11 Nisan 2023 Salı

SEVGİ, SAYGI, YAŞAM


 

Yaşadığımız çağda, "sevgisizlik" duygusunun yitirilmesinin an nedeni nedir diye sormak lazım.

Yaşanan stres ve gerginliklerin nedeni nedir diye de...

Bu sorulara verilecek cevap bana göre, tüm kötülüklerin anası ve kaynağı CEHALET, VE YOKSULLUK, GEÇİNEMEME KAYGISI, İŞSİZLİK, İŞİNİ KAYBETME KORKUSU vs.. Ne derseniz deyin, başka bir nedeni yok bu yaşanan stres ve gerginliğin.

Ekonomik durumu yerinde olan, günlük yaşamını gailesizce, gelir ve geçim sıkıntısı çekmeden yaşayanlarda ne stres var ne gerginlik, gelir ve geçim sıkıntısı çekenlere göre.




Örnek verirsek, yoksul hastaneye gider  dakikalarca belki de saatlerce sıra bekler; al sana stres ve gerginlik.

Parası olan özel hastaneye gider, tedavisi anında yapılır.

Ne stres vardır ne gerginlik.

Hasta tedavisi sonrasında hastanenin kafeteryasında çayını kahvesini içer.

Kısacası sevgi ve saygının olmadığı yerde ne merhamet vardır ne de anlayış birlikteliği.

30-40 yıl öncesi var olan sıkıntılar bu denli yoğun değildi.

O yıllarda, gaz lambası ve çıra ışığında yaşayan insanlar şimdi elektrik olmadığı anda strese giriyor.

Modern yaşam şartları ve elektrikle çalışan aletlerin çoğalması gibi nedenlerde maalesef stres nedeni.


İnsanın saf çağına bakınız.

Sorun bu denli var mı? Yok.

Bugün Amazon ormanlarının kuytularında, Borneo ormanlarında, Kongo ormanlık alanlarında izole yaşam süren kabileler var.

Onların bizler gibi stresli olduğunu ve sevgiden uzak olduğunu düşünmek abartı olur.

Altay ve Hindikuş dağlarının yamaçlarında, Şili de And dağlarının vadilerinde yaşayan insanlar var.

Onlarda var olan sevgi ve dayanışma modern yaşam süren; modern dünyanın insanlarından çok daha fazladır.


5 Nisan 2023 Çarşamba

DÜN VE BUGÜN


Eskiden yoksula yardım edilir, halı hatırı sorulurdu.

21.yüzyılın ilk çeyreğinde, paranın hükmü geçiyor.
Paran varsa adamsın, yoksa Nasrettin Hoca'nın kürksüz halisin. (Hoca bir gün kaftanını giymeden bir davete gider. Kimse ilgilenmez. Hoca dönüp kaftanını giyip gider. Bu sefer herkes hocayı buyur eder.)
Durum bu.
Geçelim,
İnsanlığın geleceği parada değil oysa ki.
İnsanlığın geleceği, huzurda, eşit paylaşımda, aç açıkta kimsenin kalmamasında, doğaya sahip çıkılmasında.
Geçmiş neden aranıyor.
Çünkü,
Doğa bu kadar tahrip edilmemişti.
Her şey çoğunlukla doğal hali ile vardı.
Bizler bozduk o düzeni.
Beton yığınları arasında nefes almaya çalışıyoruz.
Her gün hastaneler dolup taşıyor.
Söylenecek çok şey var,
Lakin,
"Söylesem kar etmiyor, söylemesem gönül razı değil " diyen erenler de yok artık...

26 Şubat 2023 Pazar

DÜĞÜM ATILMIŞ ATILAN DÜĞÜM KOPMUŞ


 

Hani dedim ya,

Olan bitenleri nefesimizi tutarak izliyoruz.

Satılan kitap sayısına

Okunan gazete sayısına inat, herkes bir bilen,

Kendini çok önemli zanneden şahsiyetlerin sayısı giderek artıyor.

Fikirlerine bakarsan dünya onun etrafında dönüyor.

O olmasa yol yordam bilen tükenecek.

Çünkü ona göre, en iyi düşünen o.

Çünkü ona göre, en güzel konuşan o.

Oturup bir düşünse

Benden başka, başkaları da var dese.

Yahu bir tek bilen ben değilim, başkalarını da bir dinlesem diye kendine bir sorsa.

Ama nafile.

Bir gün, bir halt olmadığını anlamasına, geçen zaman yardımcı olacak.

Tabi anlayabilirse.

Olan bitenlere bakıyorum herkes kendince bir şeyler peşinde. Çoğu zaman nefesimizi tutarak izliyoruz.

Anlamlı ve doğru olanı desteklemek varken

Korumak varken

Hakkını vermek varken

Toplumda kimileri, kendilerini soktukları çukurun içinde, sadece kendi çıkarını gözetip, diğerlerini görmezden geliyor.

Oysa ki, insanların tek başına varlığını sürdürmesi oldukça zordur.

Her kim ki, kolaydır, diğeri beni alakadar etmez diyorsa /derse yanılır.

İşte bu yüzden

Dersimizin adı insanlık tarihi olmalıdır.

Kendi aramızdaki mücadeleye değil,

İnsanlığın yüzyıllardır neler yaptığına, nereden geldiğine bakmalıyız.

Ha birde yanına yöresine bakmadan işkembeden atanlar var. Dilinde yalanın bin bir türlü şekli taht kurmuş.

Hala geçmişte yaşadığını sanıyor. Oysa ki, günümüz haber alma teknolojisi gerçeklerin bir gün, gün yüzüne çıkmasını sağlar/sağlıyor.

Bu gerçeğe rağmen o kadar kolay ve rahat yalan yanlış şeyler söyleniyor ki...

Neresinden tutsan elinde kalıyor. İp kopmuş.

Düğüm atılmış atılan düğüm kopmuş.

Utanmadan, birileri bir gün gerçeği ortaya koyar, yüzüm kızarır demeden, nefes alır gibi su içer gibi söylenenler...

Sözün özü, kumaş aynı kumaş ise, sağa sola, yukarı aşağıya, doğruyu görmesi için, çevirsen, ölçsen, biçsen hiç bir şey değişmez. Yine en başa dönersin.

11 Şubat 2023 Cumartesi

BİR ANANIN ÇIĞLIĞI....


 Yoğun düşünceler yorgun bedeninde belirsiz bir titreşimle ağırlık yapıyor, zihninin düşsel tozlarını damla damla akıtıyordu.

Karanlık aydınlığa dönüşmeye başlamıştı.
Tan ağartısı karanlıktan maviliğe uzanan bir çizgiydi artık.
Umutsuzluğun en koyusunu yaşıyordu.
Dünün indirdiği ağır sille etrafı kapkaranlık bir sis mantosuyla kaplamıştı.
Gözyaşları artık akmıyordu.
Ağlamaktan kızarmış göz pınarları kurumuştu sanırsın sonsuza kadar.
Öylesine hüzün doluydu şafak vakti.
Bankın üzerinde yorgun bedeni uyuşmuştu.
Hafifçe doğruldu.
Oğlunun son anlarını, sevgiyle bakan gözlerini, kurtulma ümidini kaybetmeyişini anımsadı. Yutkundu.
Bir annenin hastane bahçesinde kuşların kanatlarında çıkardığı sessiz çığlık ve hüzün acıya dönüşmüştü.
Neden diye sorguluyordu.
Neden ilkyaz sürgünü veren topraklarda akan bunca kan, neden bu kin?
Yoketmek yaşamakla eşanlamlı olabilir mi?
Bu bir varoluş mudur?
Bu nasıl bir anlayıştır?
İnsan kendi olmalıdır.
Kendi olmaktan, kimliğinden, kişiliğinden koparılmış; anti-insan görüntüsü üzerine kurgulu eylem ve etkinliklere karşı birey olmanın sorumluluğuyla hareket etmeli, düşlerini çoğaltmalı insanlık adına.
Oğlunu kaybetmiş bir annenin çığlığı yükseliyordu hastane bahçesinde.
Yüreği olan insanı sarsan.
Donup kalırsınız o an.
Kıpırdayamazsınız.
Bir delikanlı ve bir anne.
Bir bayram günü akşamında gelen hüzün ve acı.
Yıllar yılı unutulmayacak gerçek bir öykü.
Yaşanmış, yılların gerisinde kalmış, silinip gitmemiş.
Sararmış siyah beyaz fotoğrafları her an aklınıza getirir.
Sabahın ayazında oğlunu düşündü.
Ne çok severdi çiçekleri, kuşları, böcekleri, sokak köpeklerini, kedileri, koyunları, dağların bulutlarla kaplı doruklarını, yeşil tarlaları.
Ne de güzel gülümserdi.
Gözleri bir çiçek gibi pırıl pırıldı.
Aydınlıktı her daim.
Lakin hayat denen şey işte böyle bir şeydi.
Varlığı ve düşüncesi insani olmayan birinin hoyrat eliyle kayıp gidiyordu bir anda.
Hem de en zorlu acıları geride bırakarak.
Bu kör döngünün içine sıkışıp kalan insanlık, insanlar.
Dün akşamdan bu yana ağlamaktan ne bir yudum su içmiş ne de bir lokma bir şey yemişti.
Ne susuzluğu ne de açlığını hatırlamıştı.
Gecenin koyusunda yorgun düşmüş bedeni hastane bahçesindeki bankın üzerinde sessizliğe bürünmüştü bir süre sonra.
O andan şafak vaktine kadar gözleri yorgun bedene isyan etmişti.
Düşünmüştü sadece.
Oğlunu geri getirmenin olanağı yoktu artık.
Büyük oğlu ve eşi yolda olmalıydılar.
Az sonra gelirlerdi onlarda.
Eşi ile anca sığmışlardı taksiye.
Ya da o anın karmaşasında büyük oğlu da gelmek istemiş kim bilir belki de taksici acele etmiş beklememişti.
Hatırlamıyordu o an olanları.
Her şey bulanıktı sanırsın.
Şoförün “ana” demesiyle gözlerini açtı.
Elinde dumanı tüten bir bardak çayla kesekâğıdı torbası içindeki poğaçaları uzattı.
Ana şoförün yüzüne bir an minnetle baktı.
Lakin belli etmemeye çalışarak içinde “oğlum sende dünden buyana perişan oldun “diye geçirdi.
Şoför ananın içinden geçenleri anlamışçasına alması için ısrar edip “al ana bir yudum sıcak çay iç, bir lokma bir şey ye.
Eminim ki oğlunda bunu isterdi “dedi.
Ana uzatılanları sessizce aldı bankın üzerine bıraktı. İçi yanıyordu.
Kurumuş dudakları ve kavrulmuş yüreğine rağmen ne bir lokma bir şey yiyebilecek dermanı vardı ne de bir yudum bir şey içecek takadı.
İçinden hiçbir şey yapmak gelmiyordu.
Şoför anayı acısıyla yalnız bırakmak istemiyordu.
O kendine emanetti çünkü.
Büyük oğlu ve eşi geldiğinde ancak rahatlardı.
Anayı gözden kaybetmeden görebileceği uzak bir noktaya çekildi.
Sigara paketinden çıkardığı sigarayı alelacele yaktı. Olduğu yere dizlerinin üzerine çömeldi. Sigarasından derin bir nefes çekti.
Hastane pencerelerinin gri dış kanatları göz alıcı bir şekilde parlıyor, gün ışığını yansıtıyordu.
Bahçenin bir kenarında akasya ağaçları ve çam ağaçları iç içe geçmiş yeşillikleriyle bahçeyi örtüyordu.
Bahçenin kuytu köşeleri özellikle yapılmış hissi veriyordu.
Acısını akıtmak isteyenlerin gidecekleri bir yerdi sanırsın.
Bahçenin etrafı yabani otlarla kaplanmıştı. Kaldırımların kenarlarında otlar fışkırıyordu.
Ön kısımda yer alan geniş yerde ise hastane araçlarıyla, ziyaretçilerin ve hasta yakınlarının araçları sıra sıra dizilmişti.
Gün yükseldikçe etrafta sesler artmaya, kalabalıklar sel olup hastaneye akmaya başlamıştı.
İnsanoğlu her şeyi dar bir çatlaktan sızan ışık içinde görmek yerine neden daha geniş bir alanı tercih etmez, birey olmanın sorumluluğunu yerine getirmezdi ki.
Her şeyi dev mağaranın karanlık dehlizlerinde düşünmek yerine; dağları, güneşi, bulutları, yıldızları, kuşları görebilecek; anlayabilecek bir açıklıkta düşünmezdi?
İnsan olmanın sorumluluğu bu kadar mı zordu?
Heyecan içinde karşılıklı anlayışla bir birine insanca yaklaşmak bu kadar mı zordu?
Bu düşüncelerle şoför az ilerde oturan anaya acıyarak; lakin içinde büyük bir ızdırap hissederek bakıyor, baktıkça da gözleri nemleniyordu.
(Hüseyin Güzel)
Not : Oğlunu kalleş bir tetikçinin kara toprağa düşürdüğü anamın o gün yaşadıkları.
Bu acı hiç bitmedi yüreğimizde. Bitmeyecek de.
Ölüm geride kalanlara ömür boyu acı ve gözyaşı verir.
Depremde yakınlarını, oğullarını, kızlarını, ana ve babalarını kaybedenlere sabır ve başsağlığı diliyorum.

5 Ocak 2023 Perşembe

VAROŞLARIN HİKAYESİ


 

Gün öğleye yaklaşmakta. Sokaklar henüz ıssız. Sokak aralarında park edilmiş araçlardan adım atacak yer yok. Hoş ana cadde boyunca sağlı sollu dizilmiş onlarca belki de yüzlerce araç var. Başım önde, yaşama dair yığınla düşünce beni yorarken cadde boyunca yürüyorum.

Birden sarsıldığımı hissettim. Kafamı yana çevirdiğimde Zeynel yanımdaydı. Yoğun düşüncelerden geldiğinin farkında değilim. Ta ki elini omzuma koyana kadar. Güne sert bir başlangıç yapmış gibiydim. Cadde boyunca her adım atışımda zaman sanırsın yaşanmamış gibiydi.

Ne kadar hızlıydı her şey. Evden caddeye gidene kadar sanırsın yıllar geçmiş gibiydi.

"Ne haber hocam" dedi Zeynel.

Ses etmedim.

"Sessizsin dalıp gittin" diye üsteledi.

"Ne bileyim, öylesine düşünüyorum. Sessiz olmayıp da ne yapayım."

"Sıkma canını" dedi Zeynel.

"Sen ne yapıyorsun" diye halını hatırını sordum.

Gözlerini çevirdi. Dalıp gitti bir süre.

Ses etmedim.

Zeynel yoksuldu. Üç çocuğuna ekmek bulma peşinde kapı kapı iş aramıştı.

Yoksulluk zordur. Zorluklarını ancak yoksulluğun pençesinde olanlar bilir. Varlık içinde yaşayanlar sıkıntı nedir bilmezler. Hani bir söz vardır "fakirin halinden fakir anlar" diye.

Öyle insanlar vardır ki, kendisi de bir çalışan olduğu halde, her hali ile ortada iken, varlığının önemsizliğinden eminken, hayata teslim olmuşken, iş arayan diğerine karşı takındığı tavır kendisi farkında olmasa da ne büyük bir huzursuzluktur.

Zeynel otuzlu yaşlarda, yoksul biridir. Eşi ve üç çocuğu ile son yılların göç furyasına kapılıp kendisini şehrin varoşlarında bulur. Başını sokacak bir gecekondu kiralar. Köyde elinde avucunda ne varsa satıp biriktirdiği bir kaç kuruş ile iş buluncaya kadar idare edecektir.

Ne üstte vardır ne başta. Yıpranmış bir pantolon, sırtında emektar ceketi ile iş aramak için düşer yollara.

Yapması gereken önce bir iş bulmak olduğu için ne kendisine acımaya, ne de halinden utanmaya hacet yoktur.

Rezil olmaktansa ölmeyi bile tercih edebilecek bir karakterdedir Zeynel.

Gazete ilanlarına bakar.

Fabrikada bir aşçıya ihtiyaç olduğu ilanı gözüne çarpar.

Zeynel az çok aşçılıktan anlayan biridir.

Çaresiz fabrikanın yolunu tutar.

Fabrikanın önüne gelir.

Girişte bir kulübe vardır.

Kulübede de bir bekçi.

Zeynel bekçiye yaklaşıp "iş görüşmesi için geldim" der.

Bekçi onu şöyle bir süzer, "ne işiymiş bu?"

"Aşçı aranıyormuş, onun için geldim"

Zeynel'in kılık kıyafetine bakıp "seni içeri almıyorum, sen burada aşçılık yapamazsın" diye azarlar.

Zeynel çaresiz geri çekilir.

Zeynel belki yoksuldur lakin neyin ne olduğunu da bilmektedir.

"Yazık, gerçekten çok yazık. Kendisini müdür yerine koyup fabrikaya işçi alımına kapıdaki bekçi karar veriyorsa, zaten o işten hayır gelmez" diye düşünür.

Bu tipleri daha sonraları da görecektir Zeynel. Bunların bazıları gerçekten çok kötüdür. Kibirleri insani duygularının önüne geçmiştir. Parası olanın, giyim kuşamı düzgün olanın karşısında, sorgusuz sualsiz kalır, söyleneni yaparlar.

Zeynel kapıdan kovulmuştur.

Ciddiyet ve dik duruşundan bir gram kaybetmeden, geri döner.

Zeynel o günde eve işsiz gelir.

Bir sonraki günde iş bulma umuduyla...

Yoksulluk kader değildir ama bu tiplerin arasında işsiz ve yoksul olmak, eksikliğini çektiğin her şeyin bekçiliğini yapmak gibidir.

Bunlarda saygı en büyük eksikliktir ve yoksulsan o saygı asla sana gösterilmez.

Zeynel başını yastığa koyarken, bir sonraki günde umudunu gerçekleştirmek üzere

"yenilmez olmanın en büyük ilkesi başarmaktır..." diye düşünür...

Zeynel anlattı. Başı öne eğik.

Bu defa ben ona "sıkma canını. Kapının biri kapanırsa diğeri açılır elbet. Kendine olan özgüveni kaybetme. Gün ola harman ola."

Zeynel başı öne eğik, düşünce içinde hızlı adımlarla "Hoşçakal hocam" deyip yürüdü gitti.

Zeynel uzaklaştı. Ben ise huzursuz bir kaç adım daha attım. Beni huzursuzlandıran sorunların çözümünü ararken, kendi yolunu bulmaya çalışan Zeynel'in hikayesi beni daha da huzursuz etti.

 

22 Aralık 2022 Perşembe

BİR EMİRLE ON BİNLERİN YOK OLUŞU (SARIKAMIŞ HAREKÂTI)


 

Tarihimizin önemli ve ibret alınması gereken köşe taşlarından biri de ne yazık ki bundan 95 yıl önce 90 bin askerimizin donarak öldüğü “Sarıkamış Harekâtıdır.” Allahüekber dağlarında ağır kış şartlarında, -30 derece soğuğa, kara, tipiye, borana karşı yazlık kıyafetlerle savaşın acımasız kolların atılan; açlık, sefalet, hastalık ve karakış nedeni ile donarak toprağa düşen askerlerimizin şehit olduğu 1915 yılı.

Harekât 22 Aralık 1914 sabahı başladı. O sabah müthiş bir kar fırtınası ve tipi vardı. Fırtınadan göz gözü görmüyor, karargâh emirlerini alaylara götürmekle görevli askerler dönüp dolaşıp yola çıktıkları karargâha geliyordu. Harekâtın ikinci ve üçüncü günlerinde de ne kar ve tipi aman veriyor, ne de erzak ve teçhizat ileri hatlara taşınıyordu.

Cephedeki asker erzaksız, teçhizatsız ve yazlık kıyafetlerle ilerlemeye çalışıyordu. Allahüekber dağlarının yamaçları buzla kaplanmıştı. Güneş sadece ışık veriyordu. Isıdan mahrum bir ortam, sisli ve fırtınalı doruklar, yükseldikçe eğimin arttığı dik ve sarp yamaçlardı görünen, hissedilen, yaşanılan.
İnsanın içini donduran. Fazla kalındığında soğuk ve tipi ile mücadele imkânı kalmayan, bugün dahi soğuk ve karla mücadele için kışlık kıyafetler gerektiren şartlar.


Tarihimizde “93 Harbi” olarak bilinen 1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Kars ve ilçeleri Ruslara bırakılır. Sarıkamış’a Rus Çarlığı’nın garnizonuna konuşlanır. Bölge uzun yıllar Rusların elinde kalır. 1914 yılına gelindiğinde dönemin “Harbiye Nazırı” ve “Başkumandan vekili” Enver Paşa ile Padişah damadı olan Albay Hafız Hakkı Bey bölgeyi Ruslardan kurtarmanın ve Kafkaslar ile Orta Asya’ya yayılmanın peşine düşerler.

Sarıkamış muharebelerinde bir emirle on binlerin ağır kış şartlarında, donanımsız, yazlık kıyafetlerle dağlara sürülüşü tarihimizin ibretle okunması ve bilinmesi gereken bir sayfasıdır. Yetkili ancak yeteneksiz birinin binlerce insanın hayatını nasıl tehlikeye atabileceğinin ve bir devleti nasıl yok olmanın eşiğine getirebileceğinin belgesidir.

Yıllarca öğretmenlik yaptım. Binlerce öğrenci yetiştirdim. Sarıkamış yöresinde Allahuekber dağlarında düşmana tek kurşun atmadan şehit olup kara toprağa düşenlerin hazin hikayesi hep içimi yaralamıştır. Öğrencilerime konuyu anlatırken oluşan hüznü saklamanın çabasını yıllarca sürdürdüm.

Sarıkamış’ın benim için diğer bir önemi ise dedemin canından çok sevdiği kardeşinin Sarıkamış muharebelerinde Allahuekber dağlarında bir daha geri gelmemek üzere bu dünyadan göçüp gitmesi, şehit olmasıdır. Yıllarca onun gelmesini bekleyen insanların anlattıkları ile büyüdüm.

Sarıkamış faciası ile ilgili araştırmalar son yıllarda yoğunlaşmıştır. Sarıkamış’ta yoğun kar, tipi ve kış şartlarında hayatını kaybedenlerin resimlerinin büyük bölümü Ruslar tarafından çekilmiştir. Kendi arşivlerimizde Israrlı araştırmalara ve kaynakların taranmasına rağmen sadece bir tek resim bulunabilmiştir.

Bu durum Sarıkamış harekâtında olan bitenlerin İstanbul’a dönen Enver Paşa tarafından basına sansür uygulanması sonucu, ancak yıllar sonra öğrenildiğini düşündürmektedir.

Sarıkamış Harekâtı’ndan aylar önce, Balkan savaşlarında yeni çıkmış askerler henüz evlerine gitme fırsatı bulamadan, 4 Ağustos 1914 günü Enver Paşa’nın “Seferberlik ilân edilmiştir” emrini alırlar. O yıllarda üst üste yapılan yanlışlar ve hatalı kararlarla ordunun ihtiyaçları tam karşılanmadan cephenin biri kapanmadan diğeri açılır. Bu durumda ne halk ne de asker savaşa hazırdır.

Alptekin Müderrisoğlu ”Sarıkamış Dramı” adlı kitabında şunları yazıyor. ” ’Padişahım çok yaşa’ nidaları ile yer gök inliyordu İstanbul’da. Selimiye kışlasından hep bir ağızdan yükselen sesler daha sonra Maltepe, Maçka ve Davutpaşa kışlalarında bulunan askerlerin de katılması ile; Üsküdar’da, Boğazın kıyılarında, Beyazıt meydanında, Topkapı ve Karaköy’de Haliç’e kadar olan geniş alanda yankılanıyordu.”

Kışlalarda ve boğazdaki savaş gemilerinde bando, davul, zurna sesleri eşliğinde ’Padişahım çok yaşa’ nidaları ile savaş kararı duyurulmaktadır. Halk ise olan bitenden habersizdir. Savaş kolay değildir. Yıllarca cephede savaşan, yakınını kaybeden insanlar savaşın ne olduğunun ve ne anlama geldiğinin bilincindedir. Osmanlı imparatorluğu dört yıl sürecek ve on binlerce insanın yaşamına mal olacak olan Birinci Dünya Savaşı’na giriyordu.

Müderrisoğlu ilgili kitabında şunları yazıyor: “Savaş çağrısının son bölümünde Enver Paşa şunları söylüyordu : ’… İleri! Daima ileri ki zafer, şan, şehitlik, cennet hep ilerde; ölüm ve alçaklık geridedir….’

Birinci Dünya Savaşına girmeden önce Padişah Mehmet Reşat olan bitenlerin ayırdın da değildi. Ülkeyi Harbiye Nazırı Enver Paşa yönetiyordu. Almanlarla gizli bir anlaşma yapan Enver Paşa İngiliz ve Fransız donanmalarından kaçıp İstanbul’a sığınan iki alman savaş gemisinin (Goben ve Breslau) satın alındığını duyurdu. Her iki gemi adları değiştirilerek (Yavuz ve Midilli) Karadeniz’e açıldı.

Seferberlik ilân edilmişti lakin hazırlıklar yavaş ilerliyordu. Çeşitli çevrelerde ve komutanların bir kısmında savaşa girilmemesi konusunda eğilim söz konusu idi. Birinci Dünya Savaşı’nda çarpıştıkları cephelerde bozguna uğrayan Almanlar Osmanlı Devleti’nin bir an önce kendileriyle işbirliği yaparak savaşa girmesini istiyordu. Almanların baskısına fazla dayanamayan Enver Paşa Karadeniz’e çıkan savaş gemilerine Ruslara saldırma emri verdi. Osmanlı gemileri Rus limanı Sivastopol’ü bombaladı. Ruslarda Kafkasya cephesinde harekete geçtiler. Böylece Sarıkamış’ta Ruslarla savaş başlamış oldu.

Müderrisoğlu kitabında şunları yazıyor ”Osmanlı padişahı Mehmet Reşat, ordusuna ve donanmasına yaptığı savaş çağrısında savaşı Rusların başlattığını söylüyordu. Böylece, altı yüz yıllık Osmanlı tarihinde ilk kez bir padişah, savaşa yol açan olayın gerçek nedenini bilmeden savaş çağrısında bulunuyordu.”

Sarıkamış yenilgisi sonrasında  ’… İleri! Daima ileri ki zafer, şan, şehitlik, cennet hep ilerde; ölüm ve alçaklık geridedir’ diyen Enver Paşa Ocak 1915 başlarında İstanbul’a geri döndü. Harekât sona erdi. 4 Ocak 1915 günü ordunun kalan kısmı savaş öncesi mevzilerine döndü. Geride on binlerce insanı donmuş, aç, yaralı bırakarak.




19 Aralık 2022 Pazartesi

YAŞANANLAR NE ACIDIR DİYE DÜŞÜNDÜM


 

Bayramın ikinci günüydü. Daha önceden İzmir’den gelecek olan halakızı ile eşi Nevzat’ın geldiklerini telefonla öğrendikten sonra bulundukları adresi alıp eşimle birlikte yola koyulduk. Nevzat Ramazan bayramı sonrasında çatıda anten direğini düzeltirken apartman boşluğuna düşüp ölen kardeşinin mevlidi nedeniyle İstanbul’daydı. Görüşmeyeli sanırım yedi sekiz yıl olmuştu. En son Aydın’a geldiklerinde görüşmüştük.

Nevzat cana yakın, hoşgörülü yanı ağır basan bir insan. Yanlarına gittiğimizde mevlit çoktan bitmiş, mevlide katılanlar apartmanın önünde dağılmaya başlamışlardı. Apartmanın önüne gidince adeta şoke oldum. Çünkü çocukluğumun birlikte geçtiği arkadaşlarımın bir kısmı da oradaydı. Duygusal anlar yaşandı.

Diğer bir halamın oğlu Metin’in hasta olduğunu söyledi Nevzat ve halamın kızı. Nevzat’ın arabası ile Metin’in Güngören’deki evine gittik. Ziyarette Almanya’da yaşayan Dursun amcamda vardı. Pek sık görüşmediğim, dahası yıllarca görüşmediğim.

Metin, İstanbul Güngören’in dar sokaklarında birbirine adeta yapışık olan apartmanlardan birinin ikinci katındaki evinde oturuyordu. Öğretmen olan kardeşi de bizimle birlikte gelmişti. Metin, hastalığının verdiği çaresizlikle konuşuyordu. Onu öyle hasta ve çaresiz görünce içim burkuldu. Ağlamamak için kendimi sıktıkça sıktım. Acımı içime akıttım. Metin’in yanında ona daha da acı verecek duygusal anlar yaşatmamak için kendimi tuttum.

Dağ gibi adamı hastalık kısa zamanda esir almış, adeta eritmişti. Metin’in ellerini avuçlarımın içine aldım bir süre. Havanın soğuk olmamasına rağmen o eller adeta buz kesiyordu. Metin’e “üşüyorsun” dedim. Gözlerinin fersiz bakışlarıyla ağır ağır cevap verdi. “Evet, üşüyorum. Bugün aslında çok iyiyim. Bazen üşüme titremeye dönüşüyor” dedi. Bir kez daha çaresizliğin acımasız yüzüne şahit oldum.

Ne zormuş hasta birinin yanında ağlayamamak, gülememek, doyasıya konuşup hasret giderememek. Bunu bir kez daha anladım.

Metin’in yanında ayrıldıktan sonra Nevzat beni ve eşimi eve bıraktı. Akşam İzmir’e doğru yola çıkacaklarını söyledi. Fazla zamanının olmadığını söyleyince de eve gidelim ısrarımı bırakmak zorunda kaldım. Lakin hem oğlumu hem de kızımı görmek istediğini söyleyen halakızını kırmayıp çocuklar aşağıya indiler. Sonrasında homurdanan motor sesi alıp onları götürdü. Arkalarında el sallayıp bakakalmıştık.

Yoğun hüzün ve hasretlik duygularının bedenimi saran sıcaklığı henüz geçmemişken; saygı duyduğum bir arkadaş moralimin iyice bozulmasına neden oldu.

“Artık yeter” hocam diyordu. “İnan bıktırdılar beni. Akrabanın böylesi olmaz olsun. Dedikodunun, insanları birbirine düşürmenin, birinin arkasında konuşmanın böylesi ne görülmüş ne de duyulmuş şey” diye isyan ediyordu.

“Sakin ol. Neler oluyor anlat bir hele” dedim.

“Nesini anlatıyım ki hocam” dedi. “Babam vefat ettikten sonra annem evlerinde yalnız yaşamaya devam etti. Kardeşlerimin ve benim tüm ısrarlarımıza rağmen yanımıza gelmek istemedi. ‘Ben böyle rahatım. Evimde istediğim zaman yatıyor, istediğim zaman kalkıyorum’, sizlerin yanında rahat edemem.”

“İyi de bunda üzülecek ne var ki?”

“Mesele bildiğin gibi değil hocam. Annem arada sırada yanımıza geliyordu. Israrlarımıza dayanamayıp iki üç gün yanımızda kalıyordu. Tek başına sıkılmasın diye sıklıkla ya yanına gidiyor ya da telefonla konuşuyorduk zaten. Onun yalnız kalması aslında bizleri üzüyordu. Lakin yapacak şeyimizde yoktu. Yanımızda kaldığı sürede sıklıkla mızmızlanıyor, yapılan işlere gereksiz yere karışıyor, sorun çıkarmanın ve bir an önce evine gitmenin yollarını arıyordu.”

“Sonra?”

“Bayram günü annemi arayıp bayramını kutladım. İşlerim nedeniyle uzakta olduğum için yanına gidememiştim. Kendisiyle konuşup hal hatır sormak, dertleşmek istedim. Telefon açıp hatırımı sormadı demesin diye epeyce konuştum. Bir ara konuşmanın bir yerinde bacısının kızının aradığını söyledi. Bende ne güzel işte bak arayan soranın çok diye güldüm. ‘Bacımın kızı benim yalnız kalmamın nedenini sordu’ dedi bana. Sen ne cevap verdin deyince ‘ne cevap vereceğim beni çocuklarım istemiyor dedim’ dedi.  Bacısının kızı da ayıp ayıp niye seni yalnız bırakıyorlar diye annemi iyice doldurmuş.”

Arkadaşı “hata üstüne hata desene diye” teskin etmeye çalıştım. Lakin o barut fıçısıydı bir kere. Tüm ısrarlarıma rağmen siniri bir türlü geçmiyordu.

“Teyzemin kızını aradım “ dedi bana.

“Neden aradın peki?”

“Yaptıklarının doğru olmadığını, yanlış bilgilerle hareket ettiğini söylemek için” dedi.

“Ne dedin peki ona?”

“Bayram nedeniyle annemi aramışsın sağ ol. Lakin yalnız yaşaması konusunda kimsenin suçu yok. Meseleyi tam olarak bilmiyorsun. Bir kere annem hangi çocuğunun yanına gitse sorun çıkarıyor. Azami üç gün. Sonrası malum. Evinde oturması daha doğru bu durumda. ‘Sana gelince bu yaştan sonra bilip bilmeden kimsenin işine karışma’. Yaşının gereğini yapıp büyüklük yapsa, herhalde kimse yalnız kalmasına razı olmaz. O evinde rahat. Bildiğim kadarıyla abim ve diğer kardeşlerim ilgileniyorlar. İhtiyaçlarını gideriyorlar, telefonla sık sık arıyorlar. Ben de her gün telefonla arıyorum… Senin işin iç yüzünü bilip bilmeden ‘ayıp değil mi seni neden yalnız bırakıyorlar’ deyip hem annemi doldurman hem de çocuklarını zan altında bırakman doğru değil. Hiç kimse anasını tek başına bırakmaz. Nedenini sorgulaman lazım. Acaba çocuklarının yanında neden durmuyor diye. Neyse sen Almanya’da yaşıyorsun. Burada insanları birbirine düşürmeye kalkma. Bir gün olur söylediklerinden utanır, pişman olursun. İnsan sorunun nedenini bilip bilmeden kimseye laf etmemeli değil mi? Annen yıllar önce ‘kansere’ yakalanıp öldü. Hiç kimse çıkıp da ‘ananı kanser ettin’ diyor mu? Hastalık bu. Anneminkisi de huzursuzluk yapmak… Uzak dur bizden.”

“Peki, ne cevap verdi?”

“Bence sen bilir bilmez bana çok ayıp ediyorsun. İnan ki şaşkınlıktan başka bir şey gelmiyor elimden…”

“Sen ne dedin bu cevap üzerine?”

“Ben, bana söyleneni diyorum. Neyi bilip bilmiyorum ben? Aslında sizin bilip bilmeden laf etmeniz zoruma gidiyor. Uzaktan kaval çalmak kolay derler. Seninkisi de o hesap. İster inan ister inanma ‘doluya koyuyoruz boşalmıyor, boşa koyuyoruz dolmuyor’ hesabı bizde şaşkınız. Ne yapmalı bu durumda söyler misin? Dahası unutkanlık başladı onda. Beş dakika önce söylediğini beş dakika sonra ‘ben mi dedim ki’ diye unutuyor. Defalarca yalnız kalma dedik. Yanımıza almak istedik. O ‘ben evimde rahatım’ diyip direniyor. Gelse o evin masrafına ne gerek var oysa. Keyfine bak, rahat ol sen. Yalnızlık bizim değil kendisinin seçimi. Çok istiyorsan yanına al. Üç gün sonra ağlama yalnız…”

“Sonuç?”

“Hocam verdiği cevap iyice sinirlerimi alt üst etmeye yaradı. Kadın Nuh diyor Peygamber demiyor. Bildiğinden şaşmıyor.”

“Nasıl yani?”

“Bence sen birde kendine sor. Bu kadar eleştirme hakkını neden kendinde görüyorsun?...”

“Başkalarının işine karışma. Gerçeği bilip bilmeden konuşma. Söylediklerim hakaret değil. Gerçeği sana anlatmaya çalışıyorum. İster anla ister anlama. Fakat durum söylediğim gibi. Kaldı ki sen anneme ‘ayıp ayıp seni neden yalnız bırakıyorlar’ dedin mi demedin mi? Eğer söylediysen ben söylediklerimde haklıyım. Yok, ‘söylemedim’ diyorsan bende söylediklerimin hata olduğunu kabul edeyim.”

“Ben konuştuklarımı protokol(?) etmiyorum bir. İkincisi de iki insan arasında geçen sadece o kişileri ilgilendirir. Kimseye hesap vermem gerekmez. Konuyu da burada bitiriyorum…”

“Kırk senedir Almanya’dasın. Bizlerden uzak durdun ne kaybettin? Hiçbir şey. Bundan sonra da uzak dursan hiçbir kaybın olmayacak. Bizi rahat bırak. İnsanları birbirine düşürücü laflar etme. Senin nasıl yaşadığın konusuna kimse karışıyor mu? Yok. O zaman sen de bizlerin yaşamına karışma. Kaldı ki teyzenin beş çocuğu var. Haydi diyelim ikisi yanına almıyor. Ya diğerleri? Demek ki mesele senin düşündüğün gibi değil. Anlaşılan senin canın sıkılıyor! Eğlenecek, dedi kodu edecek başka birilerini bul.”

“Mesele anlaşılıyor. Lakin bunu bu kadar dert edinecek ne var ki? Kendini boşuna üzmüşsün. İnsanlar maalesef böyledir. Sıklıkla başkalarını birbirine düşürmenin telaşındadırlar. Kimileri laf üretmeyi sever. Çekememezlik, vurdumduymazlık, aymazlık, eğitimsizlik, ahlaki anlayışın zayıflığı, saygısızlık… Ne dersen de. Kimilerinin pek aldırmadığı kavramlardır.”

“Hocam biliyorum bilmesine de yapılanlar zoruma gidiyor.”

İşte böyle. Güzel başlayan, Metin’in hasta yüzünü görünce yerini hüzün ve acıya bırakan günün akşamında bir arkadaşın acısını ve isyanını da böylece dinlemek durumunda kaldım. Yaşananlar ne acı diye düşündüm. Boşuna dememişler “akraba bazen ‘akrep’ gibidir diye”.

Başkalarına hesap vermek bir yana asıl önemlisi; insanın kendi kendisiyle hesaplaşıp uzlaşmasıdır. Birilerini kısa ya da uzun vadelerle inandırmak, kandırmak neye yarar ki? Önemli olan sorumluluğun yerine getirilip getirilmemesidir. İnsan kendi vicdanına ve kişilik bütünlüğüne saygı duymalı, ona göre hareket etmelidir. Doğru olanı, iyi olanı yapabiliyor muyuz? Önemli olan da bu değil mi? Başkaları hakkında gereksiz yere söz söylemek doğru değildir.

İnsan düşünüyor aslında. Neden insan bir diğerine düşmanca davranır? Niçin yalanlar, yanlışlar yaşamı sarıp sarmalayan özellikler oldu? İnsanlar neyin peşindeler? İnsani değerlerimiz nerede? Başkalarını suçlamak bir yaşam biçimi midir? Ya da bu mudur yaşamak?

 NOT: 28.10.2012 günü yaşananların kısa bir özeti bu.