Dünya tarihine bakıldığında, şiddetin var olduğu ortamda hiç bir tarafın kazanmadığı aksine kaybettiği örneklerle doludur. Masum insanları kurdukları tuzaklarla kahpece katleden gözü dönmüş caniler bu gerçeği göremedikleri için pervasızca katliamlarına devam etmektedir. Ne yazık ki olan yaşamını kaybeden masum insanlara olmaktadır. Kör terörün bugüne kadar kimseye bir faydası olmamıştır. Bundan sonra da olmayacaktır. Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Kan ve barut kokusu ne Irak'ta, ne Yemen'de, ne Libya'da, ne Afganistan'da, ne Sudan'da, Ne Nijerya'da kimseye fayda getirmemiştir. Şiddetin olduğu yerde de getirmeyecektir. Cehaletin tavan yaptığı mağaralarda gizlenip kurdukları kahpe tuzaklarla masum vatandaşları katledenlere lanet olsun.
14 Mart 2016 Pazartesi
24 Şubat 2016 Çarşamba
KÜLHAN-I LAYHAR MISINIZ BE KARDEŞİM !
“Bireysel ve toplumsal ilişkilerde en zor şey
nedir? ” sorusuna verilecek cevaplar, cevaplayanın düşüncesini
yansıtacaktır. Cevaplardan bir tanesi sohbet ettiğiniz kişiyi tanıyıp
tanımadığınıza dair olabilir mesela. İnsan daha önceden tanımadığı,
davranışlarını, dünya görüşünü, değer yargılarını bilmediği biriyle sohbet
ederken ölçülü davranmaya azami gayreti gösterebilir. Ölçünün kaçması durumunda
da hava bir anda değişip, sinirler gerilebilir. İnsanın ruhunda huzursuzluk
varsa gerilimin dozu daha da artar.
“Bu düşünce bir yanılgı, bir
hatadır” diye düşünülebilir. Ya da “yerden
göğe kadar haklısın” da
denebilir. Tartışma kültürünü benimsemiş biri ile eli palalı birini elbette bir
tutamayız. Diğerinin düşünce ve duygularına saygıyı kabullenmiş olanla
külhanbeyi havasında olanı bir kefeye koymak doğru değildir.
Otobüs garajında olacaklar bir rastlantı, sıradan
bir olay mıydı yoksa bilinçli yapılmış bir kurgu muydu? Neden kavga etmişlerdi?
Önceden tanışıyorlar mıydı? Acımasız birer evsiz, yersiz yurtsuz, gözlerini kan
bürümüş insanlar mıydı, yoksa sıradan garibanlar mıydı bilinmez… Bilinmez çünkü
yaşanan arbede bir kaç dakika içinde olup bitmişti.
İnce belli küçük çay bardağı elimde dalıp gitmişken, bir
anda bağrışmalar arasında sandalyelerin havada uçuştuğunu gördüm. İnsanlar neye
uğradıklarını şaşırmış, olup bitenleri anlamaya çalışıyordu. Az önceki sıcak
ortam yerini buz gibi bir havaya bırakmıştı. Arbede sonrasında iki adam yaka
paça dışarı atıldı. Her ikisi de birer mezar taşı gibi dikilip kaldı öylece. Ünlü Külhanbeylerinden Seyrekbasan Osman,
Çiroz Ali, Leşçi Mehmet, Kavanoz Abdullah mısınız kardeşim. Yoksa Külhan-ı
Layhar mısınız. Hadi diyelim sorumsuz ve vurdumduymaz bir yaşam
sürdürüyorsunuz. Lakin birbirinize omuz vurmak, dirsek çarpmak size ne
kazandırdı be kardeşim. Bu davranışınız olsa olsa “Külhanbeyliğinin
acı sonucu” dur.
İnsanın inanası gelmiyor. Sırtı pek , karnı tok olsalar derim ki hadi bir
konuda anlaşamadılar. Oysa her gün, her ikisi de garaj bekçiliği yapıyorlar
belli ki. Sohbet anında birbirlerinin sözlerine itiraz etmiş, incitici sözler
sarf etmiş olmalıydılar… Kim bilir belki…
Gürültü patırtının bitmesiyle herkes masasına dönmüştü.
Aklıma dahi getirmeyeceğim bir olaya şahit olmuştum. İnsan tanımadığı, belki de
bir daha karşılaşmayacağı biriyle neden kavga eder ki? Velev ki tanışıyorlar.
Kavgalarının sebebi neydi acaba?
Demek ki bal gibi kavga da oluyormuş gürültü de. Havada
uçuşan sandalyeleri görünce bir anda sinirlerim gerilmiş, kargaşanın ortasında
kalmıştım. Üstelik olayın ne olup olmadığını da bilmiyordum. İçerisi biraz
sakinleşince garsondan çay getirmesini istedim. Uzun favorileri ve kısa
kesilmiş saçlarıyla yorgun ve yaşlı izlenimi veren garson çayı getirdi. Çay
tabağının kenarındaki şekerler yarıya kadar ıslanmış, dağılmak üzereydiler.
Elime alınca dağılıp gittiler. Tekrar şeker alıp masaya geldim. “Böylesi
gereksiz bir olayı görünce dışarıda yaşadığınız stresi yanınızda
getirmediyseniz dünyanın en huzurlu yeri insanın kendi evidir” diye düşündüm…
Kırsalda yılın bu zamanları sıkıcı geçer, kışın etkisiyle
dışarıda pek durulmaz, insanların çoğunluğu baharın gelmesini ve işlerin
açılmasını bekler. Gün geçtikçe bunalan insanların bir kısmının sinirleri
gerilir, bir kısmı ise tevekkülle günlerin geçmesi için dua eder. Köyünde,
kasabasında işlerini bitirenler büyük şehirlere gidip inşaat işlerinde çalışır,
inşaatlarda yatıp kalkar, zor şartlarda para kazanmanın mücadelesini verirler.
Bu döngü, her zaman hüzünlendirmiştir beni. Ne zaman
toprağa kırağı düşmeye başlasa yüreğime belli belirsiz bir keder çöker, kendimi
o insanların yerine koyarım. Kimsesiz çocukların ve evsizlerin sokaklarda
yaşamasını hatırlarım.
Kimsesiz çocukların ellerinden tutsam, gurbetin yolunu
kurtarıcı görenlere sorsam… Hayatta beklentilerini anlatırlar mıydı?
Anlatsalar, onları anlar mıydım? Acıyı, yokluğu, kimsesizliği karnı tok olan
değil benzer acıları çeken bilir derler ya…
11 Şubat 2016 Perşembe
ÜÇ YAŞINDAKİ ÇOCUKLAR AMCALARININ YANINA...
Bilinçsiz bireylerin "algı yanılsaması"
yaşaması kaçınılmazdır. Çabuk yönlendirilebilirler. Yönlendirme dediğimiz
olgunun önüne kattığı bulutu sürükleme gücü, bireylerin hem kendisinden hem
toplumsal değerlerden kopmasına ve sonuçta toplumsal değer yargılarının sorgulanmasında
önemli rol oynuyor.
Yaşam kulvarında "yol haritası"
çizilirken sıklıkla "keşke hiç bir şey bilmeseydim" konumuna
gelinebiliyor.
Gelinen bu çelişki bilinçsizlik ile gerçekleri
anlama arasında sıkışıp kalanların yol haritasına dönüşebiliyor.
Medya organlarında yer alan haberleri okuduğumuzda,
yaşamımız ve geleceğimizi ilgilendiren konularda ne çok ahkam kesen olduğunu
ibretle görüyoruz. O anda ilk akla gelen herhalde " adamlar ne çok şey
biliyor(!)" veya " söylenenlerin doğruluk payı nedir ne
değildir " düşüncesi oluyor.
Veya doğru mu yanlış mı olduğunu sorgulamadan sessiz sedasız olan bitenlere kayıtsız
kalınabiliyor.
Ahlak bağlamında açıklamalarda bulunanların "bu
kadarı da olmaz" dedirten söylemlerini kimi zaman ibretle
okuyoruz.
Dolayısıyla bugün "üç yaşında çocuklar
amcalarının yanına külotla çıkmamalı" haberi dikkatimi çekti.
Haber şöyle " '6 yaşında çocuk evlenebilir'
sözleriyle tepki çeken Sosyal Doku Vakfı Başkanı Nurettin Yıldız, bu kez 3
yaşındaki çocuklarla ilgili konuştu.
'kız
çocukları 7-8 yaşından itibaren tesettür şekli almalı', ' 3 yaşında kız
çocukları amcalarının yanına külotla çıkmamalı'."
Ağzında emzikle yeni yeni yürümeyi öğrenen ve
emekleyen, konuşmayı henüz öğrenme aşamasında olan bir çocuğun giyimi konusunda
yapılan bu açıklamayı kabul etmek mümkün değildir.
Bireyler dört duvar arasına sıkıştırılmak isteniyor.
Çocuklara bakış açımız bu olmamalı. Yaşam tarzımızı başkalarının belirlemesine
müsaade etmemeli. Yapılan açıklamaların çağdaş yaşam normlarına, insan haklarına,
çocuk haklarına uygun olup olmadığına bakmalı. Algı yanılsamasına olanak
tanımamalı.
9 Şubat 2016 Salı
İKİ ARKADAŞ
İki arkadaş; biri uyanık, diğeri saf balık lokantasına gitmişler. Uyanık olan safa:
“Balıkları bölüşeceğiz, kafaları sana, gövdeleri bana” diyerek yemeği bölüşüm kuralına koymuş.
Bir süre sonra balık kafası yemeye çalışsa da aç kalan saf, itiraz edecek olmuş.
“Balığın gövdesini hep sen yiyorsun” diye.
Uyanık, balığının gövdesini yutarken
“Bak akıllanıyorsun, balığın kafasını yemeye devam et” öğüdünü vermiş.
Geniş kitlelerin yaşamlarında, çevrelerinde, uzak diyarlarda, bağlarda, tarlalarda, dağlarda, şehirlerde, varoşlarda olan bitenlerin farkına varabilmesi için “balığın” kafasının yanı sıra “gövdesinin de” olduğunu görmesi lazım.
Uyanıklara yem olmamak için.
KIRIK AYNA
Kırılmış bir ayna gördüğünüz oldu mu hiç? Hani kazara asılı olduğu yerden aniden düşüp kırılanlardan. Ve o aynayı elinize aldınız mı yeniden? Aldıysanız nasıl bir görüntü ile karşılaştınız. Yüzünüzü parçalanmış olarak mı gördünüz? Bir bütün değil mi aynadaki yüzünüz? Hiç düşündünüz mü, kırık aynaya bakarken. Yüzünüzün parçalanmış olarak görülmesinin sorumlusu kırık ayna mıdır yoksa aynayı kıran ya da kırılmasına neden olan mıdır? Yoksa ayna bir hesaplaşma mıdır kendinizle?
MEMO
Koşmaya başladı, yüreğindeki korkuyla ve heyecanla. Karanlıktı dar sokaklar. Koşarken, başını geriye çevirdi. Kara bir surat. Kapkara bıyıklı. Tanıdık gibi geldi ona. Tanıyordu onu. Lakin nerede ve nasıl tanıdığını hatırlamıyordu. Caddeye çıkayım diye düşündü. Caddede müthiş bir uğultu vardı. Korna sesleri, motor homurtuları birbirine karışıyordu. Koşmaya devam etti. Çelik ve cam karışımı, binaya yöneldi. Birden soğuk bir şeye çarptı yüzünü. Alnı hafifçe kanadı. Bir ayna vardı karşısında. Çatlamıştı bir kaç yerinden. Aynada kendi yüzünü gördü. Korku dolu bir çift göz kendine bakıyordu. Yere oturdu. Ağlayan bir kadın sesi duydu. Annesi ağlıyordu. Son bir gayretle doğruldu. Kara bıyıklı adam yoktu. Belki de vardı. Ama o göremiyordu. Evlerini düşündü sonrasında. "Geri dönsem mi? Baksana annemde ağlıyor" dedi içinden. Kaç gecedir gözüne uyku girmiyordu. Karnı acıkmıştı. Hiç böyle aç kalmamış, elleri de kirlenmemişti. Artık o bir sokak çocuğuydu.
DÜŞÜNMEDEN YÜRÜDÜ GİTTİ
Hep gizli bir seyir içinde yüreği ile baktı yaşamın varlığına.
Yanlışları görmek istemedi çoğunlukla belki düzelir diye .
Bazen sevdiklerinin hatasını kat be kat abarttı kızgınlıkla.
"En büyük düşmanlar, en yakın dostların arasından çıkar" diye düşündü.
Başına amansız bir ağrı yerleşti.
Kararını vermişti.
Başını yukarı kaldırıp belli belirsiz bir sesle:
-Pekala gidiyorum,dedi...
Bedeni biraz sakinleşti.
Huzursuzca oturduğu yerden kalktı.
Dışarısı soğuktu.
Düşünmeden yürüdü gitti.
VE ÇEKİP GİTTİ YAŞAMDAN
Hazanla birlikte yapraklar sararmaya, gazel olup dökülmeye başladı. Uzun süre yaşam döngüsü tekmil canlıya şekil vermeye devam etti. Ağır aksak geçen günler sonrasında havalar aniden soğudu. Soğuk ve ayaz başkentin semalarında demoklesin kılıcı gibi salınmakta. Puslu havada insanlar her zamankinden aceleci.
Parklar karla kaplı, yollar buz, sokaklar çamur deryası. Araba egzozlarından çıkan dumanlar, bacalardan çıkan kurumlar başkentin ufuklarında gezinmekte. Dışarı çıkmak ne mümkün. Buğulu camlardan gamlı yürekler dışarıyı seyretmekte. İnce kum gibi yağmakta olan kar, sokakları, caddeleri, çatıları beyaza bürüdü. Ağaç dalları kuş seslerine hasret.
Sessizce durduğu pencerenin önünde, dışarıyı iç sıkıntısı ile seyrederken yutkundu, acı acı gülümsedi. İsteksizce, fersiz bir şekilde arkasını pencereye döndü. İrade dışı atılan adımlarla odanın ortasına gelip durdu. Çaresizliğin hançerlediği adam, buruk bir hissiyatla, sessiz sessiz ağlamaktaydı.
Düşünceler yorgun zihnine kanlı bıçaklar gibi saplanıyor, tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üzerine olanca gücü ile iniyordu.
Sakalları intizamsız bir şekilde uzamış, yüzü her zamankinden solgun, alnında kabaran damarlar yüzündeki sıkıntıya eşlik ediyordu. Beklenmedik bir şekilde aldığı acı haber karşısında manen iflas etmişti. Hayat ne acımasız diye düşündü. Felek ne kadar kahpe, ne kadar zalim.
Umutsuz yaşanır mı hiç diye düşündü uzun uzun. Umut her daim yüreklerde olmalı dedi belli belirsiz duyulur duyulmaz bir sesle. Bir çiçek gibi bir sevda gibi açmalı umut, gözyaşları ile sulanmalı, gözyaşlarında hem acı vardır hem umut dedi yorgun bakışlarla.
Canından çok sevdiğinin yanında olmaması, göçüp gitmesi dünyadan umutları yok eder kimi zaman. Yüreğiniz katılır, ağlamak istersiniz ağlayamazsınız. Konuşmak istersiniz konuşamazsınız. Bakarsınız etrafınıza, görürsünüz lakin içinizdeki fırtınayı gösteremezsiniz. Belki bir yararı olmayacağını düşündüğünüz için, belki daha fazla acı çekmemek için, belki de anlamayacaklarına, iletişim kuramayacağınıza inandığınız için.
Geçmişi düşündü uzun uzun. Gün tükenmez oldu, bütün sinirleri gerilim içindeydi. Düşünceler tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üstüne olanca gücü ile inerken odanın ortasında ayrıldı. Kapıya yöneldi, merdivenleri indi, sokak buz dışarısı ayazdı. Aldırmadı yürüdü yürüdü… Aradan geçen zaman asırlar kadar uzun bir zamandı. Akşam iş dönüşü kalabalığı ile eve döndü.
Yaşam döngüsünü kim durdurabilmiş ki diye düşündü. Gideni, geçen zamanı bir an bile geri getirmek olası mı?
Asırlardır sezdirmeden tekmil yaşamdan bir şeyler alıp götürmedi mi zaman?
Beklentilerimiz, hayallerimiz, gülüşlerimiz zaman içinde yok olmadı mı?
Bizlere kalan sadece onurlu bir bakış, dürüst bir yaşam, acıya isyan değil midir?
Lakin son demde gerçekçi olmak lazım geldiği belleklerimizde yerini almalı değil mi? Anılarımız ve gelecek umutlarımız olmasa, geriye ne kalırdı ki?
Anılarımızı unutmadan, umutlarımızı kaybetmeden yaşam oyununu bozmaya yeltenmeden direnmeliyiz artık.
Yaşam budur işte. Yaşam gerçeğini görmeliyiz ve en önemlisi zaman gerçeğini görmeliyiz. Unutmamak gerekir ki herkes evreni sığdıramaz yüreğine, herkes daha büyük yağmurlar içinde var olamaz. Kocaman bir yüreği, kocaman bir yaşamı yüreğinin süzgecinden geçiremez.
Ve çekip gitti yaşamdan, kayıverdi ansızın sonsuzluğa.
Hiç yorgunum demedi, hiç hastayım demedi, hiç yüzündeki gülümsemesini kaybetmedi, hiç kimseyi üzmedi bildiğim.
Yaşam ona çok şey öğretmişti. Acıyı da mutluluğu da görmüştü ahir ömründe.
Kol kanat germişti çocuklarına. İlkokulu üçe kadar okumuştu. Çocuklarını okutmuştu yıllarca, cahil kalmasınlar istemişti.
Çocukları ah çocukları.
Hasta yatağında solgun yüzünü görünce hüngür hüngür ağlayan çocukları. Onun her şeyi idi onlar. O yine ağlamayın diyebilmişti hasta yatağında.
Her gidiş zamansız derler ya. Onun gidişi yaşlı da olsa zamansızdı. Kabullenmek zor olacak hem de çok zor.
Hazin bir tören oldu Karşıyaka mezarlığında. Kalabalıktı mezarlık. Komşuları, akrabaları, çocuklarının iş arkadaşları yerlerini almışlardı sessizce. Soğuk aman vermiyordu. Eşi omzuna aldığı şalın varlığına rağmen üşüyordu, üşüdüğünün farkında bile değildi, kızarmış gözlerinde gözyaşları durmak bilmiyordu.
Çocukları, torunları orada idi. Uzaklarda olan akrabaları ve torunları gelmişlerdi mezarına bir avuç toprak atmak için. Ataya son görevi yapmak için.
Büyük oğlu kimseyi indirmedi kabrin içine. Ortanca ile yüklendiler. Bize düşer dedi onu kabre indirmek. Kalabalık bir yas, bozulmayan bir sükûnet yeriydi. Herkes duygulu bakışlarla bakıyordu olan bitenlere. Kıbleye çevirdi. Başındaki düğümü çözdü elleriyle büyük oğlu.
Arada bir ses çınladı. “Ahiret yolculuğudur oğul” diyordu yanındakine. Devam etti duyulur duyulmaz bir sesle:
“Sen hiç baba oldun mu oğul?
Çocuklarına kol kanat gerdin mi hiç?
Onları küçük yaşta kan uykusundan uyandırmaya kıyabildin mi?
Bir babanın gülümseyen bakışlarına hiç şahit oldun mu?
Hiç çaresizlik gözyaşı döktün mü oğul?”
Mekânın cennet olsun babacığım. Nurlar içinde uyu ebedi uykunda. Unutma ki seni özleyenler peşinde gelecekler bir gün yanına…
6 Şubat 2016 Cumartesi
İNSAN HAKLARININ GELDİĞİ NOKTA
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi insanın insana yaptıklarının
bir sonucu olarak yayınlanmıştır. Bildirgenin ilgili maddeleri incelendiğinde
bu daha iyi anlaşılacaktır.
Değişik coğrafyalarda yapılan katliamlar tarih
boyunca devam etmiştir. Modern silah araç gereçleri ile tek tek değil toplu
olarak insan yaşamına son verilmeye başladığında acı, zulüm, gözyaşı
katmerleşmiştir.
Basiretsiz yöneticilerin elinde bir yandan savaş
makineleri, diğer yandan doğa yapacağını yapmıştır.
İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikalıların Japonya'nın
Nagazaki ve Hiroşima kentlerine attıkları, insan dimağının kabul edemeyeceği
bombanın sonucunda bir anda yüz binlerce masum insan yaşamını yitirmiş, şehirler
ve çevresi harap olmuş, yaşanamayacak duruma gelmiş, yayılan radyasyon uzun
yıllar sakat doğumlara sebep olmuştur.
Avrupa'yı kasıp kavuran faşist Hitler rejiminin
saldırıları ile yine yüz binlerce insan yaşamını yitirmiş, gaz odalarında can
vermiş, fırınlarda yakılmıştır.
Bugün yaşanan çatışmalarda kitle imha silahlarının
kullanımının yasaklanması nedeni ile bu boyutta insan ölümleri gerçekleşmese
de, insanların bulundukları coğrafyada sorunsuz ve huzurlu yaşam istekleri
ellerinden alınmaktadır.
Afganistan, Irak, Suriye, Ruanda, Somali ilk akla
gelen ülkelerdir. Bu ülkelerde insanlar ölüm pahasına başka bölgelere ve
ülkelere göç etmektedir.
Yemen'de, Irak'ta, Suriye'de mezhep çatışmaları
ötekine zulme varan boyuta ulaşmıştır. Çareyi göç etmekte bulmuşlar. Göç
esnasında sığınmak istedikleri ülkeye giderken binlercesi yaşamını
kaybetmiştir. kaybetmektedir.
Bunu kayıtsızca seyreden ve çatışmalara son vermek
için yeterli çabayı sarf etmeyen ülkeler, silah satışlarında gelen milyarlarca
dolara ellerini ovuşturmakta kan ve gözyaşı ile nemalanmaktadır.
İnsanları birbirine düşman eden, silah satan, savaş
bölgelerindeki enerji kaynaklarını fütursuzca kullanan ülkelerin yayılmacı
politikaları emperyalizmin ne denli acımasız olduğunun göstergesi değil de ya
nedir.
Emperyalist ülkelerin kendinden olmayan diğerlerinde
insanları kutuplaştırması, birbirinden nefret etmesine çabalaması elbette
hedefi olan "böl, parçala, yönet" politikasına hizmet etmektedir.
Bu gerçekleri unutmamamız lazım. Ülkemizde oynanmak
istenen emperyalist oyunları boşa çıkarmanın yolu, emperyal isteklerin ayırdın
da olmamıza bağlıdır.
23 Ocak 2016 Cumartesi
ZULÜM
Kapitalist sistem rant ağırlıklıdır. Sermaye insan
yaşamından daha da değerlidir o sistemde. Yoksa bunca yoksul ve savunmasız
insanın bu denli yaşamını kaybetmesi mümkün mü?
Doğu toplumlarından batıya akan insan seli göçmen
olgusunu lügâtımıza çıkmamacasına yerleştirdi. Ege'de, Akdeniz'de umuda koşmakta
olanların cansız bedenleri kıyıya vuruyor.
Aslında kıyıya vuran kapitalizmin acımasızlığıdır.
Silah baronlarının vicdansızlığı dır.
Hegemonyacı zihniyetin dışa vurumudur.
Umutların umutsuzluğa dönüşmesi, onlarca insanın
ölümü göçmenleri yolundan döndüremiyor.
Peki niçin göçmenler ısrarlı bunca ölüme rağmen?
Bu sorunun cevabı oldukça basit.
Bulundukları ortamda, yaşadıkları coğrafyada
çektikleri acı, umarsızlık, yoksulluk, terör örgütlerinin yaptıkları akıl almaz
katliamlar. Sosyal medyada videosu yayınlanan ışid'in yaptığı katliamlar mide bulandırıcı. Bu acımasızlığa
maruz kalmaktansa bir umut batıya geçip kurtulmanın derdindeler.
Işid terör örgütünde debelenenlerin kadınlara ve
genç kızlara tecavüz etmeleri insanlığımızdan utanmamıza neden oluyor. Bu
vahşetin içinde kim yaşamak ister ki?
İnsanın insana yaptığı bu olaylar düşünüldüğünde Ege
ve Akdeniz'de dondurucu soğuğa aldırmadan yetersiz botlarla batıya geçmelerinin
nedeni daha da iyi anlaşılacaktır.
Lakin ölüm kusan makineler durmak bilmiyor. İnsanlığın
zorlu yaşam koşullarından kaçmak için umutları azalıyor.
Cehenneme çevrilmek istenen dünyamızda illa
öldürecekler, delikanlıları, çocukları, kadınları, yaşlıları.
Bunca zulüm uykularımızı bölüyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









