19 Ağustos 2025 Salı

GELECEK NESİLLER İÇİN


 Yaşam ve anlayış düne göre çok değişti.

Olumlu yönde değişim, olumsuz değişim karşısında daha az diye düşünüyorum.
Yine de, elimiz kalem tutarken, gözümüz görürken, dizlerimizde derman varken, dik durmaya, doğru bildiklerimizi söylemeye, kısaca kendimiz olmaya devam etmek zorundayız.
Çocuklarımız için, torunlarımız için, gelecek nesiller için bunu yapmaya mecburuz.
Hep derim, geçmişte yoksulluk belimizi bükmüştü, lakin yine de bugünkü gibi sorunlu bir yaşam yaşamamıştık.
Okumak, gözlem yapmak, olayların ve yaşananların gidişatını takip etmek, doğru olanı söylemek zorundayız.

12 Ağustos 2025 Salı

DÜNDEN BUGÜNE DEĞİŞİM


 On binlerce yıl önce Afrika kırsalında ayağa kalkıp yürümeye başlayan insan,

aynı zamanda var olma mücadelesine de başlamıştır.
Lakin,
insanın ‘saf çağı’ dediğimiz o çağda
paylaşım esastı.
Derleyici ve toplayıcı olan insanlar bulduklarını paylaşıyorlardı.
Bu bağlamda aralarında rekabet yoktu.
Şimdi bile Afrika’nın kimi ormanlarında yaşayan yerli halklarda,
Amazon ormanlarında yaşayan toplumlarda,
Hint Okyanusunun adalarında,
modern toplumlardan uzak yaşayan kabilelerde hala bu paylaşım söz konusudur.
Adalet onlarda kendiliğinden oluşmakta, sorunlar görülmemektedir.
Modern toplumlarda,
‘ben’ merkezli anlayışın yanı sıra,
kapitalist düzenin insanın insanı yok saymaya başladığı anlayışı ne zamanki palazlandı sorunlar da o zaman başladı.
İlkel toplumlarda paylaşımlar azalmaya, toplumlar kutuplaşmaya başladığında ise sorunlar giderek hız kazandı.
Yaşananlar yeni bir şey değil.
Geçmişin külleri üzerinde yoğunlaşmakta ve zihinleri meşgul etmektedir.

HAYATTA EN ZOR OLAN ŞEYLERDEN BİR ÖRNEK VER DESELER YAŞLANMAK DERİM


 Sabahla birlikte güneş ışığı içeri sızıyordu. Bir yandan açık pencereden evin içine dolan bahar kokusu, diğer yandan göğsümün sol yanında amansız bir sızı vardı. Dalgaların kayalarda patlamasına benzer umarsız bir ağrı bir baş belası!

Bilgisayarın başında uyuyakalmışım. Uyandığımda sırtımda bir ürperti, belli ki üşümüşüm. Geceleri hala soğuk, ayaz. Uyuşan ayaklarımı uzattım açılsınlar diye. Ne zormuş. Tekrar uyuştular. Ardından vücudumun bütün ağırlığını ayaklarıma yükledim. Birkaç dakika sonra uyuşukluk hissi kalmadı. Pencerenin kenarına geldim. Perdeyi hafifçe araladım. Serçelerde bir sevinç bir sevinç ki. Gülümsedim.
Mutfakta fazla durmadım. Apartman merdivenlerini ağır aksak indim. Bahçede yeni tomurcuklanmaya başlayan çiçekler vardı. Aralarında kan rengi çiçeği ile etrafa gülümseyen Şakayık dikkati çekiyordu. Bahçe demirlerinin boyaları yenileniyordu. Gazete almak için bakkala doğru yürüdüm.
Kıştan kalan o boğucu, kirli, kül rengi görüntüler baharla birlikte yok olmaya başlamıştı. Araba homurtuları, korna sesleri, bağırış çağırışlar caddeyi doldurmuştu. Güneş etkisini yavaş yavaş artırıyordu. Mağaza ve bakkalların önleri, park giderek kalabalıklaştı.
Elimde gazete ile parka geldim. Bizim ihtiyarlar her zaman olduğu gibi bir araya toplanmışlardı. Aralarında sıklıkla tartışırlar, bir türlü karara varamazlardı. O zamana kadar bana söz hakkı vermeyenler (daha doğrusu ben karışmazdım), tartışan taraflardan birinin söylediklerinin doğruluğunu teyit etmem için bana döner sorarlardı.
“Söylesene Hocam ben haksız mıyım?”. Karşı tarafta olan durur mu? Daha diğeri sözünü bitirmeden başlardı “Yahu Hocam sen ona bakma benim dediklerim yalan mı?” diye laf ederdi. Huylarını bildiğimden “beni karıştırmayın, siz aranızda anlaşın” der işin içinden sıyrılırdım.
Selam verdim yanlarına oturdum. Onlar konuşmalarına geri döndüler, ben de gazetemi okumaya başladım. Bazen gürültüleri dayanılmaz oluyordu. Ama parktaki çocuk seslerinden ve caddede geçen arabaların gürültüsünden pek de dikkati çekmezdi bu durum.
Az ilerde sırtı iyice kamburlaşmış, dizlerini bükmeden, bastonu ile kaldırıma yavaş yavaş vurarak parka doğru gelen bir ihtiyar dikkatimi çekti. Başında kenarları yıpranmış bir kasket vardı. Sırtında rengi solmaya yüz tutmuş bir ceket, gömleğindeki düğmelerin bir kısmı açık, ayağında boyası ve rengi solmuş bir ayakkabı ve ütüsüz pantolonu ile yan tarafta boş bir banka adeta kendini bırakırcasına oturdu.
Ceketinin yan cebinden mendilini çıkardı. Yüzündeki teri sildi. Bastonunu yanına bıraktı. Kasketini hafifçe düzeltti. Yüzü yılların yorgunluğu il kırışmış, derisi sertleşmişti. Çehresi güneşten yanmıştı. Belli ki gün boyu güneşle mücadele ediyordu. Güneş boş durur mu ihtiyarın yüzünü granitleştirmişti. Yerimden kalkıp yanına gittim. Selam verip oturdum. Başını telaşsız kaldırıp yüzüme baktı. Gözleri artık iyice fersizleşmişti. O gözler çok şey anlatıyordu aslında. Avurtları çökmüş, sakalları iyice kırlaşmıştı. Zayıf uzun boylu idi.
Yoksuldu ama onurlu bakışları vardı. Feleğin sillesini yemişti ama isyankâr değildi. İç dünyasında bir fırtınanın koptuğu belliydi. Ama o bunu ne hisleri ile ne de duyguları ile belli etmiyordu.
Olanı biteni sessizce oturduğum yerden izledim. Tüm duygularım felce uğramıştı. Her şey susmuştu. Çocukların gürültüleri duyulmuyordu. Yalnızca uzaktan çığırtkan bir kuşun tiz sesi çınlıyordu. Başkalarının acılarına yabancıyız diye düşündüm. Çünkü günü kurtarmanın peşindeyiz. Çünkü korkağız. Başkalarını anlamaktan korkuyoruz. Korkaklık bizleri kör etti. Etrafımızda olan bitenleri görmüyoruz Ya da görmek istemiyoruz. Farkında bile değiliz bazı şeylerin. Duygularımızın, hislerimizin üzerinde bu denli değişimin olması ürkütücü. Korkakça, hastalıklı duyguların varlığı da. Çünkü yardım etme duygumuz körleşmiş. Çünkü benciliz. Varoşlarda ki yoksul yaşamının yanı sıra villaların ve apartmanların bulunduğu varsılın yaşamı hiç fark etmiyor artık. Duygu körlüğü her yerde.

8 Ağustos 2025 Cuma

ATATÜRK SORDU


 - Bu villa kimin?


- KİRKOR EFENDİ'NİN PAŞAM!


Şu Köşk?


- DİMİTRİ EFENDİ’NİN PAŞA HAZRETLERİ!


Ya şu ilerideki konak?


- SALAMON EFENDİ'NİN


ATATÜRK bu kez,


az ötedeki toprak damlı,


virane bir evin sahibini öğrenmek için sorunca,


ADANALI gazi cevap verdi:


-RECEP ÇAVUŞ'UN PAŞAM


ATATÜRK,


bu duruma biraz üzülmüş,


biraz da sinirlenmiş idi.


Yanındakilere emir verdi:



-ÇAĞIRIN ŞU RECEP ÇAVUŞ'U!


RECEP ÇAVUŞ gelince;


Bir asker selamından sonra, "EMREDİN PAŞAM" dedi. Ata, bu kez Recep Çavuş'a sormaya başladı:


-Bu villa KİRKOR Efendinin, bu köşk DİMİTRİ Efendinin, şu konak SALAMON Efendinin, o virane de senin! Bu ERMENİLER, RUMLAR, YAHUDİLER ŞU BİNALARI DİKERKEN SEN NEREDEYDİN? Recep Çavuş,yıllarca savaş meydanlarında koşturmanın verdiği gönül yorgunluğuyla cevap verdi: SİZİNLE BERABERDİM PAŞAM!TRABLUSGARP'TA, ÇANAKKALE'DE, SAKARYA'DA!......... MUSTAFA KEMAL ATATÜRK, bu cevap karşısında gözyaşlarını Hem yanaklarına, Hem de yüreğinin ta derinliklerine akıtır!


............


“ Evet, RECEP ÇAVUŞ HAKLIDIR.


Trablusgarp'ta, Çanakkale'de, Sakarya'da, Dumlupınar’da TÜRK'ÜN istiklalini korumak için savaşırken Adana'da toprak damlı bir kulübe yapmaya ancak zaman bulabilmiştir. “ RECEP ÇAVUŞ, TÜRK'ÜN YALNIZ İSTİKLALİNİ DEĞİL; NAMUS VE ŞEREFİNİ DE KORUMUŞTUR. MEMLEKETİN BÜTÜN ZENGİNLİKLERİNE SAHİP OLAN AZINLIKLAR DAPARA VE MÜLKLERİNİN ÜSTÜNE YENİLERİNİ YIĞMAKLA MEŞGUL OLMUŞLARDI !.. “


Bu ülkenin 7 düvele karşı geçmişte hangi şartlarda mücadele verdiğini, bu uğurda toprağa düştüğünü, bugün kime sorsanız ya bir şehit, ya bir gazi torunu olduğunu gören gözü, işiten kulağı, okuyan gözü olan herkes bilmektedir.


Osmanlı Devletinin son günlerinde Anadolu’nun işgale başlanması ile işgalci kuvvetlere çanak tutmuş, onların işgallerini alkışlamış Türk olmayan unsurların Anadolu toprakları üzerinde yüzyıllarca rahat bir yaşam sürdüğünü de bilmeyen yoktur.


Geçmişte Anadolu insanına yaşam hakkı tanımak istemeyen ve bugünde çeşitli platformlarda ellerine geçen her fırsatta kendi çıkarları için her türlü girişimi mubah sayan devletlerin, milletimiz üzerinde oynamaya çalıştığı oyunlara karşı uyanık olmamız lâzım.


Kurtuluş savaşı sırasında göğsünü bu ülkeye ve bu Bayrağa siper etmiş olan vatan evlatları, çeşitli cephelerde düşmana karşı, soğuğa, ayaza, açlığa, tifüse, kavurucu sıcağa karşı mücadele ederken Türkiye’de bulunan Ermeniler, Yahudiler, Rumlar ise yaptıkları ticaret ile zenginliklerine zenginlik katmıştır.


Son günlerde ülkemiz üzerine oynanmak istenen oyunlara karşı uyanık olmalıyız. Doğulusu ile batılısı ile kuzeylisi ve güneylisi ile bu ülke insanı Çanakkale’de, Galiçya’da, Yemen çöllerinde, Trablus’ta omuz omuza mücadele etmiş bu uğurda şehir olmuşlardır.

BÜYÜDÜKÇE ANLAYACAKSIN


 Bahçenin uzak köşesinde yüzünü güneşe vermiş düşünüyordu. Kuşkular ve tedirginlikler içinde kıvranıp avuçlarını kan ter içinde kalırcasına sıkarak düşünüyordu. Gözlerinin etrafı hafiften morarmıştı. Beklenmedik bir yağmurun ılık, ama serinletici damlalarına nasıl söz anlatılamazsa o da yüreğine söz anlatamıyordu. Ve kendisine uzanacak o ince narin parmakları hayal ediyordu.

Oysaki saçların rüzgârla dağılırken, sen onun içindeki acıdan habersizdin. Nasıl bir hüzün ve ızdırap içinde olduğunu hesap edemiyordun. Edemezdin de zaten. Çünkü farkında bile değildin… Farkında değildin içten içe yüreğini kuşatan, kimi zaman mutluluk, kimi zaman bir damla gözyaşı olan acı, hüzün ve mutluluğun.
Ve sen doğaldır ki sessizce yaşanan acıları, coşkuları, beklentileri ne izliyor, ne görüyor ne de biliyordun.
Uzunca bir zamanı geride bıraktığında çektiği acılar dayanılmaz olmuştu. Ne güzel bir söz söylemesini becerebilirdi, ne de sevgi sözcüklerini mırıldanabilirdi.
Sonra… Evet, sonra mektuplar geldi aklına. Kokusu, tadı, insanı alıp dağlara, kırlara götüren mektuplar. Giz dolu, sır dolu mektuplar. İnsanın içini sızlatan, yüreğini burkan, duygu seline bırakan mektuplar. Anaların oğullarına seslendiği, özlem ve gözyaşı kokan mektuplar.
Gözlerinde mutluluk ışıkları yandı söndü. Mürekkebi kâğıda iyice sinsin diye sözcükleri yavaşça ve bir sanatçının titizliğiyle oya gibi işledi mektubuna. Acı ile birlikte sevgiyi de yüreğinde hissetsin diye özenle seçti kelimeleri. İstedi ki incinmesin, kırılmasın. Acı biber yemiş gibi yüreği yansın, burkulsun. Biliyordu ki acı güzel şeydi. İnsanın içi yanardı ama bir türlü vazgeçemezdi acıdan.
Ne ki, acıyı da sevgiyi de, insanlığı da çok gördüler. Yalansız yaşamak isterdim dediğinde bile yüreğini cehaletin en onulmaz yalanları ile doldurduklarının farkında bile değildin. Oysa yıllarca kendi yalanımızın da başkalarının yalanının da yükünü taşımıştık omuzlarımızda. Bedeller ödenmişti ortaçağda da günümüzde de. Ödemeye de devam ediyorduk.
Yalan söyleyen gazetecinin, politikacının, kitapların, büyüklerin yalanları ile geleceği yakalamayı başarabilmek çok zordu. Kuşkular ve korkular bir kez yüreğine işlemişti.
Sen batıya diğeri doğuya gittiğinde yalan imparatorluğu hâkimiyetini çoktan kurmuştu. Günün birinde yıkılmaman ve yok sayılmaman için direnmen gerektiğini biliyordun. Ama direnemedin.
Şunu hiç unutma ki geleceği inşa ederken yalanlardan kurtulmanın yolu geçmişi iyi anlamaktan geçer. Kendileri gibi düşünmeyenleri, kendilerine karşı olanları temizleyebilmek ve hesaplaşabilmek için yine yalanlara ve korkulara başvuracaklardır. Hiç günahı olmayan insanlara, dağlara, ormanlara, derelere saldıracaklardır. Öfkeleri geçinceye kadar, korku imparatorluğunu kuruncaya kadar esip gürleyeceklerdir.
Oysaki ince narin parmaklarınla sen bir damlacıksın daha…

YAKLAŞMAMAK

Ben ne diyorsam doğrudur seçeneği kabul edilecek doğru bir seçenek değildir.
Karşıdakinin söylediği yaşamın gerçeklerine ters de olsa, söylemine saygı duyarsın.
Yani ötelemeden, kırıp dökmeden.
Söylediklerini dinledikten sonra, doğru olanı ona anlatır, zihnine yerleştirmesine yardımcı olursun.
Bu her zaman gerçekleşmese de geri adım atmadan doğru olanı anlatmaya devam edersin.
Yine de anlamaz kendi düşüncesinde devam ederse o zihniyetten uzaklaşır yaklaşmazsın.
Sonunda da en doğru seçeneği bulursun.
Yaklaşmamak

 

ARADA BİR DOLU ÇARPACAK YÜZÜMÜZE


Yaşam kulvarında yürünen yol haritasına bakıldığında,

yeryüzünün tüm coğrafyalarında,
birilerinin çalıp çırptığını, sırtımızdan rant elde ettiğini, alın terimizden, canımızdan beslendiğini, çaresizliğe, yoksunluğa dönüp bakmadıklarını görmek zor değil.
Lakin, biz her daim olması gereken insan olacağız. Zor ve meşakkatli yaşam koşullarında yaşasak da.
Huyumuz suyumuz ne ise o.
İnsanların alacası olduğunu da bileceğiz.
İyisinin de kötüsünün de olduğunu.
Doğrusunun da eğrisinin de var olduğunu.
İyiyi seçenin yanısıra kötüye kananın da varlığını, üç kuruşluk çıkarı için insanları kullananında olduğunu.
Yürünen yol haritasında, belki biraz yağmur arada bir dolu çarpacak yüzümüze.

İSTANBULDA YAŞAM


Sabah ve akşamları işe gidişlerde ve iş çıkışlarında insan selinden oluşan bir ordu beklenmedik bir şekilde ana arterlere yayılıyor.

Her yer hınca hınç insan dolu.
Sükunet içinde yalnız kalacağınız bir yer bulmak çok zor.
Paranın geçim aracı olduğu bir dünyanın kurbanı olanlar, ikiyüzlü modernitenin kıskacında hastalıklı bir anlayışın tanıdığıdırlar artık.
Bir çok insan zamanlarını "serseri mayınlar" misali şehrin sokaklarını amaçsızca dolaşarak, çığırtkan sokak satıcılarının, simit ve piyango satıcılarının hareketlendirdiği meydanlarda ve parklarda geçiriyorlar.
Hoş artık parkların yerini üç tarafı açık cafeler almış durumda ya.
Kalabalığı kendine çeken kimi yerlerde, birbirine dolanmış gölgesine sığınılan ağaçların dallarına konmuş, gizemli kuşlar görünür bazen.
Martılar, kırlangıçlar denizin ritüelini anlatırlar çığlıklarıyla uzaklarda
İstanbul öyle kalabalık ki, evsizler parkları, köprü altlarını, seyyar satıcılar üst geçitleri ve caddeleri ele geçirmişler.
Sabahın serinliğinde yürüyüşe çıkanların karşısına, banklarda sabahlayanların varlığı çıkar. Semt pazarlarında pazarın dağılmasına yakın sebze meyve toplayanlar, çöpleri karıştıran kağıt toplayıcıları, yardım toplayanlar dikkati çeker.
Varoşlarda zor durumda varlığını sürdürmeye çalışanların yapacakları başka bir şey de yok.
Bir şekilde hayatta kalmak zorundalar.
Devasa kentin getirdiği sorunlar insanın insana saygısını yok etmiş.
Ve İstanbul'un sorunları devam ediyor.
Dramlar, acılar devam ediyor.
Sessiz bir çığlık sanki yaşananlar.

2 Ağustos 2025 Cumartesi

O DERECE BAĞNAZDIRLAR

Bir yandan cehaletle, bir yandan yoksullukla, bir yandan da işgalci güçlerle mücadele edip vatan topraklarını işgalden kurtaran, insan onuruna, yaşamına en uygun rejim olan cumhuriyeti ilan eden, diğer yandan Osmanlı'dan kalma düyun-u umumiye borçlarını öderken memleketin dört bir yanında fabrikalar açılmasını sağlayan, kadın erkek eşitliğini, kadınlara seçme ve seçilme hakkını veren, ve dahi yüzlerce benzeri çalışması olan Mustafa Kemal Atatürk'e saygısızlık edenlerle bizlerin yolu asla kesişmez.
Ve deyim yerindeyse eğer,
İdeolojik saplantısı olanlar o derece bağnazdır ki kendileri gibi düşünmeyenleri anında ötelerler. “Bilgi sahibi” olmadan “fikir sahibi” olmaya çalışırlar, gerçekleri görüp yorumlamakta zorluk çekerler. Bunların toplumu yönlendirmeye çalışmalarına tanık olmak insanın içini sızlatır.

 

BU DÜNYANIN YABANCISIYIM


 Hayat kolay değildir.

Vurduğu darbeler yetmiyormuş gibi,
Yıkıcı bir darbe daha vurmak için
üstüne üstüne gelir.
Karşına her an bir zorluk,
bir engel çıkar.
Geleceğe dair umudun kalmaz bazen.
Her zorluğa göğüs germek zorunda kalırsın.
Ustanın dediği gibi
"İşin kolayına kaçmadan"
yol haritasını belirleyip
mücadele etmek gerekir.
Öğretmenlik mesleğine başladığım ilk günden bu yana,
hem öğrencilerime
hem de çevremdeki insanlara
hayatın gerçeklerini dilim döndüğünce
anlatmaya çalıştım.
Anlamayana,
doğru olanı anlatmak
kolay değildir
insanı yorar,
yıpratır,
öyle bir an gelir ki
sağlığını kaybedersin.
Ve gün geldi kaybettim de...
Bu bir hata ise eğer,
evet kabulümdür.
O zaman benim hatam
bu mecrada boş zaman kaybı oldu
der geçerim.
Kimilerine göre bu bir hata da olsa,
zirvede aman vermeyen fırtına gibi,
akan yazıların insanları oyaladığı
ortamda doğru
bildiklerimi söylediğime inanıyorum.
Lakin,
ifade özgürlüğü ile
işkembeden sallamak arasında
farkın olmadığını anladığım
bu dünyanın
yabancısıyım.
Evet ben eskide kaldım.
Memnunum.