Yaramaz ve geçimsiz çocuğa babası bir torba çivi ve bir tahta parçası vermiş.
28 Aralık 2025 Pazar
TAHTAYA ÇİVİ ÇAKMAK
Yaramaz ve geçimsiz çocuğa babası bir torba çivi ve bir tahta parçası vermiş.
25 Aralık 2025 Perşembe
YAŞLILARIMIZA SAYGI
Ocak 2018 de "Mersin Yazarlar Derneği" dergisinde yayımlanan yazım...
22 Aralık 2025 Pazartesi
SARIKAMIŞTA TOPRAĞA DÜŞMEK
Sarıkamış’ta var maşin
Urus yığmış ağır koşun
Bizim asker açık çıplak
Dağlarda büyüdü kışın.
Eksi 30
derecelik soğuğu, karı, tipisi, boranı ile nam salmıştır, Kars-Erzurum yöresi.
Tarihte “Sarıkamış faciası” olarak
bilinen 90 bine yakın askerimizin, bir kısmı Arabistan çöllerinden yazlık
kıyafetleri ile getirilip kış şartlarında Allahuekber dağlarında savaşın
acımasız kollarına atılan; açlık, sefalet, hastalık ve karakış nedeni ile
donarak toprağa düşen askerlerimizin şehit olduğu 1915 yılı.
Allahuekber
dağlarının yamaçlarında toprak buzla kaplanmış, güneşin sadece ışık verdiği
ısıdan mahrum bir ortam. Ağır ve korkunç kış şartları alabildiğine acımasız
hüküm sürmekte. Sisli ve fırtınalı doruklar, yükseldikçe eğimin giderek arttığı
karla kaplı dik ve sarp yamaçlar yol ve geçit vermezler kolay kolay.
Karasal
iklimin en sert şekli hüküm sürer doğada kurt, kuş, tilki ve benzeri canlılarla
iç içe.
İnsanın içini donduran, fazla kalındığında soğuk ve tipi ile mücadele imkânı kalmayan,
bugün dahi ortamla mücadele için özel kıyafetler gerektiren karakış canavarı.
Ve bir o
kadar acımasız, çetin arazi şartları…
Öğretmenliğimin
ilk altı yılının geçtiği, ağır kış şartlarının yanı sıra bir o kadar da zor
geçim şartlarının olduğu, yöre insanının zorluklarla boğuştuğu bir yaşam şekli.
Ki iki binli
yıllarda dahi mücadele etmenin kolay mümkün olmadığı bir ortam.
Birinci dünya savaşında, Osmanlı-Rus savaşının arenası olan, bu kargaşa ortamında
yıllarca Osmanlı egemenliğinde rahat bir yaşam sürmüş ermeni çetelerinin savaşı
fırsat bilerek Türk insanına, köylüsüne, askerine, karakoluna, köyüne
saldırdığına şahit olunan 1915 yılı.
Muş, Ağrı,
Van yöresinden dalga dalga gelen Ermenilerin ve Ermeni çetelerinin halka
yaptıkları baskı ve kıyımlar karşısında
yüzyıllardır aynı köyünde oturan benim insanım neyi var neyi yok ve gözü gibi
koruduğu evini, canını Ermenilerden kurtarmak için terk etmek zorunda
kalmıştır.
Ermenilerin
o sıra en büyük destekçisi hiç kuşkusuz Rus askerleridir.
Meydanlara
toplanan köylüler Çeteler tarafından katledilmişler, samanlıklara tıkılıp yakılmışlardır.
Bugün yörede
yapılan kazılarda o dönemde katledilen insanların toplu olarak gömüldükleri
mezarlara rastlanmakta ve o mezarlarda ele geçen Ayyıldız işaretli materyaller
katledilenlerin Türk olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Kars Çıldır
da öğretmenlik yaparken Kars-Arpaçay arası yol genişletme çalışmalarında
dozerlerin toprağı kazarken çıkardığı, etrafa saçılmış onlarca insan kemiğine
bizzat şahit oldum. Büyük bir mezalimin yaşandığını anlatır gibiydi o kemikler.
Ağır kış şartları ve Ermeni çetelerinin saldırıları devam ederken Kafkas
cephesi açılmıştır.
A.Nejat Ölçen’den dinleyelim.”Dönemin iç
işleri bakanı Talat paşa,20 Temmuz 1914’te Erzurum valiliğine gönderdiği
yazıda; ‘ Ordunun Rusya ile savaşa girmesinin Fransa ve İngiltere’nin de savaş
kararı almasına neden olacağı ve başkent İstanbul’un bu tehlikeyi göz önünde
tutarak sınır boylarında savaşa yol açacak çarpışmalardan özenle kaçınılmasını
bildirir.”(kaynak: Şerif köprülü,
Sarıkamış cephesi muharebeleri. s.25).İçişleri bakanının bir savaş karşısında
bu duyarlılığına karşın Enver Paşa, Almanların teşviki ile 9.Kolordu
komutanlığına “seferberlik ilân
edildiğini” bildirir.
Boğazlardan geçerek Karadeniz’deki Rus limanlarını bombalayan Goben ve Breslau
adlı alman savaş gemilerini satın alındığının ve adlarının Yavuz ve Midilli olarak değiştirildiğinin
ilânı sonrası, Rusya ile savaşa girilmiştir.
Bu amaçla
Edirne’deki 3.orduyu(ki bu ordu savunma amaçlı eğitilmişti) Erzurum’a
gönderenler askerlerin ayaklarında pabuç ve üstlerinde giysi kalmadığını
göreceklerdi ordu 3 ay sonra Erzurum’a geldiğinde. “Bu yanlış savaş stratejisini, Enver Paşa’ya Osmanlı ordusundaki Alman
subayları önermişlerdi. Oysa o strateji yanlıştı. Çünkü3.ordu,54 taburu ve 1300
kılıcıyla Kafkasya’yı istila edemezdi” (Kaynak: Şerif köprülü a.g.e. s.4)
Enver paşa’nın
doğuda Ruslarla savaşa karar vermesini 3.ordu kurmay başkanı Albay Felix Guse
şöyle açıklıyor .”Avusturya cephesindeki
Almanya ile savaşan Rusların o cephedeki güçlerini Kafkasya’ya aktaracağından
Almanya’nın yükü azalacak. Osmanlı ordusu tümüyle yenilgiye uğrasa bile Almanya
zarar görmeyecekti.”(Kaynak Askeri mecmua,1931,s.34.
Sarıkamış muharebeleri böyle bir ortamda, büyük bir maceracılıkla yönetilmiştir.
Savaşı yöneten ya da yönettiğini zanneden Enver Paşa koca imparatorluğun
çöküşünü hızlandırmıştır maalesef.
Görünen o ki maceracı bir ruh’a sahip olan Enver Paşa, Almanların etkisi ile
binlerce Mehmetçiği ateşe atmaktan çekinmemiş, binlerce şehit anasının
gözyaşlarının sel olup akmasına neden olmuştur.
Kışın,
yörenin tek efendisi olan Allahuekber dağlarında insanların yüzüne kamçı gibi
çarpan rüzgârın şiddeti ve o şiddete uygun kar ve tipiye karşı direnmeye
çalışan yeterli giysisi, yiyeceği olmayan ve çetin doğa şartları ile mücadele
eden ve o mücadelede toprağa düşen 90 bin şehidimiz.
İsmail Bilgin “ Sarıkamış” adlı romanında şöyle diyor;
“Şehitsen secdeler yüce ruhuna der / Yer Allahuekber,
gök Allahuekber / Yolun açık olsun asker.” der ve devamında,
Yazar Ümit
Beyazoğlu’nun yazdığına göre aynı romanda yazar şöyle devam eder:
“İstanbul’dan Erzurum’a doğru yola çıkarılan
askerlerden biri olan çavuş (olayların ağzından anlatıldığı kişi),bin bir
zorlukla ve epey fire vererek nihayet vardıkları Erzurum’da toplanan eratı bir
arada görünce acı gerçeği kavrar. Gördüğü yerel giysiler içinde, silahsız,
postalsız, kaputsuz, çoğu hasta ve aç .”
Türk
ordusunun en büyük özelliklerinden biri ‘
emre itaat’tir.
Sarıkamış
muharebelerinde de bir emirle binlerce asker acımasız bir tipi altında dağlara
sürüldü.
Bir yazarımız şöyle diyor “Askerin çoğu
kurşun atamadan karakış cadısının kollarında can verdi.”
Kahraman
Türk askeri o yıllarda sadece Kafkasya’da değil, Trablusgarp’ta, Balkanlar’da,
Galiçya cephesinde, Çanakkale’de, yemen ve Arap çöllerinde bu aziz vatan için
mücadele etmiş toprağa düşmüş, en güzel ölüm olan şehitlik mertebesine
ulaşmıştır.
Ruhları şad olsun,
nur içinde yatsınlar.
18 Aralık 2025 Perşembe
ONLARLA GURUR DUYUYORUM
Ben zengin bir ailenin çocuğu değildim. Yokluğun ne olduğunu bilirim.
16 Aralık 2025 Salı
BU VATANI CANLARINI VE AŞKLARINI FEDA EDEBİLENLERE BORÇLUYUZ.
Bir hanımefendi anlatıyor; 1919 yılı idi. İstanbul baştan aşağı İngilizlerin işgali altındaydı. Liseyi yeni bitirmiştim.
8 Aralık 2025 Pazartesi
MEMO (Üvey Babadan Kaçış)
SOKAK ÇOCUĞU MEMO (üvey babadan kaçış)
CEREN
Sene 2019.
GİDERSİN
ÇOCUK
Bir kaç gün önce caddede yürürken gördüm. Küçük bir çocuk. Üzerinde parka vardı. Parkanın başlığı ile yüzünü tamamen kapatmıştı. Önünde bir para toplama kabı. İçinde bir kaç tane bozukluk. Çocuk kıpırdamıyordu. Sanırım yorgun düşen bedeni derin bir uykuya dalmıştı. İnsan üzlüyor bu duruma. Yoldan gelip geçenler dönüp bakmıyorlar bile. Kanıksanmış artık bu durum. Çünkü gerçek ihtiyaç sahibinin yanı sıra, çocukları dilendirenler de az değil duyumlarıydı insanları ürküten. Memleketimde yoksulluk ve yoksunluğun yanı sıra, sokaklarda yatıp kalkan evsizler de oldukça fazla.
MERHAMET
Dünya gezegeninde yaşam devam ediyor.
2 Aralık 2025 Salı
YAŞLI BİR BABA
Yaşlı bir baba.
Kuzu etinden imal
edilmiş yaprak döneri çok severmiş.
Bir gün canı yaprak
döneri çok çekmiş.
Babasının isteğini
fark eden oğlu,
Almış babasını ve
güzel bir lokantaya götürmüş.
Baba, yemeği önce
kendisi yemek istemiş.
Ancak yaşlılığın
verdiği zayıflık sonucu elleri titrediği için lokmayı ağzına götürmek istediği
her seferinde üzerine dökmüş, yağı sakalına damlamış.
Lokantadaki insanların
bakışları da pürdikkat onların üzerindeymiş.
Aşağılayıcı bakışlar,
alaycı tavırlar, surat ekşitmelerle arada bir yaşlı babaya bakıyorlarmış.
Bir süre sonra oğlu
sabır ve itina ile lokmaları babasının ağzına koymaya başlamış.
Nihayet yemek bitmiş
ve oğlu babasını alıp lavaboya götürmüş, elini-yüzünü iyice yıkamış,
üstünü-başını silip temizlemiş, saçını-sakalını düzeltip taramış, gözlüklerini
silip gözüne takmış, ardından da koluna girip dışarı çıkarmış.
Lokantada
bulunanların hakaretamiz bakışları hâlâ onların üzerinde.
Hiçbir bakışı
umursamayan çocuğun ise yüzünde hep tebessüm varmış, babası çok sevdiği
yemekten yiyip lezzet aldığı için.
Yemek parasını ödeyip
çıkıyorlarmış ki, arkalardan yaşlı bir amca seslenmiş:
– Hey evlat, burada
bir şey bıraktığını unutmadın mı?
Az düşündükten sonra
çocuk cevap vermiş:
– Hayır, masada bir
şey bıraktığımı sanmıyorum!
Yaşlı amca:
– Hayır evlat,
yanılıyorsun. Sen burada çok değerli bir şey bırakıp gidiyorsun!
Şaşkınlık içinde:
– Ne bırakmışım ki amca?
– Sen burada, her
evlat için bir ders ve her baba için bir umut bırakıp da gidiyorsun!
Tam bir sessizlik
hâkim olmuş salona.
Herkes yaptığından,
düşündüğünden utanç duyuyormuş.
Unutmuşlardı bir an,
her sıkıntıda babalarına sığındıklarını:
– Baba! Şunu istiyorum.
– Baba! Bana şunu al.
– Baba! Şu okulda, şu
üniversitede okumak istiyorum, şu kadar harç gerekiyor.
– Baba! Okul
masrafları için şu kadar para lazım.
– Baba! Falan şehre
gezmeye gitmek istiyorum, para ver.
– Baba! Doğum günümde
bana ne aldın?
– Baba! …
– Baba! …
Ama bir defa olsun
dememişlerdi sanki:
– Yanımdasın ya baba,
benim için her şeye değer ve yeter!
– Babam! Senin
yanında olmak benim için bir dünyadır.
Hep sahip olmak
istediklerimizden söylenip durduk, yokluklarımızdan sitem edip şikâyetçi olduk.
Ama belki de hiç
sormadık ona:
– Baba! Senin benden
bir isteğin var mı...?
Çoğumuza sormuşlardır
kesin çocukluğumuzda, “Anneni mi çok seviyorsun, babanı mı?” diye.
İlk başta “Her
ikisini.” desek de az ısrar sonucu utanarak, sıkılarak kısık sesle, “Annemi.”
diyorduk; buna rağmen baba içindeki acıyı bize hissettirmeden tebessüm
ediyordu.
Kim bilir, belki de
herkesin yanında utanıyordu.
Ama bir gün gelir de
kayıp giderse elinden, aile fertlerinin güzel yaşaması için ne tür zahmetlere
katlandığını işte o zaman anlarsın.
Cennet ayaklarının
altında olmasa da…












