6 Ağustos 2020 Perşembe

YALNIZLIK KİMSESİZLİKTİR



Bir ara dikkatimi çekmişti. Deniyordu ki, "...yalnızlık umudumu kırıyor; yanımda birilerinin olması üzerimde ağırlık yapıyor... Beni mutlu eden yalnızca özgürlük, özgür olduğum düşüncesi."
Sarsıcı gerçeği çarpıcı şekilde verirken kendi duygusu içinde kaybolmak bu olsa gerek. Hem, "yalnızlık umudumu kırıyor" diyeceksin; hem de, "yanımda birilerinin olması üzerimde ağırlık yapıyor" düşüncesinde yitip gideceksin.
İşin özü yalnızlık aslında kimsesizliktir.
Kalbindeki fırtınan zerresini belli etmeden dik, sarsılmaz adımlarla yürüyememektir.
Her şeyi bildiğini sanırken aslında hiç bir şey bilmemek, başkasının yanında yük olduğunu düşünmek, bencillik ve kibirdir.
"Yalnızlık özgürlüktür..." düşüncesi farklı hayatların bağlandığı yaşam biçimi ve anlayışı olabilir.
Lakin, yalnızlık özgürlüktür doğru olmasına doğruda, ya yaşlılıkta yalnızlık nedir?
Bir tas suyu veren olmazsa, hastalığında elini tutan olmazsa?
Yalnızlığın ne demek olduğunu o zaman anlar insan.
Yazması çizmesi kolay gelir, lakin gerçekler çok farklıdır. Bu dünyada hiç bir Allahın kulu yalnız kalmasın. Ya evladının, ya da can yoldaşının yanında olsun.
Yaşam bir başkası istiyor diye hayatında değişiklik yapmak değildir. Sevdiklerinle yan yana nefes almak, toplum için iyi şeyler yapmaktır.
Yalnızlık düşüncesinin kendisi için önemli olduğunu düşünenlerin de elbette ki kendine göre bir gerekçesi vardır. Olmalı da. Yoksa sözcüklerin ve davranışların bir anlamı kalmaz. Çünkü, yalnızlık kimi zaman hayatımıza yön veren bir durum olsa da, yalnızlığı seçmenin de gerekçesi mutlaka vardır. Misal, çoğu insanın hayatında özel diyebileceği birinin olmaması. Mutlu ve huzurlu olmak için doğru insana rastlayamamış olması.
Yalnızlık özgürlüktür yada değildir.
Hayat yalnızken de, değilken de öğretici olmalıdır.
Yol haritasında bazen yalnızlık kendinizi tanımak, kendinizle ilgilenmek adına bir şans da olabilir.
Nietzsche'ye göre ise yalnızlık, "...kimine göre hasta kişinin kaçışıdır; kimine göre de, hasta kişilerden kaçıştır."
Kısacası yalnızlığın nedenleri de yorumları da çok farklıdır.
Yalnızlığın çok farklı nedenleri olsa da, tek başına kalmaktan uzak durmanın önemine inanıyorum. Hiç bir canlı tek başına hayatını uzun süre sürdürme olanağına sahip değildir. Yanındakilerin varlığıyla huzur bulmak, dönüp asla geriye bakmamak, olumsuzluklarla karşı karşıya gelmemek, başkalarının hayat anlayışı ve yaşam tarzına karışmamak... Kim neyse nedir...
Hayat insanı acizlik ve güçsüzlük sarmalına mahkum etmemeli. İnsan kendi gücünü anlamalı. Kabul görmek için şekilden şekile girmemeli. Gerçekleri göremiyorsan yalnız olsan ne olmasan ne.
Kimi insanların, çok uzun zamandır zihinlerini kurcalayan "yalnızlığın özgürlük olduğu" düşüncesi bağlamında biriken ve cevaplanması gereken soruların cevaplarını birleştirip  hayatına en doğru kararla devam etmesi gelecek için önemli bir adım olacaktır.


26 Temmuz 2020 Pazar

HER ŞEY BANA SENİ SÖYLÜYOR



Geçenlerde bir dostla konuşuyordum. Kızgındı. Dahası anlam veremediği bazı olumsuzluklara şaşıp kaldığını söylüyordu. Toplumsal gerçekler yerine “havadan sudan” yazılarla, konularla uğraşır olmuştuk ona göre.
Geçmişi,  geçmişte olan bitenleri hafızamızın dışına attığımızdan yakınmıştı.
Toplumsal hafızamızın zayıflığını bir kez daha tescil etmek ve geçmişte bu toplumun yaşadığı travmaları anlatmak yerine “ sıradan” yazılarla kendimizi avuttuğumuzu söyledi.
"Toplumun geleceği için her daim doğru düşünmek zorundayız. Doğruları ve gerçekleri söylemenin ötekileştirilmesi kabul edilemez. Çünkü insanlığın bugünkü konuma gelmesinde ki en büyük güç hatalar değil doğrulardır." demişti.
Neki, çoktandır unuttuğumuz yada görmezden geldiğimiz, kendimiz gibi düşünmeyene “söylediklerinize katılmıyorum, ancak bunları söyleme hakkınızı sonuna kadar savunuyorum” anlayışıdır.
Ancak, söz söyleme adına toplumun hassasiyetlerini göz ardı etmekte hiç kimsenin hakkı olmamalıdır.
İnsan önce kendisini değerli hissedecek ki çevresindeki varlıklara da yeterli değeri versin. Lakin, dünyada birçok insanın kendi varlığının bile farkında olduğundan kuşkuluyum. Çünkü bir insan heyecanı da, utancı, gururu, öfkeyi, çaresizliği de merak eder. Öğrenmeye heves eder.
"Her şey bana seni söylüyor," diyor Goethe.
Kısaca, eğer sen yeterince okumuyor, bilgi dağarcığını dolduramıyorsan.
Kendin olamıyorsan.
Beynimizin hücrelerinin resmini çeker gibi çoğu kez yaşananlara diğerinin gözlerinden bakarız. Farklı düşünmekten, doğruları sorgulamaktan kaçınırız. Kolay olanı seçeriz. Diğeri düşünsün, diğeri yapsın düşüncesindeyiz.
Unutmamak lazım. Farklı düşünenler, doğayı koruyan, saygı duyanlar, dolayısıyla insanlığın geleceğine saygı duyanlar da vardır.
"Amazon yerlilerinden genç avcı ilk çıktığı avın etini yemezmiş. Kırılgan bir fauna yaratmamak için de o hayvan türü avcıdan hep kaçarmış. Zaten bir hayvanı avcının karşısına çıkartmak için hangi hileler, ayartmalar kullanılırsa kullanılsın, doğa her daim kendi bildiğini okumuş, avcının karşısına çıkaracağı avı kendisi belirlemiştir."
İnsanoğlu bu süreçte kendisini doğanın dışına çekerek yaptığı bir çok şeyi doğanın karşısına birer kavram olarak koymuştur.
Sadece avcılık yapmakla kalmamış, gün gelmiş "insan insanın kurdu olmuştur." Yaşam alanlarını korumak, hakimiyet alanı oluşturmak, diğerini kendi çıkarları için kullanmak gibi çok değişik amaçlarla bir diğerinin yaşamına kast etmiştir.
Her daim kendine yontmuştur. Toplum demiş, kültür demiş, hak/hukuk demiş, tarih/edebiyat demiş, felsefe ve bilim demiş. Lakin demokrasi, evrensel kabul görmüş insan hakları, yaşam hakkı denince işine geleni yapmıştır.
Yaşadığım somut dünya ile kurgulamaya çalıştığım dünya arasında çok fark var. Caddelerde, sokak aralarında, anayollarda vızır vızır geçen arabalar ve korna sesleri. İşlerine bir an önce yetişme kaygısında olan insanların takım elbiseleri ve kravatları ile koşuşturmaları. Kimilerinin ellerinde ufak tefek tezgâhları ile bir an önce tezgâhlarını kurup “ gelll vatandaş...” diye bağırmanın dayanılmaz muzipliğini yaşamalarına şahit olurum. Soğuk havalarda üşüyen, ellerini ısıtmanın telaşı ile nefesinin sıcaklığına tutan ve üzerinde parkası olmayan öğrencilerin okul yolunda koşuşturmasına. Sırtında taşıyabileceğinden ağır çantası ile bir an önce okuluna kavuşmak ve sabahın ayazını dışarıda bırakmak için mücadele eden minik öğrencilere.
Metropollerde yaşam hem büyükler ve hem de öğrenciler için meşakkatlidir. Eviniz eğer varoşlarda ise koşuşturmanın soluksuzluğuna şahit olursunuz.
Gel gör ki toplumsal gerçekleri bire bir yaşamak için o toplumun bizzat içinde var olmak, toplumun hissettiklerini hissetmek gerekir.
Yaşam ne gariptir bazen. İnsanı, düşünmeye ve gözlem yapmaya itiyor ister istemez. Bir yandan dokununca açılıp kapanan kapılar ve bilgisayarla yönetilen dünya. Diğer yandan steril ortam dışında var olan gerçek yaşam.
Steril ortam dışında: İnsanlar soğuğa karşı bir sığınak olarak kullandıkları kafelerde ya da çay ocaklarında ısınmanın telaşındadırlar. Aralarında uyuşturucu bağımlılarına, açlara, evsizlere, sokak satıcılarına rastlamak şaşırtıcı değil.
Her gün bir yerlerde tekrarlanan bu sessiz trajedinin tanıkları olarak. Sanki hayat hep böyleymiş gibi, sanki her şey yolundaymış gibi ve zaten olması gereken de buymuş gibi üç maymunu oynamak nasıl bir duygudur bilinmez.
Yıllar öncesi öğretmenliğimin ilk yıllarında ve hatta ilk günlerinde doğunun kadim bir şehrinde yaşadıklarım hafızamın bir yerlerinde hiç uzaklaşmaz. Beyaz kâbus’un acımasızlığı ve rüzgârın bir şamar gibi insanların yüzüne vurması karşısındaki çaresizliği. O çaresizlik içinde küçük çay ocaklarında ısınmanın telaşı ile yanan sobanın etrafında yer almaya çalışan işsiz, yoksul, belki de cebinde çay parası olmayan; ancak sigarasından ciğerlerine çektiği dumanın verdiği keyifle etrafına onurlu ve güler yüzle bakan insanları anımsarım.
O yıllarda tanıdığım insanların ve çocuklarının bugün büyük şehirlerin varoşlarında sürdürdükleri yaşam koşullarını, sevdalarını, dostluklarını, sevgilerini, kahkahalarını, yoksulluklarını "erken açan erik çiçeği" anlatmalı.     

15 Temmuz 2020 Çarşamba

ANAM SANA EMANET


Hava bir sıcak bir başka gün kapalı.
Yağmur yağıyor.
Yağmur bazen kederlendirir beni oldum olası.
Bugünde bulutlar gökyüzünde maviliği kapatmış durumda.
Etrafta her gün var olan kalabalık azalmış.
Annelerinin elinde tutup cadde boyunca yürüyen çocuklar gözükmüyor.
Bu havalarda kendime yönelirim.
Düşünmeye başlarım.
Dünü ve bugünü.
Dün yaşadıklarımı, bugün yaşadıklarımı.
Düşüncelerimi sararmış bir yaprak gibi kuşatır keder.
Bugün de beni sararmış bir yaprak gibi kuşatmış durumda.
Yıllar öncesini düşünüyorum yine.
Geri dönüşü olmayan yaşanmışlıkları, çekilen acıları, çileleri, yoklukları, çaresizlikleri.
Anam ile babamın zorlu mücadelesini.
Şu an acı çekiyorum.
Kendimle zorlu bir savaştayım sanki.
Dünün, bugünün, yarının güzelliklerinden uzak bir yaşam öyküsü içinde savrulan anamı.
Yıllar önce karlı bir günün sabahında sonsuza uğurladığımız babamı düşünüyorum.
İçim acıyor.
Günler sabun gibi kayıyor elimizden.
Zamana yenik düşüyor yaşanmışlıklar.
Her giden günü geri getirmek imkansız.
Anam bugün bizleri kedere boğan hastalığının pençesinde ameliyat oldu.
Yaşlı o artık.
Ey Ankara, Anadolu'nun yürekli analarının kenti.
Anam sana emanet.
Sabırtaşlı o yiğit anaya iyi bak.
Üzme bizi.
Biliyorum üzmeyeceğini.
Biliyorum gülüşlerimizin boğulmasını engelleyeceğini.

10 Temmuz 2020 Cuma

KIZIM İÇERİYE GEL



İşlerini akıllarıyla yürütemeyenlerin tek çıkar yolu, ölçüsüz ve orantısız yürümeye çalışmaktır.
Sevgi ve saygıdan uzak bir çizgide vücut bulmaktır.
***
Yaşam yelpazesinin rüzgârında yer alan çaresiz o kadar çok insan var ki.
***

O gün yine güzel bir yaz günüydü.  Etrafta çöl rüzgârıyla savrulan ince kum taneciklerinin oluşturduğu küçük kum öbeklerinde sessizce küçük elleriyle şekiller çiziyor, oyun  oynuyordu.

Sonra bir ara yaşlı bir amcanın  evlerinin önünde arabasından indiğini gördü.
Umursamadı.
Oyununa devam etti.
Gökyüzünde kavurucu çöl sıcağını serinletecek tek bir bulut gözükmüyordu.
Bir süre daha dışarıda oyununa devam etti.
Ta ki babasının "kızım içeriye gel" sesini duyana kadar.
Kum öbeği üzerine çizdiği şekillere son bir bakış atarak sessizce yerinden kalkıp eve girdi. Babasının yanında o aksakallı adam vardı. Annesini aradı gözleri. Bulamadı. Sessizce babasının yanına gidip misafirin elini öptü. Kenara çekildi.
Babası, "bak kızım" dedi gözlerinin içine bakarak. "Seni bu adamla evlendireceğim. Artık onunla yaşayacaksın!"
Küçük kız babasının bu sözleri üzerine korkuyla bir adım geriye çekildi. Ağzından tek bir ses çıkmadı. Gözleri anasını aradı tekrardan. Fakat nafile. Hayır deyip diretmesine destek olacak kimse yoktu.
Küçük kız çaresizdi.
Gözlerine dolan iki damla yaşla babasına baktı sessizce.
Geri çekilip yan odaya geçti. Artık gözlerinde şiddetli yağmur damlaları gibi yaşlar boşanıyordu.
Yer Suudi Arabistan'da küçük bir kasabaydı.
Bir kız çocuğu, babası tarafından binlerce dolar karşılığı  yaşlı bir adamla evlendiriliyordu.
Dolarların insan yaşamını galebe çaldığı, yoksulluğun, çaresizliğin ve korkunun kirli ve dramatik bir tiyatral oyuna dönüştüğü bir kabullenişti bu.
Kadını satılacak bir meta olarak gören bir zihniyet.
Ve benzeri onlarca olay.
Hainliğin ve kalleşliğin egemen olduğu bir dünyada “babanın evlada ihaneti”.
Alacağı birkaç kuruş için bir canı, bir geleceği karartma bağnazlığı…
Sessizce olan bitene razı olma iç güdüsü…
Havada dram saklayan kum taneleri…
Baharda henüz ağacın dallarında filizlenmeye başlayan yaprakların koparılışı gibi hoyratça girişimler…
Yaşam nedir, gelecek nedir bilmeyen çocuklar…
Geri kalmışlığın prangalarının insan bedeni ile bütünleşmesi…
Yaşamın kıyısında ölümle sonlanan ya da çaresizlik ve yoksullukla zar zor devam eden yaşamlar…

25 Haziran 2020 Perşembe

KENDİN OLMAK

 



Yaşamın o ince çizgisinde, zikzaksız yürünülen yolun etkileyiciliği önemlidir...
O yolu izlemek, topraktan beslenmek, yağmurla süslenmek, güneşle nefeslenmek, kötüden uzaklaşmak, doğrudan yana olmak dünden bugüne her insanın başarabildiği, içine sindirebildiği bir durum olmamıştır...
Diğerinin başarısını içine sindiremeyen, çekemeyen, kendi başarısızlığına kılıf arayan, kibir abidesi, görgüsüz, üçkağıtçıların olduğu bir dünyada yaşıyoruz...
Bir başka deyişle, bazı insanlar, tüm coğrafyalarda, doğru olanı karalayarak, kendi karanlıklarını kamufle etmeyi bir seçenek olarak benimsemişlerdir...
Bu bağlamda, en doğru seçenek yanlışı görüp "kendin olmaktır"...

24 Haziran 2020 Çarşamba

ZOR YILLARDI


Tarih boyunca değişik coğrafyalarda toplumun izlediği yol çizgisinde yaşanan haksızlıklar ve insafsızlıklar vardır. Dolayısıyla, her insanın yaşamı boyunca iyi ya da kötü maruz kaldığı olaylar karşısındaki düşüncesi de yaşadıkları da farklıdır. İster istemez yaşanan haksızlıklar ve insafsızlıklar karşısında öfkelenenlerin yanı sıra öfkeye kapılmayanlar da vardır...
Aslında öfke yüreğe yüktür...
Yarar yerine zarar getirir...
Yaşanan sıkıntıları akılcı bir yaklaşımla ele almak ve çözüm üretmek en doğru seçenektir...
***
Gerek insani ilişkilerde, gerekse yaşanılan ortamda insanı çileden çıkaracak, öfkelendirecek durumlar yok diyemeyiz...
Hiç bir coğrafyada bunun önüne geçmek mümkün olmamıştır...
Her daim toplumda kabul gören, zikzaklar çizmeyen doğru bir çizgide, zorlukların ve haksızlıkların üstesinden gelip, öfke kıskacından kurtulmalıyız...
***
Yaşanan her öykü her olay bizler için birer derstir...
Önemli olan o dersi çıkarıp, yaşananların sebep ve sonuçlarını analiz etmektir...
***
Zor yaşam koşulları karşısında giderek tükenen, kahrolan, hep başkaları için yaşayıp, fedakârlık eden insanların da bir öyküsü vardır...
Pandeminin içine aldığı kafes ortamında çoğu kez, hafızamda yer etmiş, asla silinmesi mümkün olmayan çocukluğumda yaşadıklarımı, çekilen sıkıntı, çile ve acıları düşünürüm...
O yıllarda sahip oldukları bir kaç parça tarla ve bir kaç koyundan ibaret olan mal varlığıyla çocuklarını muhannete muhtaç etmeden yetiştirmenin gayreti ile olağanüstü bir çaba sarf eden ana ve babamın zorlu koşullara karşı verdikleri amansız mücadeleyi hatırlarım...
Onların çocukları için olağanüstü bir fedakârlık yaptıklarını şimdi daha iyi anlıyorum...
Gelir yetersizdi ama önemli değildi...
Kendilerinden önce atalarının izlediği yol çizgisinde alın teri ile ilerliyorlardı...
Anadolu'nun ücra bir köyünde taşıdıkları ağır yükle birlikte, doğru ve yanlışı, içten gelen deprem uğultusuna benzer öfkeyi, mavi gökyüzünün dinginliğine benzer sessizliği gülümseyerek kabulleniyorlardı...
Yaşadıkları coğrafyada var olmanın amansız mücadelesi, bozkırın ortasında, kimi zaman gün boyu bir damla suya muhtaç kurumuş dudaklarda kendini gösteriyor, kimi zamanda  derin vadi ve sarp dağ yamaçlarında , rüzgarın hiddetine karşı koymaya çalışıyorlardı...
Kısacası zor yıllardı...
Ama tek bir şikayete yer vermeden...
Yılgınlığa düşmeden...
Pes etmeden...
Umudunu yitirmeden, kaygıya teslim olmadan...
Her ikisi de çocuklarının geleceğinin kendileri gibi zor koşullara mahkum olmaması için çaba içindeydi...
***
Haksızlıklara uğrasalar da kendileri bir diğerine karşı insafsızlık içine asla düşmediler...
Başardılar...
Onlara minnet borçluyuz...
Bizleri topluma yararlı birer evlat olarak yetiştirdikleri için...

21 Haziran 2020 Pazar

GÖSTERİŞ YAPMAK İÇİN HER YERDELER


En değerli yıllarımı, gençliğimi, umutlarımı, geleceğimi yıllarca bu ülkenin en ücra köşesinden en kalabalık kentlerine uzanan bir yol çizgisinde, varlığını devam ettirmeye çalışan, hayata tutunmak için olağanüstü bir çaba gösteren insanların çocuklarının eğitimine adadım...
Onlarla birlikte güldüm, onlarla birlikte ağladım...
Dertlerine ortak olmaya çalıştım...
Geriye dönüp baktığımda, yaptıklarımla gurur duyuyorum...
Geleceğe umutla bakan çocukların eğitimlerini tamamlayıp birer meslek sahibi olmalarıyla da gurur duyuyorum...
Sürdürdüğüm görevin, aldığım eğitimin bir doğası gereği, şu ana dek haklarında hiç bir olumsuz düşünce taşımadığım bu insanların yaşam mücadelesine her daim olumlu baktım...
Kimsenin kötülüğünü düşünmedim...
Kimsenin aleyhine bir tek olumsuz söz söylemedim...
Bir eğitimci de zaten kötü söz söylemez...
İnsanların incinmesini istemez...
***
Lakin, son yıllarda yaşadığım megakentte karşılaştığım o denli olumsuzluklara, çıkar ilişkilerine şahit oluyorum ki...
Akıllı ve diğerine saygılı insanların yapmayacağı türden çıkar ve rant anlayışı toplumu sarmış durumda...
***
Çoğumuz kentlerde müstakil evler yerine çelik ve cam yığını, beton abidesi  apartman ve rezidanslarda oturuyoruz...
Herkes bilir...
Velev ki bir apartmanda, binanın tamamını ilgilendiren bir sorun varsa, o sorunun çözümü için el birliği ile çaba sarf edilir...
Var olan sorun giderilir...
Lakin, toplumda kimi insanların içinde bulunduğu cehalet artık Ağrı dağının karlı zirvesini aşmış durumda...
Sorun kendi oturduğu dairede değilse, ne desen ne yapsan da boş...
Odunum da odunum anlayışından bir gram değişme yok...
***
Tuhaflıklarıyla ün salmış bu insan takımıyla muhatap olmak, onlara gerçeği anlatmak hem gereksiz, hem de çok zor...
Şuna inanıyorum ki bu zihniyetteki insanların yaşam öyküleri ve biyografileri davranışlarına yansıyor...
İnsan hayretle, başkasının sorunu için umursamaz, ama kendi sorunu için çığırtkan olan bu insanların içinde debelendikleri aptalca davranışlarına bir anlam vermeye çalışıyor...
Hangi kategoriye koyacağına şaşırıyor...
***
Gösteriş yapmak için her yerdeler...
Rantçılık ve çıkar ilişkileri için her yerdeler...
Deyim yerindeyse yarım ekmek arası dönere tav olurlar...
Misal, kendi apartmanının önündeki çöp bidonunu gece yarısı sürükleyerek başkasının apartmanının önüne götüren bir zihniyetten ne beklenir...
Kendi çöpünü başkasının yaşam alanına döken insan takımından ne beklenir...
***
Yaşanan, yazacak o kadar çok olumsuz durum var ki...
Cehaleti ve çıkarcılığı yenmek kolay değil...
***
Ahmet Hamdi Tanpınar, "alim bazı şeyleri bilir cahil her şeyi."
Albert Einstein, "cehalet ne güzel lan her şeyi biliyorsun."
Desiderius Erasmus'un dediğine de kulak vermek  lazım, "ışık ver karanlık kendiliğinden dağılır."
***
Kısacası yaşam cehalete göre kurgulanamaz...
Popülist'in gerçeği bildiği halde onu kullanmaması kutsanamaz...
İnsan gibi insan, toplum şakşakçılığı veya dalkavukluk yapanlardan uzak durur...
Kendi menfaatleri için kullanılan, düşünmeden uygulayan,  sorgulamayanlar  ne yazık ki toplum yaşamında her daim kutsanmıştır...

11 Haziran 2020 Perşembe

KREDİ



Değerli bir arkadaş Facebook sayfasında, "nereye gitsem kredi aldım, krediye başvurdum muhabbeti, iyi de yarın ne ile ödeyeceksiniz" diye soruyor...
***
Sorulan soru doğru...
"Nasıl ödeyeceksiniz?"
Lakin, insanlar neden krediye başvurmak zorunda kalıyor?
Madalyonun her iki yüzünü düşünmek lazım...
Bir insan durup dururken banka kredisi alıp faiz ödemek istemez elbette ...
Mutlaka bir sebebi, bir nedeni vardır ...
***
Mecbur kredi kullanmak zorunda olan var...
Başını sokacağı, kiradan kurtulacağı bir evi banka kredisi ile alabiliyor...
Bununda ödenmesi elbette alana yük...
Lakin çaresi yok...
Bu her dönemde böyle olmuştur...
Bir de acil olmayan durumlarda kredi alan var...
Ali veli otomobil aldı ben niye almayım düşüncesi ile hareket eden zihniyet var...
Zamanında aldığı, borçlandığı kredi kartının borcunu bir türlü ödeyecek gücü olmayan, her ay faiz üstüne faiz ödeyen kesim var...
Vatandaşların bir kısmı markette on liralık alışveriş için dahi kredi kartını kullanıyor...
İşte bir de bu kesim kredi kartını kapatmak için kredi almak zorunda sanırım...
Ekonominin pandemi nedeni ile içinde bulunduğu çark yavaşladı...
Onbinlerce insan, ya işini kaybetti devletin verdiği 1177 TL yi alıyor ...
Ya da çalışğı özel şirkette maaşı düşürüldü...
Bu bağlamda hareket alanı daralan insanlar tek çare olarak banka kredisine yöneldi...
Temennimiz o ki, herkes aldığı kredi ile işini düzeltsin ve aldığı krediyi de rahat ödesin.
***
Lakin gereksiz harcamalara da yönelmemek lazım...
***
İstanbul sokaklarında, apartman diplerinde, köşe bucakta aylarca yerinden kıpırdamayan arabaların sayısı o kadar fazla ki...
***
Yahu kardeşim madem aldıysan yerinden kıpırdat da pas tutup çürümesin...

***
"Her evin önünde yerinden kıpırdamayıp öylece çile dolduran Hint fakirleri gibi arabalarımız da var nasılsa!"...


2 Haziran 2020 Salı

ÇALIŞANLARIN MAAŞLARINI İNDİRME YÖNTEMLERİ KONUŞULUYOR


Yıllarca ekonomi alanında yapılan yanlışlara ses çıkarmayanlar, sözde aydınlar ekonominin yalpalamadan yürümesi için yapılması gerekenleri günübirlik laf kalabalığı ile ötelediler...
İstihdam politikasının yetersizliği dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de işsizlik oranının artmasında en önemli etkenlerden biri durumuna geldi...
***
Yatırımların artmasında yerli ve yabancı yatırımcıların mevcut ülke ekonomilerine güven duyması gerekir...
İşsizliğin azalmasında yatırımların artması önemli bir etkendir...
Yeni iş yerleri, fabrikalar açılmadığı sürece çalışma yaşına gelen nüfusun  iş bulmada yaşanan sorunları giderek artacaktır...
Bir diğer olumsuz yaklaşım ise kalıcı bir yatırım yerine kısa vadede rant elde etme düşüncesidir...
Bu düşünceden vazgeçilmelidir...
İşsizliğin artmasında cumhuriyetin kazanımları olan tesislerin özeleştirilmesi de etkili olmuştur...
Ülkemiz tarım alanında yetiştirdiği ürünler ile kendi kendine yeten ülkelerden biri iken bugün çeşitli tarım ürünlerini dışarıdan  ithal etmek zorunda kalmaktadır...
Tarım ürünlerinin ithal edilmesi ülkemizde tarımın içinde bulunduğu sıkıntının bir sonucudur...
***
Pandemi ekonominin üzerine bir karabasan gibi çökmüş durumda...
Sadece ülkemizde değil diğer ülke  ekonomilerinde de etkisi görülüyor...
Pandemi nedeniyle işini kaybedenlerin sayısı her geçen gün artıyor...
Gelinen noktada bir kısım çalışanların aldıkları ücretlerin düşürülmesi yoluna gidilmesi de söz konusu...
"Türkiye Patronlar Platformu (TPP) Başkanı Ömer Faruk Başaran:  Dünyada ve Türkiye’de birçok insan işsiz kalacak. İşini muhafaza edenler ise daha düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalacaklar."  açıklaması ile bu gerçeği vurguladı.
Aynı haberin devamında, "Coronavirüsün faturası emekçilere kesilecek. Şu anda binlerce çalışan ücretsiz izne gönderilirken kalanlara da işsiz kalacağı tehdidi ile maaş indirme yöntemleri konuşuluyor. "
Ne yazık ki aldığım duyumlara göre  bir kısım özel sektör çalışlarının maaşları düşürülmüş durumda..
Bu sorunları daha da ağırlaştıracaktır...
Salgın ekonomide kapanması zor yaralar açtı...
İşini kaybedenlerin sayısına yenilerinin eklenmesine neden oldu...
Haberlerde öğrendiğimiz kadarıyla;
"Örneğin ABD’de işsizlik yardımı başvuruları, 41 milyona ulaştı...
 Fransa’da işsizlik yardımı başvuruları, nisan ayında yüzde 22, İngiltere’de ise yüzde 70 arttı...
Ulaşım ve otomotiv sektöründe dünya devleri, salgının indirdiği ağır darbe sonrasında işten çıkarmalara hız veriyor...
Renault, 15 bin kişiyi işten çıkarmayı planlıyor... "
Coronavirüs salgınının küresel ekonomideki olumsuz yansımalarını değerlendiren Türkiye Patronlar Platformu (TPP) ve Avrasya Sanayici ve İşadamları Derneği (ASİAD) Genel Başkanı Ömer Faruk Başaran, “Coronavirüs salgınının başlattığı daralma, 1930 buhranından sonraki en büyük daralma olacak”  açıklamasını yaptı...
Ekonomide mevcut sorunların giderilmesi ile işini kaybeden insanların bir an önce işine kavuşması bizlere düşen en büyük temennidir...