24 Ocak 2021 Pazar

VE ÇEKİP GİTTİ YAŞAMDAN


 

Hazanla birlikte yapraklar sararmaya, gazel olup dökülmeye başladı. Uzun süre yaşam döngüsü tekmil canlıya şekil vermeye devam etti. Ağır aksak geçen günler sonrasında havalar aniden soğudu. Soğuk ve ayaz başkentin semalarında demoklesin kılıcı gibi salınmakta. Puslu havada insanlar her zamankinden aceleci.

Parklar karla kaplı, yollar buz, sokaklar çamur deryası. Araba egzozlarından çıkan dumanlar, bacalardan çıkan kurumlar başkentin ufuklarında gezinmekte. Dışarı çıkmak ne mümkün. Buğulu camlardan gamlı yürekler dışarıyı seyretmekte. İnce kum gibi yağmakta olan kar, sokakları, caddeleri, çatıları beyaza bürüdü. Ağaç dalları kuş seslerine hasret.

Sessizce durduğu pencerenin önünde, dışarıyı iç sıkıntısı ile seyrederken yutkundu, acı acı gülümsedi. İsteksizce, fersiz bir şekilde arkasını pencereye döndü. İrade dışı atılan adımlarla odanın ortasına gelip durdu. Çaresizliğin hançerlediği adam, buruk bir hissiyatla, sessiz sessiz ağlamaktaydı.

Düşünceler yorgun zihnine kanlı bıçaklar gibi saplanıyor, tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üzerine olanca gücü ile iniyordu.

Sakalları intizamsız bir şekilde uzamış, yüzü her zamankinden solgun, alnında kabaran damarlar yüzündeki sıkıntıya eşlik ediyordu. Beklenmedik bir şekilde aldığı acı haber karşısında manen iflas etmişti. Hayat ne acımasız diye düşündü. Felek ne kadar kahpe, ne kadar zalim.

Umutsuz yaşanır mı hiç diye düşündü uzun uzun. Umut her daim yüreklerde olmalı dedi belli belirsiz duyulur duyulmaz bir sesle. Bir çiçek gibi bir sevda gibi açmalı umut, gözyaşları ile sulanmalı, gözyaşlarında hem acı vardır hem umut dedi yorgun bakışlarla.

Canından çok sevdiğinin yanında olmaması, göçüp gitmesi dünyadan umutları yok eder kimi zaman. Yüreğiniz katılır, ağlamak istersiniz ağlayamazsınız. Konuşmak istersiniz konuşamazsınız. Bakarsınız etrafınıza, görürsünüz lakin içinizdeki fırtınayı gösteremezsiniz. Belki bir yararı olmayacağını düşündüğünüz için, belki daha fazla acı çekmemek için, belki de anlamayacaklarına, iletişim kuramayacağınıza inandığınız için.

Geçmişi düşündü uzun uzun. Gün tükenmez oldu, bütün sinirleri gerilim içindeydi. Düşünceler tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üstüne olanca gücü ile inerken odanın ortasında ayrıldı. Kapıya yöneldi, merdivenleri indi, sokak buz dışarısı ayazdı. Aldırmadı yürüdü yürüdü… Aradan geçen zaman asırlar kadar uzun bir zamandı. Akşam iş dönüşü kalabalığı ile eve döndü.

Yaşam döngüsünü kim durdurabilmiş ki diye düşündü. Gideni, geçen zamanı bir an bile geri getirmek olası mı?

Asırlardır sezdirmeden tekmil yaşamdan bir şeyler alıp götürmedi mi zaman?

Beklentilerimiz, hayallerimiz, gülüşlerimiz zaman içinde yok olmadı mı?

Bizlere kalan sadece onurlu bir bakış, dürüst bir yaşam, acıya isyan değil midir?

Lakin son demde gerçekçi olmak lazım geldiği belleklerimizde yerini almalı değil mi? Anılarımız ve gelecek umutlarımız olmasa, geriye ne kalırdı ki?

Anılarımızı unutmadan, umutlarımızı kaybetmeden yaşam oyununu bozmaya yeltenmeden direnmeliyiz artık.

Yaşam budur işte. Yaşam gerçeğini görmeliyiz ve en önemlisi zaman gerçeğini görmeliyiz. Unutmamak gerekir ki herkes evreni sığdıramaz yüreğine, herkes daha büyük yağmurlar içinde var olamaz. Kocaman bir yüreği, kocaman bir yaşamı yüreğinin süzgecinden geçiremez.

Ve çekip gitti yaşamdan, kayıverdi ansızın sonsuzluğa.

Hiç yorgunum demedi, hiç hastayım demedi, hiç yüzündeki gülümsemesini kaybetmedi, hiç kimseyi üzmedi bildiğim.

Yaşam ona çok şey öğretmişti. Acıyı da mutluluğu da görmüştü ahir ömründe.

Kol kanat germişti çocuklarına. İlkokulu üçe kadar okumuştu. Çocuklarını okutmuştu yıllarca, cahil kalmasınlar istemişti.

Çocukları ah çocukları.

Hasta yatağında solgun yüzünü görünce hüngür hüngür ağlayan çocukları. Onun her şeyi idi onlar. O yine ağlamayın diyebilmişti hasta yatağında.

Her gidiş zamansız derler ya. Onun gidişi yaşlı da olsa zamansızdı. Kabullenmek zor olacak hem de çok zor.

Hazin bir tören oldu Karşıyaka mezarlığında. Kalabalıktı mezarlık. Komşuları, akrabaları, çocuklarının iş arkadaşları yerlerini almışlardı sessizce. Soğuk aman vermiyordu. Eşi omzuna aldığı şalın varlığına rağmen üşüyordu, üşüdüğünün farkında bile değildi, kızarmış gözlerinde gözyaşları durmak bilmiyordu.

Çocukları, torunları orada idi. Uzaklarda olan akrabaları ve torunları gelmişlerdi mezarına bir avuç toprak atmak için. Ataya son görevi yapmak için.

Büyük oğlu kimseyi indirmedi kabrin içine. Ortanca ile yüklendiler. Bize düşer dedi onu kabre indirmek. Kalabalık bir yas, bozulmayan bir sükûnet yeriydi. Herkes duygulu bakışlarla bakıyordu olan bitenlere. Kıbleye çevirdi. Başındaki düğümü çözdü elleriyle büyük oğlu.

Arada bir ses çınladı. “Ahiret yolculuğudur oğul” diyordu yanındakine. Devam etti duyulur duyulmaz bir sesle:

“Sen hiç baba oldun mu oğul?

Çocuklarına kol kanat gerdin mi hiç?

Onları küçük yaşta kan uykusundan uyandırmaya kıyabildin mi?

Bir babanın gülümseyen bakışlarına hiç şahit oldun mu?

Hiç çaresizlik gözyaşı döktün mü oğul?”

Mekânın cennet olsun babacığım. Nurlar içinde uyu ebedi uykunda. Unutma ki seni özleyenler peşinde gelecekler bir gün yanına…

***

9 yıl oldu ebediyete göç edeli.

Ölüm yıldönümünde saygı ve özlemle anıyorum...

Işıklar içinde uyu.

 

15 Ocak 2021 Cuma

OLMADI BE KOCA REİS


 

Yeşil otları üstünde o düşsel toprağın kokusunu duyumsayarak uzun yıllar köylerde, kasabalarda, şehirlerin varoşlarında binlerce öğrenci yetiştirdim. Bu süreçte doğaldır ki birçok insanla tanışma fırsatım oldu. İstenen ya da istenmeyen çeşitli anlaşmazlıklara tanık oldum, yaşadım.

İnsan alıştığı, insanlarını tanıdığı bir yerden, tanımadığı, bilmediği bir yere giderken her daim çekingen davranmış, tedirgin olmuştur.

Kolay da değil bu.

Ev bulmak, taşınmak, okula ve çevreye alışmak hem zaman hem de sabır isteyen bir durum olmuştur.

Taşınmak elzemdi, lakin alışmak; alıştığın, benimsediğin yerden ayrılıp gitmek kolay olmuyordu.

Ayrılıp gitsen bile geride bıraktığın arkadaşları, dostları, öğrencileri unutmak da kolay değildi elbette. Kimileri ile telefonla da olsa konuşmak, hal hatır sormak; sağlık haberlerini almak, oğlunun kızının başarısını duymak insanı her zaman mutlu eder.

Lakin öyle anlar, durumlar vardır ki uzaklarda olan bir dostunun, arkadaşının yaşadığı bir acıyı duymak, haber almak insanı her daim üzen, kahreden bir durumdur.

Eylül 1999’da Aydın Germencik’e tayinim çıktığında da benzeri bir tedirginlik yaşamış; taşınmadan önce hem ev bakmak, hem de okulu ziyaret etmek amacıyla eşim ve o zaman henüz daha küçük olan oğlum ve kızımla kendi kullandığım arabayla Uşak’tan Aydın’a; oradan da Germencik’e gitmiştim.

Yola çıktığım gün 17 Ağustos Marmara depreminin olduğu gündü. Arabanın radyosundan deprem nedeniyle bölgede yaşananları; yıkılan binaları, yerle bir olan köy ve kasabaların haberlerini dinlerken; enkaz altında kaldığını düşündüğüm yüzlerce insanın ve yakınlarının o an çektiği acıları yüreğimde duyumsadım.

Depremin yarattığı moral bozukluğuyla yolumuzu tamamlamıştık.

17 Ağustos Perşembe günü okul müdürüyle görüşmek amacıyla, önce okula uğramış; Germencikli olan müdürün sıcak ve güler yüzlü karşılamasının verdiği cesaretle kiralayacağımız düzenli bir ev olup olmadığını sordum.

Okul müdürü kendi oturduğu mahallede tanıdığı bir komşusunun evinin kiralık olduğunu söyledi. Hep birlikte kalkıp eve bakmak için mahalleye gittik. Kiralık dairenin bulunduğu ev üç katlı bir binaydı. En alt katta Yaşar amca; orta katta da büyük oğlu oturuyordu. Kiralık olan üçüncü kat ise en küçük oğluna aitti.

Yaşar amca güler yüzlüydü. Saygılı, konuşmasını bilen biriydi. Konuşmasından yıllar önce ayaklarından geçirdiği bir rahatsızlık nedeniyle pek fazla sokağa çıkmadığını anlamıştım. Evin sahibi olan en küçük oğlunu seslemiş, gelince de eve bakmıştık. Yaşar amcanın saygılı yaklaşımı sonucu ben ve eşim evi kiralamak için kararımızı vermiştik. Lakin biz taşınana kadar evde yapılması gereken ufak tefek tamiratların yapılmasını söylemiş, belli bir kaparo vermiş ve anlaşmıştık.

O gün Aydın ovasının yakıcı sıcağına daha fazla dayanamamış; evi kiraladıktan sonra Uşak’ın serin havasına bir an evvel kavuşmak için yola koyulmuştuk.

Gerek Aydın ve gerekse Germencik; Denizli-Aydın arasındaki yerleşim birimleri; Büyük Menderes Ovasının devasa güzelliği; etrafın yeşil tarlaları; ormanlarla ve zeytin ağaçlarıyla, incir ağaçlarıyla kaplı dağları bizi adeta büyülemişti.

Yıllarca bozkırın çıplak arazilerine, susuz tarlalarına alışmış olan gözlerimiz o gün bayram yapmıştı. Yeşil bir bayram.

Aradan geçen günler sonrasında Sivaslı Ağaçbeyli kasabasındaki görevimi Manisalı bir öğretmen arkadaşa devredip; eşyaları da kasabadan tanıdığım bir arkadaşın kamyonuna yüklemiş; biz de çoluk çocuk kendi arabamızla Germencik’e doğru yola koyulmuştuk.

İkindi vakti ulaştığımız Germencik’te kamyondaki eşyaların boşaltılması için lazım olan bir iki taşıyıcının bulunması için ev sahibine telefon etmiştim. Hem de geldiğimizi bildirmek için. Gönderdiği bir iki değil tam yedi taşıyıcıydı. Gelenlere kamyondaki eşyanın üçüncü kata taşınması gerektiğini ve bu iş için talep edecekleri ücreti sordum.

İstedikleri miktarı duyunca önce inanamadım. Gerçek mi şaka mı bu dedim. İstediğimiz paraya ancak taşırız deyince; geldikleri için teşekkür edip; kamyoncu ve muavine dönüp ben de yardımcı olacağımı ve eşyayı taşımaları teklifinde bulundum. Kabul ettiler ve birlikte eşyayı taşıdık. Gerçi yorulmuştuk ama yaptığımıza değmişti. Çünkü istedikleri para miktarı eşyayı Uşak’tan Germencik’e getiren kamyon parası kadardı. Maaşımın o tarihte 261 milyon olduğu düşünülürse istedikleri miktar tamı tamına 75 milyondu. Böylece Germencik’te ilk dersimi almıştım.

Bu sokağa ilk gelişimdi. Sokak ve evler; pencereler, kaldırımlar, araçlar ve yakıcı bir esinti. Dışarısı mı sıcak yoksa içerisi mi diye düşündük ilk günlerde. Öylesine sıcak vardı.

Çarşıya oldukça yakındı bulunduğumuz sokak. Yüksek, yer yer bozulmuş kaldırımıyla hafif yokuş bir sokak. Sokağın tam köşesinde sola dönüldüğünde Germencik Lisesi ve Şehit Cafer İlköğretim Okulu; lisenin karşısında hükümet binası ve yanında da İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü binası vardı. Sokak aralarında her biri elli-  yüz yaşında olan çam ağaçları sıra sıra diziliydi.

Okulların bulunduğu yerin anayola bakan tarafında el arabasına yerleştirdiği; kendi elleriyle yaptığı o nefis turşuyu satan turşucu ise gelen geçenlerin vazgeçemediği bir lezzeti tattırıyordu insanlara.

Sokağımızın az ilerisinde sağa dönüldüğünde genişçe bir alan vardı. Gerçi şimdilerde o alana birkaç katlı betonarme apartman yapıldığını duymuştum. İşte o zamanlar o boşluğun sol tarafında, iki katlı, düz damlı, önünde geniş sayılabilecek bir bahçesi olan evde oturuyordu Kenan amca. İki oğlundan büyük olanı yıllar sonra evlendirmiş, üst katı onlara vermişti. Dünya tatlısı bir de torunu olmuştu. Diğer oğlu ve eşiyle birlikte kendisi de alt katta oturuyor hala.

Ne zaman eşimle birlikte o tarafa gitsek mutlaka ak saçlı Kenan amcayı; koca Reisi, sıcak bir gülümseyiş ve kocaman bir sevecenlikle karşımızda bulurduk. Uzun yıllar kamyon şoförlüğü yaptıktan sonra Germencik’e yerleşmişti. Küçük oğlu ile oğlum aynı sınıfta ilkokula başlamışlardı. Tanışmamız bu vesileyle olmuştu. Her daim sorardı hocam nasılsın, bir isteğin, eksiğin var mı diye. Sağ olsun, sorması bile benim için önemliydi. Çünkü güvenebileceğim bir insan vardı artık.

Okuldan geldiğim zaman telefonu açar “hocam bu tarafa gel” derdi. “Biliyorum, yorgunsun ama gel yorgunluk çayını birlikte içelim, Emine ablan yeni demledi” derdi. Kenan amcayla zaman içinde baba oğul gibi olmuştuk. Öylesine sevgi dolu yüreğine alışmıştım ki. Germencik’ten ayrılmak çok zor oldu. Biliyordum ki geride kalan Koca Reis sohbet için beni arayacaktı.

Ankara’ya taşındıktan sonra uzun süre telefonla hal hatır sorduk. Sohbet ettik, dertleştik. Halen de konuşuruz, dertleşiriz uzaklarda olsak da.

Hey gidi Koca Reis. Ne vardı hastalanıp yatağa düşecek. Yapılır mıydı bu şimdi karda kışta, soğukta ayazda. Daha seninle oturup rakı içecek, sohbet edecektik. Olmadı be Koca Reis. Kendine dikkat et.

 

 

11 Aralık 2020 Cuma

İNSANI ANLAMAK


 

İnsanı anlamak kolay değil. Herkes bunu başaramaz. İnsan, bir diğerini anlamak için önce kendini anlamalı.

Kendini anlamaya çalış.

Sen kimsin?

Duymak, görmek, hissetmek istemesen de önce bunu çöz.
Hayatın boyunca yürüdüğün yolda kendin olabildin mi?

Sen kimsin sorusu hala belleğinde yerini korumakta mı?

Kendinden emin olabiliyor musun?

Yoksa hala keşkelerle, kendi yolunda ve zamanında izole bir süreçte mi yaşıyorsun?

Bu bağlamda;

Herkesin olmak istediği gibi bir insan olma arzusu, fikri devam ediyor.

Gerçekten olmak istediği kişi insanın içinde, ortaya çıkarılmayı bekliyor.


Salgın sebebiyle aylardır evde kalmanın sıkıntısı, bir çok düşünsel yapıyı aralamak için bir fırsat sunuyor.

Bu süreçte bir çok kitap elden geçirilebilir.

İzolasyon günlerinde, tekrar okunabilirlikte, özellikle klasiklerin yerinin vazgeçilmez olduğunu söylemek mümkün.

İnsan mücadele ettiği her savaşı kazanmak ister.

Bazen bunu başaramaz.

Kaybeder.

Coronavirüs karşısında hayatta kalma mücadelesi veren, hastalığa yakalanmış, yüz binlerce insan bu mücadeleyi kaybetti.

Hayatta kalıp zorluklarla mücadele etmek sağlıklı bir yaşamı gerektirir.

Çünkü, bir kere yıkıldımı bina altından sağ çıkamazsın.

İnsan öyle bir an gelir ki çok sıkılır.

İçinden çıkılmaz bir hal alır iç sıkıntısı.

Sıkıntısının verdiği yorgunlukla mücadele etmek için binanın yıkılmasını engellemesi gerekir.

Bir çok kitabın sayfaları tekrar çevrilmeli.

Çevrilmeli ki hayatı anlayasın.

İnsanı anlayasın.

 

10 Kasım 2020 Salı

MUSTAFA KEMAL BİR DİRENİŞTİR


 

Mustafa Kemal Atatürk, her an yüreklerimizde varlığını sürdürecek kadar büyüktür.

Büyüklüğünü anlamak için yok olmakta olan bir milletin nasıl ve hangi zor şartlarda kurtarıldığına bakmak yeterlidir.

Mustafa Kemal, sadece Kurtuluş Savaşı sırasında askeri anlamda emperyalist güç odaklarına karşı verdiği müthiş mücadele ile değil; savaş sonrasında siyasi, kültürel ve ekonomik anlamda da aldığı önlemlerle ve yaptığı uygulamalarla da büyüklüğünü kanıtlamıştır.

Mustafa Kemal bir direniştir.

Bir milletin var olma mücadelesinin çelikleşmiş ifadesidir.

Vefa ve namus borcumuzdur.

Varlığımız, bağımsızlığımız, yarınlarımız, onurumuz, toprağı vatan yapan düşüncemiz, bilgimiz, enerjimiz, aydınlanmamız ve erdemimizdir.

Bu nedenle Mustafa Kemal’in bize sunduğu gerçek zenginliğimizin, özgür birey olma erdeminin, bağımsız ve çağa uygun yaşam tarzımızın öneminin bilincinde olmalıyız.

Bu zenginliklerimizin ve Mustafa Kemal’in milletimize kazandırdığı kavramların, devrimlerin ve değişimlerin ayırdında olmalı onlara sıkı sıkıya sarılmalıyız.

O’nun vurguladığı gibi; düşünce, bilgi, beden yönünden güçlü ve yüksek karakterli birey olmalıyız.

Emanet ettiği cumhuriyete, fikirlerine ve düşüncelerine sahip çıkmalıyız.

O’nu yaşıyor ve yaşatıyor olmalıyız.

 

8 Kasım 2020 Pazar

DEPREM


 

Deprem doğal, yeterli önlemler alınmadığı sürece can ve mal kaybına yol açan bir felaket.

İzmir depremi bunu ne yazık ki bir kez daha gösterdi.

Yıkılan binaların bazılarının alt katında bulunan dükkanlarda yer açmak amaçlı binanın kolonlarının kesilmiş olduğunu tespit ettiklerini açıkladı İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer.

Yeterli denetim ve önlemin alınmadığı yerde yapılması doğru olmayan bir durum.

Yerle bir olan apartman.

Altında can veren insanlar.

Geçen yıl Silivri'de meydana gelen 5.8 ilk deprem sonrası onlarca binada hasar meydana gelmişti.

Olması beklenen 7.2 şiddetinde İstanbul depreminde yıkılacak, hasar görecek yüzlerce binanın olması kaçınılmaz.

Eski binaların yıkılıp yeniden yapılması yada güçlendirilmesi gerekmez mi?

Kilometrelerce uzakta meydana gelen İzmir depreminin hissedildiği İstanbul'da şiddetli bir depremde meydana gelecek can ve mal kaybı daha çok olacaktır.

Gerekli önlemler zaman geçirilmeden alınmalı.

Yeterli önlemi alma.

Sonrada çık takdiri ilahi de.

TARİHİN ÇÖPLÜĞÜNE AT GİTSİN


 

Hayatı ve zamanı tüketircesine, anları önemsizleştirircesine, insanlığın telaşla yaşaması, yaşama edilmiş en büyük ihanettir.

Geçmişin ve günün değerlerini hatırlamalı, karanlık bir labirentte kaybolup gitmemeli insan.

Sahip olduğumuz mevkilere sonsuza kadar sahip olamayacağımıza göre, etrafımızdaki insanlara saygıyı kaybetmemeli, o mevkileri velev ki bir gün kaybettiğimizde bizlere saygı gösterecek olanlar karanlık labirentte kaybolup gitmeyen saygı gösterdiğimiz insanlar olacaktır.

Ahmet, Mehmet, Mustafa...

Hiç fark etmez, isimler her daim değişiyor, aslolan nedir peki?

Aslolan yapılması gerekeni, doğru bildiğimizi, insanlık için faydalı olanı, sen şusun busun yaklaşımını tarihin çöplüğüne atarak yapmaktır.

Çünkü, hayat aynı zamanda akıp gidiyor, durduramazsın, aynı mekanda yada farklı mekanda, herkesin yaşamı farklı, gerçekleri, acıları, düşünce ve duyguları farklı.

Unutmamak gerekiyor ki, hayat, her bedende farklı yaşanıyor, bunu değiştiremezsin, ve yine aslolan şey anlamsız kalabalığa kapılmadan yürüdüğün kulvarda yalpalamadan, nereye yürüdüğünü, neden yürüdüğünü hesaplayarak yürümektir .

 

20 Ekim 2020 Salı

ŞERİFE BACI


 

“Tarih 1921 Aralık ayı mevsim kışın en çetin hüküm sürdüğü günlerdir. Şerife Bacı İnebolu’dan aldığı cephaneyi Kastamonu’ya taşımaktadır. Kağnıda cephaneler, sırtında çocuğu vardır. Hava yağışlıdır. Cephanelerin ıslanmaması gerekir. Fedakâr bir anne olan Anadolu kadını Şerife Bacı, Millî Mücadele uğruna gelecekteki çocukların yaşaması için, çocuğunun üzerindeki battaniyeyi alır cephane üzerine örter. Kastamonu Kışlası önüne kadar gelmiştir. Cephane yerine ulaşmıştır. Hem cephaneyi hem çocuğunu korumak uğruna her ikisi de şehit olmuşlardır.“ diye bilgi veriliyor Kastamonulu Şerife Bacı hakkında kimi kaynaklarda.

Sen ey Şerife Bacı, öküzlerle çift sürmek, merkeple dağdan odun getirmek, orakla ekin biçmek, döven sürmek senin kaderin midir?

Yüzyıllarca bu topraklarda mücadele vermedin mi?

Kurtuluş savaşında yaptıkların orta da değil mi?

Kalp gözleri kapalı olanlar şimdi bunu unutmuş görünüyorlar.

Şerife Bacı, diyorlar ki kadınlarımız dört duvar arasında otursun. Diyorlar ki kadınlarımız doğurduğu üç-beş çocuğa baksın başka bir işle uğraşmasın. Diyorlar ki kadınlarımız düşüncelerini açıkça belirtmesin, öncelik erkeklerde olsun. Şerife Bacı, küçük Elifi'ni karakış canavarına kurban eden eli öpülesi insan. Gör bunları, duy bunları.

Çile demet demet, hicran gökleri tutmuş, gözyaşı diz boyu olmuş Anadolu’mda. Nice şehit anaları oğlunun acı haberiyle ciğerini dağlarken nice gelinler hayata küsmüş. Umutların söndüğü, açlık, yokluk, yoksulluğun sarıp sarmaladığı günlerde kağnı kolları ile yola düşen sen Şerife bacı gör olanları, duy olanları.

"Ayrılığın en acısı hangisidir?" diye sorulsa herkesin farklı bir cevabı olacaktır. En acısı evlat acısıdır. En acısı vatandan uzak kalma acısıdır, en acısı aşığınkidir, en acısı maşuk’unkidir diye dile getirilecektir. Bana sorarsan en acısı ana ve vatan acısıdır Şerife Bacı.

"Şerife Gelin, öküzleri çekiyor, kar ise yağıyor, yağıyordu. Kağnı tekerleri karla karışık çamurlu yollarda makamsız bir gıcırtının zevksizliğiyle ilerliyordu."

Kimi canını adadı uğruna, kimi ömrünü. Kiminin damarlarında kan boşaldı üzerine, kiminin alnından ter. Kimi hasretinden yanıp kavruldu, kimi çilesine sevdalandı. Ve toprak vatan oldu.

Oğlunu, eşini askere gönderen analar bacılar, uzak cephelerden “ah vatan” nidaları ile bağırlarına taş bastılar, göz yaşı olup toprağı suladılar. Oğlunu askere gönderirken yük olmasından çekinmese, evde ne var ne yok dolduracak çıkına. Sütlü ekmek, çörek, bal, pekmez, peynir, ceviz… Ne varsa evde… “Ana yeter ana “ diyene kadar oğul.

İnsanları savundukları düşünce yüzünden eleştirenler, demokrasiyi işine geldiği gibi yorumlayanlar. O uğruna canını, bebeni, o çok sevdiğin eşini kaybettiğin nazlı nazlı gelinciklerin üzerinde filizlendiği topraklar ne halde?

“Ver elini öpeyim ana. Cennet kokan ellerini. Hakkını helâl et. Analar helâl etmedikçe, hakları ödenmez.“ diyen oğulların uğruna toprağa düştüğü, 15’lik şarapnel parçalarının havada uçuşup kaynaştığı, dağlarında yılkı atlarının koşuştuğu, bağrında boy atan kardelenlerin boynunu büktüğü o topraklarda kimler var şimdi uyan da gör Şerife bacı.

Geleneklerimize, hasletlerimize, ahlâkî anlayışımıza ters söylemlerle orta yerde laf edenleri gör. Gök kubbenin altında yer yarıldı, ayrıldı, kavuştu. Yaptığı yorumlarla insanlara hakareti ön plâna çıkaranları gör şerife Bacı.

Allah sizden geçmişte bu vatan için göğsünü siper edenlerden razı olsun Şerife Bacı.

 

6 Ekim 2020 Salı

BEDEL ÖDEYEREK ÖĞRENMEK


 

Yaşam bütünseldir. O bütünsellik içinde yaşanan acılar, coşkular vardır. Özlemler, isyanlar, çığlıklar, kopuşlar vardır. Susmalar, ağıtlar, gözyaşları vardır sessiz ve derinden gelen. Bunlar yaşamın gerçeğidir. O gerçeklerden uzak durmak, o gerçekleri anlamamak şaşırtıcı ve bencilce bir duygudur.

 

Geçmişimiz, bugünümüz ve özümüz yani öz benliğimiz, düşüncemiz önemlidir. Yaşadığımız şeylerde önemlidir. Fakat asıl olan, onları kendimizde niçin ve nasıl yaşattığımızdır. Dünü olduğu gibi bugünü de nasıl yaşayacağımıza kendimiz karar vermeliyiz. Kendimizle ya da diğerleri ile ilgili kararlarımızda vicdanımızın doğru bildiğini yapmalıyız. Başkalarının beğenmesi için karar alıp yola çıkmamalıyız.

 

Yaşam bütünseldir dediğimde bir arkadaşım aynen şunları söyledi. “ ‘Özlemler, isyanlar, çığlıklar, kopuşlar vardır. Susmalar, ağıtlar, gözyaşları vardır’ diyorsunuz. Bence önemli olan hayatımızda bu duygulardan hangisinin ağır bastığıdır. Kaçınılmaz gerçekler olsa da bu duygulardan ne kadarı yaşamımızı etkiliyor, bu çok önemli bence. Hayatta yaşanacak ne varsa yaşıyoruz ama buna kendimiz karar veremiyoruz. Dün de biz karar veremedik bugünde.”  Ve ekliyor “eğer kararı biz kendimiz verebilseydik son yıllarda yaşadıklarımı asla yaşamak istemezdim”. Sözünü ise şöyle bitiriyor “hayatımda hak etmediğim olumsuzluklara engel olur onları yaşamazdım” .

 

Bir başkası “vicdanım rahat” diyor “çünkü vicdanımı rahatsız edecek bir yanılgıya düşmedim”. İnsanların kendi özünü ve geçmişini, geleceğini aramasında ve sorgulamasında şaşılacak bir şey yok. Çünkü insanlar kimlikleri ile yaşarlar. Hangi yaşta olursa olsun kendilerini ararlar, sorgularlar. Yaşamlarında olan bitenleri mantıklarıyla bütünleştirmeye çalışır, akıl süzgecinden geçirirler. Tüm bu olgular olurken güven duygusunu aramak ve o duygu ile bütünleşmek önemlidir. Kimisi bu duyguyu asla bulamaz kimisi içinse sorun olmaz.

 

İnsanlarda sevgi ve anlayış, sevildiğine ve sayıldığına olan inanç da önemlidir. Bu inancı aramaktan asla vazgeçmezler. Tıpkı şairin şiirin gizeminden vazgeçemediği gibi.

 

Yaşamımızda kadın, erkek, genç, yaşlı hiç fark etmez. İnsan olması gerektiği gibi yaşar. Bu yaşamında çevresi etken olduğu gibi ailesi ve sokak da etkendir. Aldığı eğitimin yanı sıra içinde yetiştiği kültürde önemlidir. Edindikleri ya da edinmeye çalıştıkları misyon da önemlidir. Misyonun yaşama katkısı gri görüntüyü azaltır. İnsan bir şekilde kendisini anlatmak durumundadır. Bunu yaşam hattında zaten yapar. Gri bir yaşam tarzında sıkılmak, sıradanlık, boşluk hissi hayatta gelgitler yaratır. O gelgitlere maruz kalmamak için doğru karar vermek, olan bitenleri doğru okumak, volkanlara, tsunami ve depremlere yenik düşmemek için misyonumuzu doğru yöne kanalize etmemiz çok önemlidir.

 

Toplumumuzun kadına bakış açısını ele alalım. Bir yandan çocuk yaşta evlenmeye zorlanan ya da evlendirilen, o yaşta sorumluluk almaya çalışan kız çocukları, diğer yandan “töre” denen ortaçağ kalıntısı bir kültür anlayışı içinde gidip gelmeler. Kaburga kırmalar, yüzlerde morartılar, cinayetler. Bunun sonucunda oluşan dramlar ve sendromlar. Görücü usulü ile evlenip, hem de erken yaşta, anlaşamayan ve bir şekilde yaşamları zindan olanlar. Deyim yerinde ise bileklerine aile çevresince kelepçe vurulanlar. Ve yaşamlarını dizayn ederken istediği ile değil diğeri ile yaşamak zorunda kalanlar. Hırpalanan, ötelenen, sevme ve sevebilme ihtimalini unutanlar.

 

Adıyaman’da ailesi tarafından iki yıl önce zorla evlendirilen bir kız çocuğu “annemi, babamı, kardeşlerimi iki yıldır görmüyorum, çok özledim” diyerek söze başlıyor. Küçük kız, kendisini görmeye gelenlerden hangisinin “damat” olduğunu bilmeden evlendiğini, kısa sürede hamile kaldığını ve bir kız çocuğu dünyaya getirdiğini anlatıyor. Beş bine satılan çocuklardan biri o. Ya onun gibi yüzlercesi. Bu bir “köle pazarı mıdır” diye manşet atan gazete yanlış mıdır?

 

Bu ve benzeri yaşananlar, yaşanacak olanlar, yaşanmış olanlar. Doğaldır ki insan dimağında yerlerini alacaktır, almıştır, almaktadır.

 

Yaşam savaşçısı olmak, güven duygusunu kaybetmemek lazım. Velev ki bir hata söz konusu, bu durumda, “kıyamet kopuyor” yerine insanların birbirlerini anlamaları, birbirlerine saygı duymaları gerekir. Kendimize ve başkalarına “vize” uygulamak doğru değildir aykırı olmak da. Yaşamı değiştirmek için başkalarını “anlama” ya çalışmak, diğer renkleri görmeye çalışmak için çok da fazla bir gayret gerekmez aslında. Yeter ki anlayışlı olalım. Düşüncelere saygı duymasını bilelim.