28 Aralık 2025 Pazar

TAHTAYA ÇİVİ ÇAKMAK


 Yaramaz ve geçimsiz çocuğa babası bir torba çivi ve bir tahta parçası vermiş.

"Arkadaşlarınla kavga ettiğin her zaman için bu tahtaya bir çivi çak."
Çocuk ilk gün tahtaya 37 çivi çakmış. Sonraki günlerde kendini kontrol etmeye çalışmış. Her geçen gün çaktığı çivilerin sayısı azalmış.
Bir gün gelmiş ki, tahtaya çivi çakamaz olmuş ve babasına haber vermiş.
Babası:
"Şimdi, kavga etmediğin her gün için tahtadan bir çivi çıkar."
Çivileri sökmeye başlayan çocuk, tahtada çivi kalmayınca babasına haber vermiş.
Babası:
"Aferin, şimdi tahtaya iyi bak. Sen ne kadar iyi olsan da bu çivi izleri silinmeyecek. bundan ibret al."

25 Aralık 2025 Perşembe

YAŞLILARIMIZA SAYGI


 Ocak 2018 de "Mersin Yazarlar Derneği" dergisinde yayımlanan yazım...

Kurtuluş Savaşı’nda kadınlarımızın bir kısmı köylerinde kalan yaşlı insanlarla birlikte, Oflaz emmilerle, Salih dedelerle, Nuri amcalarla, Kezban Ninelerle cephe gerisinde, seve seve her türlü fedakârlığa katlanmış ve üzerine düşen vatan vazifesini yerine getirmiştir.
Kurtuluş savaşını bu millet çoluğu ile çocuğu ile cephede ve cephe gerisinde verdiği mücadele ile kazanmıştır. Tarık Buğra’nın “küçük ağa “ adlı romanı o günlerde “Akşehir’de” halkın verdiği Kuvay-i milliye mücadelesini anlatır.
Cumhuriyet’in ilânı sonrasında verilen ekonomik, kültürel, siyasi mücadelede, toplumun; ekonomide, eğitimde, sanat alanında, yazın alanında, kültür alanında kalkınması için yine Anadolu insanımız yediden-yetmiş yediye mücadele etmiş, bugünlere gelmiştir.
Bu yıllarda verilen olağanüstü çabaları anlatan pek çok eser vardır.
Cumhuriyet yıllarında verilen mücadelede hiç kuşku yok ki gençlerimizin yanı sıra yaşlılarımızda ön planda yer almışlardır. Çünkü düşünün bir, savaşlarda toprağa verdiğimiz on binlerce genç insanımız söz konusu, sadece Sarıkamış’ta tek kurşun atmadan 90 bin can, Çanakkale’de 253 bin can toprağın kara bağrına girmiştir. Galiçya’da, Kafkasya’da, Irak ve Yemen Cephelerinde ise yine on binlerce insan hayatını kaybetmiştir.
O nedenledir ki savaş yılları sonrasında yaşlılarımızla birlikte zorlu bir mücadele verilmiştir.
Bu mücadelelerin hiç birinde gençlerimiz yaşlılarımıza, yaşlılarımızda gençlerimize saygıda kusur etmemiş, birbirine destek vermişlerdir.
Bu millet o yıllarda kendine biçilmeye çalışılan badireyi birlik beraberlikle atlatmıştır.
Hiç kimse çıkıp yaşlısına “sen yaşlısın, bedenen ve beyin olarak” kenara çekil artık dememiştir. Saygı vardır, bilinir ki o yaşlılara ihtiyaç vardır. En azında yaşlılarımızın deneyimlerine ve öğütlerine ihtiyaç vardır.
Peki, bugün o yaşlı insanlarımıza ihtiyaç yok mudur?
Bence vardır ve daima da olacaktır.
Bir toplum deneyimli, yaşını başını almış, feleğin çemberinden geçmiş, kendilerinden daha çok şey öğreneceğimiz insanlara kenara çekil artık diyor ve diyenlere de ses çıkarılmıyor ise o toplumda “nemelazımcılık” vardır,”suskunluğu ilke edinmişlik vardır”, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” söylemini destur edinme vardır.
Bugün bir yaşlımıza ya da yaşlılarımıza “kenara çekil” diyen zihniyet yarın “kendi gibi düşünmeyen insanlara da kenara çekil” diyecektir.
Bu nedenle bu söylem ve bu düşünceye benim anlayışımda yer yoktur olamazda, olmamıştır da.
Bir toplum yaşlısına gösterdiği saygı ile övünmelidir bence.
Varsayalım ki yaşlımız “görüp tespit ettiği bir gerçeği” dile getirdi, eleştiri yaptı.
Bu “gerçek ve eleştiri”de bizim hoşumuza gitmedi.
Bu durumda ne yapmalıyız?
”Siz zaten hep böylesiniz” mi demeliyiz?
Yoksa “acaba benim hatam nerede” diye mi düşünmeliyiz.
Hangisini yapmamız bize çok şey kazandıracaktır?
Pekâlâ, siz hiç düşündünüz mü acaba, eleştiri yapanın amacı sizce ne olabilir? Doğruyu size göstermekten başka?
Ne o sizin nede siz onun ekmeğini veriyorsunuz.
Bana göre yaşlılarımıza “söylediği doğrulardan” dolayı laf ederken daha bir dikkatli olmalıyız.
Yaşlı insanlarımıza göstereceğimiz özveri ve tahammül onları mutlu edecektir.
Saygıda esas olan karşılıklı olandır.
Eleştiriye ve “gerçeklere” tahammülsüzlükle bir yere varılamaz diye düşünüyorum.
Burada sözüm hiç kimseye değildir ama aynı zamanda herkesedir.
Elbette her yaşlı bilge değildir. Her bilge de yaşlı değildir. Çünkü herkes okuduğu, gördüğü, yaşadığı deneyim kadardır. Dolayısıyla hiç kimse bir diğeri değildir. Bu arada şunu da belirtmekte yarar vardır. Bir insan düşüncelerini belirtiyor diye ona bilge demekte doğru değildir. Lakin gün görmüş, deyim yerindeyse feleğin çemberinden geçmiş bir yaşlımızın da söyleyeceği sözleri yabana atmamak lazım. Umarım bir gün bizlerde yaşlanacak kadar yaşarız.
Yaşlıları hor görmemek lazım. Belli bir yaştan sonra onlar fiziksel olarak bizlere muhtaç hale gelebilir.
Dedelerimizi, ninelerimizi, velhasıl yaşlılarımızı yaşından dolayı dışlamak, ötelemek ahlak yoksunu insanların işidir. Onları incitmek, saygıda kusur etmek hoş görülecek bir davranış hiç değildir.
Toplum olarak yaşlılarımızı öteleyeceğimize, onların fikir ve düşüncelerinden, deneyimlerinden yaralanmak lazım.
“Uzun zaman önce… Yılan yoktu, akrep yoktu, aslan yoktu, sırtlan yoktu, vahşi köpek yoktu, kurt yoktu, korku yoktu, dehşet yoktu… İnsanın rakibi yoktu.”
Bu satırlar, olasılıkla MÖ.3.binyıla ait… Barış, huzur ve istikrar için bilinen kadim seslerden biri… Samuel N.Kramer tarafından, Sümer tabletlerinden çevrilerek literatüre kazandırılmıştır.
Çok uzun yıllar önce insanların söylediklerine kulak vermek lazım...

22 Aralık 2025 Pazartesi

SARIKAMIŞTA TOPRAĞA DÜŞMEK


 

Sarıkamış’ta var maşin
Urus yığmış ağır koşun
Bizim asker açık çıplak
Dağlarda büyüdü kışın.



Eksi 30 derecelik soğuğu, karı, tipisi, boranı ile nam salmıştır, Kars-Erzurum yöresi.


Tarihte “Sarıkamış faciası” olarak bilinen 90 bine yakın askerimizin, bir kısmı Arabistan çöllerinden yazlık kıyafetleri ile getirilip kış şartlarında Allahuekber dağlarında savaşın acımasız kollarına atılan; açlık, sefalet, hastalık ve karakış nedeni ile donarak toprağa düşen askerlerimizin şehit olduğu 1915 yılı.

Allahuekber dağlarının yamaçlarında toprak buzla kaplanmış, güneşin sadece ışık verdiği ısıdan mahrum bir ortam. Ağır ve korkunç kış şartları alabildiğine acımasız hüküm sürmekte. Sisli ve fırtınalı doruklar, yükseldikçe eğimin giderek arttığı karla kaplı dik ve sarp yamaçlar yol ve geçit vermezler kolay kolay.

Karasal iklimin en sert şekli hüküm sürer doğada kurt, kuş, tilki ve benzeri canlılarla iç içe.
İnsanın içini donduran, fazla kalındığında soğuk ve tipi ile mücadele imkânı kalmayan, bugün dahi ortamla mücadele için özel kıyafetler gerektiren karakış canavarı.

Ve bir o kadar acımasız, çetin arazi şartları…


Öğretmenliğimin ilk altı yılının geçtiği, ağır kış şartlarının yanı sıra bir o kadar da zor geçim şartlarının olduğu, yöre insanının zorluklarla boğuştuğu bir yaşam şekli.

Ki iki binli yıllarda dahi mücadele etmenin kolay mümkün olmadığı bir ortam.


Birinci dünya savaşında, Osmanlı-Rus savaşının arenası olan, bu kargaşa ortamında yıllarca Osmanlı egemenliğinde rahat bir yaşam sürmüş ermeni çetelerinin savaşı fırsat bilerek Türk insanına, köylüsüne, askerine, karakoluna, köyüne saldırdığına şahit olunan 1915 yılı.

Muş, Ağrı, Van yöresinden dalga dalga gelen Ermenilerin ve Ermeni çetelerinin halka yaptıkları baskı ve kıyımlar karşısında
yüzyıllardır aynı köyünde oturan benim insanım neyi var neyi yok ve gözü gibi koruduğu evini, canını Ermenilerden kurtarmak için terk etmek zorunda kalmıştır.

Ermenilerin o sıra en büyük destekçisi hiç kuşkusuz Rus askerleridir.

Meydanlara toplanan köylüler Çeteler tarafından katledilmişler, samanlıklara tıkılıp yakılmışlardır.

Bugün yörede yapılan kazılarda o dönemde katledilen insanların toplu olarak gömüldükleri mezarlara rastlanmakta ve o mezarlarda ele geçen Ayyıldız işaretli materyaller katledilenlerin Türk olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.



Kars Çıldır da öğretmenlik yaparken Kars-Arpaçay arası yol genişletme çalışmalarında dozerlerin toprağı kazarken çıkardığı, etrafa saçılmış onlarca insan kemiğine bizzat şahit oldum. Büyük bir mezalimin yaşandığını anlatır gibiydi o kemikler.

 
Ağır kış şartları ve Ermeni çetelerinin saldırıları devam ederken Kafkas cephesi açılmıştır.
A.Nejat Ölçen’den dinleyelim.”Dönemin iç işleri bakanı Talat paşa,20 Temmuz 1914’te Erzurum valiliğine gönderdiği yazıda; ‘ Ordunun Rusya ile savaşa girmesinin Fransa ve İngiltere’nin de savaş kararı almasına neden olacağı ve başkent İstanbul’un bu tehlikeyi göz önünde tutarak sınır boylarında savaşa yol açacak çarpışmalardan özenle kaçınılmasını bildirir.”(kaynak: Şerif köprülü, Sarıkamış cephesi muharebeleri. s.25).İçişleri bakanının bir savaş karşısında bu duyarlılığına karşın Enver Paşa, Almanların teşviki ile 9.Kolordu komutanlığına “seferberlik ilân edildiğini” bildirir.


Boğazlardan geçerek Karadeniz’deki Rus limanlarını bombalayan Goben ve Breslau adlı alman savaş gemilerini satın alındığının ve adlarının Yavuz ve Midilli olarak değiştirildiğinin ilânı sonrası, Rusya ile savaşa girilmiştir.

Bu amaçla Edirne’deki 3.orduyu(ki bu ordu savunma amaçlı eğitilmişti) Erzurum’a gönderenler askerlerin ayaklarında pabuç ve üstlerinde giysi kalmadığını göreceklerdi ordu 3 ay sonra Erzurum’a geldiğinde. “Bu yanlış savaş stratejisini, Enver Paşa’ya Osmanlı ordusundaki Alman subayları önermişlerdi. Oysa o strateji yanlıştı. Çünkü3.ordu,54 taburu ve 1300 kılıcıyla Kafkasya’yı istila edemezdi” (Kaynak: Şerif köprülü a.g.e. s.4)

Enver paşa’nın doğuda Ruslarla savaşa karar vermesini 3.ordu kurmay başkanı Albay Felix Guse şöyle açıklıyor .”Avusturya cephesindeki Almanya ile savaşan Rusların o cephedeki güçlerini Kafkasya’ya aktaracağından Almanya’nın yükü azalacak. Osmanlı ordusu tümüyle yenilgiye uğrasa bile Almanya zarar görmeyecekti.”(Kaynak Askeri mecmua,1931,s.34.


Sarıkamış muharebeleri böyle bir ortamda, büyük bir maceracılıkla yönetilmiştir.
Savaşı yöneten ya da yönettiğini zanneden Enver Paşa koca imparatorluğun çöküşünü hızlandırmıştır maalesef.


Görünen o ki maceracı bir ruh’a sahip olan Enver Paşa, Almanların etkisi ile binlerce Mehmetçiği ateşe atmaktan çekinmemiş, binlerce şehit anasının gözyaşlarının sel olup akmasına neden olmuştur.

Kışın, yörenin tek efendisi olan Allahuekber dağlarında insanların yüzüne kamçı gibi çarpan rüzgârın şiddeti ve o şiddete uygun kar ve tipiye karşı direnmeye çalışan yeterli giysisi, yiyeceği olmayan ve çetin doğa şartları ile mücadele eden ve o mücadelede toprağa düşen 90 bin şehidimiz.


İsmail Bilgin “ Sarıkamış” adlı romanında şöyle diyor;

“Şehitsen secdeler yüce ruhuna der / Yer Allahuekber, gök Allahuekber / Yolun açık olsun asker.” der ve devamında,

Yazar Ümit Beyazoğlu’nun yazdığına göre aynı romanda yazar şöyle devam eder:

“İstanbul’dan Erzurum’a doğru yola çıkarılan askerlerden biri olan çavuş (olayların ağzından anlatıldığı kişi),bin bir zorlukla ve epey fire vererek nihayet vardıkları Erzurum’da toplanan eratı bir arada görünce acı gerçeği kavrar. Gördüğü yerel giysiler içinde, silahsız, postalsız, kaputsuz, çoğu hasta ve aç .”

Türk ordusunun en büyük özelliklerinden biri ‘ emre itaat’tir.

Sarıkamış muharebelerinde de bir emirle binlerce asker acımasız bir tipi altında dağlara sürüldü.
Bir yazarımız şöyle diyor “Askerin çoğu kurşun atamadan karakış cadısının kollarında can verdi.”

Kahraman Türk askeri o yıllarda sadece Kafkasya’da değil, Trablusgarp’ta, Balkanlar’da, Galiçya cephesinde, Çanakkale’de, yemen ve Arap çöllerinde bu aziz vatan için mücadele etmiş toprağa düşmüş, en güzel ölüm olan şehitlik mertebesine ulaşmıştır.

Ruhları şad olsun, nur içinde yatsınlar.

 

18 Aralık 2025 Perşembe

ONLARLA GURUR DUYUYORUM


 Ben zengin bir ailenin çocuğu değildim. Yokluğun ne olduğunu bilirim.

Bu bağlamda yıllarca.
Mücadele ettim.
Güçlendim.
Sıkıntı çekmeyen hayatı kavrayamaz, yaptığı çalıştığı işin önemini anlayamaz.
Bir insan varlığını devam ettirebilmek için mücadele etmeli.
Emek harcamalı.
Alın teri dökmeli.
Pes etmemeli.
Pes etmedim.
Zorluklara rağmen direncimi, inancımı yitirmedim.
Uzun yıllar en ücra yurt köşelerinde görev yaptım.
Yıllarca öğrencilerimi yetiştirmek için çabaladım, çalıştım.
Herbiri birer meslek sahibi oldu.
Bir insan çalıştığı sürece hayat ona yürüyeceği yolu açar.
Hayat mücadelesi herkes gibi beni de yıprattı doğal olarak.
Lakin, hem çocuklarım başarılı birer insan oldular, hem de öğrencilerim.
Onlarla gurur duyuyorum.

16 Aralık 2025 Salı

BU VATANI CANLARINI VE AŞKLARINI FEDA EDEBİLENLERE BORÇLUYUZ.


 Bir hanımefendi anlatıyor; 1919 yılı idi. İstanbul baştan aşağı İngilizlerin işgali altındaydı. Liseyi yeni bitirmiştim.

Güzel bir kızdım.
Dünür gelmeye başladılar.
Biri avukatmış.
Gösterdiler uzaktan, boylu poslu yakışıklı bir delikanlıydı, beğendim.
Nişanlandık.
Nişanlımı seviyordum.
Mutlu bir yuva kurmak hevesi ile lamba ışığının altında sabahlara kadar oyalar örüyor, çeyizler hazırlıyordum.
Ama çok geçmedi ki mahallede bir dedikodu yayıldı.
(Ayşe’nin nişanlısı avukat değilmiş, ipsizin biriymiş, üstelik cami önlerinden tabut taşıyarak karnını doyuruyormuş) dediler.
Alt üst oldum.
Babam götürdü, uzaktan izledik, gerçekten de tabut taşıyordu…
Yıkıldım.
Nişanı atıp, ayrıldık.
Aradan 5 yıl geçti.
Evlenmiştim,
Bir de çocuğum olmuştu.
1924 yılıydı.
Artık ülkemiz özgürdü.
Bir gün Beyoğlu’nda rastladım ona.
Oğlum yanımdaydı.
Beni görünce titredi, ceketini düğmeledi.
Saygı göstererek durdu önümde.
Vaktiniz varsa size bir çay ikram etmek isterim, dedi.
Olur, dedim.
Bir büroya girdik.
Burası bir avukatlık bürosuydu ve kapıda adı yazıyordu.
İçeride yardımcıları çalışıyordu.
Siz gerçekten avukat mısınız, dedim.
Evet, dedi.
Peki, avukatsınız da neden cami önlerinden tabut taşıyordunuz, diye sordum.
Durdu, başı öne eğildi.
Beni affedin,dedi.
İstanbul işgal altındaydı,
Her taraf İngiliz askeri kaynıyordu.
Her şeyi didik didik arıyorlardı.
Biz de Anadolu'ya ,Milli kuvvetlere ancak,cenaze süsü vererek tabutlarla silah kaçırıyorduk.
Bu ülke için hayati bir işti.
Bunu size bile söyleyemezdim...

****
Bu yazımın altına yorum yapan Sezgin Ak hocam şunları yazmıştı.
"Burada bahsedilen ve ayrılma sebebi olan "cenaze taşıma" adı altında Anadoludaki Kuvay-i Milliyecilere silah gönderilme hadisesini Turgut Özakman'ın kitaplarından okumuştum.Bu yiğit insanlar her türlü şahsi duygu ve çıkarlarını yok sayarak vatanın kurtulması amacına feda ederek bu günkü hayatımızı bizlere armağan etmişlerdir.Işıklar içinde rahat uyusunlar.Ruhları göğe ulaşsın."

8 Aralık 2025 Pazartesi

MEMO (Üvey Babadan Kaçış)


 SOKAK ÇOCUĞU MEMO (üvey babadan kaçış)

Koşmaya başladı, yüreğindeki korku ve heyecanla.
Koştu koştu nefes nefese
Karanlıktı dar sokaklar
Koşarken, başını geriye çevirdi
Kara bir surat
Kapkara bıyıklı
Tanıdık gibi geldi ona
Tanıyordu onu
Lakin nerede ve nasıl tanıdığını hatırlamıyordu Caddeye çıkayım diye düşündü
Caddede müthiş bir uğultu vardı
Korna sesleri, motor homurtuları birbirine karışıyordu
Koşmaya devam etti
Çelik ve cam karışımı, binaya yöneldi
Birden soğuk bir şeye çarptı yüzünü
Alnı hafifçe kanadı
Bir ayna vardı karşısında
Çatlamıştı bir kaç yerinden
Aynada kendi yüzünü gördü
Aynada korku dolu bir çift göz kendine bakıyordu
Yere oturdu
Ağlayan bir kadın sesi duydu
Annesi ağlıyordu
Kendi kendine "annem ağlıyor" dedi
Son bir gayretle doğruldu
Kara bıyıklı adam yoktu
Belki de vardı
Ama o göremiyordu
Evlerini düşündü sonrasında
"Geri dönsem mi? Baksana annem de ağlıyor" dedi içinden
Kaç gecedir gözüne uyku girmiyordu, uykusuz ve yorgundu
Geceleri soğuktu, üşüyordu
Karnı da açtı
Hiç böyle aç kalmamış, elleri de kirlenmemişti Artık o bir sokak çocuğuydu.

CEREN


 Sene 2019.

Aylardan Aralık, hava soğuk mu soğuk.
20 Yaşında hayalleri olan, geleceğe umutla bakan bir genç kız.
Ceren Özdemir.
Gözünü kırpmadan öldürmekten zevk alan bir katil tarafından katledildi.
Ülkemizde her yıl her ay, neredeyse her gün bir yerlerde kadınlara şiddet uygulanıyor, katlediliyor. Ceren gecenin bir saatinde yolda yürürken takibe alınıp evinin önünde kalbinden bıçaklanarak öldürüldü.
Katilin bahanesi de yok.
Ceren, ne şort giydi, ne boşanmaya kalktı.
Katil, 3 yaşındayken dedesi tarafından yetimhaneye veriliyor.
18 yaşını tamamladığı 2002 yılında yetimhaneden ayrılıyor.
2005 yılına kadar hırsızlık ve benzeri suçları işliyor. 2005 yılında 13 yaşında bir çocuğu bıçaklayıp ağır yaralıyor.
Bıçaklanan çocuk 10 gün komada kalıyor, bir dizi ameliyat sonucu yaşama geri dönüyor.
Lakin, yaşadığı travma nedeniyle lisedeyken öğretimini yarıda bırakıp eğitim hayatını sonlandırıyor.
Katil, bu olayda 20 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Bir sure sonra, iyi hal raporu ile açık infaz sistemine geçiriliyor.
Katil burada firar edip Ceren'i katlediyor.
Bireyler için tehlike oluşturan birinin firar etmesi sonrasında kısa sürede yerinin tespit edilmesi ve toplumun bilgilendirilmesi gerekirdi.
İnsanlar gece sokaklarda yürümeye korkar hale geldi.
Kadınları katledenlere aldıkları cezalarda iyi hal indirimi yapılmasına da son verilmesi gerekir. Kimse kimsenin yaşam hakkını bu şekilde elinden almamalı.
Adalet gereken caydırıcı cezaları vermeli.
Vermeli ki bir daha bu tür olaylara bu toplum şahit olmasın.

GİDERSİN

Bir akşam karanlığında,
Yanıp sönen ışık seli
Biraz kar biraz ayaz
Göç eden kuşlar gibi
Er ya da geç gider gönül bahçesinde
Ama yanılır kanadı kırık serçe misali
Bütünleşir sevda pınarı
Yanıp sönen ışıklarda
On beş milyonluk insan seli
Görebileceğin her yerde
Evleri caddeleri sokakları
Kırılır kanadı, yok olur seveni
Can acıtır sarmal bir yıldız kümesi
Sıkılırsın üzülürsün
Sonra acıdıkça canın
Sen de gitmek istersin
Ve gidersin
Küçülmüş dar sokaklarda karanlıkta
Pişman olunur mu sonrasında bilinmez.
Lakin gidersin işte
Düşünmeden sabırsızca peşi sıra
Hep böyle olmuştur çünkü
Sen ben var olduk olalı.

 

ÇOCUK



 




Bir kaç gün önce caddede yürürken gördüm. Küçük bir çocuk. Üzerinde parka vardı. Parkanın başlığı ile yüzünü tamamen kapatmıştı. Önünde bir para toplama kabı. İçinde bir kaç tane bozukluk. Çocuk kıpırdamıyordu. Sanırım yorgun düşen bedeni derin bir uykuya dalmıştı. İnsan üzlüyor bu duruma. Yoldan gelip geçenler dönüp bakmıyorlar bile. Kanıksanmış artık bu durum. Çünkü gerçek ihtiyaç sahibinin yanı sıra, çocukları dilendirenler de az değil duyumlarıydı insanları ürküten. Memleketimde yoksulluk ve yoksunluğun yanı sıra, sokaklarda yatıp kalkan evsizler de oldukça fazla.

MERHAMET


 Dünya gezegeninde yaşam devam ediyor.

Bir yerde huzur var.
Bir başka yerde kargaşa, kaos.
Kimi insan aç açıkta
Bir ekmeğe muhtaç.
Hal böyleyken,
Sorunlara çözüm aramak dururken,
Yapılan açıklamalar neden nefret,
öfke dolu olur,
neden daima ayrıştırıcı bir dil kullanılır...
Bu ve benzeri davranışlar, bir insanın küçük yaştan itibaren nefret dolu bir şekilde büyümesinin sonucu olabilir mi?
İnsana saygı nedir önemsenmediği için olabilir mi?
Yüreklerde zerre sevgi merhamet olmadığı için olabilir mi ?

2 Aralık 2025 Salı

YAŞLI BİR BABA


 

Yaşlı bir baba.

Kuzu etinden imal edilmiş yaprak döneri çok severmiş.

Bir gün canı yaprak döneri çok çekmiş.

Babasının isteğini fark eden oğlu,

Almış babasını ve güzel bir lokantaya götürmüş.

Baba, yemeği önce kendisi yemek istemiş.

Ancak yaşlılığın verdiği zayıflık sonucu elleri titrediği için lokmayı ağzına götürmek istediği her seferinde üzerine dökmüş, yağı sakalına damlamış.

Lokantadaki insanların bakışları da pürdikkat onların üzerindeymiş.

Aşağılayıcı bakışlar, alaycı tavırlar, surat ekşitmelerle arada bir yaşlı babaya bakıyorlarmış.

Bir süre sonra oğlu sabır ve itina ile lokmaları babasının ağzına koymaya başlamış.

Nihayet yemek bitmiş ve oğlu babasını alıp lavaboya götürmüş, elini-yüzünü iyice yıkamış, üstünü-başını silip temizlemiş, saçını-sakalını düzeltip taramış, gözlüklerini silip gözüne takmış, ardından da koluna girip dışarı çıkarmış.

Lokantada bulunanların hakaretamiz bakışları hâlâ onların üzerinde.

Hiçbir bakışı umursamayan çocuğun ise yüzünde hep tebessüm varmış, babası çok sevdiği yemekten yiyip lezzet aldığı için.

Yemek parasını ödeyip çıkıyorlarmış ki, arkalardan yaşlı bir amca seslenmiş:

– Hey evlat, burada bir şey bıraktığını unutmadın mı?

Az düşündükten sonra çocuk cevap vermiş:

– Hayır, masada bir şey bıraktığımı sanmıyorum!

Yaşlı amca:

– Hayır evlat, yanılıyorsun. Sen burada çok değerli bir şey bırakıp gidiyorsun!

Şaşkınlık içinde:

– Ne bırakmışım ki amca?

– Sen burada, her evlat için bir ders ve her baba için bir umut bırakıp da gidiyorsun!

Tam bir sessizlik hâkim olmuş salona.

Herkes yaptığından, düşündüğünden utanç duyuyormuş.

Unutmuşlardı bir an, her sıkıntıda babalarına sığındıklarını:

– Baba! Şunu istiyorum.

– Baba! Bana şunu al.

– Baba! Şu okulda, şu üniversitede okumak istiyorum, şu kadar harç gerekiyor.

– Baba! Okul masrafları için şu kadar para lazım.

– Baba! Falan şehre gezmeye gitmek istiyorum, para ver.

– Baba! Doğum günümde bana ne aldın?

– Baba! …

– Baba! …

Ama bir defa olsun dememişlerdi sanki:

– Yanımdasın ya baba, benim için her şeye değer ve yeter!

– Babam! Senin yanında olmak benim için bir dünyadır.

Hep sahip olmak istediklerimizden söylenip durduk, yokluklarımızdan sitem edip şikâyetçi olduk.

Ama belki de hiç sormadık ona:

– Baba! Senin benden bir isteğin var mı...?

Çoğumuza sormuşlardır kesin çocukluğumuzda, “Anneni mi çok seviyorsun, babanı mı?” diye.

İlk başta “Her ikisini.” desek de az ısrar sonucu utanarak, sıkılarak kısık sesle, “Annemi.” diyorduk; buna rağmen baba içindeki acıyı bize hissettirmeden tebessüm ediyordu.

Kim bilir, belki de herkesin yanında utanıyordu.

Ama bir gün gelir de kayıp giderse elinden, aile fertlerinin güzel yaşaması için ne tür zahmetlere katlandığını işte o zaman anlarsın.

Cennet ayaklarının altında olmasa da…