılarla iç içe.
İnsanın içini donduran, fazla kalındığında soğuk ve tipi ile mücadele imkânı kalmayan, bugün dahi ortamla mücadele için özel kıyafetler gerektiren karakış canavarı.

Ve bir o kadar acımasız, çetin arazi şartları…


Öğretmenliğimin ilk altı yılının geçtiği, ağır kış şartlarının yanı sıra bir o kadar da zor geçim şartlarının olduğu, yöre insanının zorluklarla boğuştuğu bir yaşam şekli.

Ki iki binli yıllarda dahi mücadele etmenin kolay mümkün olmadığı bir ortam.


Birinci dünya savaşında, Osmanlı-Rus savaşının arenası olan, bu kargaşa ortamında yıllarca Osmanlı egemenliğinde rahat bir yaşam sürmüş ermeni çetelerinin savaşı fırsat bilerek Türk insanına, köylüsüne, askerine, karakoluna, köyüne saldırdığına şahit olunan 1915 yılı.

Muş, Ağrı, Van yöresinden dalga dalga gelen Ermenilerin ve Ermeni çetelerinin halka yaptıkları baskı ve kıyımlar karşısında
yüzyıllardır aynı köyünde oturan benim insanım neyi var neyi yok ve gözü gibi koruduğu evini, canını Ermenilerden kurtarmak için terk etmek zorunda kalmıştır.

Ermenilerin o sıra en büyük destekçisi hiç kuşkusuz Rus askerleridir.

Meydanlara toplanan köylüler Çeteler tarafından katledilmişler, samanlıklara tıkılıp yakılmışlardır.

Bugün yörede yapılan kazılarda o dönemde katledilen insanların toplu olarak gömüldükleri mezarlara rastlanmakta ve o mezarlarda ele geçen Ayyıldız işaretli materyaller katledilenlerin Türk olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.



Kars Çıldır da öğretmenlik yaparken Kars-Arpaçay arası yol genişletme çalışmalarında dozerlerin toprağı kazarken çıkardığı, etrafa saçılmış onlarca insan kemiğine bizzat şahit oldum. Büyük bir mezalimin yaşandığını anlatır gibiydi o kemikler.

 
Ağır kış şartları ve Ermeni çetelerinin saldırıları devam ederken Kafkas cephesi açılmıştır.
A.Nejat Ölçen’den dinleyelim.”Dönemin iç işleri bakanı Talat paşa,20 Temmuz 1914’te Erzurum valiliğine gönderdiği yazıda; ‘ Ordunun Rusya ile savaşa girmesinin Fransa ve İngiltere’nin de savaş kararı almasına neden olacağı ve başkent İstanbul’un bu tehlikeyi göz önünde tutarak sınır boylarında savaşa yol açacak çarpışmalardan özenle kaçınılmasını bildirir.”(kaynak: Şerif köprülü, Sarıkamış cephesi muharebeleri. s.25).İçişleri bakanının bir savaş karşısında bu duyarlılığına karşın Enver Paşa, Almanların teşviki ile 9.Kolordu komutanlığına “seferberlik ilân edildiğini” bildirir.


Boğazlardan geçerek Karadeniz’deki Rus limanlarını bombalayan Goben ve Breslau adlı alman savaş gemilerini satın alındığının ve adlarının Yavuz ve Midilli olarak değiştirildiğinin ilânı sonrası, Rusya ile savaşa girilmiştir.

Bu amaçla Edirne’deki 3.orduyu(ki bu ordu savunma amaçlı eğitilmişti) Erzurum’a gönderenler askerlerin ayaklarında pabuç ve üstlerinde giysi kalmadığını göreceklerdi ordu 3 ay sonra Erzurum’a geldiğinde. “Bu yanlış savaş stratejisini, Enver Paşa’ya Osmanlı ordusundaki Alman subayları önermişlerdi. Oysa o strateji yanlıştı. Çünkü3.ordu,54 taburu ve 1300 kılıcıyla Kafkasya’yı istila edemezdi” (Kaynak: Şerif köprülü a.g.e. s.4)

Enver paşa’nın doğuda Ruslarla savaşa karar vermesini 3.ordu kurmay başkanı Albay Felix Guse şöyle açıklıyor .”Avusturya cephesindeki Almanya ile savaşan Rusların o cephedeki güçlerini Kafkasya’ya aktaracağından Almanya’nın yükü azalacak. Osmanlı ordusu tümüyle yenilgiye uğrasa bile Almanya zarar görmeyecekti.”(Kaynak Askeri mecmua,1931,s.34.


Sarıkamış muharebeleri böyle bir ortamda, büyük bir maceracılıkla yönetilmiştir.
Savaşı yöneten ya da yönettiğini zanneden Enver Paşa koca imparatorluğun çöküşünü hızlandırmıştır maalesef.


Görünen o ki maceracı bir ruh’a sahip olan Enver Paşa, Almanların etkisi ile binlerce Mehmetçiği ateşe atmaktan çekinmemiş, binlerce şehit anasının gözyaşlarının sel olup akmasına neden olmuştur.

Kışın, yörenin tek efendisi olan Allahuekber dağlarında insanların yüzüne kamçı gibi çarpan rüzgârın şiddeti ve o şiddete uygun kar ve tipiye karşı direnmeye çalışan yeterli giysisi, yiyeceği olmayan ve çetin doğa şartları ile mücadele eden ve o mücadelede toprağa düşen 90 bin şehidimiz.


İsmail Bilgin “ Sarıkamış” adlı romanında şöyle diyor;

“Şehitsen secdeler yüce ruhuna der / Yer Allahuekber, gök Allahuekber / Yolun açık olsun asker.” der ve devamında,

Yazar Ümit Beyazoğlu’nun yazdığına göre aynı romanda yazar şöyle devam eder:

“İstanbul’dan Erzurum’a doğru yola çıkarılan askerlerden biri olan çavuş (olayların ağzından anlatıldığı kişi),bin bir zorlukla ve epey fire vererek nihayet vardıkları Erzurum’da toplanan eratı bir arada görünce acı gerçeği kavrar. Gördüğü yerel giysiler içinde, silahsız, postalsız, kaputsuz, çoğu hasta ve aç .”

Türk ordusunun en büyük özelliklerinden biri ‘ emre itaat’tir.

Sarıkamış muharebelerinde de bir emirle binlerce asker acımasız bir tipi altında dağlara sürüldü.
Bir yazarımız şöyle diyor “Askerin çoğu kurşun atamadan karakış cadısının kollarında can verdi.”

Kahraman Türk askeri o yıllarda sadece Kafkasya’da değil, Trablusgarp’ta, Balkanlar’da, Galiçya cephesinde, Çanakkale’de, yemen ve Arap çöllerinde bu aziz vatan için mücadele etmiş toprağa düşmüş, en güzel ölüm olan şehitlik mertebesine ulaşmıştır.

Ruhları şad olsun, nur içinde yatsınlar.