12 Ocak 2015 Pazartesi

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA- 15

Gece mavisi yerini gün ışığına, sabaha kadar esip gürleyen fırtına ise yerini sessizliğe bırakmıştı. Dozerler kurt ulumaları eşliğinde yolları açmaya başlardı artık. Karların temizlenmesiyle hastaları, şehirde işi olanları yollar karşılardı. Minibüslerin kaloriferleri kış aylarında bir türlü tamir edilmezdi. Hareketsiz duran yolcular üşümemek, donmamak için sarınıp sarmalanırdı. Kışlık giysiye dair ne varsa üst üste giyilirdi. Kutuplardaki buzullar ve geniş çöl bölgeleri dışında zorlu doğal koşullarda yaşam mücadelesi veren insanların, kış koşullarında kendilerini başka türlü korumaları mümkün değildi. Kaban üstüne kaban, kazak üstüne kazak, çorap üstüne çorap giymekten başka yapacak bir şey yoktu yolculuk sırasında. Kabaklaşmış minibüs lastikleri şoföre soğuk terler döktürürdü.
 Zor koşullarda görev yapan öğretmenler kapalı yolların açılmasıyla ihtiyaçlarını karşılardı. En başta ekmek, gaz yağı ve ispirto gelirdi. Gaz yağı gaz lambasının yanması için,  ispirto ise gaz ocağının yakılması içindi. Yaz kış en çok ihtiyaç duyulan malzemelerdi bu ikisi.
Etrafında onu kuşatan dağlar olmasa, dondurucu soğuklar olmasa Çıldır Gölünün kenarı bir cennet adeta. Tekmil canlıya hayat veren bir cennet. Gerçi dağların dorukları göle ayrı bir güzellik katıyordu. Dağın doruklarına yakın yaylalar yaylacılar için vazgeçilmezdi yaz aylarında. Yayladan bakınca Çıldır Gölü bir yıldız gibi parlardı.
O güzelim gölü bir o yakadan bir bu yakadan seyretmek insana huzur veriyor. Bugün yeterince kadri bilinmese de bölge kültürünün oluşmasında gölün payı çok büyük. Cana can katan göl kış aylarında kalın bir buz tabakasıyla örtülmekte. Bahara kadar da o buz tabakasının altında sazan balıkları, göl alası, şafak balığı buzların çözülmesini sabırla bekleyecek. Buzu kırarak rızkını çıkarmaya çalışan balıkçılar gibi.
Binalinin kahvesinde yapılan sohbetin benzeri bir sohbet kahvaltı boyunca devam etti. Lavaşların arasına koyup dürüm yaptığımız peynirlerin tadı yöre hayvancılığının ne denli titiz yapılmaya çalışıldığının göstergesiydi. Peynirler özenle yapılırdı.
"Binali" dedim, "Bu çeçil peynirini başka bir yörede görmek olanaksız. sanırım Kars, Erzurum yöresine özgü bir peynir olmalı."
"Hocam" dedi Binali " Çeçilin yanısıra tulum peyniri de bu bölgede çok yapılır. Tulum peyniri durdukça yeşillenir. O yeşil kısmı doğal penisilin görevi yapar. Çok lezzetlidir. Bizim kültürümüzde çeçil, tulum ve kaşar önemli yer tutar."
Meriç heyecanla tamamladı Binaliyi:
"Kars kaşar peyniri deyince orada duracaksın. Çorum yöresinde kaşar peyniri yapılmaz. Ama gördüğüm kadarıyla gerçekten lezzetli ve değerlidir."
"Çorumlu oluğunu illaki belli edecek" diye takıldım Meriç'e.
"Mandıracılık bizim köyde de var dedi" Binali.
"Ciddi misin" diye atıldık ikimizde.
"Evet" dedi Binali. "Yapan çok köyde. Hem kendileri tüketir hem de satarlar"
Daha sonraları Binalinin "Bizim köyde de kaşar peyniri yaparlar" sözünün doğruluğunu Cimşit Timur'un mandırasında hazırlanıp sertleşmeye ve olgunlaşmaya bırakılmış kaşarları raflarda görünce anlayacaktık.
"Binali senin kahven minibüslerin durak yeri. Köye gelen yabancılar ilk seninle tanışıyor."
"Evet hocam, yolcuların soluklandığı, yol yordam sorduğu bir yer oldu kahve."
"Calaya gelenlerin uğrayacakları kapılardan biri senin kahven."
"Hem taze demli çayın hazır olduğu, hem de sohbetin olduğu bir yer orası."
"Doğru dersin hocam. Sadece yolcuların değil, sabah duasına çıkmış yaşlılarında uğrak yeri."
"Sabah erkenden açarız kahveyi. Çayı demleriz. İlk gelenler sabah erkenden kalkan yaşlılardır. Ellerinde tespih ve bastonla gelirler kahveye. Yarenlik etmek için."
"Doğru dersin Binali" diyerek çayını yudumladı Meriç.
"Sabahın ayazı bu. Dışarıda pek durulmaz. Gün kuşluk olmaya başladığında kıpırdanır sokaklar." diye sözünü tamamladı Binali.
"Gün kuşluk deyince aklıma geldi "diye söze başladım. "Uzaklarda horozlar öterken, buz tutmuş gölün buzunu kırıp ağını atan balıkçılar bembeyaz fonun üzerinde, buzun altında ağa takılmış gümüşi ve sarımsı pullu sazan balıklarını çekerler."
"Ya birde göl alası varsa aralarında değme keyfine balıkçının" diye atıldı Binali.

11 Ocak 2015 Pazar

EHLİLEŞTİRİLMİŞ BİREY!

                                            Hilmi Yavuz böyle diyor !


"Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri" törenindeki ödül konuşmasında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a "Bugün George Orwell olsa sizi ayakta alkışlardı" demesiyle gündeme damga vuran Alev Alatlı'nın Cumhuriyet gazetesinden Ceren Çıplak'a verdiği röportajı 9 Aralık 2014 salı günü gazetede okuduk. İlgili röportajın bir yerinde Alatlı şunları söylüyor: "'Toplum' dediğinizde ille de baskı olacaktır. Birey bir biçimde ehlileştirilecektir ki, bir kutsal, bir idea, bir dünya görüşü etrafında toplanabilsin ki, bir 'toplum' dan söz edebilesiniz."
"Ehlileşmiş" ya da "ehlileştirilmiş" insan dendiğinde, başkalarının düşüncelerine ve yönlendirmelerine göre hareket edecek, kendi aklını başkalarının düşünceleri ve/veya yönlendirmeleri doğrultusunda kullanacak insan değil midir?
İnsanların ehlileştirilmesi aynı zamanda birey olmalarının önünün tıkanması, özgürce düşünmelerinin önüne geçilmesi değil midir?
Tarih boyunca yönetimleri altında bulunan toplumlara kendi düşüncelerini uygulamaları ve o yönde hareket etmelerini söyleyen; karşı çıkanları bertaraf edenlerin kimler olduğunu öğrenmek pek de zor olmasa gerek. Tarihin tozlu sayfalarını aralamak yeterlidir.
Toplumun ehlileştirilmesi için farklı düşüncelerin yerine kendi düşüncelerinin yerleştirilmesi ve bunun toplum tarafından kabul görmesinin sağlanması amaçlanır ve gerçekleştirilir.
Alatlı'nın yaptığı açıklamalara tepki gösterenler birey olma ve özgürce düşünme bağlamında  tepki göstermektedir.
Sorgusuz sualsiz boyun eğme doğru değildir. Aydınlanmanın ışığında yoğrulmakta olan bireylerin boyun eğme düşüncesine tepki gösterecekleri gerçeğini de unutmamak lazım.


10 Ocak 2015 Cumartesi

ÇÖLÜN GELİNİ







Tadmor olarak da bilinen Palmyra antik kenti Suriye'de bulunuyor. Önceleri bağımsız bir kent olan Palmyra, İS I.Yüzyılda Roma egemenliğine girdi. Yerel geleneklerle Roma ve İran kültürlerini harmanladı. Bu bağlamda antik dönemin en önemli kültür merkezlerinden biri oldu. Resimlerde de görüldüğü gibi dönemin anıtsal yapı kalıntıları halen çölün ıssızlığında yükseliyor.
Dünya kültürel mirası içerisinde hak ettiği yeri almış olan bu antik kent, yüzyıllarca doğaya meydan okumuş, ayakta kalmasını bilmiştir. 
Lakin son yıllarda Suriye iç savaşında diğer kentlerdeki geçmişten günümüze kalan antik kalıntıların uğradığı yıkıma bakalım ne kadar dayanacak.



9 Ocak 2015 Cuma

SUSAN BİRİNİ YENEMEZSİN!


"Susan birini yenemezsin!" sözü çoğumuzun dikkatini çekmiştir. Bu sözü ilk okuduğumuzda ne düşünürüz? Sözün doğruluğunu mu yoksa yanlışlığını mı?
Konuşan, düşüncelerini açıklayan birini yenmek mi kolaydır yoksa susan, düşüncelerini açıklamayan birini mi? Hangisini? Söylenen söze göre "susan", konuşmayan, düşüncelerini açıklamayan birini yenmek zordur.
Oysa ki gelişen ve değişen dünya düzeninde susmak kolaydır. Asıl olan konuşmak, olan bitenlere kayıtsız kalmamaktır. Susmak kolaycılıktır. Susan birinin nesini yeneceksin? Susmayı tercih eden biri zaten başta yenilgiyi, kolaycılığı , olan bitenleri baştan kabul etmiştir.
Her gün bir yerlerde bir takım olaylar oluyor. Terör örgütleri yakıp yıkıyor, insanları rehin alıyor, öldürüyor. Kendi çıkarları için diğerlerinin yaşamını hiçe sayıyor. Bu durumda susmak mı doğrudur, yoksa terörü lanetlemek mi?
Oysaki bir söz vardır, "haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" der. Şeytanı bir yana bırakalım. Şeytanla işimiz olmaz. Ama haksızlığa uğrayanların karşısında susmak doğru değildir. Haksızlık yapanı, başkalarının yaşam alanına müdahale edeni lanetlemek , yapılanın yanlışlığını anlatmak, söylemek lazım.
Fransa'da ki "Charlie Hebdo"  katliamı. Karikatür ile düşüncelerini açıklayanların katledilmesi.
Nijerya'da dinci terör örgütü "Boko Haram"ın  uluslararası bir askeri üssü ele geçirmesinin ardından Baga kasabasında en az 2 bin kişiyi öldürüp kasabayı ateşe vermesi.
"IŞID" terör örgütünün Irak ve Suriye kırsalında yaptığı katliamlar.  Ve/veya benzeri olaylara sahne olan dünyanın çeşitli coğrafyalarında yaşananlar karşısında susmak mı yoksa insan hak ve özgürlüklerini ayaklar altına alan, başkalarının yaşam hakkını hiçe sayarak katledenleri lanetlemek mi doğru olandır.
Elbette doğru olan susmamak, katliam yapanları, insanlara zulüm yapanları lanetlemektir.
Her daim doğruluk, yalınlık, akıllı hareket etmek için, çevresine etki yapmak için, doğru ve güzel olana hayranlık duymak için, tutkusuz bir çaba ile insanlık için, eşitlik ve adalet için bir yaşam...
Ölçüsüz davranışlardan uzak, öfke ve kinden uzak, öç alma duygusundan uzak; yakıp yıkan, parçalayan, durmadan değişen, kendi çıkarlarını daima ön planda tutan bir yaşam anlayışından uzak...
İnsanlık tarih boyunca trajik olaylara, dramlara, sevinçlere, mutluluklara tanık olmuştur. Nice hayatlar bir hiç uğruna sönüp gitmiştir.
Zalimin, haksızın  adı unutulmuştur. Lakin susmayan ve düşüncelerini açıklayan Sokrates'in, Bruno'nun, Galileo'nun adları unutulmamıştır.


8 Ocak 2015 Perşembe

GÜVENMEK NİÇİN ÖNEMLİDİR !



Şu son aylarda yaşananlar insanlarda var olan güven olgusunu yok etti. Güven yoksa yapılanların inandırıcılığı kalmaz. Güven duyma isteği başkasından insanca muamele görme algısının ilk basamağıdır. Kaybolursa tekrar kazanmak zordur.
İnsanlar arasında sürüp giden diyalog yok olmamalıdır. Yalana başvurulmamalıdır. Hiç kimse küçümsenmemelidir. Hiçbir insan her ne sebeple olursa olsun ötekileştirilmemelidir. İnsana saygı bunu gerektirir. Demokratik kurallar bağlamında kabul gören insan haklarının da gereği budur.
Aslında yanlışı yapana yaptığını kabullendirmek mümkün değildir. Çünkü yaptığının doğruluğuna inandırılmıştır. Şartlandırılmıştır. O doğrultuda eğitim almıştır. Soyut düşünmektedir. Kabul ettiği düşünce ve ideolojiden farklı bir şeye inandırmak zordur.
Yanlışın kabul görüldüğü, gerçeğin hiçe sayıldığı bir ortamda var olmak kolay değildir. Herhangi bir konuda önyargılı olmak doğru değilse, gerçeği saptırmak da doğru değildir.
Her olay mutlaka bir sonuç doğurur. Etki tepki meselesidir bu. Olayın mahiyetine göre gösterilecek tepki ya da kabul durumu da önemlidir. Toplumun kabullenmeyeceği bir yaklaşımda bulunmak elbette beraberinde tepkiyi de getirecektir.

Durup dururken de tepkiye neden olacak yaklaşımlardan kaçınmak toplumun algısı ve güven içinde yaşaması için önemlidir. 

7 Ocak 2015 Çarşamba

ROMAN BEBEĞİ DEFİN ETMEDİLER



"Roman bebeği defin etmediler!" manşetini gazetede görünce İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi aklıma geldi. 10 Aralık 1948 tarihinde kabul edilen, insan haklarının neler olduğunu düzenleyen bildirge. Pek çok ülkenin onay verip kabul ettiği, ancak kimi yöneticilerin işine geldiği gibi yorumlayıp uyguladığı bildirge.
Bildirgeden:
Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.
Madde 5- Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da ceza uygulanamaz.
Görüldüğü gibi kağıt üstünde insan hakları güvence altına alınmış. Bildirgenin diğer maddeleri de benzer içerikte güvence vermiş.
Lakin demokrasi ve insan hakları dendiğinde mangalda kül bırakmayan batılı ülkelerde göçmenlere, sığınmacılara, yer yer yabancı işçilere karşı alınan tavır hiç de insan hakları kavramına uygun değil.
En doğudan en batıya yeryüzü coğrafyasında sınırları çizilmiş devletlerin günümüzün zor yaşam koşullarında hayatta kalma mücadelesi veren, karın tokluğuna çok az ücretle çalışmayı kabul eden, ülkesinde var olan iç karışıklık ve/veya savaşlar, çatışmalar nedeni ile yerini yurdunu terk edip daha güvenli; daha insan haklarına saygı duyulan ülkelere sığınanların içinde bulundukları yaşam koşulları gittikleri yerde "biz buraya neden geldik" sorusunu sorduracak boyutta.
"Roman bebeği defin etmediler" üst manşeti ile gazetede yer alan habere göre; "Fransa'nın başkenti Paris'in 23 km. güneyindeki Champlan ilçesinde 3 aylık bebeğin belediye mezarlığına gömülmesine belediye başkanı izin vermiyor...Aile işlerinden sorumlu bakan yardımcısı Laurence Rossignol, Twitter hesabından definin reddinin 'zalim bir aşağılama' olduğunu yazdı...."
Fransa kamuoyu konuyu tartışa dursun, demokrasi kavramına uygun adil ve eşitlikçi uygulamaların uygulandığını düşündüğümüz Fransa gibi batılı ülkelerin kimi yöneticilerinin, yerine göre insanları mensup oldukları kategoriye göre değerlendirip aşağıladıkları anlaşılıyor.
Oysaki insanı insan olduğu için sevmeli. İnsanlar mensup oldukları ırk, dil, din, milliyet, ulusal veya toplumsal kökenine göre değerlendirmemeli.
İnsana verilen değerin ne olması gerektiği konusunda Mevlana'nın, Yunus'un söylem ve şiirlerine bakmak yeterlidir aslında. Fransızların yapacağı tek şey Mevlana'nın, Yunus'un söylem ve şiirlerini Fransızcaya çevirttirip ilgili belediye başkanına okuyup değerlendirmesi ve ders çıkarması için vermeleridir.


6 Ocak 2015 Salı

BÖYLE HAVALARDA HÜZÜNLENİRİM


"...Antalya'da yılbaşı günü, 200 arkadaşıyla birlikte, Büyükşehir Belediyesi'nde ki işinden çıkartılan taşeron şirkete bağlı özel güvenlik görevlisi yaşadıklarını anlatırken gözyaşına boğuldu. Beş yaşındaki kızı ise babasının gözyaşlarını sildi..." Kimi internet sitelerine düşen haber böyle. Ülkemiz genelinde taşeron şirketlere bağlı işçilerin iş güvenceleri maalesef bu. Taşeron şirket çalışanının işine istediği zaman son verebiliyor. İşsiz kalmanın, evine ekmek götürememenin ne demek olduğunu işsizler çok iyi bilirler. Karda, kışta, soğukta işini bir şekilde kaybeden bu insanlar evini nasıl ısıtacak, neyle geçinecek? Çocuğuna okul harçlığını nasıl verecek?
Yine bir başka haber. "850 kişinin işine bir maille son verildi" manşeti ile gazete sayfalarında yerini almıştı. "TPAO'nun yan kuruluşu Türkish Petroleum İnternational Company'de (TPIC) çalışan 850 kişinin iş akitlerine bir mail yoluyla son verildi...."

Manşetlerde yerini alan bir başka haber ise yürekleri burktu. "Ankara'da zabıtalar, geçimini kuş yemi satarak sağlayan yaşlı kadının paralarını Güvenpark'ta bulunan süs havuzuna attı. Paraları çevrede bulunan vatandaşlar topladı...." Benzer haberleri kanıksar olduk artık. Karnı tok, sırtı pek olanların, ekmek parası için mücadele edenlere yardımcı olması gerekirken, aksine davranışlar insanı üzüyor ister istemez. "Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir" hadisini unutmamak lazım.
Hava soğuk, sokaklar soğuk. Karlı, yağmurlu günleri yaşıyoruz, karakışın acımasızlığında. Yürekleri sarsılmış çocukların, kimsesiz yaşlıların, evsizlerin gülüşlerine gözyaşı karışmış, donuyor ortamın soğukluğunda.
Kışa hazırlıklı mıyız toplum olarak? Şiddetli yağmura örneğin, kara buza hazırlıklı mıyız?  İşini kaybedenler, işsiz olanlar, evi olmayanlar, yoksullar, yaşlılar hazır mı?
Şehir merkezlerinde ne karlı zirveleriyle şahlanmış dağlar var, ne yol geçit vermeyen zirveler. Ne yazık ki karakışa gerek yok artık şehirlerimizde. Bir başka çıkmaz sokak trafik sorunu. Karakış canavarı yerini trafik canavarına terk etmiş şehirlerde. Kırsalda tipinin kara borana boğduğu coğrafyanın yerini şehirlerde arabaların motor homurtuları, gürültü ve kesif bir egzoz dumanı almıştır.
İster kış olsun, ister yaz, ister sonbahar tepkisiz ve unutkan bir toplumuz. Yaşam, acı ve hüzün asık suratlı artık. “İleri demokrasi”ye geçtiği söylemi ağızlarda düşmeyen, ekonomik büyümede dünyaya “dudak ısırtan” ülkemizde şehirlerin parkları, izbe köşeleri, terk edilmiş metruk binaları, köprü altları sığınacak yer arayan çocuklarla, kimsesizlerle dolu.
Kimi zaman inceden yağan yağmurda, kavurucu ayazda korunacak yer ararlar. Ayakları çıplak, soğuktan tir tir titreyen çocuklar. Evsizler, yaşlılar. Böylesi günlerde susarım. Suskunluğun egemen olduğu toplumlarda, demokrasi ve insan haklarından bahsedenleri gördükçe.
Böyle havalarda hüzünlenirim. Mesaisinin bitmesi ile yola çıkan memuru, işçiyi, okulundan çıkan öğrenciyi, iş bulabilmenin ve evine bir lokma ekmek götürmenin peşindeki vatandaşın ayazda donmamak için sarf ettiği çabayı gördükçe.
Saatlerce yol kenarlarında, otobüs duraklarında toplu taşım araçlarını beklemenin dayanılmaz hafifliğini yaşayanları. Sinirleri gerilenleri. Zabıtayı arayıp toplu taşım otobüslerinin yetersizliğini ve duraklarda durmadıklarını şikâyet edenleri. Sonuçta kocaman bir hiç ile karşılaşanları gördükçe.

5 Ocak 2015 Pazartesi

YÜREĞİ YAĞMUR YÜKLÜYDÜ !


Sabah erken kalkmak alışkanlıktı onun için. Güneş henüz aydınlatmaya başladığında yeryüzünü, çevik bir hareketle fırlardı yatağından. O sabah kalkmadı bir türlü. Belki de kalkamadı. Ağır bir yük vardı sanırsın onu hareketsiz kılan.
Geç de olsa kalktığında düşünceli görünüyordu. Yüzünde endişe, sıkıntı ve keder ifadesi vardı. O ifadede açık seçik bir kaygının izleri hissediliyordu. Zihninden geçenler serseri bir mayındı sanırsın. Yüreğinde bir kavga olduğu belliydi. Bütün yüzünü, gözlerini acı bir gülümseme kaplıyordu. Gözlerinde başlayan titreme dayanılması zor bir hal alıyor, tüm hücrelerine kısa zamanda yayılıyordu. Sert esen rüzgârın ritmine boyun eğen gri bulutlar gibi bulunduğu yerden uzaklaşmak istiyordu.
O sabah sıkıntıyı, kederi, acıyı duyumsadı yüreğinde. O sıkıntı, o keder ki, o acı ki ona ağırlık yapan, acı veren, üşüten, yüreğini burkandı. Bir süre sonra ağır ağır kalktı. İtina ile katladığı gömleğini alıp giydi. İçinden üşütmeyeyim diye mırıldandı duyulur duyulmaz bir sesle. Oysa ki az da olsa güneşin yakıcı sıcaklığı hissedilmeye başlamıştı. Boğazının hafifçe yanması idi onu böyle söyleten. Tüm vücudu yanıyordu. Adımlarını attıkça bir ton dayak yemişçesine yalpalıyordu. Gözlerini ovuşturarak diğer odaya geçti. Kitapları bıraktığı gibi dağınıktı. Bilgisayarı açtı. Kısa bir not yazdı. Yüreği yağmur yüklü idi. Yüzü solgundu, titremesi artmıştı. Geri döndü. Kendini külçe gibi yatağın üzerine bıraktı.


4 Ocak 2015 Pazar

SARIKAMIŞ HAREKATINDAN MONDROSA

Tarihimizde Sarıkamış Muharebeleri olarak bilinen ve I. Dünya Savaşı sırasında Doğu Cephesi'nde Rus birliklerine karşı savaşması için gönderilen donanımsız on binlerce insanın ağır kış şartlarında, düşmana tek kurşun atmadan, Allahuekber dağlarının karlı doruklarında donarak can vermesini konu alan "Bir emirle on binlerin yok oluşu" adlı yazımda şunları yazmışım.
"Sarıkamış muharebelerinde bir emirle on binlerin ağır kış şartlarında, donanımsız, yazlık kıyafetlerle dağlara sürülüşü tarihimizin ibretle okunması ve bilinmesi gereken bir sayfasıdır. Yetkili ancak yeteneksiz birinin binlerce insanın hayatını nasıl tehlikeye atabileceğinin ve bir devleti nasıl yok olmanın eşiğine getirebileceğinin belgesidir."

Osmanlı Devleti on binlerce askerini karakış canavarına teslim etme aşamasına nasıl geldi. Bu duruma gelinmesinde alınan hangi kararlar etkili oldu. Şüphesiz bu iki sorunun cevabını bulmak için Osmanlı Devleti'nin bir oldu bittiyle savaşa sürüklenmesinin nedenlerini bilmek gerekir.
 Bu sürüklenmede dönemin "Harbiye Nazırı" ve "Başkumandan Vekili" Enver Paşa'nın aldığı kararların etkili olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek.
Ne  hazindir ki 4 Ağustos 1914 günü Enver Paşa'nın yaptığı savaş çağrısının son bölümünde "...İleri! Daima ileri ki zafer, şan, şehitlik, cennet hep ilerde; ölüm ve alçaklık geridedir..." sözleri havada kalmış Osmanlı Devleti Ekim 1914'te girdiği bu bataklıkta, 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması'yla ve çok büyük kayıplar vererek çıkabilmiştir.
Osmanlı Devleti'nin dört yıl gibi uzun bir süreçte devam eden bu savaşta, birbirinden çok uzak cephelerde; Çanakkale, Kafkasya, Makedonya, Galiçya, Romanya, Yemen, Filistin, Irak, Süveyş Kanalı...  savaştı. Bu  cephelerde aynı anda savaşmasının nedeni, Osmanlı Devleti Hükümeti'nin o sırada Almanların güdümünde olmasıdır.
Amaç, Almanya'nın çıkarları için çok cephe açarak İngilizleri uğraştırmaktır.  Lakin, 1918 yılı Eylül ayında Bulgar Cephesi'nin çökmesi ile hesaplar alt üst olmuş; önce Bulgaristan, daha sonra Almanya  ateşkes isteyerek savaş dışı kalmışlardı.
Müttefiklerinin havlu atması nedeniyle çıkış yolu kalmayan Osmanlı Devleti de 5 Ekim 1918'de ateşkes istedi.
Şartları oldukça ağır olan Mondros Ateşkes Antlaşması  Limni Adası'nın Mondros Limanında yapılan görüşmeler sonunda imzalandı.
Antlaşmanın bir kaç maddesi sanırım antlaşmanın ürkütücülüğünü anlamamıza yetecektir.
   1- Çanakkale ve İstanbul Boğazları açılacak ve buradaki (Çanakkale muharebeleri ile yerlerinden kımıldayamayan güçler bu madde ile elini kolunu sallayarak İstanbul'a gireceklerdir. H.G.) askeri siperler, galip devletler (İngiltere, Fransa ve İtalya) tarafından işgal edilecekti.
   2- Türklerin elindeki savaş esirleri ile özellikle tüm tutsak Ermeniler serbest bırakılacak; ancak galip devletlerin elindeki Türk savaş esirleri geri verilmeyecekti.
   3- Osmanlı Devleti'nin askerleri terhis edilecek ve tüm silahlar ve cephane galip devletlere teslim edilecekti.
   4- Osmanlı savaş gemileri galip devletlere teslim edilecek ve belirlenen bir limanda göz altında tutulacaktı.
   5- Tüm demiryolları, Toros Tünelleri, tüm tersane ve limanlar ile tüm telsiz ve telgraf sistemi galip devletlerin görevlileri tarafından denetlenecekti..... vs.
Mondros Ateşkes Antlaşması'na geliş sürecinde alınan yanlış kararlar, devletin tüm imkan ve birimlerinin düşman güçlere teslim edilmesine neden olmuştur. Sonuçta Osmanlı Devleti tarihe gömülmeyi kendi imzası ile kabul etmiş oluyordu.
Savaşın yıkımının altında kalan on binlerce insan, çaresiz kalan bir devletin yok oluş sürecinde, Anadolu'da başlayan Kurtuluş Savaşı ile yeniden ayağa kalkmasını bilmiştir.

3 Ocak 2015 Cumartesi

BERLİN DUVARI


Bugün dünyanın çeşitli coğrafyalarında çatışma ve savaşlar oluyor. Mazlum ve savunmasız insanlar savaş ve çatışmalardan kaçmak için ata yurdunu terk edip büyük zorluklarla güvenli bölgelere gidiyor.
Savaşın acımasızlığına, kurşunun adres sormamasına, insanın insana yaptığı zulme lanet okuyoruz.
Afganistan bozkırında "Taliban" militanlarının yaptıkları, Suriye ve Irak topraklarında "IŞID" militanlarının yaptıkları, insanlığa karşı yapılan bir zulüm olarak tarih sayfalarında yerini almaktadır.


Savaşın devam ettiği coğrafyalara bakıldığında fakirlik ve yoksulluğun diz boyu olduğunu ve halkın eğitimsizliğinin öne çıktığını görmek şaşırtıcı değil. Gelişmiş batı ülkelerinde bu tür olayların yaşanmamasını da eğitimli insanların varlığına, savaşın ve çatışmaların kimseye fayda getirmeyeceğinin bilinmesine ve halkın bilinçli olmasına bağlamak da şaşırtıcı olmasa gerek.
Savaşların insanlık tarihi boyunca devam etmesine rağmen insanlığa fayda getirmediğini, aksine insanlık tarihine vurulan bir darbe olduğunu bilmek gerekir. Kazanan insanlık olmalıdır. Eğitim, kültür, sanat olmalıdır. Savaşarak bir yere varmak olanaksızdır. Savaş yüz yıllarca uğraşılarak oluşturulan kültür değerlerini, sanat eserlerini, insanlık tarihini yok eder ve etmektedir de.
Savaşın kazananı yoktur. Kaybedeni ise tüm insanlıktır.
Bu bağlamda "Berlin Duvarı" adı verilen duvarın yıkılışı savaşların gereksizliğini, özgürlük ve barışın önemini bizlere bir kez daha hatırlatmaktadır.
II.Dünya Savaşı, savaşın doğası gereği, milyonlarca insanın toprağa düşmesine, yüz binlercesinin sakat kalmasına, şehirlerin, kasaba ve köylerin harap olmasına, haritadan silinmesine, sınırların değişmesine neden olmuştur.
Savaşın acımasızlığı on binlerce insanın akıbetinin bilinmemesine, yüz binlercesinin sürgünler, açlık ve güç yaşam koşulları sonucu hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Terazinin bir kefesine kayıpları koyduğumuzda diğer kefesine hiç kuşkusuz savaş lobisini ve acımasızlığı koymak lazım. Kefenin bir tarafı kuşkusuz çok ağır olacaktır.
Savaşın sonunda  Amerika, İngiltere, Fransa ve SSCB tüm Almanya'yı ve Berlin'i dört parçaya ayırdı. Batı Berlin, Doğu Almanya sınırları içerisinde bir "ada kent" durumundaydı. Buraya Hannover, Frankfurt ve Hamburg kentlerinden bir hava koridoru ile kara giriş çıkış noktaları oluşturuldu. Bir süre sonra Sovyetler Birliği geçişleri bloke etti. Bu aynı zamanda "soğuk savaş"ın da başlaması demekti. Demokratik Almanya'dan Federal Almanya'ya kaçışlar 1961 yılına gelindiğinde  2.6 milyonu bulmuştu.
Batıya kaçanların çoğunluğu "eğitimli gençler" den oluşuyordu. Bu durum Demokratik Almanya'nın ekonomisini olumsuz etkilemeye başladı. Onlara göre bu bir "faşist" saldırıydı. Bunu engellemek için Demokratik Almanya'nın meclis kararıyla 12-13 Ağustos 1961 tarihinde " antifaşist koruma duvarı" diye adlandırılan duvarı inşa etmeye başladı. Duvar kaçışları engellemek için gözetleme kuleleri, tel örgüler ile desteklenmiş ancak kaçışları önleyememişti.                                                                        
Bir gecede örülen duvar 9 Kasım 1989'da yine bir gecede yıkıldı. Demokratik Almanya ve Sovyetler Birliği yöneticilerinin bulduğu bu çözüm, duvarın batısında kalanlar için" utanç", doğu tarafını yönetenler içinse "vahşi kapitalizme" karşı örülen bir set anlamı taşıyordu.
Doğuda kalanlar sabırla duvarı deldi. Yaklaşık beş bin kişi bu deliklerden batıya kaçmayı başardı. Kimi yeraltı tünelleriyle kimi kenti ikiye bölen Spree nehrini yüzerek. Kaçışların engellenmesinin olanaksız olduğunu gören Doğu Almanya 1989'da duvarın yıkılması kararını aldı.
Gorbaçov'un Sovyetler Birliği'nin başına geçmesi  ile şeffaflık ve yeniden yapılanma, yani "glasnost" ve "perestroyka" programını uygulamaya başlamasının da duvarın yıkılmasında etkili olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek.
Kazananın her daim insanlık, özgürlük, insanca bir yaşam, demokrasi, adalet ve eşitlik olmasını dilemek ve uygulamak, tüm insanlığın rahat bir yaşam sürmesine olanak sağlayacaktır.