27 Şubat 2020 Perşembe

FIRÇADAKİ SON ŞİİR


Düş Batımı ve Bakıç Acısı romanlarının yazarı, değerli yazar Hanife Mert'in yazmakta olduğu ve sona yaklaştığı "Fırçadaki Son Şiir" adlı Orhan Veli biyografik romanından mini bir bölümü bloğumda paylaşıyorum. Kendisine başarılar diliyorum.
... 
Artık soğuk, karlı, tipili, yağmurlu kış mevsimi görevini tamamlamış bir memur gibi devir teslim yapmış ve görevi ilkbahara bırakmıştı. Havalar ısınmış, doğa canlanmış, güneş cömertçe yeryüzünü ısıtmaya ve ışıtmaya başlamıştı. Doğa gibi insanlar da, yeni güne uyanmış bebeğin saflığı, mahmurluğu, canlılığı, hareketliliği tadında karşılamıştı baharı. Kıpır kıpır içleri, umut doluydu. Zira yeni başlangıçlar, yeni umutlar doğururdu...
Orhan'da da benzer durumlar mevcuttu. Heyecanlı, umutlu, ve inançlıydı. Sıkıntıları olsa da çözeceğine yürekten inanıyordu. Yüreği sevgi doluydu, coşkuluydu...
Bir taraftan şefinden gelen ikazlar, bir taraftan Veli Bey ve Fatma Nigar Hanımın evlendirme çabaları, diğer yandan yayınlanan şiirleri ve gelen tepkilere rağmen inancını yitirmemişti. Öncelikle Fatma Nigar Hanımın, kısmen de Veli Bey'in, karabasan gibi üzerine çöken evlendirme konusundaki ısrarının yersiz olduğunu anlatmalıydı. Çünkü bu konu Orhan'ı rahatsız ediyordu.
" Evlenme konusu çok uzadı. Ben daha kendi arzularıma bile gem vuramayan biriyken, kendime bir ailenin sorumluluğunu nasıl yüklerim? Yok bu böyle olmayacak, annemle konuşup halletmem lazım gelecek" dedi iç sesi.
Sabah evden çıkacağı sırada Fatma Nigar Hanım Orhan'ı durdu:
-Orhancığım, güzel evladım ne oldu konuştuğumuz konu, düşündün mü? diye sordu.
Orhan bu soruyu bekliyordu."İşte tam zamanı"diye düşündü..
-Düşündüm... dedi sustu...
Fatma Nigar Hanım merak ve heyecanla baktı oğlunun yüzüne.
Orhan annesinin olumlu bir yanıt alacağı hissine kapılmasını engellemek için tekrar konuşmaya başladı:
-Bak anne seni çok severim bilirsin...
Fatma Nigar Hanım teyit edercesine başını öne arkaya doğru salladı.
-Bilmem mi evladım, elbet bilirim. Ben de seni çok severim. Teklifimi geri çevirmeyeceğini de bilirim dedi gülerek.
Orhan ciddiyetini bozmadan devam etti:
-Senin üzülmeni de istemem. Gel evlenme konusunu erteleyelim. Şundan emin ol ki adayın kim olduğunun önemi yok. Bu konuda bir fikrim olursa ilk sana söyleyeceğim, dedi.
Kapıya doğru yürüdü. Fatma Nigar Hanım Orhan'ın kesin tavrı karşısında öylece baka kaldı ardından. Artık bu girişimlerinin sonuç vermeyeceğini anlamış, kararı Orhan'a bırakmıştı.
Melih'in yokluğu, baharın gelişi ve şiire dair düşüncelerini harekete geçirememek sıkıntıya sokuyordu Orhan'ı. Kafasında sürekli şiiri, yapmak istediklerini ve sonucunu düşünüyordu. Zira düşünceler beynini esir almış gibiydi. Zihninde her kafadan bir ses çıkıyordu. Aslında şiire dair düşünceleri Oktay ve Melih'le yaptıkları zorlu tartışmalarının ardından son şeklini almıştı. Üçü de hem fikirdi. Ancak düşüncelerini eyleme geçiremedikleri için huzursuzdu. Ona göre eyleme dönüşmemiş düşünce etkisiz bir düşünceydi.
Onlar artık biliyordu ki Türk Edebiyatı'nda şiiri, anane şiiri olmaktan, şairanelikten kurtarmak gerekiyordu. Bunda hemfikirdiler. Şiir bir söz söyleme sanatı olduğuna göre sözü etkili kılan şey ona yüklenen anlamdır. Yani şiirde anlam önemlidir. Anane, şiiri nazım kuralları çerçevesinde muhafaza etmiştir. Nazımın belli başlı unsurları ise vezin ve kafiyedir. Kafiyeyi ilk insanlar ikinci satırın temini,yani hafızayı güçlendirmek amacıyla kullanmışlardır. Zamanla bu durum hoşlarına gitti ve bunu vezinle birlikte kullanmayı maharet saydılar. Bu haliyle şiir günlük konuşmadan tamamen farklı ve nisbi bir *garabet arz etmektedir.
İnsanları duygusallığa sevk eden ve belli bir kesime hitap eden sözcükleri; aruz- hece gibi ölçülerle; redif, kafiye, mısra gibi dayatmalarla ve ayrıca teşbih, teşhis, tecaülü arif gibi sanatlarla kurallara boğmaktan kurtarmak gerekiyordu. Sözcükler özgürleştirilmeli, duygular anlatılırken net ifadeler kullanılmalı. Şiir bir kesime değil, tüm halka mal edilmeli. Dağdaki çoban, şehirdeki memur, meyhanedeki sarhoş, sokaktaki satıcı, kerhanedeki hayat kadını, hapishanedeki kader mahkumu da şiire konu edilmeli. Onlar da şiir okuyabilmeli" düşüncesi geçiyordu zihninden. Orhan çocukluğundan kalma; alnından şıpır şıpır ter damlayan, avuçları nasırlı Çamur İhsanları, Çolak İsmail'leri, Karpuzcu Tahsin'leri hiç unutmamıştı...
Bu düşünceler eşliğinde kendini, PTT müdürlüğünün bulunduğu Evkaf Apartmanının önünde buldu. Vakit bir hayli geçmişti. İçeri girip girmeme konusunda kararsızdı. Yine asık suratlar, ceza zarfları ve nasihatler istemiyordu. Ani kararla içeri girdi. Düşünceleri gerçekleşmişti. Masasına geçti. Ağzı açılmamış ceza zarfları karşılamıştı. Onlara baktı hüzünlü... Sonra servis şefine baktı gülümseyerek. Şef gözlerini kaçırdı... "Yapacak bir şey yok. Tek çare..." diyordu düşünceleriyle. Orhan şefin masasına geldi:
-Ne yapmam gerekiyor şefim? diye sordu.
Mehmet Şef başını masadan kaldırdı. Gözlüklerinin üzerinden Orhan'a baktı.
-Olmuyor bu şekilde Orhan Bey... dedi. Orhan anlamıştı.Masasına geri döndü. Çekmeceden çıkardığı çizgisiz beyaz kağıda istifasının kabul edilmesi için gereğini arz ettiği ve altına adını soy adını yazıp imzaladığı kağıdı şefine verdi. Duygusal bir sahneydi yaşanan. Vedalaştıktan sonra oradan ayrıldı . İnanılır gibi değildi. Artık o tekrar işsiz kalmıştı. Annesine babasına ne diyecekti, diye düşünürken vazgeçti bu düşünceden. Artık olan olmuştu. Pişman değildi. Önüne bakmalıydı. Zira edebiyat adına, özellikle şiir adına yapacakları çok fazla şey vardı.
Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
...
diye başlayan dizeler geldi geçti zihninden.
*garabet: dil kurallarına ve genel kullanışa aykırı olan, yadırganan sözcük ve tümceler kullanma durumu.
Muhabbetle,
Hanife Mert.


13 Şubat 2020 Perşembe

CORONA VİRÜS



Geçen Aralık ayında tespit edilen corona virüs (covid-19) salgınında şu ana kadar hayatını kaybedenlerin sayısı 1389'a virüse yakalananların sayısı ise 60.329'a yükseldi. Bu sayı her geçen gün artmaktadır.
Hong Kong'da dünyaca ünlü, salgın hastalık uzmanı profesör Gabriel Leung, yeni tür corona virüs salgınının kontrol altına alınmaması halinde dünya nüfusunun %60'ını etkileyebileceğini söyledi.
Hal böyleyken
Sars, Ebola, Corona virüs ve benzeri salgınların yayılmasında etkili olan şey nedir sorusuna verilecek kısa cevap;
Gıda ürünleri cevabıdır.
Bu tür virüs salgınlarının Afrika ve Asya kaynaklı olması da insanların beslenme alışkanlıklarıyla, kısacası yedikleri gıda ürünleriyle yakından alakalıdır.
ABD dünyanın en güvenli gıda ürünlerine sahip olmakla övünen bir ülke.
Belki öyle, belki de değil.
Çünkü orada da her yıl insanlar gıda kaynaklı hastalığa yakalanıyor ve binlerce kişi hayatını kaybediyor.
Tarladan mutfağa, sudan mutfağa, yaban hayatından mutfağa tehlike her yerde.
Epidemiyoloğ'lar (salgın hastalıklar uzmanı), kontamine (bulaşmış)  gıdayla neden olduğu hastalıklar arasındaki esrarengiz bağı araştırmak için çaba sarf ediyor.
Suçlu yiyecekler mutfaklarda, restoranlarda, sokaklarda satılan gıda ürünlerinde, deniz ürünlerinde, yolcu gemilerinde, çiftliklerde, aile toplantılarında, pazar yerlerinde, eğlence merkezlerinde, huzurevlerinde, toplu taşım araçlarında, kalabalık meydanlarda, AVM'lerde kısacası insanların bulunduğu her yerde.
Özellikle çok genç ve çok yaşlılarda,
İnsanları zayıf düşüren ve öldüren hastalıklara,
Yaşamımızın en az tehlikeli etkinliklerinden biri olduğunu düşündüğümüz,
Yemek yemekten yakalandığımız gerçeği gün gibi ortada.
İlk bakışta insan yaşamının olmazsa olmaz temel bir unsuru olan,
Refah,
Güvenlik,
Ve hatta sevgiyle bütünleşmiş,
Gıdalarla,
Tehlikenin,
Yan yana olması
Gıda üretimi ve denetimi konusunda
Daha bir dikkatli olmamızı,
Tükettiğimiz besinlerin tehlikeli
Böcek ilaçları,
Kanserojenler,
Kimyasallar,
Zehirli metallerle  kirlendiğinin bilincinde olmamızın önemini bir kez daha kavramamız gerekir.

4 Şubat 2020 Salı

YALANLAR ÜZERİNE KURULU BİR YAŞAM



Vural Savaş'ın "Aşk, Şiir ve Müziğin Coşkusuyla" kitabındaki "İnsan hayatında en önemli şey aşk ve sanattır" yazısında, Yılmaz Karakoyunlu'nun 13 Mart 1998 tarihli " Günahların Gömülmesi "  başlıklı makalesinde yer alan ilginç bir bilgiye yer veriliyor.
"Arap dünyasında 'defnüzzünüp" denilen bir takiyye yöntemi vardır. Bu takiyyeyi Türkçeye 'günahların gömülmesi' diye çevirebiliriz. Günahkârlar kendilerini temize çıkartmak için bir meydanda toplanırlar. Yüksek sesle suçsuz olduklarını ve günahlarından kurtulmak istediklerini söylerler. Kendi elleriyle bir küçük çukur kazarlar. Buna 'fazilet çukuru' denir. Geçmişle ilgileri kalmadığını ve günahlarını fazilet çukuruna gömdüklerini haykırırlar. Birisi çukuru örter ve emaneti devralır. Böylece günahkârlar sanki bir suçları yokmuş gibi birdenbire arınmış olurlar..."
Ne güzel bir yaklaşım değil mi? Birilerine karşı hata yap, günah işle sonrada açtığın çukura günahlarını koy ve kurtul. Hayatın içinde yaşananları deşifre eden bir uygulama olsa gerek bu. Bu gelenek olasılıkla şimdilerde tamamen ortadan kalkmıştır. Lakin, geçmişten günümüze uzanan çizgide insanların yaptıklarından kurtulmak için çareler aradığını da gözler önüne sermektedir.
Elbette bu çare arayış herkes için söz konusu değildir.
Tarihi geçmiş incelendiğinde kendi çıkarı için diğerine yapılan zulümler, haksızlıklar, ötekileştirmeler, yalanlar üzerine kurulu bir yaşam inşa edildiği görülür. Ne yazık ki bugün bu yanlışlar devam etmektedir. Oysa ki, önemli olan insanlığın yaptığı hataları görüp bir kez daha tekrarlamaması, huzur ortamı içinde yaşamasıdır.
Tüm olumsuzluklarda, mağdur olanlar travmalar yaşamakta, diğeri ise içinde bulunduğu düşüş ve çürüme ile yüzleşmek ve itiraf etmekten  çok uzakta kendini ve yaptıklarını sorgulamaktan kaçınmaktadır.
İnsanlığa karşı yapılan adaletsizlikler geçmişten günümüze devam eden çıkarcılığın, cehaletin sonucudur. İnsan kolayca yargılamak, hüküm vermek ve hayatı böylece devam ettirmek ister. Oysa ki yargılama kolay bir şey olmamalı. Gerçeği bulmak için çaba sarf etmeli.
Dünyanın çeşitli bölgelerinde toplumlar sancılı günler geçiriyor.
Yaşanan sancıyı umuda, mutluluğa, güvene, hoşgörüye dönüştürmek için elden geleni yapmak gerekir. İkiyüzlülükten kurtulmak, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu iyi analiz etmek gerekir. Gerçekten insanlığın buna ihtiyacı var.

24 Ocak 2020 Cuma

SEN HİÇ BABA OLDUN MU OĞUL?



Hazanla birlikte yapraklar sararmaya, gazel olup dökülmeye başladı. Uzun süre yaşam döngüsü tekmil canlıya şekil vermeye devam etti. Ağır aksak geçen günler sonrasında havalar aniden soğudu. Soğuk ve ayaz başkentin semalarında demoklesin kılıcı gibi salınmakta. Puslu havada insanlar her zamankinden aceleci.
Parklar karla kaplı, yollar buz, sokaklar çamur deryası. Araba egzozlarından çıkan dumanlar, bacalardan çıkan kurumlar başkentin ufuklarında gezinmekte. Dışarı çıkmak ne mümkün. Buğulu camlardan gamlı yürekler dışarıyı seyretmekte. İnce kum gibi yağmakta olan kar, sokakları, caddeleri, çatıları beyaza bürüdü. Ağaç dalları kuş seslerine hasret.
Sessizce durduğu pencerenin önünde, dışarıyı iç sıkıntısı ile seyrederken yutkundu, acı acı gülümsedi. İsteksizce, fersiz bir şekilde arkasını pencereye döndü. İrade dışı atılan adımlarla odanın ortasına gelip durdu. Çaresizliğin hançerlediği adam, buruk bir hissiyatla, sessiz sessiz ağlamaktaydı.
Düşünceler yorgun zihnine kanlı bıçaklar gibi saplanıyor, tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üzerine olanca gücü ile iniyordu.
Sakalları intizamsız bir şekilde uzamış, yüzü her zamankinden solgun, alnında kabaran damarlar yüzündeki sıkıntıya eşlik ediyordu. Beklenmedik bir şekilde aldığı acı haber karşısında manen iflas etmişti. Hayat ne acımasız diye düşündü. Felek ne kadar kahpe, ne kadar zalim.
Umutsuz yaşanır mı hiç diye düşündü uzun uzun. Umut her daim yüreklerde olmalı dedi belli belirsiz duyulur duyulmaz bir sesle. Bir çiçek gibi bir sevda gibi açmalı umut, gözyaşları ile sulanmalı, gözyaşlarında hem acı vardır hem umut dedi yorgun bakışlarla.
Canından çok sevdiğinin yanında olmaması, göçüp gitmesi dünyadan umutları yok eder kimi zaman. Yüreğiniz katılır, ağlamak istersiniz ağlayamazsınız. Konuşmak istersiniz konuşamazsınız. Bakarsınız etrafınıza, görürsünüz lakin içinizdeki fırtınayı gösteremezsiniz. Belki bir yararı olmayacağını düşündüğünüz için, belki daha fazla acı çekmemek için, belki de anlamayacaklarına, iletişim kuramayacağınıza inandığınız için.
Geçmişi düşündü uzun uzun. Gün tükenmez oldu, bütün sinirleri gerilim içindeydi. Düşünceler tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üstüne olanca gücü ile inerken odanın ortasında ayrıldı. Kapıya yöneldi, merdivenleri indi, sokak buz dışarısı ayazdı. Aldırmadı yürüdü yürüdü… Aradan geçen zaman asırlar kadar uzun bir zamandı. Akşam iş dönüşü kalabalığı ile eve döndü.
Yaşam döngüsünü kim durdurabilmiş ki diye düşündü. Gideni, geçen zamanı bir an bile geri getirmek olası mı?
Asırlardır sezdirmeden tekmil yaşamdan bir şeyler alıp götürmedi mi zaman?
Beklentilerimiz, hayallerimiz, gülüşlerimiz zaman içinde yok olmadı mı?
Bizlere kalan sadece onurlu bir bakış, dürüst bir yaşam, acıya isyan değil midir?
Lakin son demde gerçekçi olmak lazım geldiği belleklerimizde yerini almalı değil mi? Anılarımız ve gelecek umutlarımız olmasa, geriye ne kalırdı ki?
Anılarımızı unutmadan, umutlarımızı kaybetmeden yaşam oyununu bozmaya yeltenmeden direnmeliyiz artık.
Yaşam budur işte. Yaşam gerçeğini görmeliyiz ve en önemlisi zaman gerçeğini görmeliyiz. Unutmamak gerekir ki herkes evreni sığdıramaz yüreğine, herkes daha büyük yağmurlar içinde var olamaz. Kocaman bir yüreği, kocaman bir yaşamı yüreğinin süzgecinden geçiremez.
Ve çekip gitti yaşamdan, kayıverdi ansızın sonsuzluğa.
Hiç yorgunum demedi, hiç hastayım demedi, hiç yüzündeki gülümsemesini kaybetmedi, hiç kimseyi üzmedi bildiğim.
Yaşam ona çok şey öğretmişti. Acıyı da mutluluğu da görmüştü ahir ömründe.
Kol kanat germişti çocuklarına. İlkokulu üçe kadar okumuştu. Çocuklarını okutmuştu yıllarca, cahil kalmasınlar istemişti.
Çocukları ah çocukları.
Hasta yatağında solgun yüzünü görünce hüngür hüngür ağlayan çocukları. Onun her şeyi idi onlar. O yine ağlamayın diyebilmişti hasta yatağında.
Her gidiş zamansız derler ya. Onun gidişi yaşlı da olsa zamansızdı. Kabullenmek zor olacak hem de çok zor.
Hazin bir tören oldu Karşıyaka mezarlığında. Kalabalıktı mezarlık. Komşuları, akrabaları, çocuklarının iş arkadaşları yerlerini almışlardı sessizce. Soğuk aman vermiyordu. Eşi omzuna aldığı şalın varlığına rağmen üşüyordu, üşüdüğünün farkında bile değildi, kızarmış gözlerinde gözyaşları durmak bilmiyordu.
Çocukları, torunları orada idi. Uzaklarda olan akrabaları ve torunları gelmişlerdi mezarına bir avuç toprak atmak için. Ataya son görevi yapmak için.
Büyük oğlu kimseyi indirmedi kabrin içine. Ortanca ile yüklendiler. Bize düşer dedi onu kabre indirmek. Kalabalık bir yas, bozulmayan bir sükûnet yeriydi. Herkes duygulu bakışlarla bakıyordu olan bitenlere. Kıbleye çevirdi. Başındaki düğümü çözdü elleriyle büyük oğlu.
Arada bir ses çınladı. “Ahiret yolculuğudur oğul” diyordu yanındakine. Devam etti duyulur duyulmaz bir sesle:
“Sen hiç baba oldun mu oğul?
Çocuklarına kol kanat gerdin mi hiç?
Onları küçük yaşta kan uykusundan uyandırmaya kıyabildin mi?
Bir babanın gülümseyen bakışlarına hiç şahit oldun mu?
Hiç çaresizlik gözyaşı döktün mü oğul?”
Mekânın cennet olsun babacığım. Nurlar içinde uyu ebedi uykunda. Unutma ki seni özleyenler peşinde gelecekler bir gün yanına…
H.Güzel


21 Ocak 2020 Salı

SU AKAR MECRASINI BULUR


Gözlerini ufka doğru gezdirdi.
Geniş araziye uzun uzun baktı.
Kasabayı düşündü.
İnsanlarını, gurbete gidenleri, kalanları.
Canlarını çoktan gurbete dağıttın dedi içinden.
Oysaki kimi canını adadı, kimi ömrünü.
Kiminin kahpe kurşunlarla damarlarında oluk oluk kan boşaldı toprağına, kiminin alnından ter.
Kimi kahpece ve onursuzca yaşadı, yaşamakta duvar diplerinde; kimisi çilesine sevdalandı, onursuzluk olsa da sokaklarında.
Berrak sulara hasretsin artık. Sırtını dayasan da kayalık yamaçlara.
Çiçekli dağın zirvesindeki özgürlüğe inat eteklerinde kalleşlik sarmaş dolaş olmuş.
Kasabadan gidenleri düşündü.
Aradan yıllar geçmişti.
Koskoca yıllar.
Gurbete çıkanlar gönüllerde hasretleri çoğalttı.
Yıllar Hasan’ı, Erdem’i, Ali’yi delikanlı yaparken, Ayşe’yi, Emine’yi on altısında, on yedisinde gözlerden kıskanılacak güzellikte genç kız yaptı.
Recep ne gurbeti tanımıştı ne de sılayı.
Tatmamıştı bir lezzeti lakin belayı görmüştü.
Kahvelere yöneldi.
Kahvenin önünde koca çınarın altında okey oynayanların yanına sandalye çekip gölgeliğe oturdu.
Delikanlılar okey oynuyordu.
Bunların arasında Altay’da vardı.
Eski arkadaşlarındandı Altay.
Ölümüne beraberlik sözü vermişler kan kardeşi olmuşlardı yıllar önce.
Okey oynayanlardan biride Altaydı.
Recep’i görünce kahveciye seslendi.
-Muzaffer amca demli bir çay yolla. Hoş geldin Recep, nerelerdesin sen, görünmüyorsun, dedi.
-Buralardayım Altay, işlerim vardı. Onlarla uğraştım. Kahvelere de bu ara pek çıkamadım, dedi çayını yudumlarken.
-Ne işin vardı. Hasat mevsimi değil, kendini eve kapatıp durma. Gel arada bir sohbet edelim.
-Bağların oraya gittim az önce.
-Bağlara mı?
-Evet, tarlaları bir dolaşmak istedim, diye cevap verdi Recep.
Okey oyunu bitmiş Altay Recep’in yanına sandalyesini çekmişti.
Can arkadaşının hüzünlü yüzünü görünce o da hüzünlendi. Derin bir nefes aldı. Oturduğu sandalyeden kalkıp elini Recep’e uzattı.
Dudaklarından yayılan tebessümle:
-Ben senden yanayım, senin yanındayım Recep. Allah da bizimle bir, bizden yana merak etme. Her şey düzelir. Bu günler, bu sıkıntılarda geçer.
Recep sıkıntılı konuştu.
Altay’ın yüzüne bakmadan, gözlerini kaçırarak:
-Budak domuzu yine olay çıkarmış. Veli’nin su hakkını almaya kalkışmış. Kasabanın belalısı oldu bu adam. Önüne gelene külhanbeylik yapıyor.
-Sıkma canını Recep. Su akar mecrasını bulur. İstiyorsan yoluna çıkalım. Lakin çekirge misali bir iki derken üçüncü sıçrayışta o da belasını bulur. Elini bulaştırma bence. Ekmeğine bak. İki çocuğunu düşün. Beş para etmez biri ile takışıp geleceğini heder etme. Lakin yok illa Budak’la kapışacağım dersen beni de yanına al. Ancak dediğim gibi kin tutmak yüreğe yüktür. Eden bulur meraklanma. Kimsenin ahı kimsede kalmaz.
Recep rahatlamıştı Altay’la konuşunca.
Ona sevgi ile baktı.
Yiğit delikanlı diye geçirdi içinden.
Bir o kadar da merhametli, insancıl.
Birer çay daha içtiler.
Gün öğleye yaklaşmıştı.
Recep Altay’dan müsaade isteyip eve yollandı.
Bir belaya bulaşmadığı için o da rahatlamıştı.
İyi ki şeytana uyup kavga yerine gitmemiş uzakta beklemişti.

GİDERSİN



"Dur diyecek " yoksa eğer...
Zaten
"Eyvallah" demeden de çekip gider insan
Yaşanmışlıkları unutarak hemde
Belki tam öğle vaktinde gidersin
Belki güneş ortalığı kavururken
Ya da karlı bir günde yüzünü yakarken keskin bir ayaz
Gideni seyreden varsa bir yerlerde
Ya da ılık rüzgarlar eserken gidersin.
Ve insan...
Yürümek için doğrulduğunda başladı gitmesi
Devam ediyor halen.
Bazen hüzünlü...
Bazen bir gülümsemeyle
Bazen düşler içinde uyandığında bir gece yarısı
Yüreğinin üstünde hissettiğinde ağır yükü.
Ellerin ceplerinde gidersin ,
Islak bir gök varken başının üzerinde
Sonra dön bak denize,
Yaşam ağaç dallarında büyürken
Rüzgarda kavrulurken nehir
Gidersin.
//___Hüseyin GÜZEL___//

17 Ocak 2020 Cuma

A MİLLİ BAYAN VOLEYBOL TAKIMININ BAŞARISI


Türkiye A Milli Bayan Voleybol Takımı, Almanya'yı yenerek Tokyo'da yapılacak olimpiyatlara katılma hakkını elde etti. Bu başarı milli gururumuzdur. Voleybolcu gençlerimizi kutlarım.

Lakin, genç kızlarımızın bu başarısından sonra Düzce Kaynaşlı belediye başkanı sosyal medyada şu paylaşımda bulunmuştu. "Allahu Teala'nın 'örtünün vücut hatlarınız belli olmasın' emrine karşı çıkarak, açılıp saçılacaksın, kendini teşhir edeceksin sonra da 'Tokyo'ya gidiyoruz' diye sevineceksin. Dünya şampiyonu olsan ne yazar..."

Bayan Voleybol takımı, Voleybol Federasyonunun belirlediği ve uluslararası müsabakalarda belirlenen kurallar çerçevesinde maçlara çıkmaktadır. Bir kere bunun bilincinde olmak lazım. Hangi Ortadoğu ülkesinde uluslararası kabul gören modern giysilerle müsabakalara çıkan bayan voleybol takımı var?
Bunu kadını dört duvar arasına sıkıştırıp sadece çocuk yetiştirmeleri gerektiğini düşünenlerin anlamasını beklemek zaten zordur.
O kızlarımız çağdaşlığın ve uygarlığın başarısını ortaya koydular. Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nde kadın erkek eşitliği vardır. Kadınlarımızı giyimlerinden dolayı öteleme anlayışı doğru bir yaklaşım değildir. Ne yani, maçlara şalvarla mı çıksınlar.
Bu ülkede her alanda gençlerimizin başarısının devamı için hep birlikte yapacağımız bir sürü iş varken bu yaklaşım haksızlıktır.
Bir olaya bakış açısını değiştirip, hayattaki tıkanıklıkları aşmak tek çaredir.
İnsan bazen duydukları, gördükleri karşısında yüzünde beliren acı bir tebessümle " bu kadar da olmaz" diye düşünüyor. Gel gör ki, anlayışsızlığın tavan yaptığı kesimlerde "değersizlik" duygusu devam ediyor.
Başkaları tarafından biçilmiş bir değere ait olmaktansa, gerçeğe ulaşmak, doğruyu bulmak için çaba sarf etmeli.
Hep diğerlerinin gözünden, sözlerinden kendini görüp neye layık olup olmadığını düşünmek yerine, kendi değerini ve yol haritasını bulmalı insan.
Suni gündemlerin etkisinden uzak durup, insanlarımızın ve gençlerimizin başarısından mutluluk duyup, onların tekrarlanacak başarılarına odaklanmalıyız.

24 Aralık 2019 Salı

ÇOCUK




Eşitlikmiş, adaletmiş
Özgürlükmüş
İnsan hakları, çocuk hakları imiş
Duydun mu sen çocuk?
Çocukluğunu yaşamadan
Yaşam derdine düşen
Oyun da değil kendini tarlada bulan
Sen değil misin çocuk?
Bir renk
Bir ışık
Bir hüzün
Bakışların umut mu düş mü bekler
Söylesene çocuk?

17 Aralık 2019 Salı

CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ


Facebook görsel konusunda google'yı  sollamış durumda deyim yerindeyse.
Yukarıdaki fotoğrafı bir arkadaşın sayfasındaki gönderiden aldım.
Şimdi fotoğrafa bakınca insan ne düşünüyor acaba?
Ne düşünmeli?
Erkek egemen toplumun durumu bu maalesef.
Kadının adı yok.
Esemesi okunmuyor.
Dört duvar arasına sıkıştırılmaya çalışılan bir insanın tepki vermesi kolay değil.
Saygı şart.
İnsan haklarını içselleştirmemiş olanların anasına dahi saygısı yok.
Ya da eşine yada akrabası kadına.
Bu fotoğraf tam bir ibretlik fotoğraf ne yazık ki.
Kadın bir toplumun atardamarıdır oysa ki.
Kadının saygı görmediği, önem verilmediği bir toplumda gelişme olur mu?
Geri kalmış üçüncü dünya ülkeleri ile Kuzey ülkelerini karşılaştırın.
Hangi ülkeler daha çok kadın haklarına önem veriyor ve hangi ülkeler daha gelişmiş durumda.
Toplumun eğitilmesi şart.
Ve en önemlisi insan haklarını kavrayıp benimsemesi şart.
Bu fotoğrafta kadına suç bulan kafalar ne yazık ki etraflıca düşünmesini de bilmiyor.
Durumu yeterince kavrayıp değerlendiremiyor demektir.
Yeniçağ Gazetesinde 17.12.2019 tarihinde yayınlanan bir haberde ise şu bilgiler veriliyor:
"Dünya Ekonomik Forumu'nun 2020 Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi'nde Türkiye'nin durumu dikkat çekici.
Türkiye, 153 ülke arasında 130. sırada yer alırken, 
kadınların ekonomiye katılımı ve fırsat eşitliği kategorisinde 136'ınci,
İş gücüne katılımda 135'inci,
Aynı işe eşit ücrette 106'ıncı,
Eğitim olanaklarına erişimde 113'üncü,
Sağlıkta 64'üncü,
Siyasi yaşamda temsilde 109'uncu sırada yer aldı.
Bölgesel sıralamada ise; Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki 19 ülke arasında İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Tunus'un ardından 5'inci sırada yer alıyor."


6 Aralık 2019 Cuma

CEREN ÖZDEMİR



20 Yaşında hayalleri olan, geleceğe umutla bakan bir genç kız. Ceren Özdemir.
Gözünü kırpmadan öldürmekten zevk alan bir katil tarafından katledildi. Ülkemizde her yıl her ay, neredeyse her gün bir yerlerde kadınlara şiddet uygulanıyor, katlediliyor.
Ceren gecenin bir saatinde yolda yürürken takibe alınıp evinin önünde kalbinden bıçaklanarak öldürüldü.
Katilin bahanesi de yok. Ceren, ne şort giydi, ne boşanmaya kalktı.
Katil, 3 yaşındayken dedesi tarafından yetimhaneye veriliyor. !8 yaşını tamamladığı 2002 yılında yetimhaneden ayrılıyor.
2005 yılına kadar hırsızlık ve benzeri suçları işliyor.
2005 yılında 13 yaşında bir çocuğu bıçaklayıp ağır yaralıyor.
Bıçaklanan çocuk 10 gün komada kalıyor, bir dizi ameliyat sonucu yaşama geri dönüyor.
Lakin, yaşadığı travma nedeniyle liseyi yarıda bırakıp eğitim hayatını sonlandırıyor. Katil, bu olayda 20 yıl hapis cezasına çarptırılıyor.
Bir sure sonra, iyi hal raporu ile açık infaz sistemine geçiriliyor. Katil burada firar edip Ceren'i katlediyor.
Üzüntümüz sonsuzdur.
Devlet bir katili açık cezaevine almamalı.
Bireyler için tehlike oluşturan bir caninin firar etmesi sonrasında kısa sürede yerinin tespit edilmesi ve toplumun bilgilendirilmesi gerekirdi.
İnsanlar gece sokaklarda yürümeye korkar hale geldi.
Kadınları katledenlere aldıkları cezalarda iyi hal indirimi yapılmasına da son verilmesi gerekir.
Kimse kimsenin yaşam hakkını bu şekilde elinden almamalı.
Adalet gereken caydırıcı cezaları vermeli.
Vermeli ki bir daha bu tür olaylara bu toplum şahit olmasın.  
Ceren'e Allah'tan rahmet diliyorum