Bir kalem düşünün, açıla açıla küçülmüş, neredeyse elle tutulması zor olsa da günlerce, belki de aylarca düşüncelerini kağıda yazmış.
Küçülse de değerinden bir şey kaybetmemiş.
Küçülse de değerinden bir şey kaybetmemiş.
Sulusepken yağan kar doğaya gelinliğini
giydirirken minibüs hızla yol alıyordu. Motorunda çıkan homurtu ve siyah egzoz
dumanı eşliğinde bacaları tüten dağınık taş evlerin olduğu yerleşimlerden geçti
uzun süre. Alabildiğine uzanan bozkırda
ne bir ağaç ne bir canlı vardı. Sanırsın gizli bir el tekmil canlıları yerin
altına çekmişti. Öylesine sessiz, öylesine dingindi etraf. Taşranın kent, köy
ya da kasabaları ulaşılmaz uzaklıktadır bir diğer bölgeye. Kırsalın bu tamamen
kendisine özgü dünyasında, geniş yerleşim yerlerinden uzakta içine kapalı bir
toplum yaşamı söz konusudur.
Amacımız ziyaret değildi. Öğretmen
olarak ilk görev yerine gitmenin heyecanı vardı içimizde. Büyük bir merakla
minibüs şoförüne arada bir soruyorduk “daha
yolumuz çok mu ağabey”. Şoför arkaya dönüp gülerek “geldik geldik” diyordu her defasında. Saatler geçiyor köy bir
türlü görünmüyordu. Ufukta devasa görkemi ile dağların dorukları ovaya
bakıyordu. Tilkinin bakır döktüğü topraklardı buralar. Her şey şaşırtıcıydı. Meraklanmaya
başlamıştık. Nasıl bir köyde görev yapacağımızı, kalacak yer bulup
bulamayacağımızı düşünüyorduk. Gittiğimiz yer bir köydü ve karakış acımasız
yüzünü göstermeye başlamıştı. Hiç kimseyi tanımıyorduk. Bozkırda yağan karın
altında, ayazda, acımasız soğukta saatlerce dışarıda kalmak da vardı işin
ucunda. Düşündükçe dişlerimin birbirine “zangır
zangır” vurduğunu hatırlıyorum.
Bir yandan uçsuz bucaksız beyazlığı ve yol
kenarında birikmiş kar öbeklerini seyrediyor, bir yandan da üşümemek için
parkalarımıza sıkıca sarılıyorduk. Arabanın içi yavaş yavaş soğumaya,
hareketsiz duran yolcular da üşümeye başlamıştı. İki arkadaştık. İkimizde aynı
köyde görevlendirilmiştik.
Şoför “görüyor musunuz bacalardan çıkan dumanları” deyince gösterdiği
yöne odaklandı gözlerimiz. Evlerin üzerinde dumanlar yükseliyordu. Hem de
onlarcasında birden. Köyün yakınında ki gölün yüzeyi beyaz bir örtü ile
kaplanmıştı. Sonradan öğrenecektik gölün yüzeyinin bir kaç ay kalın bir buz
tabakası ile kaplı kalacağını. Islak camın ardından yağan kar camı yalıyor, ben
de cama yapışan kar tanelerini silecekmişim gibi elimi uzatıyordum. İçimden bir
ses “umudunu yitirme” diyordu
durmadan. Islak bulutlar vardı gökyüzünde. Uzaklardaki taş evler beyazlığın
içinde bir görünüp bir kayboluyordu. Sırtını hafif meyilli bir yamaca yaslamış
köyün etrafında seyrekte olsa söğüt ağaçlarının dalları kendini rüzgârın
gizemine bırakmıştı.
Minibüsten indiğimizde gideceğimiz
okulun yolunu soracak kimseye rastlamadık. Minibüs uzaklaşmış, kalan
yolcularını bir başka köye götürüyordu. Soğuktu ve üşüyorduk. Epey bir bekleyiş
sonrasında beyaz saçlı, kasketini kulaklarına kadar indirmiş, siyah paltosuna
sıkıca sarılmış bir adama sorduk gideceğimiz yeri. Eliyle şapkasını hafif
kaldırıp “aha şurada” dedi, umarsız.
Kimsiniz, necisiniz arkadaş deme gereğini duymadan tekrar şapkasını indirip
yürüyüp gitti. Adam gözden kaybolana kadar vurgun yemiş gibi kıpırdamadan
durduk bir süre.
Ayak parmaklarımızdaki sızı üzerine
tarif edilen yere doğru hızlı adımlarla yürümeye başladık. Gittiğimiz yer
bildiğimiz okul binalarına benzemiyordu. Düz damlı beyaz badanalı bir yerdi. Duvarlarının
sıvaları dökülmüş, giriş kapısı yer yer kırılmıştı. Tam bir virane görünümünde
idi. Sonradan öğretmenler odasının damı çökecek öğle yemeğinde olan öğretmenler
de ölümden kıl payı kurtulacaktı.
Köy tahminimizden de büyüktü. Evlerin
arasında dışarıdan bakıldığında tabelası olmayan bakkal dükkânları ve
kahvehaneler vardı. Öğrencilerimizin varlığı bize yetiyordu artık. Geçen zaman
içerisinde yeni köyümüze de okulumuza alışmamız uzun sürmedi. İlk günlerde
çektiğimiz büyük zorlukları, meşakkatleri, kırılganlıkları, yağan kar ve yağmur
ile çamur deryasına dönen yollarda ayakkabılarımızın çamura bulanmasını, zorlukla
yürüyüşümüzü, ahırdan bozma bir göz damda uzun süre kalışımızı, yağmur
yağdığında damlamasını çoktan unutmuştuk.
Aradan aylar geçti. Kış gitmiş yerini
bahara bırakmıştı. Etraf yeşillenmeye ağaçlar yaprak açmaya başlamıştı. Gölün
maviliği çoktandır görünür olmuştu. Kışın o beyazlığından ve kar esaretinden
eser kalmamıştı.
Sonra, hızla sürüp giden, alabildiğine
monoton ve sessiz hayat sürüp gitti uzun yıllar boyunca. Bu hayat iç karartıcı
bir masal gibi hatırımda halen. Şimdi geçmişin yaşanmışlıklarını gözümün önünde
yeniden canlandırdığımda, kendim bile bütün bunların gerçekten böyle olduğuna
güçlükle inanıyorum. Ama gerçekler geçmişin boğucu bir halkası olarak devam
ediyor hala.
Birgün bir öğretmen arkadaşımız
kardeşini köyde nişanlamak istediğini söyledi. Kızı babasından istemek için
bizimde beraberinde gitmemizi istiyordu. Çaresiz kabul ettik. Ama bir şartımız
vardı. Yörenin düğün geleneklerini ve kız istemenin usullerini bilmediğimizi ve
önceden açıklamasını istedik. Gülerek kabul etti.
Kız evine gittiğimizde sıcak bir
şekilde karşılandık. Bizi kadınlar, bebekler ve kız çocukları ile elli
yaşlarında, kısa boylu, kirli sakallı bir adam karşıladı. Penceresi evin
üzerinde olan, tavanı lepik denilen yassı taşlarla kaplı bir yerdi burası.
Zemin halı kaplıydı. Adam yerdeki minderin üzerine oturdu. Sessizce bize
bakmaya başladı. Gergin görünüyordu. Bizde etrafına sıralanmıştık. Kısa bir
sohbetten sonra öğretmen arkadaşımız adama dönüp kızını kardeşi ile evlendirmek
istediğini filan söyledi. Uzun uğraşlardan ve dil dökmelerden sonra baba kızını
vermeye razı oldu. Çeyiz ve başlık konusu o sırada konuşuldu. Çeşitli
beyanatlarda bulunuldu. Adam, asla bir babanın kızını isteği dışında
evlendirmemesi gerektiğini söyledi. Erken yaşta doğum yapmanın risklerinden
bahsetti. Evliliğe adım atmanın gelin açısından kolay bir durum olmadığını
söyledi. Dağ köyünde bu düşüncelere sahip birinin olması insanın içini
aydınlatıyordu. Kadınlardan tek bir ses
çıkmadı konuşma boyunca. Kenarda sessizce ve başlarını kaldırmadan oturdular.
Kadınların söz hakkının olmamasını yadırgamıştık. Çünkü bizim oralarda böyle
durumlarda kadınlara da söz verilir düşüncesi sorulurdu.
Gelenek gereği elinde kahve tepsisi ile
evlenecek olan kız içeriye girdi. Bir an şaşkınlıktan küçük dilimizi yutacak
olduk. Bu daha çocuk sayılırdı. Yaşının küçük olduğunu söylememişlerdi o zamana
kadar. Sesimiz çıkmadıysa da nutkumuz tutuldu. Dilimiz damağımız kurudu. Bu
bizim öğrencilerimizin yaşıtı idi. Lakin yapacağımız bir şey de yoktu. Adamın
söylediklerini düşündük bir an. Öğretmen arkadaşımızın yüzüne baktık sessizce,
gözlerimizde “neden buradayız”
pişmanlığı okunuyordu. Birbirimize acı birer tebessümle baktık. Gözlerimizi
yere indirdik.
Benzer şekilde kendi öğrencilerimiz
arasında da bu tür yaşı küçük kız çocuklarının evlendirildiğini duyduk
sonradan.
Yıllar sonra bir şekilde karşılaştığım
bir kız öğrencim de küçük yaşta amcasının oğlu ile rızası olmadan
evlendirildiğini, evlendiği ilk yıllarda çok ağladığını fakat çaresiz durumu
kabullenmek zorunda kaldığını söyledi. “Küçük
yaşta evlendirilen mağdurlardan biriyim” diyordu konuşmamızın başında. “17 yaşında, arkadaşlarım okula giderken ben
amcamın oğlu ile evlendirildim. Hiç tanımadığım, hiç görmediğim şehre
getirdiler beni. Uzun süre ağladım. Yıllar sonra çocuk sahibi oldum, tek tesellim çocuklarımdı artık benim için”.
İçim burkulmuştu bu duruma. Gerçi aradan yıllar geçmiş, çocukları büyümüştü
çoktan. Fakat konuşmasında hala bir pişmanlık içinde olduğu anlaşılıyordu.
Eşini sevmeden başkalarının isteği ile evlendirilmişti. Benim de gözlerim
dolmuştu bu duruma dinleyince açıkçası. İçinde büyük bir kırgınlığın hala devam
ettiğini hissetmemek olanaksızdı. Çaresizliğin, büyüklerine söz geçirememenin
kurbanlarından biriydi o da. O bir çocuk gelindi çünkü.
Çocuk gelin olarak çektiği sıkıntı ve
acılı süreci geri döndürmenin olanağı yok. Ne yazık ki küçük yaşta zorla
evlilikler binlerce kadının yaşamını elinden alıyor. Aile içi şiddet,
yoksulluğun çaresizliği, berdel, cinsiyet eşitsizliği, genç kızların alınıp
satılması insanın boğazında düğümlenip kalıyor. Kuşaklararası devam eden bu
anlayışın sorgulanmaksızın yirmi birinci yüzyılda da devam ediyor olması en çok
kadınlarla çocukları mağdur ediyor.
Daha oyuncaklardan uzaklaşabilecek
kadar büyümeden, çevreyi ve yaşamın varlığını tam algılayamadan, evliliğin
getirdiği sorumluluğa sahip çıkması istenen çocuklar hayatlarının baharında
yaşlanmaktan kurtulamıyor. Okula giderken ya da sokakta oynarken, kendinden
habersiz, isteği dışında yapılan pazarlıklar sonrası kendini bir adamın
koynunda buluyor. Yaşananları bir kader olarak algılayıp çektiği acıları içine
atmaya zorlanıyor ve bunun acısı yaşamı boyunca hiç geçmiyor.
Ülkemizde erken yaşta ve zorla yapılan
evlilikler sadece Doğu ve Güneydoğu’da yaşanmıyor. Aksine tüm bölgelerde, çok
az değişen farklı sosyal alışkanlıklar ve geleneklere dayalı olarak devam
ediyor. Bugün çocuk gelinlerin görülme oranı % 28. Uçan Süpürge Derneği
Koordinatörü Sevna Somuncuoğlu bu konuda gerçek rakamın acilen tespit edilmesi
gerektiğini kaydediyor. Somuncuoğlu bu evliliklerin büyük kentlerde de olduğunu
söyleyip şunları ekliyor “ Araştırmamızda ‘çocuk gelinler’in topluma
olan etkisi ve dezavantajları üzerinde durduk Ama ‘çocuk gelinler’in gerçek
sayısının belirlenip demografik yapının ortaya çıkartılması gerekiyor.
Araştırma sırasında bize ‘bizim bölgemizde çocuk gelin yok, Doğu Anadolu
Bölgesi’nde var’ diyorlar. Ama öyle değil. Türkiye’nin her yerinde ‘çocuk
gelin’var. Hatta büyük kentlerde daha sık görülüyor.” Bu saptama benim
yukarıda yazdıklarım ve şahit olduklarımın doğruluğunu kanıtlamaktadır.
Cehalet, toplum baskısı, gelenekler,
sosyal yaşamın vazgeçilmez kültür anlayışı öteden beri kadını ateş çemberinde
tutuyor. Sorunun kökenine inilmiyor. Bu duruma direnen kadınlar ise acımasız “töre” illetinden yakalarını
kurtaramıyor, bedelini hayatları ile ödüyorlar. Evlatlarına değer biçip, onlar
üzerinden kazanç sağlayan, başlık parası gibi yasal olmayan uygulamalar
çocukları daha da mağdur ediyor.
Erken ve zorla evlilik insan hakları ve
çocuk hakları ihlalidir. Erken yaşta kendi rızası dışında ya da büyüklerinin
rızası ile zorla evliliğe itmek bir şiddet türü olarak karşımızda durmaktadır.
Bunun engellenmesi için toplumun bilinçlendirilmesi ve gerekli eğitimin
verilmesi gerekir. Ayrıca yasalarda caydırıcı önlemlerin alınmasında yarar
vardır.
Yapılan araştırmalara göre ülkemizde üç
evlilikten biri çocuk yaşta yapılıyor. Çocuk yaşta evlendirme nedenlerinin
başında yoksulluk, kalabalık ya da parçalanmış aile yapısı ve evliliği
meşrulaştırmak için dayandırılan dini ve kültürel değerler geliyor.
Çocuklar, gelin gittikleri evde cinsel
ve ekonomik anlamda hizmet eden bireylere dönüşüyor.
Çocuk gelinler ömür boyu istismar
mağduru olup çıkıyor.
İnsanoğlu, binlerce yıl her
şeyi kontrol edebileceğini düşündü. Lakin, aradan binlerce yıl geçmesine rağmen
hala kontrol etme çabasıyla tüm gücünü harcıyor.
Bu çaba süresince, izlenmesi
gereken en yaşam dolu yolu seçebildi mi? Yoksa durduğu yerde, zamanı gelen
dönüşüme ve yeniliğe kapalımı kaldı?
Ve yine binlerce yıldır insanlık en çok neleri düşündü, neleri merak etti,
neleri yaptı.
Yaşadığı ve nimetlerinden
yararlandığı varlığını devam ettirmek için olmazsa olmaz doğaya karşı,
çevresinde bulunan, uzak diyarlarda bulunan insanlara karşı neler yaptı,
yapmaya da devam ediyor.
Bu süreçte en değerliler
cehaletin arsızlığına heba edildi.
Medeniyetin bıraktığı izleri
takip ettiğimizde göreceğimiz ilk şeylerden biri de, yaşamın değerlerini
korumaya, gerçekleri bulmaya adanmış çabaların görmezden gelindiğidir.
Lakin, öğretilen, öğrenilen
her şeyin uyandırdığı merakın duyguları tarihin süzgecinden geçerek inatla var
olmaya devam etmiştir.
Unutulmamalıdır ki,
insanlığın ve geleceğin temeli yok etmekte değil, hakikatin peşinde gitmekle
mümkün olacaktır.
İnsanlığın acımasızlığına,
haksızlığına tanık olmak insanın yaşadığı kendi acısını önemsizleştiriyor. Ne
yazık ki, insan hem doğaya karşı, hem de insanlığa karşı insan olmayı öğrenene
kadar bu acımasızlık devam edecek gibi gözüküyor.
Yaşadığımız, nefes aldığımız
ortamda yok saymayı, ötelemeyi, görmezden gelmeyi bir tarafa bırakıp, yaşatmayı
benimsemek en doğru seçenek olmalıdır.
Haziran güneşinin kavurucu sıcağında
terlemişti.
Gürültüden uzak soluklanacağı gölgelik
bir yer olmalıydı.
Etrafı ürkek bakışlarla kolaçan etti.
Çocuk seslerinin geldiği yere yöneldi.
Duyguları onu yanıltmamıştı.
Parktaki ağaç gölgesine sığınmış
çocukların neşeli koşuşturmaları ile karşılaştı.
Banklara oturmuş sohbet eden yaşlılar
belli ki parkın müdavimlerindendi.
Serçeler kanat çırpışları ile
çocukların oyununa eşlik ediyordu.
Boş sıralardan birine ilişti.
Az ileride ki yaşlılar koyu bir
sohbete dalmış olacaklar ki selam verdiğini fark etmediler.
Heyecanla birbirlerine bir şeyler
anlatıyorlardı.
Üç kişiydiler.
Sırtında rengi solmuş bir gömlek,
ayaklarında ütüsüz pantolon ve boyası çoktan kaybolmuş ayakkabıları ile sakalı
kırlaşmış yetmişli yaşlarında olan adam gömleği koltuk altlarında sıkıyormuş
gibi, durmadan kımıldıyor, ellerini durmadan kımıldatıyor, tuhaf bir şekilde
çevresini kolaçan ediyordu.
Diğeri zayıf, uzun boyluydu.
Başında rengi solmuş bir kasket vardı.
Avurtları çökük, gözleri kahverengi
küstah ve sabit bakışlıydı.
Sırtında düğmelerinin bir kısmı
açılmış yazlık bir gömlek vardı.
Üçüncü adam ise isteksiz bir tavırla
konuşuyordu.
Etrafına öfkeli öfkeli bakıyor,
sıkılgan bir tavırla yerinde duramıyor sürekli kımıldıyordu.
Huzursuz olduğu her halinden belliydi.
Giyimi sadeydi.
Zayıf ve orta boyluydu.
Saçları kırlaşmış ve dağınıktı.
Diğer ikisinin konuşmalarını öylesine
dinliyordu.
Arada bir kendisi de konuşuyor ya da
konuşulanları başı ile evet anlamında onaylıyordu.
İlk bakışta iyi yürekli bir adamcağız
kanaati oluşturuyordu.
Etraflarına ilgisizdiler.
Kendi aralarında hararetli bir sohbete
dalmışlardı.
Zaman zaman birbirlerine el kol
hareketleri ile bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı.
Çocukların gürültülü oyunlarına
dalmışken aniden yaşlılardan biri oturduğu yerden hışımla kalktı.
Pet şişedeki suyu diğerinin başından
aşağı kızgınlıkla boşaltıverdi.
Diğeri yerinden kalkmak için çabaladı.
Banka tutunarak güçlükle ayağa kalktı.
Konuşma zorluğu da çektiği derdini
anlatamamasından belliydi.
Diğerinin müdahalesi ile sakinleşen
taraflar tekrar yerlerine oturdu.
Derin bir sessizlik çökmüştü.
Çocuklar uzaklaşmışlar, serçeler de
uzağa konmuşlardı.
Olan biteni sessizce oturduğu yerden
izledi.
Bütün duyguları felce uğramıştı.
İnsanlara olan itimadı onarılmaz
derecede yara almaktaydı.
Öğle olmuştu.
Yukarıda ise güneş gökyüzünü
baştanbaşa örten beyaz bulutların arasında olanca kızgınlığı ile ortalığı
kavurmaya devam ediyordu.
Her şey susmuştu.
Yalnızca uzaklarda çığırtkan bir kuşun
tiz ve ağlamaklı sesi çınlayıp duruyordu.
Başkalarının acılarına yabancıyız diye
düşündü.
Çünkü hepimiz kendimizle, kendi
yaşamımızla ilgiliyiz.
Başkalarını anlamaktan korkuyoruz.
Etrafımızda olan biteni görmüyoruz.
Farkında bile değiliz.
Duygularımız, hislerimiz üzerinde bu
denli değişimin olması şaşırtıcı.
Bu denli korkakça, vicdansızca,
hastalıklı duygunun varlığı ürkütücü.
Sohbetlerinin bir yerinde anlaşamayıp
birbirini üzen bu yaşlı insanların anlaşamadıkları ne olabilirdi?
Belki de tanışmaları soluk almak için
kendilerini attıkları bu parkta olmuştu.
Sokakların ve caddelerin gürültüsünden
uzak huzurlu bir zaman geçirmek değil miydi tek istekleri?
O halde neden birbirlerini kırma
noktasına gelmişlerdi?
Üçünün de giyimlerine, tavırlarına,
yüzlerindeki derin çizgilere bakıldığında yoksul oldukları belli oluyordu.
Feleğin sillesini çoktan yemişlerdi.
İsyankâr olmaları çaresizliklerinin
bir sonucu muydu?
Yaşamın zorlukları vicdanlarını yok
saymalarına mı neden olmuştu?
İç dünyalarında kopan fırtınaların
sebebi birinden diğerine farklılık gösterse de hisleri ve duyguları üzerinde
küçümsenmeyecek değişimlerin varlığı ortak noktalarını oluşturuyordu.
Montaigne şöyle der “Öfke ve kin doğruluğun
sınırları dışındadır; bu tutkular yalnız işlerine akıllarıyla bağlanamayan
insanların işine yarar. Doğru ve temiz işler hep ölçülü ve ağırbaşlıdır. Ölçü
olmayan yerde kavga, gürültü ve haksızlık vardır.
Doğru yol uğrunda kendimi ateşe
atabilirim; ama elden gelirse başkalarını yanmaktan korurum. Montaigne şatosu
gerekirse herkesin evi ile birlikte yansın; ama gerekmezse kurtulmasına
sevinirim. İşimin bana verdiği imkanlarla onu korumaya çalışırım.”
İnsan yaşamında gündem o kadar hızlı, bazen o kadar coşkulu, bazen
o kadar kırıcı ve baş döndürücü bir hızla değişmektedir ki yetişmek ne mümkün.
Yaşamın hay huyunda gidip gelenlerin bir kısmı çıkara ve bencilliğe başvururlar.
Kurnazca asıl niyetlerini açığa çıkarma cesaretini göstermeden hareket ederler.
Bu harekete cesaret dememeliyiz. Öyle gayretli kimseler vardır ki, bütün
arzuları diğerlerine eziyet etmektir.
Onları bu çabaya iten şey nedir o halde?
Amaçları mı?
Yoksa çıkarları mıdır?
Beyinlerinde sakladıkları
senaryo gerçekten nedir?
Ya da ego tatmin merkezlerinde büyüttükleri şeyin dikkate alınmaması
karşısında saldırganlık mıdır?
Ne yazık ki, çevremize baktığımızda kimi; yükselme, dikkate
alınma, liderlik oluşturma, emir verme, kendisi gibi düşünmeyenleri aşağılama
ya da hakaret etme, düşüncelerindeki garipliği başkalarına aktarma tutkusu
olanlarla karşılaşırsınız.
Montaigne diyor ki “Öfke ve kin doğruluğun sınırları
dışındadır; bu tutkular yalnız işlerine akıllarıyla bağlanamayan insanların
işine yarar.”
Tutku nedir peki?
Bence tutku insan gövdesinde var olan ve atılmayı bekleyen bir
safradır. Bu öyle bir safradır ki, yolu tıkanmadıkça, içinde bulunduğu insanı
hareketli, atılgan, canlı ve diri tutar. Ancak, yolu tıkanır da akmak için
mecrasını bulamazsa işte o zaman gerçek yüzünü gösterir.
Peki ne yapar?
Saldırganlaşır, yakıcı ve acı verici bir ağrıya dönüşür.
Yükselme, dikkate alınma ve söz söyleme hakkı elde etmeye çalışan
insanlar, eğer önleri açık ve ilerleyebiliyorlarsa acı verici, saldırgan değil,
aksine beceriklidirler. Aksi durumda ise saldırgan kimlikleri harekete geçer,
etrafında olan bitenleri hazmedememe, kötü görme, gibi bir çıkmaza düşerler.
Ve yine Montaigne der ki “doğru yol uğrunda kendimi ateşe
atabilirim; ama elden gelirse başkalarını yanmaktan korurum.”
Doğru olan nedir?
Montaigne’in dediği gibi “doğru yol uğrunda kendini
ateşe atmak mıdır?”
Bencilce çıkarlarımızı korumak için harekete geçmek ve
etraftakileri görmemek, insanları yok saymak, insanları kendi amaçlarımız
doğrultusunda kullanmak mıdır?
Yoksa akıl, bilim, kültür, sanat sevgisi gibi hasletleri
oluşturmak, insanlara yardımcı olmak, etrafa azim ve kararlılık aşılamak mıdır?
Her ne isen o sun aslında.
Seni senden iyi anlayabilen yine sensin.
Önemli olan o aklı yerinde ve insanlığın mutlu geleceği için
kullanmadır.
Bence gerisi boştur vesselam.
İnsanlar arasında dostluklar, iyilikler daima var olsun.
Bencillikle, duyarsızlıkla, anlaşılmaz tutkularla bir yere
varılamaz.
Hazanla
birlikte yapraklar sararmaya, gazel olup dökülmeye başladı. Uzun süre yaşam
döngüsü tekmil canlıya şekil vermeye devam etti. Ağır aksak geçen günler
sonrasında havalar aniden soğudu. Soğuk ve ayaz başkentin semalarında
demoklesin kılıcı gibi salınmakta. Puslu havada insanlar her zamankinden
aceleci.
Parklar
karla kaplı, yollar buz, sokaklar çamur deryası. Araba egzozlarından çıkan
dumanlar, bacalardan çıkan kurumlar başkentin ufuklarında gezinmekte. Dışarı
çıkmak ne mümkün. Buğulu camlardan gamlı yürekler dışarıyı seyretmekte. İnce
kum gibi yağmakta olan kar, sokakları, caddeleri, çatıları beyaza bürüdü. Ağaç
dalları kuş seslerine hasret.
Sessizce
durduğu pencerenin önünde, dışarıyı iç sıkıntısı ile seyrederken yutkundu, acı
acı gülümsedi. İsteksizce, fersiz bir şekilde arkasını pencereye döndü. İrade
dışı atılan adımlarla odanın ortasına gelip durdu. Çaresizliğin hançerlediği
adam, buruk bir hissiyatla, sessiz sessiz ağlamaktaydı.
Düşünceler
yorgun zihnine kanlı bıçaklar gibi saplanıyor, tarifsiz acılar vererek açtığı
yaranın üzerine olanca gücü ile iniyordu.
Sakalları
intizamsız bir şekilde uzamış, yüzü her zamankinden solgun, alnında kabaran
damarlar yüzündeki sıkıntıya eşlik ediyordu. Beklenmedik bir şekilde aldığı acı
haber karşısında manen iflas etmişti. Hayat ne acımasız diye düşündü. Felek ne
kadar kahpe, ne kadar zalim.
Umutsuz
yaşanır mı hiç diye düşündü uzun uzun. Umut her daim yüreklerde olmalı dedi
belli belirsiz duyulur duyulmaz bir sesle. Bir çiçek gibi bir sevda gibi açmalı
umut, gözyaşları ile sulanmalı, gözyaşlarında hem acı vardır hem umut dedi
yorgun bakışlarla.
Canından
çok sevdiğinin yanında olmaması, göçüp gitmesi dünyadan umutları yok eder kimi
zaman. Yüreğiniz katılır, ağlamak istersiniz ağlayamazsınız. Konuşmak
istersiniz konuşamazsınız. Bakarsınız etrafınıza, görürsünüz lakin içinizdeki
fırtınayı gösteremezsiniz. Belki bir yararı olmayacağını düşündüğünüz için,
belki daha fazla acı çekmemek için, belki de anlamayacaklarına, iletişim
kuramayacağınıza inandığınız için.
Geçmişi
düşündü uzun uzun. Gün tükenmez oldu, bütün sinirleri gerilim içindeydi.
Düşünceler tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üstüne olanca gücü ile
inerken odanın ortasında ayrıldı. Kapıya yöneldi, merdivenleri indi, sokak buz
dışarısı ayazdı. Aldırmadı yürüdü yürüdü… Aradan geçen zaman asırlar kadar uzun
bir zamandı. Akşam iş dönüşü kalabalığı ile eve döndü.
Yaşam
döngüsünü kim durdurabilmiş ki diye düşündü. Gideni, geçen zamanı bir an bile
geri getirmek olası mı?
Asırlardır
sezdirmeden tekmil yaşamdan bir şeyler alıp götürmedi mi zaman?
Beklentilerimiz,
hayallerimiz, gülüşlerimiz zaman içinde yok olmadı mı?
Bizlere
kalan sadece onurlu bir bakış, dürüst bir yaşam, acıya isyan değil midir?
Lakin
son demde gerçekçi olmak lazım geldiği belleklerimizde yerini almalı değil mi?
Anılarımız ve gelecek umutlarımız olmasa, geriye ne kalırdı ki?
Anılarımızı
unutmadan, umutlarımızı kaybetmeden yaşam oyununu bozmaya yeltenmeden
direnmeliyiz artık.
Yaşam
budur işte. Yaşam gerçeğini görmeliyiz ve en önemlisi zaman gerçeğini
görmeliyiz. Unutmamak gerekir ki herkes evreni sığdıramaz yüreğine, herkes daha
büyük yağmurlar içinde var olamaz. Kocaman bir yüreği, kocaman bir yaşamı
yüreğinin süzgecinden geçiremez.
Ve
çekip gitti yaşamdan, kayıverdi ansızın sonsuzluğa.
Hiç
yorgunum demedi, hiç hastayım demedi, hiç yüzündeki gülümsemesini kaybetmedi,
hiç kimseyi üzmedi bildiğim.
Yaşam
ona çok şey öğretmişti. Acıyı da mutluluğu da görmüştü ahir ömründe.
Kol
kanat germişti çocuklarına. İlkokulu üçe kadar okumuştu. Çocuklarını okutmuştu
yıllarca, cahil kalmasınlar istemişti.
Çocukları
ah çocukları.
Hasta
yatağında solgun yüzünü görünce hüngür hüngür ağlayan çocukları. Onun her şeyi
idi onlar. O yine ağlamayın diyebilmişti hasta yatağında.
Her
gidiş zamansız derler ya. Onun gidişi yaşlı da olsa zamansızdı. Kabullenmek zor
olacak hem de çok zor.
Hazin
bir tören oldu Karşıyaka mezarlığında. Kalabalıktı mezarlık. Komşuları,
akrabaları, çocuklarının iş arkadaşları yerlerini almışlardı sessizce. Soğuk
aman vermiyordu. Eşi omzuna aldığı şalın varlığına rağmen üşüyordu, üşüdüğünün
farkında bile değildi, kızarmış gözlerinde gözyaşları durmak bilmiyordu.
Çocukları,
torunları orada idi. Uzaklarda olan akrabaları ve torunları gelmişlerdi
mezarına bir avuç toprak atmak için. Ataya son görevi yapmak için.
Büyük
oğlu kimseyi indirmedi kabrin içine. Ortanca ile yüklendiler. Bize düşer dedi
onu kabre indirmek. Kalabalık bir yas, bozulmayan bir sükûnet yeriydi. Herkes
duygulu bakışlarla bakıyordu olan bitenlere. Kıbleye çevirdi. Başındaki düğümü
çözdü elleriyle büyük oğlu.
Arada
bir ses çınladı. “Ahiret yolculuğudur oğul” diyordu yanındakine. Devam etti
duyulur duyulmaz bir sesle:
“Sen
hiç baba oldun mu oğul?
Çocuklarına
kol kanat gerdin mi hiç?
Onları
küçük yaşta kan uykusundan uyandırmaya kıyabildin mi?
Bir
babanın gülümseyen bakışlarına hiç şahit oldun mu?
Hiç
çaresizlik gözyaşı döktün mü oğul?”
Mekânın
cennet olsun babacığım. Nurlar içinde uyu ebedi uykunda. Unutma ki seni
özleyenler peşinde gelecekler bir gün yanına…
***
9 yıl
oldu ebediyete göç edeli.
Ölüm
yıldönümünde saygı ve özlemle anıyorum...
Işıklar
içinde uyu.
Yeşil otları üstünde o düşsel toprağın kokusunu
duyumsayarak uzun yıllar köylerde, kasabalarda, şehirlerin varoşlarında
binlerce öğrenci yetiştirdim. Bu süreçte doğaldır ki birçok insanla tanışma
fırsatım oldu. İstenen ya da istenmeyen çeşitli anlaşmazlıklara tanık oldum,
yaşadım.
İnsan alıştığı, insanlarını tanıdığı bir yerden,
tanımadığı, bilmediği bir yere giderken her daim çekingen davranmış, tedirgin
olmuştur.
Kolay da değil bu.
Ev bulmak, taşınmak, okula ve çevreye alışmak hem zaman
hem de sabır isteyen bir durum olmuştur.
Taşınmak elzemdi, lakin alışmak; alıştığın, benimsediğin
yerden ayrılıp gitmek kolay olmuyordu.
Ayrılıp gitsen bile geride bıraktığın arkadaşları,
dostları, öğrencileri unutmak da kolay değildi elbette. Kimileri ile telefonla
da olsa konuşmak, hal hatır sormak; sağlık haberlerini almak, oğlunun kızının
başarısını duymak insanı her zaman mutlu eder.
Lakin öyle anlar, durumlar vardır ki uzaklarda olan bir
dostunun, arkadaşının yaşadığı bir acıyı duymak, haber almak insanı her daim
üzen, kahreden bir durumdur.
Eylül 1999’da Aydın Germencik’e tayinim çıktığında da
benzeri bir tedirginlik yaşamış; taşınmadan önce hem ev bakmak, hem de okulu
ziyaret etmek amacıyla eşim ve o zaman henüz daha küçük olan oğlum ve kızımla
kendi kullandığım arabayla Uşak’tan Aydın’a; oradan da Germencik’e gitmiştim.
Yola çıktığım gün 17 Ağustos Marmara depreminin olduğu
gündü. Arabanın radyosundan deprem nedeniyle bölgede yaşananları; yıkılan
binaları, yerle bir olan köy ve kasabaların haberlerini dinlerken; enkaz
altında kaldığını düşündüğüm yüzlerce insanın ve yakınlarının o an çektiği
acıları yüreğimde duyumsadım.
Depremin yarattığı moral bozukluğuyla yolumuzu tamamlamıştık.
17 Ağustos Perşembe günü okul müdürüyle görüşmek
amacıyla, önce okula uğramış; Germencikli olan müdürün sıcak ve güler yüzlü
karşılamasının verdiği cesaretle kiralayacağımız düzenli bir ev olup olmadığını
sordum.
Okul müdürü kendi oturduğu mahallede tanıdığı bir
komşusunun evinin kiralık olduğunu söyledi. Hep birlikte kalkıp eve bakmak için
mahalleye gittik. Kiralık dairenin bulunduğu ev üç katlı bir binaydı. En alt
katta Yaşar amca; orta katta da büyük oğlu oturuyordu. Kiralık olan üçüncü kat
ise en küçük oğluna aitti.
Yaşar amca güler yüzlüydü. Saygılı, konuşmasını bilen
biriydi. Konuşmasından yıllar önce ayaklarından geçirdiği bir rahatsızlık
nedeniyle pek fazla sokağa çıkmadığını anlamıştım. Evin sahibi olan en küçük
oğlunu seslemiş, gelince de eve bakmıştık. Yaşar amcanın saygılı yaklaşımı
sonucu ben ve eşim evi kiralamak için kararımızı vermiştik. Lakin biz taşınana
kadar evde yapılması gereken ufak tefek tamiratların yapılmasını söylemiş,
belli bir kaparo vermiş ve anlaşmıştık.
O gün Aydın ovasının yakıcı sıcağına daha fazla
dayanamamış; evi kiraladıktan sonra Uşak’ın serin havasına bir an evvel
kavuşmak için yola koyulmuştuk.
Gerek Aydın ve gerekse Germencik; Denizli-Aydın
arasındaki yerleşim birimleri; Büyük Menderes Ovasının devasa güzelliği;
etrafın yeşil tarlaları; ormanlarla ve zeytin ağaçlarıyla, incir ağaçlarıyla
kaplı dağları bizi adeta büyülemişti.
Yıllarca bozkırın çıplak arazilerine, susuz tarlalarına
alışmış olan gözlerimiz o gün bayram yapmıştı. Yeşil bir bayram.
Aradan geçen günler sonrasında Sivaslı Ağaçbeyli kasabasındaki
görevimi Manisalı bir öğretmen arkadaşa devredip; eşyaları da kasabadan
tanıdığım bir arkadaşın kamyonuna yüklemiş; biz de çoluk çocuk kendi arabamızla
Germencik’e doğru yola koyulmuştuk.
İkindi vakti ulaştığımız Germencik’te kamyondaki
eşyaların boşaltılması için lazım olan bir iki taşıyıcının bulunması için ev
sahibine telefon etmiştim. Hem de geldiğimizi bildirmek için. Gönderdiği bir
iki değil tam yedi taşıyıcıydı. Gelenlere kamyondaki eşyanın üçüncü kata
taşınması gerektiğini ve bu iş için talep edecekleri ücreti sordum.
İstedikleri miktarı duyunca önce inanamadım. Gerçek mi
şaka mı bu dedim. İstediğimiz paraya ancak taşırız deyince; geldikleri için
teşekkür edip; kamyoncu ve muavine dönüp ben de yardımcı olacağımı ve eşyayı
taşımaları teklifinde bulundum. Kabul ettiler ve birlikte eşyayı taşıdık. Gerçi
yorulmuştuk ama yaptığımıza değmişti. Çünkü istedikleri para miktarı eşyayı
Uşak’tan Germencik’e getiren kamyon parası kadardı. Maaşımın o tarihte 261
milyon olduğu düşünülürse istedikleri miktar tamı tamına 75 milyondu. Böylece
Germencik’te ilk dersimi almıştım.
Bu sokağa ilk gelişimdi. Sokak ve evler; pencereler,
kaldırımlar, araçlar ve yakıcı bir esinti. Dışarısı mı sıcak yoksa içerisi mi
diye düşündük ilk günlerde. Öylesine sıcak vardı.
Çarşıya oldukça yakındı bulunduğumuz sokak. Yüksek, yer
yer bozulmuş kaldırımıyla hafif yokuş bir sokak. Sokağın tam köşesinde sola
dönüldüğünde Germencik Lisesi ve Şehit Cafer İlköğretim Okulu; lisenin
karşısında hükümet binası ve yanında da İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü binası
vardı. Sokak aralarında her biri elli-
yüz yaşında olan çam ağaçları sıra sıra diziliydi.
Okulların bulunduğu yerin anayola bakan tarafında el
arabasına yerleştirdiği; kendi elleriyle yaptığı o nefis turşuyu satan turşucu
ise gelen geçenlerin vazgeçemediği bir lezzeti tattırıyordu insanlara.
Sokağımızın az ilerisinde sağa dönüldüğünde genişçe bir
alan vardı. Gerçi şimdilerde o alana birkaç katlı betonarme apartman
yapıldığını duymuştum. İşte o zamanlar o boşluğun sol tarafında, iki katlı, düz
damlı, önünde geniş sayılabilecek bir bahçesi olan evde oturuyordu Kenan amca.
İki oğlundan büyük olanı yıllar sonra evlendirmiş, üst katı onlara vermişti.
Dünya tatlısı bir de torunu olmuştu. Diğer oğlu ve eşiyle birlikte kendisi de
alt katta oturuyor hala.
Ne zaman eşimle birlikte o tarafa gitsek mutlaka ak saçlı
Kenan amcayı; koca Reisi, sıcak bir gülümseyiş ve kocaman bir sevecenlikle
karşımızda bulurduk. Uzun yıllar kamyon şoförlüğü yaptıktan sonra Germencik’e
yerleşmişti. Küçük oğlu ile oğlum aynı sınıfta ilkokula başlamışlardı.
Tanışmamız bu vesileyle olmuştu. Her daim sorardı hocam nasılsın, bir isteğin,
eksiğin var mı diye. Sağ olsun, sorması bile benim için önemliydi. Çünkü
güvenebileceğim bir insan vardı artık.
Okuldan geldiğim zaman telefonu açar “hocam bu tarafa
gel” derdi. “Biliyorum, yorgunsun ama gel yorgunluk çayını birlikte içelim,
Emine ablan yeni demledi” derdi. Kenan amcayla zaman içinde baba oğul gibi
olmuştuk. Öylesine sevgi dolu yüreğine alışmıştım ki. Germencik’ten ayrılmak
çok zor oldu. Biliyordum ki geride kalan Koca Reis sohbet için beni arayacaktı.
Ankara’ya taşındıktan sonra uzun süre telefonla hal hatır
sorduk. Sohbet ettik, dertleştik. Halen de konuşuruz, dertleşiriz uzaklarda
olsak da.
Hey gidi Koca Reis. Ne vardı hastalanıp yatağa düşecek.
Yapılır mıydı bu şimdi karda kışta, soğukta ayazda. Daha seninle oturup rakı
içecek, sohbet edecektik. Olmadı be Koca Reis. Kendine dikkat et.