30 Mayıs 2023 Salı

ATATÜRK'Ü ANLAMAK


 

Osmanlı Devleti'nin son döneminde içinde bulunduğu durumu hem Osmanlı hem de diğer ülkelerin (İngiliz, Rus, ABD, ,Alman vs.) arşivlerinde yer alan belgeler net şekilde açıklamaktadır.

Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde verilen Kurtuluş Savaşı'nın başarılı olması sonrasında, Anadolu'nun öz kaynaklarını, Hindistan'da yaptıkları gibi ele geçirip istedikleri gibi kullanma amacıyla İngiliz oyun ve kumpasları, Vahabi Suudileri de yanlarına alarak, yaptıkları da arşivlerde yerini almıştır.

Kurtuluş Savaşı sonrasında 'Kemalizm' kelimesinin de ilk olarak İngilizler tarafından, sistemli bir propaganda aracı olarak çıkarıldığı Azra Kohen 'in yazdığı "Gör Beni" kitabında yer alıyor.

Mustafa Kemal’e düşman odakların nasıl da dolambaçlı yollara yöneldikleri 60 yıllık aralıklarla halka açılma zorunluluğu olan tüm resmi yazışmaların detaylı bir şekilde devleti ilgilendiren her şeyin hukuki zorunlulukla depolandığı İngiliz devlet arşivleri incelendiğinde, İngilizlerin Mustafa Kemal'e karşı olan rahatsızlıklarını ve onu etkisizleştirmek için yaptıklarını araştırmacılar tek tek ortaya çıkarıyor.

Bir tek örnek vermek gerekirse "İngiliz muhipleri cemiyeti" adı yeterli olur sanırım.

Bilinmelidir ki Atatürk 20. Yüzyılın en önemli devlet adamları arasında hak ettiği yeri almıştır.

Avrupa’dan Çin’e uzanan coğrafyada, kadim Anadolu topraklarında “Türkiye Cumhuriyeti” devletini kurmuş ve şekillendirmiştir.

Mazlum milletlere örnek teşkil edecek adımları atmış emperyalizmin yayılmacı politikasına “dur “ demiştir.

Emperyalist devletlerin yönetiminde inleyen halklara, “ulusal bağımsızlığın” yolunu göstermiştir.

Gerçek bir bağımsızlık mücadelesinin ve demokrasinin olmazsa olmazı “laikliği” getirmiştir.

Tarih boyunca hep iyileri kötüleyen birileri olmuştur.

Olacaktır.

Onların düşünceleri hak ettiği çukurda debelenmektedir.

Atatürk'e hakareti kendine şiar edinenlerin yazı ve yorumlarını üzülerek zaman zaman sosyal medyada okuyoruz.

Ama çabaları boşunadır.

Bu milletin ne yakasında bulunan Atatürk rozetini çıkarmaya güçleri yetecek, ne de yüreğindeki Atatürk sevgisini yok edebilecekler. Kızlarımızı, oğullarımızı, gençlerimizi Atatürk sevgisi ile yetiştirmeye devam edeceğiz.

Onlar ise yazdıklarıyla baş başa kalacak, kimse yazdıklarını dikkate almayacaktır.

Vatan topraklarını işgalden kurtaran Atatürk'ü anlamaya ve anlatmaya kapasiteniz yetmiyor.

Olayları tahlil edebilmeniz için daha çok okumalı ve araştırma yapmalısınız.

Nerde mi, elbette ki arşivlerde.

Tarihin ve milletlerin “büyük devlet adamı” kabul ettiğini ne yazık ki anlamaktan çok uzaktasınız!

 

8 Mayıs 2023 Pazartesi

ÖNCE KENDİN OL




 


Bütün yaşamını "beni beğenecekler mi?"

"Beni seviyor mu?"

"Rahatsız eder miyim?" kaygısı üzerine kuruyorsan, bil ki sonun hüsran...

Bir küçük serzeniş, sıradan bir tenkit ya da kadirbilmezlik, acılar pahasına kurduğun o "mükemmel kale"yi yerle bir edebilir.

Ölüm ilanını kaleme alacağına azat et kendini...

Seni, sen diye kabul edip sevecekleri sev...

Eleştir ki onun için "özel biri" olabilesin...

Kendini, kendine beğendir herkesten önce...

Yaptıklarını kimseye beğendirmek zorunda değilsin...

Herkes kendi doğru bildiği yoldan gider...

Önce kendin ol...

Bırakacağın ayak izinden vazgeçme...

Bu dünyada ne yaparsan yap...

Çalış çabala...

Çıkarına dokunduğun an kimseye yaranamazsın...

Yol haritanda yaşayacağın zorlukları, acıları göze al....

Dostoyevski'nin dediği gibi, "Büyük insanlar şu dünyada büyük acılar çekmek zorundadırlar.."



11 Nisan 2023 Salı

SEVGİ, SAYGI, YAŞAM


 

Yaşadığımız çağda, "sevgisizlik" duygusunun yitirilmesinin an nedeni nedir diye sormak lazım.

Yaşanan stres ve gerginliklerin nedeni nedir diye de...

Bu sorulara verilecek cevap bana göre, tüm kötülüklerin anası ve kaynağı CEHALET, VE YOKSULLUK, GEÇİNEMEME KAYGISI, İŞSİZLİK, İŞİNİ KAYBETME KORKUSU vs.. Ne derseniz deyin, başka bir nedeni yok bu yaşanan stres ve gerginliğin.

Ekonomik durumu yerinde olan, günlük yaşamını gailesizce, gelir ve geçim sıkıntısı çekmeden yaşayanlarda ne stres var ne gerginlik, gelir ve geçim sıkıntısı çekenlere göre.




Örnek verirsek, yoksul hastaneye gider  dakikalarca belki de saatlerce sıra bekler; al sana stres ve gerginlik.

Parası olan özel hastaneye gider, tedavisi anında yapılır.

Ne stres vardır ne gerginlik.

Hasta tedavisi sonrasında hastanenin kafeteryasında çayını kahvesini içer.

Kısacası sevgi ve saygının olmadığı yerde ne merhamet vardır ne de anlayış birlikteliği.

30-40 yıl öncesi var olan sıkıntılar bu denli yoğun değildi.

O yıllarda, gaz lambası ve çıra ışığında yaşayan insanlar şimdi elektrik olmadığı anda strese giriyor.

Modern yaşam şartları ve elektrikle çalışan aletlerin çoğalması gibi nedenlerde maalesef stres nedeni.


İnsanın saf çağına bakınız.

Sorun bu denli var mı? Yok.

Bugün Amazon ormanlarının kuytularında, Borneo ormanlarında, Kongo ormanlık alanlarında izole yaşam süren kabileler var.

Onların bizler gibi stresli olduğunu ve sevgiden uzak olduğunu düşünmek abartı olur.

Altay ve Hindikuş dağlarının yamaçlarında, Şili de And dağlarının vadilerinde yaşayan insanlar var.

Onlarda var olan sevgi ve dayanışma modern yaşam süren; modern dünyanın insanlarından çok daha fazladır.


5 Nisan 2023 Çarşamba

DÜN VE BUGÜN


Eskiden yoksula yardım edilir, halı hatırı sorulurdu.

21.yüzyılın ilk çeyreğinde, paranın hükmü geçiyor.
Paran varsa adamsın, yoksa Nasrettin Hoca'nın kürksüz halisin. (Hoca bir gün kaftanını giymeden bir davete gider. Kimse ilgilenmez. Hoca dönüp kaftanını giyip gider. Bu sefer herkes hocayı buyur eder.)
Durum bu.
Geçelim,
İnsanlığın geleceği parada değil oysa ki.
İnsanlığın geleceği, huzurda, eşit paylaşımda, aç açıkta kimsenin kalmamasında, doğaya sahip çıkılmasında.
Geçmiş neden aranıyor.
Çünkü,
Doğa bu kadar tahrip edilmemişti.
Her şey çoğunlukla doğal hali ile vardı.
Bizler bozduk o düzeni.
Beton yığınları arasında nefes almaya çalışıyoruz.
Her gün hastaneler dolup taşıyor.
Söylenecek çok şey var,
Lakin,
"Söylesem kar etmiyor, söylemesem gönül razı değil " diyen erenler de yok artık...

26 Şubat 2023 Pazar

DÜĞÜM ATILMIŞ ATILAN DÜĞÜM KOPMUŞ


 

Hani dedim ya,

Olan bitenleri nefesimizi tutarak izliyoruz.

Satılan kitap sayısına

Okunan gazete sayısına inat, herkes bir bilen,

Kendini çok önemli zanneden şahsiyetlerin sayısı giderek artıyor.

Fikirlerine bakarsan dünya onun etrafında dönüyor.

O olmasa yol yordam bilen tükenecek.

Çünkü ona göre, en iyi düşünen o.

Çünkü ona göre, en güzel konuşan o.

Oturup bir düşünse

Benden başka, başkaları da var dese.

Yahu bir tek bilen ben değilim, başkalarını da bir dinlesem diye kendine bir sorsa.

Ama nafile.

Bir gün, bir halt olmadığını anlamasına, geçen zaman yardımcı olacak.

Tabi anlayabilirse.

Olan bitenlere bakıyorum herkes kendince bir şeyler peşinde. Çoğu zaman nefesimizi tutarak izliyoruz.

Anlamlı ve doğru olanı desteklemek varken

Korumak varken

Hakkını vermek varken

Toplumda kimileri, kendilerini soktukları çukurun içinde, sadece kendi çıkarını gözetip, diğerlerini görmezden geliyor.

Oysa ki, insanların tek başına varlığını sürdürmesi oldukça zordur.

Her kim ki, kolaydır, diğeri beni alakadar etmez diyorsa /derse yanılır.

İşte bu yüzden

Dersimizin adı insanlık tarihi olmalıdır.

Kendi aramızdaki mücadeleye değil,

İnsanlığın yüzyıllardır neler yaptığına, nereden geldiğine bakmalıyız.

Ha birde yanına yöresine bakmadan işkembeden atanlar var. Dilinde yalanın bin bir türlü şekli taht kurmuş.

Hala geçmişte yaşadığını sanıyor. Oysa ki, günümüz haber alma teknolojisi gerçeklerin bir gün, gün yüzüne çıkmasını sağlar/sağlıyor.

Bu gerçeğe rağmen o kadar kolay ve rahat yalan yanlış şeyler söyleniyor ki...

Neresinden tutsan elinde kalıyor. İp kopmuş.

Düğüm atılmış atılan düğüm kopmuş.

Utanmadan, birileri bir gün gerçeği ortaya koyar, yüzüm kızarır demeden, nefes alır gibi su içer gibi söylenenler...

Sözün özü, kumaş aynı kumaş ise, sağa sola, yukarı aşağıya, doğruyu görmesi için, çevirsen, ölçsen, biçsen hiç bir şey değişmez. Yine en başa dönersin.

11 Şubat 2023 Cumartesi

BİR ANANIN ÇIĞLIĞI....


 Yoğun düşünceler yorgun bedeninde belirsiz bir titreşimle ağırlık yapıyor, zihninin düşsel tozlarını damla damla akıtıyordu.

Karanlık aydınlığa dönüşmeye başlamıştı.
Tan ağartısı karanlıktan maviliğe uzanan bir çizgiydi artık.
Umutsuzluğun en koyusunu yaşıyordu.
Dünün indirdiği ağır sille etrafı kapkaranlık bir sis mantosuyla kaplamıştı.
Gözyaşları artık akmıyordu.
Ağlamaktan kızarmış göz pınarları kurumuştu sanırsın sonsuza kadar.
Öylesine hüzün doluydu şafak vakti.
Bankın üzerinde yorgun bedeni uyuşmuştu.
Hafifçe doğruldu.
Oğlunun son anlarını, sevgiyle bakan gözlerini, kurtulma ümidini kaybetmeyişini anımsadı. Yutkundu.
Bir annenin hastane bahçesinde kuşların kanatlarında çıkardığı sessiz çığlık ve hüzün acıya dönüşmüştü.
Neden diye sorguluyordu.
Neden ilkyaz sürgünü veren topraklarda akan bunca kan, neden bu kin?
Yoketmek yaşamakla eşanlamlı olabilir mi?
Bu bir varoluş mudur?
Bu nasıl bir anlayıştır?
İnsan kendi olmalıdır.
Kendi olmaktan, kimliğinden, kişiliğinden koparılmış; anti-insan görüntüsü üzerine kurgulu eylem ve etkinliklere karşı birey olmanın sorumluluğuyla hareket etmeli, düşlerini çoğaltmalı insanlık adına.
Oğlunu kaybetmiş bir annenin çığlığı yükseliyordu hastane bahçesinde.
Yüreği olan insanı sarsan.
Donup kalırsınız o an.
Kıpırdayamazsınız.
Bir delikanlı ve bir anne.
Bir bayram günü akşamında gelen hüzün ve acı.
Yıllar yılı unutulmayacak gerçek bir öykü.
Yaşanmış, yılların gerisinde kalmış, silinip gitmemiş.
Sararmış siyah beyaz fotoğrafları her an aklınıza getirir.
Sabahın ayazında oğlunu düşündü.
Ne çok severdi çiçekleri, kuşları, böcekleri, sokak köpeklerini, kedileri, koyunları, dağların bulutlarla kaplı doruklarını, yeşil tarlaları.
Ne de güzel gülümserdi.
Gözleri bir çiçek gibi pırıl pırıldı.
Aydınlıktı her daim.
Lakin hayat denen şey işte böyle bir şeydi.
Varlığı ve düşüncesi insani olmayan birinin hoyrat eliyle kayıp gidiyordu bir anda.
Hem de en zorlu acıları geride bırakarak.
Bu kör döngünün içine sıkışıp kalan insanlık, insanlar.
Dün akşamdan bu yana ağlamaktan ne bir yudum su içmiş ne de bir lokma bir şey yemişti.
Ne susuzluğu ne de açlığını hatırlamıştı.
Gecenin koyusunda yorgun düşmüş bedeni hastane bahçesindeki bankın üzerinde sessizliğe bürünmüştü bir süre sonra.
O andan şafak vaktine kadar gözleri yorgun bedene isyan etmişti.
Düşünmüştü sadece.
Oğlunu geri getirmenin olanağı yoktu artık.
Büyük oğlu ve eşi yolda olmalıydılar.
Az sonra gelirlerdi onlarda.
Eşi ile anca sığmışlardı taksiye.
Ya da o anın karmaşasında büyük oğlu da gelmek istemiş kim bilir belki de taksici acele etmiş beklememişti.
Hatırlamıyordu o an olanları.
Her şey bulanıktı sanırsın.
Şoförün “ana” demesiyle gözlerini açtı.
Elinde dumanı tüten bir bardak çayla kesekâğıdı torbası içindeki poğaçaları uzattı.
Ana şoförün yüzüne bir an minnetle baktı.
Lakin belli etmemeye çalışarak içinde “oğlum sende dünden buyana perişan oldun “diye geçirdi.
Şoför ananın içinden geçenleri anlamışçasına alması için ısrar edip “al ana bir yudum sıcak çay iç, bir lokma bir şey ye.
Eminim ki oğlunda bunu isterdi “dedi.
Ana uzatılanları sessizce aldı bankın üzerine bıraktı. İçi yanıyordu.
Kurumuş dudakları ve kavrulmuş yüreğine rağmen ne bir lokma bir şey yiyebilecek dermanı vardı ne de bir yudum bir şey içecek takadı.
İçinden hiçbir şey yapmak gelmiyordu.
Şoför anayı acısıyla yalnız bırakmak istemiyordu.
O kendine emanetti çünkü.
Büyük oğlu ve eşi geldiğinde ancak rahatlardı.
Anayı gözden kaybetmeden görebileceği uzak bir noktaya çekildi.
Sigara paketinden çıkardığı sigarayı alelacele yaktı. Olduğu yere dizlerinin üzerine çömeldi. Sigarasından derin bir nefes çekti.
Hastane pencerelerinin gri dış kanatları göz alıcı bir şekilde parlıyor, gün ışığını yansıtıyordu.
Bahçenin bir kenarında akasya ağaçları ve çam ağaçları iç içe geçmiş yeşillikleriyle bahçeyi örtüyordu.
Bahçenin kuytu köşeleri özellikle yapılmış hissi veriyordu.
Acısını akıtmak isteyenlerin gidecekleri bir yerdi sanırsın.
Bahçenin etrafı yabani otlarla kaplanmıştı. Kaldırımların kenarlarında otlar fışkırıyordu.
Ön kısımda yer alan geniş yerde ise hastane araçlarıyla, ziyaretçilerin ve hasta yakınlarının araçları sıra sıra dizilmişti.
Gün yükseldikçe etrafta sesler artmaya, kalabalıklar sel olup hastaneye akmaya başlamıştı.
İnsanoğlu her şeyi dar bir çatlaktan sızan ışık içinde görmek yerine neden daha geniş bir alanı tercih etmez, birey olmanın sorumluluğunu yerine getirmezdi ki.
Her şeyi dev mağaranın karanlık dehlizlerinde düşünmek yerine; dağları, güneşi, bulutları, yıldızları, kuşları görebilecek; anlayabilecek bir açıklıkta düşünmezdi?
İnsan olmanın sorumluluğu bu kadar mı zordu?
Heyecan içinde karşılıklı anlayışla bir birine insanca yaklaşmak bu kadar mı zordu?
Bu düşüncelerle şoför az ilerde oturan anaya acıyarak; lakin içinde büyük bir ızdırap hissederek bakıyor, baktıkça da gözleri nemleniyordu.
(Hüseyin Güzel)
Not : Oğlunu kalleş bir tetikçinin kara toprağa düşürdüğü anamın o gün yaşadıkları.
Bu acı hiç bitmedi yüreğimizde. Bitmeyecek de.
Ölüm geride kalanlara ömür boyu acı ve gözyaşı verir.
Depremde yakınlarını, oğullarını, kızlarını, ana ve babalarını kaybedenlere sabır ve başsağlığı diliyorum.

5 Ocak 2023 Perşembe

VAROŞLARIN HİKAYESİ


 

Gün öğleye yaklaşmakta. Sokaklar henüz ıssız. Sokak aralarında park edilmiş araçlardan adım atacak yer yok. Hoş ana cadde boyunca sağlı sollu dizilmiş onlarca belki de yüzlerce araç var. Başım önde, yaşama dair yığınla düşünce beni yorarken cadde boyunca yürüyorum.

Birden sarsıldığımı hissettim. Kafamı yana çevirdiğimde Zeynel yanımdaydı. Yoğun düşüncelerden geldiğinin farkında değilim. Ta ki elini omzuma koyana kadar. Güne sert bir başlangıç yapmış gibiydim. Cadde boyunca her adım atışımda zaman sanırsın yaşanmamış gibiydi.

Ne kadar hızlıydı her şey. Evden caddeye gidene kadar sanırsın yıllar geçmiş gibiydi.

"Ne haber hocam" dedi Zeynel.

Ses etmedim.

"Sessizsin dalıp gittin" diye üsteledi.

"Ne bileyim, öylesine düşünüyorum. Sessiz olmayıp da ne yapayım."

"Sıkma canını" dedi Zeynel.

"Sen ne yapıyorsun" diye halını hatırını sordum.

Gözlerini çevirdi. Dalıp gitti bir süre.

Ses etmedim.

Zeynel yoksuldu. Üç çocuğuna ekmek bulma peşinde kapı kapı iş aramıştı.

Yoksulluk zordur. Zorluklarını ancak yoksulluğun pençesinde olanlar bilir. Varlık içinde yaşayanlar sıkıntı nedir bilmezler. Hani bir söz vardır "fakirin halinden fakir anlar" diye.

Öyle insanlar vardır ki, kendisi de bir çalışan olduğu halde, her hali ile ortada iken, varlığının önemsizliğinden eminken, hayata teslim olmuşken, iş arayan diğerine karşı takındığı tavır kendisi farkında olmasa da ne büyük bir huzursuzluktur.

Zeynel otuzlu yaşlarda, yoksul biridir. Eşi ve üç çocuğu ile son yılların göç furyasına kapılıp kendisini şehrin varoşlarında bulur. Başını sokacak bir gecekondu kiralar. Köyde elinde avucunda ne varsa satıp biriktirdiği bir kaç kuruş ile iş buluncaya kadar idare edecektir.

Ne üstte vardır ne başta. Yıpranmış bir pantolon, sırtında emektar ceketi ile iş aramak için düşer yollara.

Yapması gereken önce bir iş bulmak olduğu için ne kendisine acımaya, ne de halinden utanmaya hacet yoktur.

Rezil olmaktansa ölmeyi bile tercih edebilecek bir karakterdedir Zeynel.

Gazete ilanlarına bakar.

Fabrikada bir aşçıya ihtiyaç olduğu ilanı gözüne çarpar.

Zeynel az çok aşçılıktan anlayan biridir.

Çaresiz fabrikanın yolunu tutar.

Fabrikanın önüne gelir.

Girişte bir kulübe vardır.

Kulübede de bir bekçi.

Zeynel bekçiye yaklaşıp "iş görüşmesi için geldim" der.

Bekçi onu şöyle bir süzer, "ne işiymiş bu?"

"Aşçı aranıyormuş, onun için geldim"

Zeynel'in kılık kıyafetine bakıp "seni içeri almıyorum, sen burada aşçılık yapamazsın" diye azarlar.

Zeynel çaresiz geri çekilir.

Zeynel belki yoksuldur lakin neyin ne olduğunu da bilmektedir.

"Yazık, gerçekten çok yazık. Kendisini müdür yerine koyup fabrikaya işçi alımına kapıdaki bekçi karar veriyorsa, zaten o işten hayır gelmez" diye düşünür.

Bu tipleri daha sonraları da görecektir Zeynel. Bunların bazıları gerçekten çok kötüdür. Kibirleri insani duygularının önüne geçmiştir. Parası olanın, giyim kuşamı düzgün olanın karşısında, sorgusuz sualsiz kalır, söyleneni yaparlar.

Zeynel kapıdan kovulmuştur.

Ciddiyet ve dik duruşundan bir gram kaybetmeden, geri döner.

Zeynel o günde eve işsiz gelir.

Bir sonraki günde iş bulma umuduyla...

Yoksulluk kader değildir ama bu tiplerin arasında işsiz ve yoksul olmak, eksikliğini çektiğin her şeyin bekçiliğini yapmak gibidir.

Bunlarda saygı en büyük eksikliktir ve yoksulsan o saygı asla sana gösterilmez.

Zeynel başını yastığa koyarken, bir sonraki günde umudunu gerçekleştirmek üzere

"yenilmez olmanın en büyük ilkesi başarmaktır..." diye düşünür...

Zeynel anlattı. Başı öne eğik.

Bu defa ben ona "sıkma canını. Kapının biri kapanırsa diğeri açılır elbet. Kendine olan özgüveni kaybetme. Gün ola harman ola."

Zeynel başı öne eğik, düşünce içinde hızlı adımlarla "Hoşçakal hocam" deyip yürüdü gitti.

Zeynel uzaklaştı. Ben ise huzursuz bir kaç adım daha attım. Beni huzursuzlandıran sorunların çözümünü ararken, kendi yolunu bulmaya çalışan Zeynel'in hikayesi beni daha da huzursuz etti.