8 Mart etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Mart etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2026 Cuma

RUHUNDA HANGİ FIRTINALAR ESİYOR KİMBİLİR !



 

Umutsuzluğun en koyusunu, boş vermişliğin, belki de çaresizliğin en amansızını görüyoruz…

Törenin ve cehaletin karanlık labirentlerde fosilleşmeye bırakılması gereken kuralları içinde çağdışı uygulamalara ve geleneklere direnememenin, mücadele edememenin mesajını görüyoruz haberi okuduğumuzda…

Son yıllarda kadına yönelik şiddet olgusunun olağanlaştığı ülkemde cehalet ve şiddetin hangi boyutlara ulaştığında…

Şiddete maruz kalan kadınların, kızların gazetelerdeki boy boy haberlerinde….

Yok edilen, kaburgası kırılan, yüzü morartılan kadınlara da…

21.Yüzyıla yakışmayan çağdışı anlayışın pençesinde kıvrananların uyguladığı şiddete “at gözlüğü” ile bakanlara da…

Gazetelerde bir haber 2 çocuk annesi kadın eşinden gördüğü şiddet nedeni ile hastanelik oluyor…Yediği dayak yüzünden ağız, yüz ve gözünde morluklar oluşuyor…Hamile olan kadın Çok geçmeden 3 aylık çocuğunu düşürüyor… Önce dayak atan kocasından şikayetçi oluyor sonra vazgeçiyor… Ve aynen şunları söylüyor “Doktora gittim diye dövdü, cahildir yapabilir. Kocamdır, ne olacak? Birkaç tokat vurabilir…”

Sessizce olan bitene razı olma iç güdüsü…

Buram buram dram saklayan kardelenler…

Baharda henüz ağacın dallarında filizlenmeye başlayan yaprakların koparılışı gibi hoyratça girişimler…

Dayaklar, gözlerdeki morluklar, kaburga ve kollardaki kırıklar…

Yaşam henüz nedir, gelecek henüz nedir bilmeyen gözü yaşlı çocuklar…

Evine dönmek zorundaydı dayak yese de … Belki kadere boyun eğme idi onunkisi, belki de geride 2 çocuğunun boynu bükük kalmaması içindi…Çocuğunu kaybetmiş, çaresiz…Ruhunda hangi fırtınalar esiyor kim bilir…Gözyaşları ile savurduğu haykırışı içine akıtarak…

Ve gazetelerin üçüncü sayfalarına yansıyan benzeri onlarca olay…

Şiddetin getirdiği sonuç bu işte…

Koca dayağı, kaynana baskısı, töre illeti…

Kadına yapılan şiddetin en amansızı…

Yaşamın kıyısında ölümle sonuçlanan ya da çaresizlik ve yoksullukla zar zor devam eden yaşamlar…

Öfke ve kin…

Vurmak ve kırmak…

Yok saymak…

Özgürlükten ve sevgiden yoksun…

Demokrasi ve insan haklarından yoksun…

Bilim, hak, hukuktan yoksun...

Çağın insanî değerlerinden yoksun...

Eşitliğin anlamını bilmeyen…

İnsanın yüreği sıkışır…

Gözyaşları içine akar…

Hüzün ve kahır çaresizliğe dönüşür…

Eğitimsizliğe, berdel, kuma, başlık parası, akraba evliliğine boyun eğilir...

Şiddet olağanlaşır ve bazen şiddetin varlığı kendisini “aile meclisi” kararı ile gösterir…

Kadınlar yaşamlarının tüm kararlarında kocalarını, aşiret reislerini, şeyhleri dinlerler…

Tahta beşiklerde, çamurlu okul yollarında, tarlada ırgatlıkta bize kol kanat geren analarımıza, bacılarımıza gereken değeri vermeyiz…

Yeri gelir kürsüye çıkar kadın hakları konusunda ahkâm keseriz ve nutuk atarız…

İş uygulamaya gelince nedense yeterli “tepkiyi” göstermeyiz...

Ne ki kadın söz konusu ise sorunlar ve sorular bir türlü bitmek bilmez…

Kapitalist düzenin dayattığı “sevgililer günü”, “anneler günü” gibi harcama furyasının tetiklendiği, kredi kartlarının pos makinelerinde kalıcılaştığı bir yılda toplam “iki gün” dışında kadının varlığı, hakları bir türlü hatırlanmaz…

Çağdaş toplumların tartışabildiği “kadına şiddet” ve “kadın hakları” konularını bu anlayış ile ele almak sorunu çözer mi…

Kadını “dört duvar “arasına sıkıştırarak ve hatta “doktora” gitmesine bile tahammül göstermeyerek kadın hakları konusunda “ileri demokrasiyi” yakalamamız mümkün müdür…

Yoksa kadının ve toplumun öncelikle eğitilmesi ve bilinçlendirilmesi mi gerekir...

Bilinmelidir ki günümüz gelişmiş toplumlarında erkek kadar kadınında ekonomide ve kalkınmada rolü vardır. Kadınların çalıştığı iş kollarında, kadın duyarlılığı kuşkusuz herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Ana şefkati ile öğrencilerine yaklaşan kadın öğretmenin duyarlılığına, hemşirenin şefkatine toplumun ihtiyacı vardır...

İnsan hak ve özgürlüklerinin artması gereken 21. Yüzyılda kadına hak ettiği değeri vermeliyiz.

Ama ona şiddet uygulayarak değil…

Yarın “8 Mart Dünya kadınlar Günü” olarak kutlanacaktır…

Kadınların hak ettikleri ortama kavuşmaları dileği ile “kadınlar günü” nü kutluyorum…

  

8 Mart 2018 Perşembe

O,GECEYİ HAYATIM BOYUNCA UNUTMADIM. BEŞ YAŞINDAYDIM.


“Uğraştık, mücadele ettik yıllar boyu. Ama şimdi bakıyorum da, olmamış be arkadaşım. En yakınımızdakilerin bile kanayan yarasını görememişiz.”
Okuduğum bir roman da bu cümleler dikkatimi çekti. Yol haritasında, doğru bildiği rotada ilerleyen bir insanın çevresinde olan bitenleri görememesinin kabulüdür bu.
Bugün “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü”.
Tüm dünyada kadın sorunlarının ele alınıp çözüm yolları aranmasının yanı sıra, kadına yönelik şiddetin önüne geçilmesi için mücadele edilmesi gereken bir gün.
Lakin gerekli önlem ve tedbirlerin alınması, kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması için gerçekten atılması gereken adımlar atılıyor mu?
…
Sosyal medyada tartışıla dursun biz geçelim anlatmak istediğimize.
…
“O, geceyi hayatım boyunca unutmadım. Beş yaşındaydım.
Babam beni uykumdan uyandırıp,
‘Şimdi beni iyi dinle. Seni mutfak penceresinden aşağı bırakacağım, koşarak Hatice teyzenin evine gideceksin. Sabah olunca gelir seni alırım.’
Babam beni alelacele öptükten sonra, kollarımdan tutup mutfak penceresinden aşağı bıraktı. Arkamdan bağırdı,
‘Koş kızım koş!’”
…
Koşup Hatice teyzeye sığınır küçük kız.
Hava aydınlanmaya başlamıştır. Uyumak şöyle dursun, sabaha kadar gözleri kapıda, kalbi küt küt atarak korkuyla bekler.
Bir süre geçtikten sonra pencereden bakıp dışarıda neler olup bittiğini görmeye çalışır. Dışarısı polis kaynamaktadır.
Babası “koş kızım koş” dedikten sonra geride bıraktığı evlerinde gelen patlama seslerini hatırlar.
Hatice teyze ise dizlerine vura vura ağlamaktadır.
…
Sonrası…
Küçük kız kendini yetimhanenin müdiresinin karşısında bulur.
Müdire hanım yetişkin birine anlatır gibi anlatır…”Bundan sonra senin evin, ailen burası. Adın da Emine olacak. Sen artık devletin çocuğusun.”
Yeni adını ve yetimhaneyi hiç sevmez. Lakin çaresizdir küçük kız.
Aradan günler, yıllar geçer.
 Hatice teyze eskisi gibi Emineyi yetimhanede ziyaret etmemektedir. 
Yaşlanmış ve hastadır.
Emine bir gün izin alıp Hatice teyzenin yanına gider.
Gerçekten de Hatice teyze hasta yatmaktadır. Gözlerini güçlükle açıp Emine’ye bakar.
Son günlerini yaşamakta olan Hatice teyze beş yaşında yetimhaneye giden Emineye anne ve babası ile ilgili gerçeği anlatır.
…
Hatice teyzenin anlattığına göre “Emine’nin annesi ile babası çetin bir dağ köyünde tanışmışlar. Annesi köyün ağasının kızıymış. Babası da köyde öğretmenlik yapıyormuş. Birbirlerine sevdalanmışlar. Annesi daha on altı yaşındayken, babası onu çok zengin bir aşiret ağasıyla nişanlar. Adam evlidir… Babam bu durumda tek çözümün kaçmak olduğunu anneme söylemiş. Annem başta itiraz etmiş, “bizi öldürürler” demişse de babasına olan sevgisine fazla direnememiş. Bir yolunu bulup İstanbul’a kaçmışlar.
…
Annesinin ailesi ve nişanlı olduğu adam her yeri yakıp yıkmışlar ama onların izine rastlayamamışlar. Namus davasına dönüşmüş bu durum. “İkisini de öldürmeden bu leke temizlenmez “ diyorlarmış.
…
Babamın beni Hatice teyzeye gönderdiği o kara geceden bir gün önce haber gelmiş, “yerinizi biliyorlar, vakit kaybetmeden kaçın” demiş birileri… Kaçmak için sabahı beklemişler, ama beklediklerinden erken, gecenin köründe basmışlar evi.
…
Yetimhaneden ayrıldıktan sonra bir arkadaşı ile başlarını sokacak bir yer bulurlar. Arkadaşının sesi güzeldir. Küçük bir yerde şarkıcılık yapmaya başlar.
Emine de, ufak tefek dikiş işleri, temizlik ve mutfak işleri yapar.
Bir gün arkadaşı “Haydi hazırlan düğüne gidiyoruz” der.
Düğünde üniversitede okuyan bir gençle tanışır. Genç adam sıkılmadan pat diye “sana âşık oldum” der.
İlk defa bir erkeğin eli eline değen Emine kalkıp gitmeye çalışsa da genç adam bırakmaz. Emine ona “hayır” diyemez. Ne dediyse inanır. Tanıştıktan bir süre sonra gizlice evlenirler.
Evlendikten sonra eşinin kendinden yedi yaş küçük olduğunu öğrenir. Lakin hiçbir şey mutlu olmalarına engel değildir.
…
Lakin eşinin ailesi durumu öğrenir ve boşanmaları için baskı yapar.
Eşi, ailesinin isteğine fazla direnemez ve boşanırlar.
Emine hamiledir. İstemese de çocuğu doğurur ve zengin bir aileye evlatlık verir.
…
Aradan geçen yıllarda  ne iş bulduysa çalışır.
Yokluk ve sefalet içindeyken bir tanıdığının tavsiyesi üzerine, kumaş satılan bir mağazada çalışmaya başlar.
Dükkân sahibi iri yarı, çirkin mi çirkin bir adamdır.
Emine dükkân sahibinin bakışlarından korkmaya başlar.
Adam bir gün “Kız Emine bak ne diyeceğim sana, ikimizde yalnızız. Gel evlen benimle. Beraber yaşar gideriz…”
Korkudan titreyen Emine “Hayır, ben evlenmek istemiyorum” der.
Adam aldığı cevap sonrasında Emineye tecavüz eder. Bir gün hamile olduğunu öğrenir.
Çocuk doğduktan sonra, çocuğunu adamın yanında bırakıp kaçar oradan.
Çaresizdir.
…
Oradan oraya savrulan Emine bulduğu işlerde çalışır. Yarı aç yarı tok yaşar.
En sonunda geldiği ilçede lokantası olan Sefa ile tanışır.
Sefa çok iyi bir insandır.
Emine ile evlenir.
Günleri ilk başlarda mutlulukla geçer.
Ne Emine ne de Sefa önceki hayatlarını birbirine anlatmazlar.
Sefa genç bir öğrenciyken çok sevdiği kız arkadaşını bir çatışma ortasında kaybeder.
Kızın ağabeyi de Sefayı bacaklarından vurup sakat bırakır.
Lakin ölen kız arkadaşının ağabeyi Sefanın suçsuz olduğunu bilmektedir. Sefanın kız kardeşini canından çok sevdiğini de.
Arada yıllar geçmesine rağmen Sefa, Emine ile tanışıp, Emine’yi ölen Kız arkadaşına benzetip evlenmesine kadar evlenmez.
Ölen kız arkadaşının ağabeyi de bunu bilmektedir.
Sefa ile Emine birbirlerine anlatamadıklarını küçük birer deftere yazarlar.
Emine bir gün, Sefa’nın devamlı kilitli tuttuğu çekmecenin anahtarını evde unuttuğunu görür ve merakla çekmeceyi açıp defteri alır ve Sefa’nın yazdıklarını okur.
Sefa’nın kendisine anlatamadığı hayat hikâyesini o defterde öğrenir.
…
Aradan günler geçer.
Emine günden güle sararıp solmaktadır.
Sefa, Emine kendisine söylemese de hasta olduğunu anlar.
…
Gittikleri doktordan gerçeği öğrenirler.
Emine’nin fazla zamanı kalmamıştır.
Ve bir gün Emine bu dünyadan göçüp gider.
…
Sefa günler sonra, çekmecede Emine’nin yazıp bıraktığı hayat hikâyesini öğrenir.
Ölen kız arkadaşının ağabeyi ile oturup Emine’nin çocuklarını bulmaları gerektiğini konuşurlar.
…
Ve yukarı da girişte yazdığımı birbirine söylerler.
“Uğraştık, mücadele ettik yıllar boyu. Ama şimdi bakıyorum da, olmamış be arkadaşım. En yakınımızdakilerin bile kanayan yarasını görememişiz.”
 …
Emine, çocuklarına hasret, büyük sıkıntılar, yokluklar, acılar içinde hayata tutunmaya çalışır.
Oysaki hayat acımasızdır.
Emine’ye de acımaz.
Yıkıp geçer.
…
Evet, bugün “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günüdür”
Kutlu oslun.