Kimi zaman rengi gece
olur duyguların. Kurgulanmış yaşamlar, yaşanacaklar insan belleğinde bir
kaygıdır artık. Yaşam, gerçek yaşam; ya da bittiler, bitişler aslında
yazılamayacak kadar da acı doludur. Böyle acıları yazamazsınız, elinizden
gelmez, eliniz kolunuz kırılır. Söyleyemezsiniz diliniz lal olur.
Düşünemezsiniz, anlayamazsınız. Düşünmek ve anlamak ciddi bir deneyimdir çünkü.
O deneyimin gücünü hissedemeyenler savrulur gider yaşam çizgisinde amaçsızca.
6 Kasım 2012 Salı
5 Kasım 2012 Pazartesi
YAŞAM KOŞULLARI
Kurban bayramın ilk
günü eşim ve çocuklarımla öğleden sonra metrobüse binmiş; Bahçelievler’deki
evimizden Kartal’daki kayınpederin evine doğru yola çıkmıştık. Metrobüs tıklım
tıklımdı. Oturacak yer bulmayı bir taraf bırakın, ayakta duracak yer yoktu. Kan
ter içinde önce Zincirlikuyu’ya oradan aktarmayla Uzunçayır’a gitmiştik. Yollar
özel arabaların işgalindeydi. Ne çok araba var dedim kendi kendime. Arabası
olan arabasıyla gidiyordu gideceği yere. Bizim gibi olmayanlarda metrobüsle…
İstanbul yerleşimleri çok
geniş bir alana yayılmış durumda. Kilometrelerce yol gitmek ve geri dönmek
trafiğin karmaşalığında uzun zaman alıyor. O nedenle o gün akşam zorunlu olarak
kayınpederlerde kalmış, ancak ertesi gün eve dönebilmiştik. Ne dönüş ama. Bir
gün öncesinden daha kalabalıktı duraklar. Boğaz’ın her iki yakasında akraba
ziyaretine çıkmış insanların metrobüs duraklarında oluşturduğu kalabalık
metrobüse binmemizi zorlaştırıyordu.
Zor bela eve geldik.
Hava kararmıştı. Sokak lambalarının fersiz ışığı çoktan etrafı aydınlatır
olmuştu.
Apartmanın dış kapısı
açık kalmış olacak ki iç kapı zili çaldı uzun uzun. Kapıyı açtım. Karşımda
tanımadığım otuz yaşlarında, güçlü kuvvetli bir delikanlı duruyordu. Elinde dua
yazan kartlar vardı. Birini uzattı almam için. Ben almak istemedim ilk etapta.
Yüzüne verdiği acınası mimik hareketiyle:
“İyi akşamlar”
dedi.
“Abi alır mısınız”
diye elindeki kartlardan birini uzattı.
“Hayır”
dedim. Çünkü bu tür insanların sokaklarda da benzeri kartları sattıklarını daha
önce görmüştüm.
Yüzünü daha da
buruşturarak:
“Kız kardeşim ameliyat olacak”
dedi. Baktım kurtulamayacağım bir tane aldım parasını da verdim.
Yüzünde memnun bir
ifadeyle; “İyi akşamlar abi” diyerek gitti.
Şimdi ben bunu niye
anlattım. Günümüz Türkiye’sinde özellikle büyük metropollerde bu şekilde gelir
elde etmek için kapı kapı dolaşanlar olduğu gibi; gerçekten ihtiyacı olan
insanlarda yok değildi. Gerçek ihtiyaç sahiplerini diğerlerinden ayırmak
oldukça zordu. Delikanlı misal; vücudunda çalışmasını engelleyecek bir durum
olmamasına rağmen, geçinmek için bu yolu tercih etmişti. Yardım isteyenlerin
hangisi gerçekten yardıma muhtaç, hangisi değil ayırt etmek mümkün değil. Bu
durumda da insan gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaşamıyor doğal olarak. Şaşırıp
kalıyorsun ne yapacağına.
Bugünkü gazetede bir
haber dikkatimi çekti. Aslında bir değil iki haber dikkatimi çekti.
Haberin birinde “Türkiye
git gide yoksullaşıyor. Türkiye’de her yüz kişiden altmış üçü şiddetli
yoksulluk sınırında… Aldığı maaşla ev kirasını ve faturalarını güçlükle ödeyen
vatandaşlar, haftada sadece bir kez kırmızı et tüketiyor.” Bunu söyleyen ise Türkiye İstatistik Kurumu
(TUİK).
İhtimaldir ki bir kısmı
bunu da yapamıyor.
TUİK’e göre “Türkiye’de
maddi yoksunluk riski altında bulunan kişi sayısı 2011 yılında tam 45 milyon
238 bin kişi.” Bu sayı Türkiye
nüfusunun yüzde altmış üçüne denk geliyor.
Araştırmaya göre
vatandaşların;
“-Yüzde 87,5’i evden uzakta bir
haftalık tatil yapamıyor.
-Yüzde 58,8’i konut masraflarının
çok yük getirdiğini söylüyor. (Elektrik, su, doğalgaz
vs…)
-Yüzde 81,7’si yıpranmış ve eskimiş
mobilyalarını yenileme olanağına sahip değil.
-Yüzde 36,8’i evinin ısınma
ihtiyacını tam olarak karşılayamıyor.
-Yüzde 66’sı beklenmedik bir
harcamanın altında kalkamıyor. (Hastane masrafları
gibi)
-Yüzde 63,3’ü ise iki günde bir et,
balık ya da protein içeren yemek yeme olanağı bulamıyor.”
Bu rakamlar devletin
resmi kurumu TUİK’e ait.
İkinci haber ise “Türk
Hava Yolları’nda maaşlar uçuyor! Türk
Hava Yolları’nda(THY) çalışan bir genel müdür otuz bin lira, yardımcıları 26’şar
bin lira, başkanlar yirmibir’ er bin lira, yardımcıları (başkan
yardımcıları olacak ihtimal) onaltı’şar bin lira, müdürler ise aylık
oniki’şer bin lira alıyor.”
Türkiye’de yüz binlerce
vatandaşın asgari ücretle geçinmeye çalıştığı düşünülürse; ilgili rakamların
büyük meblağlar tuttuğu görülmektedir.
Ne diyelim. Kimisi kapı
kapı dolaşarak geçinmenin yolunu bulmuş, kimisi çöp toplayıp satarak, kimisi
asgari ücretle, kimisi sokak aralarında seyyar satıcılık yaparak, kimisi de binlerce
lirayla.
Yaşam koşulları zorlasa
da insanı, yepyeni bir güne başlamak yaşam sevincimiz olmalıdır. Ve sımsıkı
sarılmak sevdiklerimize. Yakınlarımıza, sevdiklerimize, tüm insanlığa en güzel
duygularla her yeni günün sağlıklı ve mutluluk getirmesini dilemek… Zaman
nehrinde savrulsak da; yaşamın anlamına sımsıkı sarılmak.
4 Kasım 2012 Pazar
YORGUN BEDENLER
Yol
göstermekte yorgun bedene
Sokak
lambasının solgun ışığı
Bir
kadın kucağında çocuğu, kimsesiz
Bir
düş
Bir
umut
Belki
ondan da ötesi
Bir
dilim ekmek beklediği.
Çocuk
kan ter içinde üşümekte
Örgülü
saçlarıyla bir kız çocuğu
Beş
altı yaşlarında kucağında annesinin,
Gözleri
yorgun
Elleri
büzüşmüş, ayağında bir çift terlik
Eskimiş.
Kadın çaresiz
Hasret
çocukluk günlerine, o da bir çocuk
Umuda
yolculuğun başlangıcında
On
altısında otuzunun yorgunluğunda.
04.11.2012
/H.Güzel
2 Kasım 2012 Cuma
GİTMELİ
Yağmurlu
bir gündü. Gri bulutlarda
Sokaklar
solgun yüzünü yıkamaktaydı.
Karanlıkta
uyuklayan evlerde
Ölen
aydınlığın matemi vardı.
Körelmişti
vicdanlar, nasırlaşmıştı yürekler
Unutmuşlardı
yaşamın deniz, ırmak, orman olduğunu.
İçlerinde
bir acı hissetmezlerdi heyhat!
Günlerimiz
azdı çok da uzun değildi
Yağmur
yağıyordu, sular dalgalı, sokaklar karanlıktı
Eserken
deniz yeli lodosa inat.
H.Güzel
/02.11.2012
31 Ekim 2012 Çarşamba
BİRLİKTE YAŞAMAK
Aldığım
notlar beni yanıltmıyorsa 2009 yılı Haziran ayıydı. Prof. Yılmaz Esmer’in “Radikalizm
ve Aşırıcılık” adlı araştırması o günlerde gündemdeki yerini almıştı.
Prof. Esmer’in ülkemiz genelinde yaptığı araştırma sonuçları toplumumuzun
içinde bulunduğu durumu ve üzerinde düşünülmesi gereken verileri ortaya
koymaktaydı.
İlgili
araştırmaya göre toplum “kızı şortla dolaşanı, içki içeni, oruç
tutmayanı, dindeist ya da ateist olanı, Hırıstiyanı, Yahudiyi, nikâhsız
yaşayanı” komşu olarak istemiyordu.
Ülkemizde
89 yıldır uygulanmakta olan cumhuriyete ve temel insan hak ve özgürlüklerine,
uluslar arası hukukun temel ilkelerine; lâiklik ilkesine, vicdan ve düşünce
hürriyetine, inanç özgürlüğüne uymayan bu ve benzeri düşüncelerin kabul görmesi
tek kelime ile “mahalle baskısı” bağlamında ele alınmalıdır.
Araştırma
sonuçlarını rakamlar bazında ele alacak olursak:
“-Benim
için din birinci sırada gelmektedir diyenlerin sayısı yüzde 62…
-Lâikliği
birinci sıraya koyanlar yüzde 16…
-Önceliğinin
demokrasi olduğunu belirtenler yüzde 13…
-Etnik
kimliği olduğunu söyleyenler yüzde 5…
-Yeterli
bir gelirin kendisi için ilk sırada geldiği yanıtını verenler yüzde 4…
-Çocuklar
için Kuran kursları açılmasını isteyenler yüzde 75…
-Dünyayı
anlayabilmek için din kitaplarının önemli olduğunu düşünenler yüzde 56…
-Dünyayı
anlayabilmek için bilimin önemli olduğunu düşünenler yüzde 44…”
Toplum
olarak hoşgörü ve karşılıklı saygıya en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemden
geçiyoruz. Her şartta insanlar demokrasinin gereği olarak yaşamını sorunsuzca
devam ettirebilmelidir. Prof. Esmer’in
araştırması hem toplumun muhafazakârlaştığını hem de başkalarının inanç ve
yaşam tarzına hoş görüyle bakılmadığını göstermektedir.
Oysaki
ülkemiz barındırdığı farklı inanç ve düşüncedeki insanlarla bir mozaiktir.
Farklılıklarımız zenginliğimiz olmalıdır.
Çeşitli
ülkelerdeki bağnaz uygulamalara zaman zaman şahit oluyoruz. Örneğin
Afganistan’daki kız çocuklarının ve kadınların Taliban uygulamalarına maruz
kalması insanın yüreğini burkuyor. Dövülen, horlanan, yüzlerine kezzap atılıp
yakılan, kurşunlanan, küçük yaşta babası yaşındaki adamlarla zorla evlendirilenlerin
kaderlerine lanet okuyoruz.
Afganistan
benzeri ülkelerde lâiklik ilkesinin ve demokrasi uygulamalarının olmaması temel
insan hakları kavramlarının yok sayılmasını ve uygulamada dikkate alınmamasına
neden olmaktadır. Bu ise insan haklarının ihlal edilmesi anlamına gelmektedir.
Lâiklik
ilkesi “din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması” demektir. Yani
bu ilke dinin devlet işlerine girmesine izin vermez. Yıllarca lâiklik ilkesinin
gereklerine göre yaşadık. Lâiklik ilkesinin getirdiği çağdaş ve demokratik
anlayışla bugünlere geldik. Geri kalmışlıktan kurtulduk, çağdaş batı
medeniyetini ve aydınlanmayı hedef aldık. İran’da ki molla rejimi benzeri
uygulamalara ülkemizde rastlanmadı. Afganistan’da ki Taliban anlayışı ülkemizde
filizlenmeye olanak bulamadı. Kadınlara yönelik ayrımcılığa rastlanmadı.
Kadınlara eşit haklar verildi.
Lâiklik
ilkesi insanların dini inançlarını rahatça yerine getirmelerine olanak sağlayan
bir ilkedir. İnsanların dini inançlarını rahatça yerine getirmelerine olanak
sağlamıştır.
Bu
ilkeyi ve cumhuriyeti Mustafa Kemal Atatürk’e borçluyuz. Son zamanlarda
Atatürk’e karşı başlatılan olumsuz kampanyanın karşısında olmalıyız. Atatürk
ilke ve devrimlerine sahip çıkmalıyız.
Oturduğum
mahallenin kalabalık cadde ve sokaklarında Türkiye’nin tüm bölgelerinden gelen
ve hatta başka ülkelerden gelen insanların birbiriyle kaynaştığını görmek
şaşırtıcı değil. Başı örtülü kadınlarımıza, çarşaflı kadınlarımıza rastlandığı
gibi; modern kılık kıyafete uygun giyinenlere de rastlanmaktadır.
Önemli
olan diğerinin giyim ve yaşam biçimine karışmamak, birlikte yaşamaya devam
etmektir.
30 Ekim 2012 Salı
28 Ekim 2012 Pazar
BİR BAYRAM GÜNÜNDE YAŞADIKLARIM
Heybeliada'da 'gün batımı' çok şey anlatmıyor mu?
Bayramın ikinci günüydü. Daha önceden
İzmir’den gelecek olan halakızı ile eşi Nevzat’ın geldiklerini telefonla
öğrendikten sonra bulundukları adresi alıp eşimle birlikte yola koyulduk.
Nevzat Ramazan bayramı sonrasında çatıda anten direğini düzeltirken apartman
boşluğuna düşüp ölen kardeşinin mevlidi nedeniyle İstanbul’daydı. Görüşmeyeli
sanırım yedi sekiz yıl olmuştu. En son Aydın’a geldiklerinde görüşmüştük.
Nevzat cana yakın, hoşgörülü yanı ağır
basan bir insan. Yanlarına gittiğimizde mevlit çoktan bitmiş, mevlide
katılanlar apartmanın önünde dağılmaya başlamışlardı. Apartmanın önüne gidince
adeta şoke oldum. Çünkü çocukluğumun birlikte geçtiği arkadaşlarımın bir kısmı
da oradaydı. Duygusal anlar yaşandı.
Diğer bir halamın oğlu Metin’in hasta
olduğunu söyledi Nevzat ve halamın kızı. Nevzat’ın arabası ile Metin’in Güngören’deki
evine gittik. Ziyarette Almanya’da yaşayan Dursun amcam da vardı. Pek sık
görüşmediğim, dahası yıllarca görüşmediğim ve artık benim için bir yabancı olan
amcamın varlığı beni pek de alakadar etmemişti doğrusu.
Metin Güngören’in dar sokaklarında
birbirine adeta yapışık olan apartmanlardan birinin ikinci katındaki evinde
oturuyordu. Öğretmen olan kardeşi de bizimle birlikte gelmişti. Metin
hastalığının verdiği çaresizlikle konuşuyordu. Onu öyle hasta ve çaresiz
görünce içim burkuldu. Ağlamamak için kendimi sıktıkça sıktım. Acımı içime
akıttım. Metin’in yanında ona daha da acı verecek duygusal anlar yaşatmamak
için kendimi tuttum.
Dağ
gibi adamı hastalık kısa zamanda esir almış, adeta eritmişti. Metin’in ellerini
avuçlarımın içine aldım bir süre. Havanın soğuk olmamasına rağmen o eller adeta
buz kesiyordu. Metin’e “üşüyorsun” dedim. Gözlerinin fersiz bakışlarıyla ağır ağır
cevap verdi. “Evet, üşüyorum. Bugün aslında çok iyiyim. Bazen üşüme titremeye
dönüşüyor” dedi. Bir kez daha çaresizliğin acımasız yüzüne şahit oldum.
Ne
zormuş hasta birinin yanında ağlayamamak, gülememek, doyasıya konuşup hasret
giderememek. Bunu bir kez daha anladım.
Metin’in
yanında ayrıldıktan sonra Nevzat beni ve eşimi eve bıraktı. Akşam İzmir’e doğru
yola çıkacaklarını söyledi. Fazla zamanının olmadığını söyleyince de eve
gidelim ısrarımı bırakmak zorunda kaldım. Lakin hem oğlumu hem de kızımı görmek
istediğini söyleyen halakızını kırmayıp çocuklar aşağıya indiler. Sonrasında
homurdanan motor sesi alıp onları götürdü. Arkalarında el sallayıp
bakakalmıştık.
Yoğun
hüzün ve hasretlik duygularının bedenimi saran sıcaklığı henüz geçmemişken;
internette konuştuğum bir arkadaş moralimin iyice bozulmasına neden oldu.
“Artık
yeter” hocam diyordu. “İnan bıktırdılar beni. Akrabanın böylesi olmaz olsun.
Dedikodunun, insanları birbirine düşürmenin, birinin arkasında konuşmanın
böylesi ne görülmüş ne de duyulmuş şey” diye isyan ediyordu.
“Sakin
ol. Neler oluyor anlat bir hele” dedim.
“Nesini
anlatıyım ki hocam” dedi. “Babam vefat ettikten sonra annem evlerinde yalnız
yaşamaya devam etti. Kardeşlerimin ve benim tüm ısrarlarımıza rağmen yanımıza
gelmek istemedi. ‘Ben böyle rahatım. Evimde istediğim zaman yatıyor, istediğim
zaman kalkıyorum’, sizlerin yanında rahat edemem.”
“İyi
de bunda üzülecek ne var ki?”
“Mesele
bildiğin gibi değil hocam. Annem arada sırada yanımıza geliyordu. Israrlarımıza
dayanamayıp iki üç gün yanımızda kalıyordu. Tek başına sıkılmasın diye sıklıkla
ya yanına gidiyor ya da telefonla konuşuyorduk zaten. Onun yalnız kalması
aslında bizleri üzüyordu. Lakin yapacak şeyimizde yoktu. Yanımızda kaldığı
sürede sıklıkla mızmızlanıyor, yapılan işlere gereksiz yere karışıyor, sorun
çıkarmanın ve bir an önce evine gitmenin yollarını arıyordu.”
“Sonra?”
“Bayram
günü annemi arayıp bayramını kutladım. İşlerim nedeniyle uzakta olduğum için
yanına gidememiştim. Kendisiyle konuşup hal hatır sormak, dertleşmek istedim.
Telefon açıp hatırımı sormadı demesin diye epeyce konuştum. Bir ara konuşmanın
bir yerinde bacısının kızının aradığını söyledi. Bende ne güzel işte bak arayan
soranın çok diye güldüm. ‘Bacımın kızı benim yalnız kalmamın nedenini sordu’
dedi bana. Sen ne cevap verdin deyince ‘ne cevap vereceğim beni çocuklarım
istemiyor dedim’ dedi. Bacısının kızı da ayıp ayıp niye seni yalnız bırakıyorlar
diye annemi iyice doldurmuş.”
Arkadaşı
“hata üstüne hata desene diye” teskin etmeye çalıştım. Lakin o barut fıçısıydı
bir kere. Tüm ısrarlarıma rağmen siniri bir türlü geçmiyordu.
“Teyzemin
kızını aradım “dedi bana.
“Neden
aradın peki?”
“Yaptıklarının
doğru olmadığını, yanlış bilgilerle hareket ettiğini söylemek için” dedi.
“Ne
dedin peki ona?”
“Bayram
nedeniyle annemi aramışsın sağ ol. Lakin yalnız yaşaması konusunda kimsenin
suçu yok. Meseleyi tam olarak bilmiyorsun. Bir kere annem hangi çocuğunun
yanına gitse sorun çıkarıyor. Azami üç gün. Sonrası malum. Evinde oturması daha
doğru bu durumda. ‘Sana gelince bu yaştan sonra bilip bilmeden kimsenin işine
karışma’. Yaşının gereğini yapıp büyüklük yapsa, herhalde kimse yalnız
kalmasına razı olmaz. O evinde rahat. Bildiğim kadarıyla abim ve diğer
kardeşlerim ilgileniyorlar. İhtiyaçlarını gideriyorlar, telefonla sık sık
arıyorlar. Ben de her gün telefonla arıyorum… Senin işin iç yüzünü bilip
bilmeden ‘ayıp değil mi seni neden yalnız bırakıyorlar’ deyip hem annemi
doldurman hem de çocuklarını zan altında bırakman doğru değil. Hiç kimse
anasını tek başına bırakmaz. Nedenini sorgulaman lazım. Acaba çocuklarının
yanında neden durmuyor diye. Neyse sen Almanya’da yaşıyorsun. Burada insanları
birbirine düşürmeye kalkma. Bir gün olur söylediklerinden utanır, pişman
olursun. İnsan sorunun nedenini bilip bilmeden kimseye laf etmemeli değil mi?
Annen yıllar önce ‘kansere’ yakalanıp öldü. Hiç kimse çıkıp da ‘ananı kanser
ettin’ diyor mu? Hastalık bu. Anneminkisi de huzursuzluk yapmak… Uzak dur
bizden.”
“Peki,
ne cevap verdi?”
“Bence
sen bilir bilmez bana çok ayıp ediyorsun. İnan ki şaşkınlıktan başka bir şey
gelmiyor elimden…”
“Sen
ne dedin bu cevap üzerine?”
“Ben,
bana söyleneni diyorum. Neyi bilip bilmiyorum ben? Aslında sizin bilip bilmeden
laf etmeniz zoruma gidiyor. Uzaktan kaval çalmak kolay derler. Seninkisi de o
hesap. İster inan ister inanma ‘doluya koyuyoruz boşalmıyor, boşa koyuyoruz
dolmuyor’ hesabı bizde şaşkınız. Ne yapmalı bu durumda söyler misin? Dahası
unutkanlık başladı onda. Beş dakika önce söylediğini beş dakika sonra ‘ben mi
dedim ki’ diye unutuyor. Defalarca yalnız kalma dedik. Yanımıza almak istedik.
O ‘ben evimde rahatım’ diyip direniyor. Gelse o evin masrafına ne gerek var
oysa. Keyfine bak, rahat ol sen. Yalnızlık bizim değil kendisinin seçimi. Çok
istiyorsan yanına al. Üç gün sonra ağlama yalnız…”
“Sonuç?”
“Hocam
verdiği cevap iyice sinirlerimi alt üst etmeye yaradı. Kadın Nuh diyor
Peygamber demiyor. Bildiğinden şaşmıyor.”
“Nasıl
yani?”
“Bence
sen birde kendine sor. Bu kadar eleştirme hakkını neden kendinde
görüyorsun?...”
“Başkalarının
işine karışma. Gerçeği bilip bilmeden konuşma. Söylediklerim hakaret değil.
Gerçeği sana anlatmaya çalışıyorum. İster anla ister anlama. Fakat durum
söylediğim gibi. Kaldı ki sen anneme ‘ayıp ayıp seni neden yalnız bırakıyorlar’
dedin mi demedin mi? Eğer söylediysen ben söylediklerimde haklıyım. Yok,
‘söylemedim’ diyorsan bende söylediklerimin hata olduğunu kabul edeyim.”
“Ben
konuştuklarımı protokol(?) etmiyorum bir. İkincisi de iki insan arasında geçen
sadece o kişileri ilgilendirir. Kimseye hesap vermem gerekmez. Konuyu da burada
bitiriyorum…”
“Kırk
senedir Almanya’dasın. Bizlerden uzak durdun ne kaybettin? Hiçbir şey. Bundan
sonra da uzak dursan hiçbir kaybın olmayacak. Bizi rahat bırak. İnsanları
birbirine düşürücü laflar etme. Senin nasıl yaşadığın konusuna kimse karışıyor
mu? Yok. O zaman sen de bizlerin yaşamına karışma. Kaldı ki teyzenin beş çocuğu
var. Haydi diyelim ikisi yanına almıyor. Ya diğerleri? Demek ki mesele senin
düşündüğün gibi değil. Anlaşılan senin canın sıkılıyor! Eğlenecek, dedi kodu
edecek başka birilerini bul.”
“Mesele
anlaşılıyor. Lakin bunu bu kadar dert edinecek ne var ki? Kendini boşuna
üzmüşsün. İnsanlar maalesef böyledir. Sıklıkla başkalarını birbirine düşürmenin
telaşındadırlar. Kimileri laf üretmeyi sever. Çekememezlik, vurdumduymazlık,
aymazlık, eğitimsizlik, ahlaki anlayışın zayıflığı, saygısızlık… Ne dersen de.
Kimilerinin pek aldırmadığı kavramlardır.”
“Hocam
biliyorum bilmesine de yapılanlar zoruma gidiyor.”
İşte
böyle. Güzel başlayan, Metin’in hasta yüzünü görünce yerini hüzün ve acıya
bırakan günün akşamında bir arkadaşın acısını ve isyanını da böylece dinlemek
durumunda kaldım. Yaşananlar ne acı diye düşündüm. Boşuna dememişler “akraba
bazen ‘akrep’ gibidir diye”.
Başkalarına
hesap vermek bir yana asıl önemlisi; insanın kendi kendisiyle hesaplaşıp
uzlaşmasıdır. Birilerini kısa ya da uzun vadelerle inandırmak, kandırmak neye
yarar ki? Önemli olan sorumluluğun yerine getirilip getirilmemesidir. İnsan kendi
vicdanına ve kişilik bütünlüğüne saygı duymalı, ona göre hareket etmelidir.
Doğru olanı, iyi olanı yapabiliyor muyuz? Önemli olan da bu değil mi? Başkalar
hakkında gereksiz yere söz söylemek doğru değildir.
İnsan
düşünüyor aslında. Neden insan bir diğerine düşmanca davranır? Niçin yalanlar,
yanlışlar yaşamı sarıp sarmalayan özellikler oldu? İnsanlar neyin peşindeler?
İnsani değerlerimiz nerede? Başkalarını suçlamak bir yaşam biçimi midir? Ya da
bu mudur yaşamak?
20 Ekim 2012 Cumartesi
Diyarbakır Ya da İstanbul Hiç Fark etmiyor
Ekim
güneşinin gri bulutlar arasında yüzünü aralıklarla gösterdiği bir günde
Kalabalığa karıştım. Gürültüden uzak soluklanacağım bir yer aradım. Lakin
aldanmıştım. Etrafta ne çocuk seslerinin yankılanacağı boş bir alan ne de park
vardı. İnsan seli alabildiğine bunaltıcıydı. Araba egzozlarından çıkan duman ve
korna sesleri günü tamamlıyordu.
Etrafta
ne yaşlıların oturup dinleneceği bir alan ne de kuşların korkusuzca konup
kalkacakları bir ağaçlık yer vardı. En sevdiğim mekânlardı oralar çünkü. Okuyacağım
gazeteye ulaşmak için caddede epeyce yürümem gerekiyordu. Kulakları tırmalayan
gürültüye aldırmaksızın vitrinlerin çekiciliği eşliğinde gazeteciye ulaştım.
Gazetemi
aldım. Türkiye içinde birçok farklı kültürü barındıran bir hazine diye düşündüm.
Büyük şehrin taşı toprağı altın diye çeşitli bölgelerden kopup gelen insanların
karmaşası karşısında şaşırmamak elde değildi.
İş yerlerini
sarıp sarmalayan sokak aralarında biriken çöp yığınlarını karıştıran kavruk
yüzlü, üstü başı kir pas içinde insanları daha sık görür olmuştum. Çoğu genç
olan bu çöp toplayıcılarının aralarında yaşlı olanlara ve hatta kadınlara da
rastlamak şaşırtıcı değildi artık.
Köyünden,
kasabasından, yöresinden kopup gelen bu insanları gördükçe ülkenin içinde
bulunduğu işsizlik, yoksulluk ve çaresizlik sorununu düşünmemek elde değildi.
İstatistiklerin açıkladığı rakamların çok üstünde bir işsizlik kent
sokaklarında yerini almış mıydı?
Velev
ki durum bu. Velev ki bu insanlar bir şekilde köyünden, toprağından iş ve aş
bulma umuduyla kopup geldiler. Sosyal devlet anlayışı çerçevesinde bu insanlara
olabildiğince iş ve aş olanağı sağlamak gerekmez mi?
Suriye
iç savaşından kopup gelen on binlerce insana verilen hizmet, Somali de açlıkla
mücadele eden insanlara verilen yardımlar insani açıdan gerekliyken; kendi
insanımızın içinde bulunduğu ekonomik çıkmazdan kurtulması için verilecek
mücadelede o kadar gerekli değil midir?
Görevimiz
öncelikli olarak insanı insan yapan değerleri savunmak ve desteklemek değil mi?
“17 Ekim Dünya Yoksullukla Mücadele Günü”
nedeniyle açıklama yapan “Sarmaşık
Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği” genel sekreteri
Mehmet Şerif Camcı; “Diyarbakır’da 29 bin
ailenin yani yaklaşık olarak 180 bin kişinin açlık sınırında olduğunu, 5 bin
ailenin ise yardım almadığında geceyi aç geçirdiğini, kentteki işsizlik
oranının yüzde 60’ın üstünde olduğunu” açıkladı.”
Gazetenin
bir köşesinde bu cümleler yazılı.
İŞKUR
ve TUİK’in yaptığı açıklamalarda Diyarbakır’daki işsizlik oranının yüzde 18
civarında olduğu belirtiliyor. Bu rakam hatırlatıldığında genel sekreter ; “Kesinlikle bu oranın doğru olmadığını
belirtmek istiyorum. Bu oran İŞKUR’a başvuran işsizlerin oranı kıstas alınarak
belirleniyor” cevabını veriyor.
Haber
bu cümleyle bitiyor.
Aç,
sefil ve yoksullukla baş etmenin çarelerini arayan; karınlarını doyurmak için
verilecek yardımlara muhtaç bu insanların dramlarını düşündükçe üstesinden
gelmek zorunda olduğumuz sorunların ne derece ağır olduğu gerçeği ortaya
çıkıyor.
Yatağa
aç girmek zorunda olan çocukların, yaşlıların varlığı insanın vicdanını
kanatıyor.
Gerçek
rakam ne olursa olsun azımsanmayacak boyutta bir kitlenin çalışmak istese de iş
bulamadığı gerçeğini değiştirmez.
İnsanlarımızın
namerde muhtaç olmadan, insan onuruna yaraşır bir şekilde temel gereksinimlerini
karşılamaları için hepimizin üzerine düşen görevler var.
Kaldı
ki “taşı toprağı altın” denilen
şehrimizin caddeleri genç nüfusla dolup taşıyor. Metrobüsler gün boyu insanları
bir yerlerden bir yerlere taşıyor. Durakları dolduran bu insanların evlerinin
geçimlerine katkı sağlamak için iş aramadıklarını nerden bilelim?
Özellikle
ülkemizde göçlerin getirdiği nedenlerle nüfusu artan şehirlerimizde huzurlu bir
ortamda yaşamanın ön koşullarından birinin de iş olanaklarının yeterli olması
gerçeği orta yerde dururken.
17 Ekim 2012 Çarşamba
"Tembel, kabız ve uyuşuk" bir 'gençlik' öyle mi?
Yazılarla,
şiirlerle, karikatürlerle, resimlerle yüzyıllardır insanoğluna anlatılmak
istenen şeyler var. İnsan gibi yaşamak, yoksulluğun ve yoksunluğun kader
olmadığı olmayacağı, erdemli olmanın önemi, insan hakları, adalet, özgürlük ve
en önemlisi de insanoğluna “insanlığını”
anlatmak.
Bir
yandan şiddetin yanlışlığını, diğer yandan barış ve kardeşliğin önemini…
Kültürün
ve eğitimin vazgeçilmezliğini…
Aydınlanma
öncesi ve sonrası Avrupa’sın da düşünürlerin işkence ve ölüm riskine karşı özgürlük
ve adalet meş'alesini yakmaya devam etmeleri, anlatmaları, yazılı metin olarak
bırakmaları…
Ama
anlayana, insanlığa yakışanı yapmaya çalışana…
21.
yüzyılın ilk çeyreğinde diz boyu sorunların sarmalında çaresizlik prangasını
atmaya çalışan bir gençlik var…
Heyecanı
ile duygusallığı ile gerginliği ve müziği ile…
Kültürü
ile felsefesi ve aklı ile.
Sen
bu gençliği okudukları kitaplara göre neden yargılıyorsun… Okudukları
kitapların yazarlarının ulusalcı olmaları seni neden rahatsız ediyor… Mustafa Kemal’i
rehber edinen bir gençlik demokrasinin, adaletin ve laikliğin yılmaz bekçisi
değil de nedir…
Sen
o gençliği küçümsemekle demokrasinin varlığını küçümsemiyor musun?
1950’li
yıllardan bu yana gençliğin sorunları enine boyuna ne zaman tartışıldı…
Gençliğin ne istediği ne zaman soruldu… Sorunlarına ne zaman çözüm arandı…
Gençlik yeterince okumuyorsa bunun sorumlusu kimlerdir…
1923
sonrası yapılan devrimlerin felsefi yanının yanı sıra sosyal ve kültürel
yaklaşımları çok partili rejime geçiş sonrasında gençliğe yeterince
anlatılabildi mi?
İnsanoğlunun
“insanlığını” bulmasında, sen o
insanoğluna hakaret ederek mi yardımcı olacaksın…
Gençliğin
ve yeni neslin senin ideolojine ram olmaları ve senin istediğin liboş, dönme,
entel takımının sözde yazılarını ve kitaplarını okuyarak yetişmeleri o
gençliğin istediğin gençlik olduğunu mu gösterecek…
Yani
senin istediğini yapan gençlik iyi yetişmiş bir gençlik… Demokrasi ve insan
haklarını, adalet ve laiklik anlayışını benimsemiş ancak sana ram olmayan gençlik
iyi yetişmemiş senin deyiminle “tembel,
kabız ve uyuşuk” bir gençlik öyle mi?
Gençliği
arka bahçe olarak görme alışkanlığından vazgeçin… Özgür düşünebilen ve özgürce
karar verebilen bir gençlik yetiştirmenin çarelerini arayın…
5 Ekim 2012 Cuma
Atatürk'le dertleri var !
Atatürk’ün
büstünü yere atabilir, parçalayabilirsiniz. O büst; siz bunu yaparken size ‘yaptığınız
yanlış’ diyemez. Lakin yedi düvelin saldırıları ile işgal edilen Anadolu’yu işgalden
kurtaran, cumhuriyeti kuran, adını tarihe altın harflerle yazdıran bir lider
olduğu gerçeğini asla yok edemezsiniz.
Yüreklerdeki Atatürk sevgisini de. Yalnız zavallılığınızı bir kez daha
kanıtlamış olursunuz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









