30 Aralık 2011 Cuma
22 Aralık 2011 Perşembe
İHTİYAR
İnanılmayacak kadar kirli
Yırtık pırtık al basmadan bir gömlek
Bol kadifeden pantolon
Ayaklarının birinde kundura artığı
Diğerinde üstü yırtık, altı delik bir lastik
Saçları dağınık
Taranmamış belli, toz toprak karışık
Göğsünde uzun kır bir sakal
Solgun bitkin bir yüz
Çoktan feri gitmiş bir çift göz
Umutsuz
Yorgun
Derin izler avuçlarında, yüzünde
Elinde katıksız bir ekmek
Belli ki çaresiz
Sokaklarda uyur
Her gün
Her gece
Kar ve yağmur
Uzayacak geceler
Bir sızı parmak uçlarında
Hüseyin Güzel/ 04.11.2011
ÇİLEK KOKAR GÖZLERİN
Ak özlemler gibi bulutlarla sardım seni
Yaprak oldu kayıverdi bedenimden
Kıpırdadın, sıkıldın, kızardın gülümserken
Penceremden ışık,
Duygu buram buram
Kaçar dağılır parmaklarımdan
Yıkadım yalnızlığını damarlarımdaki umutla
Gözbebeğin büyümekte, kızarmakta gülümseyişin
Bir sevdanın peşinde
Suya hasret karanfilin boynu eğri
Kaybolmakta gün ışığı sen yokken
Ama üzülme
Bir gönül yoludur bu
Çilek kokar gözlerin güneşle
Birgün görmek isterim yüzünü
Yüreğimdeki sevda pınarında, hasretle.
27.10.2011/ Hüseyin Güzel
VURGUN YEMİŞ GÖZLERİN
Karanlığın ayışığı ile yok olduğu günlerde
Gölgeni aradım penceremde umutla dışarıya bakıp,
Soğuk havanın sertliği ile karşılaştım
Güz gecelerinde
Gözlerimi kırpıştırarak hüzünlendim
Soluk lambaların ışığında...
Seni göremeyince güneş bile saklandı
Bulutların arasına,
Yaprakları yıkadı gün boyunca yağmur...
Mavinin denizle, yeşilin yaprakla buluşması için
Çölde kavrulmakta Mecnun.
Karanlık gecelerde ay ışığını bekleyen gölgelerle birlikte
Hüzünlü rüzgârlara saatlerce
Kum tanesi yıldızlara yorgun gözlere
Sormalı mıyım seni gelmediğinde eğer.
25.10.2011/ Hüseyin Güzel
Sormalı mıyım seni gelmediğinde eğer.
25.10.2011/ Hüseyin Güzel
21 Aralık 2011 Çarşamba
BİR İSYANDI HÜCRELERİME SİNEN
Yalanlarla kuşatıldığında bedenim
Bir bulut gözyaşlarımı taşır
Duygularım savrulur yaprak yaprak
Seninle büyür yaşamın her anında
Yüreğimde sevdan
Dudaklarımda yas
Güller arasına armağanım o
Hatırla ne olur
Her gece
Öfkeden
Katran karası gözlerden uzakta
Umudu içinde taşıdım acısa da yüreğim
Bahçenin sakin uzak köşesinde
Duvara yaslandım saatlerce
Bir yumruktu boğazıma tıkanan
Bir isyandı hücrelerime sinen
Bedenimde kalan tek şey candı
Kader ağlarını örmeye başladığında
21.12.2011/Hüseyin GÜZEL
18 Aralık 2011 Pazar
BİR EMİRLE ON BİNLERİN YOK OLUŞU
Tarihimizin önemli ve ibret alınması gereken köşe taşlarından biri de ne yazık ki bundan 95 yıl önce 90 bin askerimizin donarak öldüğü “Sarıkamış Harekâtıdır.” Allahüekber dağlarında ağır kış şartlarında, -30 derece soğuğa, kara, tipiye, borana karşı yazlık kıyafetlerle savaşın acımasız kolların atılan; açlık, sefalet, hastalık ve karakış nedeni ile donarak toprağa düşen askerlerimizin şehit olduğu 1915 yılı.
Harekât 22 Aralık 1914 sabahı başladı. O sabah müthiş bir kar fırtınası ve tipi vardı. Fırtınadan göz gözü görmüyor, karargâh emirlerini alaylara götürmekle görevli askerler dönüp dolaşıp yola çıktıkları karargâha geliyordu. Harekâtın ikinci ve üçüncü günlerinde de ne kar ve tipi aman veriyor, ne de erzak ve teçhizat ileri hatlara taşınıyordu.
Cephedeki asker erzaksız, teçhizatsız ve yazlık kıyafetlerle ilerlemeye çalışıyordu. Allahüekber dağlarının yamaçları buzla kaplanmıştı. Güneş sadece ışık veriyordu. Isıdan mahrum bir ortam, sisli ve fırtınalı doruklar, yükseldikçe eğimin arttığı dik ve sarp yamaçlardı görünen, hissedilen, yaşanılan.
İnsanın içini donduran. Fazla kalındığında soğuk ve tipi ile mücadele imkânı kalmayan, bugün dahi soğuk ve karla mücadele için kışlık kıyafetler gerektiren şartlar.
İnsanın içini donduran. Fazla kalındığında soğuk ve tipi ile mücadele imkânı kalmayan, bugün dahi soğuk ve karla mücadele için kışlık kıyafetler gerektiren şartlar.
Tarihimizde “93 Harbi” olarak bilinen 1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Kars ve ilçeleri Ruslara bırakılır. Sarıkamış’a Rus Çarlığı’nın garnizonuna konuşlanır. Bölge uzun yıllar Rusların elinde kalır. 1914 yılına gelindiğinde dönemin “Harbiye Nazırı” ve “Başkumandan vekili” Enver Paşa ile Padişah damadı olan Albay Hafız Hakkı Bey bölgeyi Ruslardan kurtarmanın ve Kafkaslar ile Orta Asya’ya yayılmanın peşine düşerler.
Sarıkamış muharebelerinde bir emirle on binlerin ağır kış şartlarında, donanımsız, yazlık kıyafetlerle dağlara sürülüşü tarihimizin ibretle okunması ve bilinmesi gereken bir sayfasıdır. Yetkili ancak yeteneksiz birinin binlerce insanın hayatını nasıl tehlikeye atabileceğinin ve bir devleti nasıl yok olmanın eşiğine getirebileceğinin belgesidir.
Yıllarca öğretmenlik yaptım. Binlerce öğrenci yetiştirdim. Sarıkamış yöresinde Allahuekber dağlarında düşmana tek kurşun atmadan şehit olup kara toprağa düşenlerin hazin hikayesi hep içimi yaralamıştır. Öğrencilerime konuyu anlatırken oluşan hüznü saklamanın çabasını yıllarca sürdürdüm.
Sarıkamış’ın benim için diğer bir önemi ise dedemin canından çok sevdiği kardeşinin Sarıkamış muharebelerinde Allahuekber dağlarında bir daha geri gelmemek üzere bu dünyadan göçüp gitmesi, şehit olmasıdır. Yıllarca onun gelmesini bekleyen insanların anlattıkları ile büyüdüm.
Sarıkamış faciası ile ilgili araştırmalar son yıllarda yoğunlaşmıştır. Sarıkamış’ta yoğun kar, tipi ve kış şartlarında hayatını kaybedenlerin resimlerinin büyük bölümü Ruslar tarafından çekilmiştir. Kendi arşivlerimizde Israrlı araştırmalara ve kaynakların taranmasına rağmen sadece bir tek resim bulunabilmiştir.
Bu durum Sarıkamış harekâtında olan bitenlerin İstanbul’a dönen Enver Paşa tarafından basına sansür uygulanması sonucu, ancak yıllar sonra öğrenildiğini düşündürmektedir.
Sarıkamış Harekâtı’ndan aylar önce, Balkan savaşlarında yeni çıkmış askerler henüz evlerine gitme fırsatı bulamadan, 4 Ağustos 1914 günü Enver Paşa’nın “Seferberlik ilân edilmiştir” emrini alırlar. O yıllarda üst üste yapılan yanlışlar ve hatalı kararlarla ordunun ihtiyaçları tam karşılanmadan cephenin biri kapanmadan diğeri açılır. Bu durumda ne halk ne de asker savaşa hazırdır.
Alptekin Müderrisoğlu ”Sarıkamış Dramı” adlı kitabında şunları yazıyor. ” ’Padişahım çok yaşa’ nidaları ile yer gök inliyordu İstanbul’da. Selimiye kışlasından hep bir ağızdan yükselen sesler daha sonra Maltepe, Maçka ve Davutpaşa kışlalarında bulunan askerlerin de katılması ile; Üsküdar’da, Boğazın kıyılarında, Beyazıt meydanında, Topkapı ve Karaköy’de Haliç’e kadar olan geniş alanda yankılanıyordu.”
Kışlalarda ve boğazdaki savaş gemilerinde bando, davul, zurna sesleri eşliğinde ’Padişahım çok yaşa’ nidaları ile savaş kararı duyurulmaktadır. Halk ise olan bitenden habersizdir. Savaş kolay değildir. Yıllarca cephede savaşan, yakınını kaybeden insanlar savaşın ne olduğunun ve ne anlama geldiğinin bilincindedir. Osmanlı imparatorluğu dört yıl sürecek ve on binlerce insanın yaşamına mal olacak olan Birinci Dünya Savaşı’na giriyordu.
Müderrisoğlu ilgili kitabında şunları yazıyor: “Savaş çağrısının son bölümünde Enver Paşa şunları söylüyordu : ’… İleri! Daima ileri ki zafer, şan, şehitlik, cennet hep ilerde; ölüm ve alçaklık geridedir….’
Birinci Dünya Savaşına girmeden önce Padişah Mehmet Reşat olan bitenlerin ayırdın da değildi. Ülkeyi Harbiye Nazırı Enver Paşa yönetiyordu. Almanlarla gizli bir anlaşma yapan Enver Paşa İngiliz ve Fransız donanmalarından kaçıp İstanbul’a sığınan iki alman savaş gemisinin (Goben ve Breslau) satın alındığını duyurdu. Her iki gemi adları değiştirilerek (Yavuz ve Midilli) Karadeniz’e açıldı.
Seferberlik ilân edilmişti lakin hazırlıklar yavaş ilerliyordu. Çeşitli çevrelerde ve komutanların bir kısmında savaşa girilmemesi konusunda eğilim söz konusu idi. Birinci Dünya Savaşı’nda çarpıştıkları cephelerde bozguna uğrayan Almanlar Osmanlı Devleti’nin bir an önce kendileriyle işbirliği yaparak savaşa girmesini istiyordu. Almanların baskısına fazla dayanamayan Enver Paşa Karadeniz’e çıkan savaş gemilerine Ruslara saldırma emri verdi. Osmanlı gemileri Rus limanı Sivastopol’ü bombaladı. Ruslarda Kafkasya cephesinde harekete geçtiler. Böylece Sarıkamış’ta Ruslarla savaş başlamış oldu.
Müderrisoğlu kitabında şunları yazıyor ”Osmanlı padişahı Mehmet Reşat, ordusuna ve donanmasına yaptığı savaş çağrısında savaşı Rusların başlattığını söylüyordu. Böylece, altı yüz yıllık Osmanlı tarihinde ilk kez bir padişah, savaşa yol açan olayın gerçek nedenini bilmeden savaş çağrısında bulunuyordu.”
Sarıkamış yenilgisi sonrasında ’… İleri! Daima ileri ki zafer, şan, şehitlik, cennet hep ilerde; ölüm ve alçaklık geridedir’ diyen Enver Paşa Ocak 1915 başlarında İstanbul’a geri döndü. Harekât sona erdi. 4 Ocak 1915 günü ordunun kalan kısmı savaş öncesi mevzilerine döndü. Geride on binlerce insanı donmuş, aç, yaralı bırakarak.
15 Aralık 2011 Perşembe
KENT VAROŞLARINDA YAŞAMA İSTEĞİ
Türkiye’nin 12 ilinde 600’den fazla katılımcıyla yapılan araştırma sonucunda ilginç veriler elde edildi. Bu araştırmaya göre halkın büyük çoğunluğu kentlerde yaşamayı tercih ediyor. Kentler deyince sanılmasın ki kent merkezlerinden söz ediliyor. Sözü edilen yerler sorunların yoğun olarak yaşandığı, yani bir bakıma köyden kente göç eden vatandaşların ilk durak yerleri, okul, yol, elektrik, belediye ve sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğu “varoşlar”dır.
Kentlerde yaşamak isteyenlerin “kentlerin daha yaşanabilir kılınması için yapılanların yetersiz olduğunu” düşündükleri de belirtiliyor aynı araştırmada. Örneğin işsizlik, kent nüfusundaki artış, kentlerin yeterince aydınlatılmaması, trafik şikayet edilen sorunların başında geliyor. Buna rağmen tercih yine “kent”lerden yana ağır basıyor.
Bu tercihin altında yatan nedenler elbette vardır. Eğitim ve sağlık gereksinimlerini karşılama isteği, köyden kente göçü tetikleyen nedenlerin başında gelmekte.
Kentlerin mimari ve kültürel dokusu ya da diğer bir deyişle kentsel dokusunun göç olayında etkili olduğunu söylemek olanaklı değil. “Ucube” yapılaşmalarla bu doku zaten yok ediliyor.
Yıllardır, ülkelerin geleceğini “serbest piyasa ekonomisiyle birbirine bağlayan” küreselleşme propağandası yapılıyor. Küreselleşmenin iflası 2008 den bu yana devam ediyor. Ülkemiz insanının bu iflastan etkilenmemesi düşünülemez. Kırsalda yaşayan insanlar küreselleşme ve vahşi kapitalizm sarmalında çaresizce kurtuluşu kentlerde görüyor. Göç olayında küreselleşmenin etkisini de unutmamak gerekir.
“Yeni dünya düzeni” ile toplumlar “daha fazla ticaret, daha fazla iletişim” yaklaşımı ile birbirleri ile daha fazla etkileşim içine girecek, “demokratik haklarını” daha fazla dile getirecek ve alacaktı. Kısaca söylemek gerekirse daha fazla özgürleşecekti. Bu söylemlerle halkların boynunda “boza” pişirildi. İnsanlar yerinden yurdundan edildi.
Dünya neoliberalizmin çılgınlığına ve kitleleri sürüklediği algı yanılsamasına geniş ölçüde teslim oldu. Bu teslimiyette ülkemizi ayırmak olası görünmüyor. Kapitalizmin yoksulları “demir kafes” içine alması değişik coğrafyalarda sürüp gidiyor. Irak, Afganistan, Libya benzeri ülkelerde yapılanlar ortada. Gelişmekte olan ülkelerin iç sorunlarla boğuşması en büyük istekleri.
Varsıllarla yoksullar arasında var olan uçurumun açılmasını engellemeye yönelik girişimler başarılı olamıyor. Yoksul kesim, varoşların düzensizliğini unutmuş görünüp, kitle iletişim araçlarının katkısı ile varsıla özeniyor.
Kırsaldan kente göçü bir rahatlama bir kurtuluş olarak görenler bir gün talihin kendilerine güleceği umuduyla oyalanıyor. Düşünsel akımların etkisine teslim oluyor. Algı yanılsamasının, kapitalizmin, tarikat örgütlenmelerinin, kimlik kaybının kendilerini sarmasına seyirci kalıyor.
Kırsaldan kente akan kitlenin ilk durak yerleri olan varoşlarda hoşnutsuzluk dile getirilse de genelde bir suskunluk söz konusu. Bu suskunluk donanımsızlığın ve yoksulluğun sonucudur. Donanımsızlık, yeterli eğitimin alınmayışı, belli alışkanlıkların devam ettirilmeye çalışılması sorunları artırıcı rol oynuyor.
Kimi zaman kentli gibi davranamayan çağdaş uygarlığa burun kıvıranlarla da karşılaşmak şaşırtıcı değil. Düzensizlik, insanın insana olan saygısızlığı, vurdumduymazlık, nemelazımcılık kentli olmaya çalışanların ortak davranışı olduğu gibi bu davranış biçimlerini “kentli oldum” düşüncesinde olanların da göstermesi ne derece kentli olduğumuzun sorgulanmasına neden olmaktadır.
Küreselleşmenin yarattığı “algı yanılsaması” ne yazık ki toplumların geleceğini daha da çıkmaza sürükledi. Daha sorunsuz bir yaşam için yerinden yurdundan olan insanlar gittikleri yerlere “uyum” sağlamakta güçlük çektiler. Hâlâ da çekiyorlar. Alışılagelmiş yaşam biçimini terk etmek kolay olmuyor. Kentin sorunları düşünüldüğünde “sorunsuz” bir yaşam şimdilik hayal olmaktan öte gitmiyor.
14 Aralık 2011 Çarşamba
VEDA
VEDA
Sen çölde susuz bir ceylan
Sen yağmurda tutsak bir kırlangıç
Kanadı yorgun serçeyi bekleyen bir ağaç
Dağın, ormanın, toprağın özgürlük türküsü
Kapıda giyerken ayakkabılarımı
Ürkerek bakmıştın bana
Gözlerimle veda ederken dudaklarına
Bütün çiçekler kıskanmıştı seni
İnsanı yakıp kavuran bir mücadele
Bir direniş vardı oysaki
Bir sevgi, bir ağıt
Yüreğinin en ücra köşesinde Hüseyin Güzel/14.12.2011
13 Aralık 2011 Salı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










