9 Şubat 2022 Çarşamba

UZAKLARDAKALAN BİR FOTOĞRAF KARESİ (3)


 

Sinan Aslı'nın elini bırakmadı uzun bir süre. Yüreği kor gibi yanıyordu. Sinan Aslı ile ne konuşacağını bilmiyordu. Aslı'da Sinanla aynı hisleri paylaşıyor olmalıydı ki onun da sesi çıkmıyordu.

Aslı ve Sinan ağaçların gözlerden uzak köşesine doğru yavaş yavaş yürümeye başladı. Bu öyle sessiz bir yürüyüştü ki her ikisi de o uzak köşede bir daha geriye dönmemek üzere kalmak istiyordu. Birbirlerine söylemeseler de, her ikisinde de ortak bir duyguydu bu.

Sinan aklından geçen onlarca düşünceyi bir anlığına bırakıp göz ucuyla Aslı'ya baktı. Onun ve kendisinin yaşadığı bu azap dolu anların etkisiyle ağaçların arasında attığı adımlar halsizleşiyordu.

Aslı'nın da Sinan'ın da gözleri kızarmış, ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Sinan Aslı'ya sıkıca sarıldı. Bir daha ayrılmamacasına öyle kalmak istiyordu. Fakat kader ağlarını bir kez örmüştü. Umutsuz ve çaresizdiler.

Aslı Sinan'a dönüp, "bir şey söylemeyecek misin?" diye sordu.

Sinan hissettiği hiç bir şeyi Aslı'dan gizlemeye niyeti yoktu.

"Ne söyleyebilirim ki Aslı. Hayat acımasız, insanlar ön yargılı. Bizler ise o hayat içinde kayıp giden iki yıldız gibiyiz. Günlerdir içinden bir türlü çıkamadığım derin düşünceler artık beni bunaltıyor. Her gece sokaklarda geç saatlere kadar yürüyor, evinizin penceresinde son ışık da sönene kadar bekliyorum. O bekleyişlerde, gecenin ayazında ailemin kim olduğunu sorguladım. Senin ailenin de kim olduğunu sorguladım. İçinde bulunduğumuz durumu düşündüm. Ve aramızda bulunan aileler arası derin uçurum nedeniyle hiç bir zaman gerçek yanıtı bulamadım. Gerçek olan şu ki benim ailem kırsalda beden gücüyle ekmeğini taştan çıkarmaya çalışan bir aile. Senin baban okulumuzda görev yapan bir öğretmen. Beden gücüyle ekmeğini kazanmanın ne olduğunun pratikte farkında değil. Senin ailenin yaşantısı ile benim ailemin yaşantısı arasında dağlar kadar uçurum var.

Ben yoksulluğun, çaresizliğin içinde büyüdüm. Sen ise belki de bu anlamda yoksulluğun ne olduğunu yaşamadan büyüdün. Biz birbirimizi seven iki insanız. Ama  baban bizim bir araya gelmemizi asla kabul etmez. Bunu sende biliyorsun."

Aslı bu sözler üzerine başını öne eğdi. Sinan haklıydı. Babası ve çevresi buna asla razı olmazlardı. Babası razı olacak olsa bile, dar kalıplar içinde yetişmiş olan amcaları sorun çıkarırdı. Aslı çaresizdi. Umuda dair söyleyecek tek bir sözü yoktu.

Sinan Aslı'nın gözlerinin içine baktı. Aslı'nın gözlerinin de, kendisi kadar çaresiz ve yalnız olduğunu hissetti. O gözlerde bir ağırlık, bir umutsuzluk gizliydi.

"Haklısın Sinan, ne diyebilirim ki. Bizim gelecekteki hayatımız ne yazık ki birilerinin vereceği, kendilerince doğru olduğunu düşündükleri kararla şekillenecek. Bu çok acı verici bir durum."

Sinan başını öne eğdi, sesini çıkarmadı, ne diyebilirdi ki. Yaşanacakları Aslı'da kendisi de biliyordu. Kavuşmaları çok zordu. Geleceğe dair umut ışığını da kaybetmişlerdi. Zihinleri yorulmuştu. Sinan biraz olsun zihninin rahatlamasını istiyordu. Çünkü, aylardır bocaladığı, bir türlü ne olacağına karar veremediği bir çıkmaz içinde bulmuştu kendisini. Ne gecesi vardı ne  gündüzü.

Direnç ve mücadelenin kırıldığı, umudun umutsuzluğa, suskunluğun sevimsizliğe büründüğü günler bir biri peşi sıra geçip gitti.

Aslı, eskisi gibi bahçenin uzak köşesinde her zaman göz göze gelip konuştukları yere gelmez olmuştu.

8 Şubat 2022 Salı

YETER Kİ KENDİMİZ OLALIM


 

Kim olduğumuzun  bir önemi yok. Özel biri değiliz sonuçta. Günlük yaşamı sorunsuzca tüketme amacında olan, gerçek bir arkadaş, insani duygulara önem veren, boş zamanlarını kitap okuyarak geçiren, sabırlı olmanın önemini kavramış insanlarız.

Herkes aynı değildir  kuşkusuz.

Herkesin kendi anlayışı, yetişme koşulları çerçevesinde favori bir karakteri vardır.

Kimi sıkıcı, kimi başarısızlığı kabullenmemiş, utangaç, kimisi başarısızlığı başarı olarak gören, kibirli, bencil.

Kısacası herkesin bir vazgeçilmezi vardır özel yaşamında. Yanlış da olsa doğru olarak kabul edip benimsediği. Çoğu çocuklukta yaşadığı travmaları atamamış, çevresine karşı duyarsız. Fakat, bunun farkında olmayan.

Diğer yandan, sosyal sorumluluk duygusunu baş tacı eden, duyarlı, iyi huylu, yaratıcı, yardımsever, hayalperest olanları da unutmamak lazım.

Bazıları polemiği sever, bazıları sessizliği.

Yaşamın sorunlu, sorunsuz kulvarında böyle insanlar vardır. Onları sevenler, saygı duyanlarda vardır. Bunu olduğu gibi kabullenmek gerekir.

Her ne olursa olsun amacımız başarılı olmak için çaba sarf etmek olmalıdır. Vazgeçmemek en önemli kriter olmalı, ne istediğini bilen, kararlı ve duyarlı, etik kuralları baş tacı eden biri olmak çok da zor değil.

Yeter ki kendimiz dışında çevremizde ki insanların sıkıntılarını, açmazlarını, başarı ve başarısızlıklarını görmesini, acılara ve sevinçlere ortak olmasını bilelim.

Bence bu en önemli insani yaklaşımdır.

Malcolm S. Forbes'in dediği gibi, "Ders alınmış başarısızlık, başarı demektir."

4 Şubat 2022 Cuma

UZAKLARDA KALAN BİR FOTORAF KARESİ (2)


 

Aslı'nın babası öğretmendi. Sinan'ın babası ise kol gücü ile tarlasında, hayvanlarının peşinde dağda taşta, çamurda yağmurda rızkını çıkarmaya çalışan yoksul bir köylüydü.

Bu durumda kavuşmaları olası mıydı gerçekten bilmiyordu.

Bilmek istemiyordu.

Çünkü Aslı'nın babası oldukça sert ve acımasızdı.

Acımasızdı. Ne yapacağını, nasıl karar vereceğini kestirmek güçtü. Hatta imkansızdı.

Sabah okula geç kalan öğrencileri okulun giriş kapısında elinde sopa ile beklerdi, gelenlere ceza verirdi.

Bu durum Sinan'ı korkutuyordu. Bunu Aslı'ya söylemesi hem imkansız hem de doğru değildi.

"Bilmem" deyip sustu.

"Biliyor musun" dedi Aslı, "şiirleri okurken hep seni düşündüm, geleceğimizi." Aslı o kadar zarif, o kadar güzel ve o kadar içten konuşuyordu ki görenler onun mutlu olduğunu sanırdı. Ne büyük yanılgıydı... Aslı da acı çekiyordu, çektiği acıyı yüzüne yansıtmıyordu. Çünkü o gerçekten özel bir insandı. Sinan onu sevdiğine pişman değildi. Pişman olmayacağını da biliyordu. Hüzünlü gözlerinin detaylarını bilmese de Aslı onun için özel bir insandı.

Sinan da dün gece evlerinin penceresinden dışarıya sızan loş ışığın aydınlattığı perdenin arkasında bir kez dahi olsa onun gölgesini görmek için saatlerce beklediğini, onu düşündüğünü tekrar etti. Aslı'nın yanakları elma kırmızısına döndü. Gözlerini kaçırdı.

Sinan uzandığı yerden doğruldu. Sanki sırtında tonlarca yük taşıyor gibiydi. Heyecanlanmıştı. Tüm vücudu sıtma olmuşçasına zangır zangır titriyordu.

Terleyen alnını mendiliyle sildi. Her zamankinden daha canlı, daha neşeli olmaya özen göstermeye çalışarak Aslı'nın ellerini avuçlarının içine alıp hüzünlü gözlerine baktı. Ararlarında yaşanan ve çok kısa süren bu sımsıcak duygusal etkileşimden sonra, bu sefer Aslı boşta kalan elini Sinan'ın elinin üzerine koydu. Sinan, o an zihnine gelip yerleşen kaygıyı bir tarafa bırakıp gülerek;

"Ben aylardır farklı yaşamayı unuttum. Derslerde sen, teneffüste sen, evde sen, çarşıda sen,  ayazda üşürken, yağmurda ıslanırken sen. Her nereye dönsem, ne yapsam düşüncemde, gözlerimin önünde sen. Kolay mı bu sanırsın. Okul bittiğinde ne yapacağımı bende bilmiyorum. Okulda seni her gün görüyorum. Kokunu içime çekiyorum. İnan bana okul bitince ne yapacağım bilmiyorum."

Aslı'nın elma kırmızısı yüzü hafifçe sarardı. Sıkıntılı, zorlukla anlaşılabilen titrek ve heyecanlı bir ses tonu ile "ben farklı mıyım ki" dedi.

Sinan'ın bedeninde yıpratıcı bir etki, iç dünyasında sarsıntı yaratan "ben farklı mıyım ki" sözleri derin bir "ah" çekmesine neden oldu.

Yüzünde endişe, sıkıntı ve keder ifadesi belirdi. O ifadede açık seçik bir kaygının izleri hissediliyordu. Zihninden geçenler serseri bir mayın gibiydi. Yüreğinde bir kavga vardı. Bütün yüzünü, gözlerini acı bir gülümseme kaplamıştı. Gözlerinde başlayan titreme dayanılması zor bir hal almış, tüm hücrelerine kısa zamanda yayılmıştı. Sert esen rüzgârın ritmine boyun eğen gri bulutlar gibi bulunduğu yerden uzaklaşmak istiyordu.  Kederi de, acıyı da olanca ağırlığıyla duyumsadı yüreğinde. O keder ki, o acı ki ona ağırlık yapıyor, acı veriyor, üşütüyor, yüreğini burkuyordu. Bir süre Aslı'nın ellerini sıkıca tuttu. Bırakınca bir daha tutamayacakmış, ellerinin arasından kayıp gidecekmiş gibi kuvvetle sıkıyordu.

Aslı'nın gözlerinden yansıyan hüzünlü bakış, gelecek konusundaki umutsuzluk, çaresizlik ve kararsızlık karşısında ne diyebilirdi ki. Ne onun ailesinden destek olabilirdi ne de Sinan'ın ailesinde bir atılım. Hiçbir şey istenildiği gibi olmuyordu. Bir yandan yoksul bir aile, diğer yandan baskıcı bir baba ve çocukları. Bir yandan küflenmiş düşünceler, diğer yandan geleceğe dair umut dolu bakışlar. Yaşamın gizem dolu labirentleri içinde bocalayan bir çift yürek.

2 Şubat 2022 Çarşamba

UZAKLARDA KALAN BİR FOTOĞRAF KARESİ...


 

Uzaklarda kalmış bir fotoğraf karesine bakar gibi aklındaki anılara, lise yıllarında yaşadığı duygulara,  elinden sabun köpüğü gibi kayıp giden sevdiğine,  yaşadıklarına, geçip gidenlere, yarım kalanlara, zamanın geçmişi yıkıp kuş misali uçup gitmesine takıldı bir süre.

Yıllar öncesinin gençlik hayallerini düşündü. Güler yüzlü, çok sevimli bir kızdı Aslı. Babası öğretmendi. Hem okulda öğrencilere hem de çocuklarına karşı otoriter bir yaklaşımı vardı. Yüzü pek gülmezdi. Teneffüslerde elinde ince uzun sopası ile koridorlarda ve bahçedeydi her zaman. Aslı böyle bir öğretmenin kızıydı. Her zaman içine kapanık, gözleri buğuluydu. Kader onları aynı okulda ve aynı sınıfta buluşturmuştu. Zaman geçtikçe birbirlerine karşı içlerinde bir şeyler hareketlenmeye, yürekleri gün geçtikçe yanmaya, birbirlerini her gördüklerinde dudakları titremeye başlamıştı. O yıllar bitmesini istemedikleri çocukça bir rüyaydı Aslı ile Sinan'ın sevgisi. Gecelerin hiç olmamasını, pas tutan düşüncelere ışık, kör karanlığa aydınlık olmasını istercesine narin  ellerini birbirinden ayırmaya korkarak düşlemişlerdi geleceği.

Sinan'ın yıllar geçmesine rağmen unutamadığı bir gündü o gün. Okulun arka tarafında bulunan ağaçlıkta gölgenin serinliğinde, gözlerini rüzgarın hafifçe hışırdattığı ağaç dallarından ayırmadan, yaklaşmakta olan ayak seslerini umursamadan sırtüstü uzanmıştı. Ayak sesleri sessizce yaklaştı, gölgesi ağaç dalları arasında belirdi. Sinan başını çevirip baktı, oydu gelen, sevdiği ve her an aklından çıkaramadığıydı. Gelmişti sonunda işte yanındaydı.

Aslı'nın gözlerindeki parıltı her daim Sinan'ı rahatlatmıştı. Yine o parıltı vardı gülümseyen gözlerinde. Sinan, uzanıp Aslı'nın ince narin ellerini tuttu. Önünde dizlerinin üstüne çöktü. Ellerini dudaklarına götürdü, dudaklarına değdirdi. Gözlerini Aslı'ya çevirdi. Aslı'nın gözleri Sinan'ın gözlerine adeta kilitlenmişti.

Aslı, "bil bakalım dedi dün gece ne yaptım?"

Sinan, "bilmem" dedi "kitap mı okudun?"

"Evet" dedi Aslı, "yalnız okuduğum bir roman ve ya hikaye değildi en güzel Hasan Hüseyin Korkmazgil şiirleriydi."

"Ne güzel bir seçim yapmışsın." diye güler yüzle cevap verdi Sinan. "Bende severim Korkmazgil şiirlerini. Hem kendi toprağımızın yetiştirdiği bir şairdir o."

"Doğru dersin. Hele o eşine yazdığı şiirler yok mu insanı alıp götürüyor başka dünyalara."

Haklıydı. Şair hiç tanımadan, yüzünü görmeden aşık olduğu sevdiğine ne de güzel şiirler yazmıştı. Hasret kokan, aşk ve sevgi kokan.

"Sen ne yaptın anlatsana" diye Sinan'ın gözlerine baktı Aslı. Aslı'nın gözlerindeki sevgi dolu bakış öylesine içten, öylesine sevgi doluydu ki.

Sinan, gözlerini Aslı'nın gözlerinden ayırmadan dizlerinin üstünde doğruldu. Aslı'nın ellerini avucunun içinde okşarken, Aslı tek elini usulca Sinan'ın avucundan çekti. Uzanıp Sinan'ın rüzgarla dağılmış saçlarını okşadı.

Nasıl anlatabilirdi ki dün gece nerede olduğunu, ne yaptığını. Akşamın alacakaranlığında evden çıkışını. Ayaklarının onu serseri mayınlar gibi sürükleyişini. Evlerinin ışık sızan penceresinin altına gelip saatlerce, çıt çıkarmadan ışık sönene kadar elleri koynunda çıt çıkartmadan kuytuda bekleyişini. Zihninin yarattığı beklentinin o kuytuda  gerçeğin ıssızlığıyla yüzleşmesini nasıl anlatabilirdi ki...

Aslı sesini çıkarmadan bekledi ki konuşsun. Duruşu, yürüyüşü, davranışları o kadar güzel ve etkileyiciydi ki. Yanı başında anlat diye ısrarlı bakışları.

Dayanamadı Sinan, ne yaptığını, nerede olduğunu anlattı ona. Anlattıkça Aslı'nın yüzü kızarmaya, gözleri nemlenmeye başlamıştı.

"Ne olacak bu halimiz söylesene ne yapacağız "

"Bilmem" dedi Sinan, bakışlarını uzaklara çevirerek "bilmem." Çaresizliğin verdiği çığlık Sinan'ın yüreğinde adeta isyana dönüşmüştü.  Lakin, Aslı'nın da çaresizliğini biliyordu.

Kaşları çatıldı, bakışlarını uzaklara çevirdi. Kimse bizim derdimize çare olmaz diye düşündü. Gözlerini tekrardan Aslı'nın hüzünlü gözlerine dikti. O gözlerde  endişe vardı, çaresizlik vardı, ama en derininde yatan sevgi vardı. Aslı'nın sorusuna vereceği bir cevabı yoktu. Çünkü, gerçekten de ne olacağını kendisi de bilmiyordu. Sadece ona olan tutkusunun vazgeçilmezliğini biliyordu.

7 Ocak 2022 Cuma

BEN BÖYLE ZAMANLARDA SIKILIRIM


 

Mehmet amca, sıkıntılı bir çehreyle, kaşları çatık, gözlerinde karamsarlık, karşı koyuş ve isyan duygularıyla; “Hocam ben böyle zamanlarda sıkılırım.  Çünkü insanın en çaresiz kaldığı andır bu.

İnsan ruhu anlaşılmaz bir cesaretle dolar, belli bir isteğe, amaca yönelme durumu oluşur.

Kendini frenleyemezsin.

Ben ve illa ki ben duygusuna yenilirsin.

An gelir yarı açık kalmış bir pencereden şiddetli bir esinti seni sarıp sarmalar.

Vicdan ve merhamet duyguların körelir.

Bir şeyler istersin.

Lakin ne istediğini sende bilemezsin.

şünce ile alt edemediğini kaba kuvvetle alt etmeye çalışırsın.

Ben, o esintinin bana yönelmesine müsaade etmedim, etmemde.

Fakat görüldüğü gibi bu durumla sıklıkla karşılaşmak mümkündür.

Mehmet amca aslında “hayat dersi” veriyordu.

“Haklısın Mehmet amca. Hayat mücadelesini kazanmak için, bu zorlu mücadelede derin çatlaklarla yarılmış susuz toprağa ceylanın kaptırdığı gibi ayağımızı kaptırmamak için, ilk önce kendimiz yaşamayı; ama dürüstçe yaşamayı, başkalarını ötelemeden, siyasi, ekonomik ve sosyal öncelik düşüncesi taşımadan öğrenmeliyiz.

 

24 Kasım 2021 Çarşamba

ÖĞRETMEN


 

Öğretmenlik, onur verici kutsal bir meslektir bilene.

Kendini eğitime adayana.

Öğrencilerini sevgiyle kucaklayıp, onlara öz güven aşılayıp, iyi birer birey olmaları için çabalayana.

Çünkü, çocukları geleceğe hazırlamakta, iyiyi, kötüyü, yanlış, doğruyu, adaleti, eşitliği, insan haklarını, vatan sevgisini öğretmektedir.

Demokratik değerler ancak aydın, idealist öğretmenlerin süzgecinden geçip membasından pınar misali öğrencilerine akar.

Bir dağ köyü ıssızlığın da,

Bir şehir keşmekeşinde.

İster istemez, umutlar kırılırken, hayaller sukuta uğrarken,

Kimi kez kendine yetmezken,

Öğretmeni ayakta tutan masum çocukların içli tebessümleri, derin bakışları değil midir yorgunluğunu unutturan.

Kendi içinde türlü nedenlerle kayıp gitme noktasına gelen bir öğrenciye yerine göre ana, baba olmak, onu en iyi şekilde yetiştirip başarıya ulaşması için rehberlik etmek , kazanımlarıyla gurur duymak, bir öğretmen için ne mutluluk verici bir duygudur.

Bu Bağlamda, bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü.

Bugün, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Atatürk'e Millet Mektepleri Başöğretmenliği unvanını verdiği gün.

Geleceğimize ışık tutan, ulusumuzun teminatı çocuklarımızı ve gençlerimizi fedakarca hayata hazırlayan, dünyanın en kutsal vazifesini yapan öğretmenlerimizin günü.

Başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün "Öğretmenler; Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakar öğretmen ve eğitimcilerini sizler yetiştireceksiniz ve yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır" sözünü unutmadan

Eğitimin önemini benimseyen, zor şartlarda bile eğitimi devam ettirmek için mücadele eden, Atatürk'ün açtığı yolda çağdaş medeniyet seviyesine tavizsiz yürüyen öğretmenlerin "öğretmenler günü" kutlu olsun.

15 Kasım 2021 Pazartesi

GERİYE KALAN


 

Yaşam iki yıl öncesi gibi değil artık. Pandemi insanların kabusu olmaya devam ediyor.

Tıpkı aç karnına sigaradan alnına bir nefesin, sonrasında bir yumruk gibi inecek ağırlığı gibi.

İnsanlık  bu durumda artık. Kendimiz dışında her şeyin peşinde koşmaya devam ediyoruz. Doğaya verdiğimiz geri dönülmesi zor tahribatlar sonucu açlık, hastalıklar, doğal afetler pandemiyle yarışıyor.

Başımı camdan uzatıp gökyüzüne bakıyorum bir süre. 

Uzaklarda bir kuş sürüsü kanat çırpıyor özgürce.

Kim bilir belki de gün geçtikçe yok olan yaşam alanlarına bakıyorlar kanat sesleri arasında. Belki de büyük bir keyif alıyorlardır kanat çırpmaktan.

Yol kenarlarında, kaldırımlarda akan insan seli.

Koşuşturuyorlar acele ile. Kendi dünyamızda kendimize yabancı, günlük yaşamın kıskacında savrulup duruyoruz.

Belli ki gün bitmeden işlerini tamamlamanın aceleciliği var üzerlerinde. Oysaki gün henüz daha yeni başlıyor.

Simitçiler tezgâhlarını çoktan açmışlar.

Açlığını bastırmanın en kolay ve ucuz yolu simit almak.

Simitçi tezgâhlarının etrafı hiç boş kalmıyor.

Eski ve yıpranmış giysilerle kaldırımlarda ilerleyenlerin çoğunun elinde birer simit var.

Sıcak çorba tüten lokantalar müşteri bekliyor.

Güneşin fazlaca etkili olmadığı bir kasım günü sokaklarda durum bu.

Duraklarda otobüs, minibüs bekleyen bir grup insan  hiç de eksik değil gün boyu.

Tarifsiz düşüncelere kapılıyorum.

Annelerinin elinden tutmuş çocukları düşünüyorum.

şündükçe, yaşananları gördükçe çocukların geleceğinin nasıl biçimleneceğini anlamak kolaylaşıyor.

9 Kasım 2021 Salı

VARLIĞIMIZ, YARINIMIZ VE ONURUMUZDUR


Mustafa Kemal Atatürk, her an yüreklerimizde varlığını sürdürecek kadar büyüktür. Büyüklüğünü anlamak için yok olmakta olan bir milletin nasıl ve hangi zor şartlarda kurtarıldığına bakmak yeterlidir.

Mustafa Kemal, sadece Kurtuluş Savaşı sırasında askeri anlamda emperyalist güç odaklarına karşı verdiği müthiş mücadele ile değil; savaş sonrasında siyasi, kültürel ve ekonomik anlamda da aldığı önlemlerle ve yaptığı uygulamalarla da büyüklüğünü kanıtlamıştır.
Mustafa Kemal bir direniştir. Bir milletin var olma mücadelesinin çelikleşmiş ifadesidir. Vefa ve namus borcumuzdur. Varlığımız, bağımsızlığımız, yarınlarımız, onurumuz, toprağı vatan yapan düşüncemiz, bilgimiz, enerjimiz, aydınlanmamız ve erdemimizdir.
Bu nedenle Mustafa Kemal’in bize sunduğu gerçek zenginliğimizin, özgür birey olma erdeminin, bağımsız ve çağa uygun yaşam tarzımızın öneminin bilincinde olmalıyız. Bu zenginliklerimizin ve Mustafa Kemal’in milletimize kazandırdığı kavramların, devrimlerin ve değişimlerin ayırdında olmalı onlara sıkı sıkıya sarılmalıyız.
O’nun vurguladığı gibi; düşünce, bilgi, beden yönünden güçlü ve yüksek karakterli birey olmalıyız. Emanet ettiği cumhuriyete, fikirlerine ve düşüncelerine sahip çıkmalıyız.
O’nu yaşıyor ve yaşatıyor olmalıyız.
Saygıyla anıyorum.

31 Ekim 2021 Pazar

MELTEM SOKAĞI


 

Gece ağaç dallarının savrulması, perişan haldeki kiremitlerin çıkardığı tıkırtılar ve gittikçe şiddetlenen rüzgârın ıslık çalarak sabaha kadar esip gürlemesi beni uyutmadı. Aralıklarla yağan yağmurun gizemli damlaları ise pencere camlarına vurup durdu.

Yağmurdan ıslanan dağları, ıslak yapraklardan damlayan su seslerini ve taşan derelerin içinde gümüş sırtlı narin balıkları hayal ettim.

İnsanların birbirlerine neden düşman olduklarına, düşmanca davrandıklarına anlam vermeye çalıştım. Kutuplardan ekvatora, ovalardan yaylalara yaşam alanı bulmuş canlıları düşündüm. İnsanların, dağların zirvelerine ulaşıp özgürlüğe kanat açma isteklerini duyumsadım. Ovayı bırakıp dağlara koşanlara hak verdim. İmrendim.

Günlük yalanlar, yanlışlar, kuşkular, an be an kaybedilenler neden yaşam biçimi olmuştu insanlar için? İnsanoğlu neyin peşinde idi? İnsani değerler neler olmalıydı? Bir yandan yanlış yapan diğer yandan başkalarını suçlayanlar. Savunmalar. Saldırılar. Yaşam biçimimiz bu mu olmalıydı?

Gittikçe bulanıklaşan ve dipsiz bir kuyuya atılan taşın karanlıkta kaybolması gibi basında yer alan haberler insanları umutsuzluğa düşürüyor. Yaşanan bu sürecin insanları umutsuzluğa düşürmesi elbette kaçınılmaz. Bu sürecin insanların güç ve enerjisini tüketmeden, düşünce ufkunu açmasına ve güven duygusunu pekiştirmesi gerektiğine inanıyorum.

Bitmez tükenmez hırslarımıza, gücümüze güç katma hevesimize dur demeden “devasa bir iştahla” mazlumların, güçsüzlerin, korunmasızların, savunmasızların ve yoksulların yaşamında var olanları da alma düşüncesinin bırakılması gerektiğine inanıyorum. Çünkü eğer içinde insan yoksa bir yerin zenginliğinden, güzelliklerinden bahsetmenin bir anlamı var mıdır?

Yaşam biçimimizle, doğaya olan saygısızlığımızla, insanın insana olan duyarsızlığı ile bulunduğumuz coğrafyayı yaşanabilir olmaktan var gücümüzle çıkarmaya çalışıyoruz. Gün gelecek uğrunda mücadele edeceğimiz bir değerimiz dünya üzerinde kalmayacak belki de.

Değerlerimizin, önem verdiğimiz ve saygı duyduğumuz güzelliklerin kaybolmaması için etrafımızda, yanımızda yöremizde bulunan insanların sorunları ile ilgilenmek, dertlerine az da olsa çare olmak en azından moral vermek için uğraş vermeliyiz. Birbirimizi demoralize etme çabası içinde olmanın ne bize nede başkalarına bir yararı olmayacaktır. Ancak elbette bunu yaparken de inandığımız doğrulardan vazgeçmemiz anlamı çıkarılmamalı.

Ekim ayının soğuk ve ayazın hüküm sürdüğü bir öğle vaktinde olsam. Sincan'da Meltem sokağının kitapçısını, kalabalığını, kendine özgü havasını, kebapçısını, dönerci önünde oluşan sabırsız insanların oluşturduğu kuyrukları ve çocukların annelerini sıkboğaz etmelerindeki aceleciliği görsem yeniden.

Sağa sola koşuşturan insanların acele edişlerini, yağmur altında ışıl ışıl parlayan kaldırımlarda el ele yürüyen insanların durup göz attıkları vitrin camlarının canlı duruşlarını seyretmenin vazgeçilmezliğini de.

O anın dinginliğinde köşe başını mesken tutmuş, apartman saçağının korunaklı yerinde etrafı kolaçan eden, üstü başı yırtık, çarpık bacaklı, ayakkabıları solgun ve çamur içinde, tüyleri dökülmüş bir kuşun soğukta titremesine benzer bir titreyişle ellerini açmış ihtiyarın gelen geçen insanlarla “diyalogunu” uzaktan seyretmenin düşündürdüklerini de.

Gittikçe zorlaşan yaşam koşullarından toplumun her kesimi etkileniyor. Öğrenciler, ana ve babalar, sizler, kısaca toplumu oluşturan bütün kesimler. Etkilenmeyi en aza indirmenin bizlerin elinde olduğunu unutmadan yaşam mücadelesine ortak olmak için çaba sarf etmeliyiz.