Sonbahar Türkiye'ye ağır ağır gelir. Kuzeyine, güneyine farklı zamanlarda ulaşır. Bir yamaçtaki ağaçlar, ağır ağır boyanır güz rengine. Sonbahar, insanın zihninde her zaman bir geçiş halinde yaşanır bu yüzden. Her yörenin bir güz imgesi vardır zihinlerde. Ege'de bağbozumu misal...Bozkırda koçkatımı... Dedik ya işte. Her yörede farklı algılanır benimsenmiş imgelerle.
17 Kasım 2014 Pazartesi
KAÇKAR DAĞLARI
Kaçkar Dağları, barındırdığı ender ekosistemlerinden dolayı WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı - World Wide Fund For Nature) tarafından dünyanın korunması öncelikli 100 bölgesinden biri olarak seçildi. Erzurum, Artvin ve Rize sınırlarında kalan dağlar Türkiye'de ormangüllerinin 3 bin metreye ulaştığı tek yer.
3 Ekim 2014 Cuma
SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA -14
Cala(Doğruyol köyü)/ Çıldır Gölü
Dizginlenemez
bir heyecan vardı içimizde. Aşılmaz dağların arasında, sevinç, korku ve kaygı,
umut ve umutsuzluk, yarın ne olacağına duyulan merak.
Bir
bilinmezle karşı karşıya olmanın getirdiği hayret.
"Gelmezse
gelmesin!" diye tamamladım sözünü.
"Aliyar
Turgut'un bakkal dükkanı var ya!"
"Evet
var."
"Alırız
bir kaç paket makarna evdekilere ilaveten, olur biter."
"Başka
çaremizde yok zaten. Lakin ekmeğin yerini her daim makarna tutmaz ki" diye
söylendim.
"Ne
yapmayı düşünüyorsun bu durumda, ne yapmalıyız?"
"Yapacağımız
tek şey var. Köylünün yaptığını yapmak."
"Ne
yani çuvalla un alıp ekmek mi yaptıracağız" dedi Meriç.
"Lordun
oğlu, ne yapacağız başka bir çözüm yolu varsa söyle de onu yapalım."
Sıkıntı
bastığında gözlüklerini silmeyi alışkanlık haline getirmişti. Gözlüklerini
sildi. Tekrar taktı. Çıkardı tekrar sildi.
Bu
hareketi yaparken vereceği kararı düşündüğünü biliyordum.
Sıkıntıyla
yüzüme baktı.
"Başka
çare gözükmüyor" dedi.
"Havalar
biraz düzelince un alıp ekmek yaptırmak lazım. Şenlik Cengiz'e sorarız. O bize
yol yordam gösterir."
Soba
yavaş yavaş etkisini kaybetti. Odanın içi soğumaya, dizlerimiz üşümeye başlamıştı.
Şehirde olsak akşamın bu saatinde elektriğin aydınlattığı odalarda hala
oturuyor olurduk. Lakin şehirde değildik. Civar evlerin gaz lambaları da
sönmüştü. Köylü istirahata çekilmişti. Bu durumda oturmanın da zaten bir anlamı
yoktu. Sabaha kadar soğukta nöbet tutacak halimiz yoktu ya.
Yataklarımıza
yattık, lamba bir süre daha yanık kaldı. Loş ışığında odanın tavanı belli
belirsiz aydınlanıyordu. Sonrasında lambayı da söndürüp derin bir uykuya
daldık.
Bu
dağlarda kışın soğuğun ama daima rüzgârın hükmü geçerliydi. Yaşamı
alabildiğince zorlaştırıyordu. Köyün içinde bulunan yaklaşık sekiz yüz elli
yıllık olduğu tahmin edilen eski Gürcü kilisesinin kalıntılarından buranın yüz
yıllarca insanlara ev sahipliği yaptığı anlaşılıyordu.
Yörede
genelde ıssızlık hakimse de, yaban hayvanlarının cirit attığı topraklarda, vadi
tabanlarında, dere yataklarının kenarlarında yerleşime ve bir ölçüde de tarıma
ve hayvancılığa elverişli alanlarda kasaba ve köyler bulunuyordu.
Bu
son derece zor koşullarda yaşamayı tercih ettiklerine göre, yörenin onlara
bizim anlayamayacağımız bir hayat sunduğu açıktı.
Sabaha
kadar kükreyen yel ve kar fırtınası gün ağardıktan sonra durulmuştu. Odanın
ayazının kırılması için sobaya bir kaç tezek attık. Defterin orta yerinden bir
kaç sayfa koparıp yaktık.
Meriç
sesini çıkarmıyordu artık defter yapraklarını kopardıkça. Başka çare olmadığını
biliyordu o da.
Gün
epey yükselmişti.
Yanan
sobanın üzerine çaydanlıkla su koymuştuk. Tezek ateşinin ısısında bekle ki
kaynasın. Çay demleyip dünden kalan ekmek parçalarıyla kahvaltı ve öğle yemeği
karışımı bir şeyler hazırladık.
Bir
ara kapı tıkırdar gibi oldu.
Bu
saatte kim olabilirdi ki.
Kapıyı
açtım.
Elinde
temiz bir bez parçasına sarılı bir şeyler tutan kahveci Binali gülerek "Günaydın
hocalar" dedi.
O
anda neşemiz yerine geldi.
"Günaydın
Binali gel buyur içeri."
Elindeki
bezi açtı.
"Bugün
yollar kapalı "dedi. "Ekmek gelmez. Beraber bir kahvaltı
yapalım."
Bir
kaç tane taze lavaşı yatağın bir kenarına bıraktı.
O
anda Meriç ile göz göze geldik.
Hiç
ihtimal vermediğimiz bir anda Binali ekmeksiz kalacağımızı düşünmüş ve ekmek
getirmişti. Minnetle Binali'nin gülümseyen yüzüne baktık.
Yoksulluğun,
çaresizliğin, amansız kış koşullarının, buzun ve ayazın şekillendirdiği, yaşam
koşullarını zorlaştırdığı bu coğrafyada insanların yardım severliliğinin en
güzel örneğini görmek şaşırtıcı değildi. Binali'nin sabah erkenden elinde ekmekle
gelmesi ve yolların kapalı olduğu bilinciyle ekmeksiz kalacağımızı düşünmesi bunun
en güzel örneğiydi.
Lavaşları
hazırladığımız sofraya koyduk. Bekar usulü bir sofraydı bu.
Başrolde
elbette bal, börek yoktu.
Çay,
peynir, zeytin ve lavaş.
Yanı
sıra ölçü bulunmaz hürmet ve saygı içinde bir sohbet.
Meriç
ve ben aynı anda sözleşmiş gibi:
"Binali
çok sağol. Lavaş için teşekkürler" diyerek Binali'ye teşekkür ettik.
"Önemli
değil hocalar. Kar kış bastırdığında çevreyle ulaşım kesiliyor."
"Doğru
dersin Binali. Baksana kar ve sis her tarafı kapladı. Göz gözü görmüyor bezen.
Kar fırtınası sabahlara kadar durmuyor. Püfür püfür esiyor rüzgâr."
"Hem
de ne esiş ya "diye mırıldandı Meriç.19 Eylül 2014 Cuma
OKULLARI YAKIP EĞİTİMİ ENGELLEMENİN MANTIĞI NEDİR?
Hakkari'de, Muş'ta pkk yandaşlarının yağmur gibi
yağdırdığı molotoflarla yirmiden fazla okul yakıldı. Televizyon kanallarında izledik,
gördük bunu. Sokakları yürünemez, dışarı çıkılamaz duruma getiren, yüzleri
maskeli, ellerinde molotoflarla ortalığı ateşe verenlerin amaçlarını anlamak
mümkün değil.
Yaktıkları okulların bahçesinde bulunan Atatürk
büstlerini ateşe vermeleri, parçalamaları Atatürk'e ne denli tahammülsüz olduklarının göstergesidir.
Oysaki Mustafa Kemal Atatürk "Türkiye Cumhuriyeti"
Devleti'nin kurucusudur.
Atatürk'ün yaptıklarını anlamaktan uzak beyinlerin,
okumaktan ve öğrenmekten uzak olanların, yollara kurdukları barikatlarla ulaşımı
engelleyenlerin, iş makinelerini ateşe verenlerin, okulları yakanların, işçiyi
çalıştığı yerde taciz edenlerin uyguladıkları yöntemlerle kazanım elde etmeleri
mümkün değildir.
Yöre insanının okumasını engellemenin yöre insanını
cahil bırakmaktan öte bir yararı olmaz.
Düvel-i Muazzama denen emperyalist ülkelerin Osmanlı
Devleti'ni Mondros Ateşkes Antlaşması, San Remo Kararları ve Sevr antlaşması
çerçevesinde Orta Anadolu'da küçük bir toprak parçasına sıkıştırma, Osmanlı
topraklarını parçalama ve işgal etme girişimlerine karşı Mustafa Kemal'in
Kurtuluş Savaşı öncesinde, Kurtuluş
savaşı sırasında ve sonrasında emperyalistlerin Anadolu'dan atılması için
verdiği mücadeleyi bilmek gerekir.
Bugün Mustafa Kemal'in büstlerini ateşe veren,
kıran, resimlerini çöpe atanların Şeyh Sait ve Seyyit Rıza'nın İngilizlerle
işbirliği yapmasını sorgulamaları gerekmez mi?
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının işgalci güçlere
karşı verdikleri amansız mücadeleyi
unutmamak lazım. Hayatlarını hiçe sayarak Türk Milleti'nin bağımsızlığı için
mücadele eden yüz binlerce şehidimizi unutmamak lazım.
İlhan Selçuk'un yazdığı "Yüzbaşı Selahattin'in
Romanı"nın ikinci cildi "Milli Mücadele"ye ilişkindir.
İkinci ciltten birkaç satır:
"20 Mayıs 1919..."
Osmanlı işgal altındadır...
Selahattin anlatıyor:
"Haydarpaşa vapuruna binmek için Karaköy'e
geçiyordum...
Bir ses:
- Selahattin Bey!
Baktım Albay Bekir Sami, sivil elbiseli...
Yanına gittim, bana sordu:
-Evlendin mi?
- Hayır
- Benimle gel...dedi.
Beni Köprü'nün Boğaz vapurlarının yanaştığı
iskeleler yönündeki korkuluğa götürdü.
Yüzüme dikkatli dikkatli baktıktan sonra:
- Ben gidiyorum, dedi, benimle gelir misin?
İstanbul'dan uzaklaşmaya can atıyordum. Hemen:
-Gelirim, dedim.
Sordu:
-Nereye gelirsin?
-Nereye götürürseniz...
Devam etti:
-Durumu biliyorsun. İzmir cephesine gideceğim.
Yunanlılara harp ilan edeceğim ve hükümete isyan edeceğim. Gider misin?
-Giderim.
Eminönü'ne doğru biraz daha yürüdükten sonra tekrar
durdu, yüzüme baktı ve dedi ki:
- Bu işin içinde asılmak var, kazıklanmak var,,
hapsedilmek var, tardedilmek var. Yalnızca bir şey yok: Armağan, vatan
kurtulursa 'bunda bizim hizmetimiz var' diye sevinmektir. Gider misin?
-Giderim. "
Bu konuşmanın geçtiği günün bir gün öncesinde Mustafa Kemal "19 Mayıs 1919" günü Samsun'a çıkmıştır.
Bu vatanın emperyalist güçlerin eline geçmesinin
önlenmesi bir avuç vatanseverin önderliğinde başlayan Kurtuluş Mücadelesi
sayesinde olmuştur.
Geçmişimizi iyi bilmemiz ve öğrenmemiz lazım. Bu ise
eğitim ile olur, okuma ile olur. Okulları ateşe verip yakarak olmaz. Okulları
yakıp eğitimi engellemekle olmaz.
11 Eylül 2014 Perşembe
SADECE ÜLKELER, GELENEKSEL DEĞERLER, KÜLTÜRLER FARKLI.
İnsanlık tarihi kendi özgürlük mücadelesine ihanet
edenlerin, zalimlerin, sömürülenlerin, hayatta kalmak için zulümle, yoksullukla
ve açlıkla savaşanların öyküleriyle doludur.
Kara Afrika'nın savanalarından, Güney Amerika'nın Rio
de Plata'sına; Sibirya tundrasından Orta Asya kırsalına, Uzakdoğu'nun dağlık ve
ormanlık alanlarına; kısacası kuzeyden güneye insan izinin olduğu her yerde
insanın insana yaptığı zulüm vardır.
Sadece ülkeler, geleneksel değerler, kültürler
farklı.
Baskıya, zulme karşı direnenlerin yaşam mücadelesi
hep aynı.
Baskı ve zulme saniye saniye, dakika dakika, gün be
gün maruz kalanların önemli bir bölümü savunmasız ve çaresiz kadınlar ve
çocuklardır.
Bunun en son örneğini Işid denen sözde örgütün Irak
ve Suriye'de yaptıklarından görüyoruz. Binlerce insan örgütün katliamlarından
kurtulmak için çoluk çocuk, kadın yaşlı, genç demeden yanlarına alabildikleri
su ve yiyeceklerle yalınayak yüzlerce kilometre yol yürüyerek önce Şengal
Dağı'na oradan da bir kısmı Türkiye'ye geldi. Bir kısmı Kuzey Irak Kürt
Bölgesi'ne sığındı. Açlık ve susuzlukla baş etmeye çalışarak.
21.Yüzyılın ilk çeyreği insanlık dramına sahne
oluyor. 20.Yüzyılda savaşların, 18.Yüzyılda veba salgınının aldığı canlar bir
tarafa bırakılacak olursa son zamanlarda yaşanan katliamlar ve yöntemleri dudak
uçuklatıcı.
Soykırıma varan katliamlar, zorla din değiştirme, ve
zulüm dünya kamuoyunun gözü önünde yaşanmakta.
Libya, Mısır, Tunus, Somali, Sudan ve benzeri
ülkelerde yaşananlara müdahale eden emperyalist ülkeler Irak ve Suriye'de
yaşanan katliamları aylardır izlemekle yetiniyorlar.
Emperyalizmin değişmez taktiği "Böl parçala
yönet" sinsice uygulanıyor.
Savaş baronları kan ve baruttan nemalanıyor.
Bölgenin yer altı maden kaynakları ve petrolü
kimilerinin ellerini ovuşturmalarına neden oluyor.
Işid denen örgüte silah ve mühimmat sağlayan, para
yardımında bulunanlar yapılan bu zulume destek vermeyi bırakmalıdır.
Katliamdan kaçan insanları bekleyen yoksulluktur,
açlıktır, zor yaşam koşullarıdır.
Özellikle kadınları ve kız çocuklarını bekleyen
kader ise küçük yaşta evlendirilmek, kuma gitmek, istenmeyen evliliklere
zorlanmak ya da kadın tacirlerinin eline düşmek, taciz ve tecavüzlere maruz
kalmaktır ne yazık ki.
Diğer yandan köle pazarında servet avcılığı devam
etmekte, dünya genelinde yaklaşık 20.9 milyon insan yoksulluk ve göç gibi
nedenlerle yerlerinden yurtlarından, ailelerinden, evlerinden uzakta zorla çalıştırılmakta.
Süregelen iç savaşlar, anlaşmazlıklar, yoksulluk;
kısacası ekonomik, sosyal ve politik
nedenlerle bir başka ülkeye kaçak olarak girmeye çalışanların maruz
kaldıkları şiddeti, kandırılmayı ve hayatlarını kaybetmeyi göze alarak yola
çıkmaları ne denli çaresizlik içinde olduklarının bir göstergesidir.
Zorla çalıştırılan insanların 9.1 milyonu
göçmenlerden oluşuyor. Yetişkinler ve çocuklar kölelik benzeri şartlarda zorla
çalıştırılarak, milyonlarca dolar haksız kazanç elde ediliyor.
Savaşlar, sosyal sebepler, ekonomik ve politik nedenlerle
göç edenlerin, bir başka ülkeye iltica için yollara düşenlerin sıkıntıları
elbette gittikleri yerlerde de devam etmektedir. Zor şartlarda, derme çatma
binalarda, bir arada kalarak varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar.
Neresinden bakılırsa bakılsın yoksullukla boğuşan,
çaresizliğine çare arayanların hayatlarını devam ettirmeleri için çare
olunacağına katledilmeleri ya da ölüme sürüklenmelerine tanık oluyor dünya.
9 Eylül 2014 Salı
ÜZÜLDÜĞÜN ŞEYE BAK!
Kavurucu
sıcaklar etkisini kaybetmiş, sert rüzgârlar söğüt yapraklarını sürüklemeye
başlamıştı. Hazan mevsimini yaşıyorduk artık. İlerleyen günlerde yağmur, ayaz ve soğuk aman
vermeyecek, tekmil canlıları sığınaklarına hapsedecekti.
Bütün yaz
durmadan çalışıp çabalayan insanlar işlerini bitirmişti. Kış hazırlıklarını
tamamlayanlar ambarlarını ağızlarına kadar unla doldurmuşlardı. Döngü devam ediyordu. Ne bir fazla ne bir
eksik.
Hazirandan
bu yana okullar tatildi. Yaklaşık üç aylık bir yaz tatilinin sonunda eğitim öğretim başlayacaktı. Eylül ayının
parıltısı etrafı aydınlatıyordu. Öğretmenler görevlerine başlamış kendilerine
verilen seminer çalışmasını bitirmenin telaşındaydılar. Öğrencilerin olmadığı
bir okul, yapraklarını dökmüş ağaç dalı gibidir. Okulun koridorları, bahçesi
sessizdir çıt çıkmaz, her yer sessizliğe bürünür.
Öğretmenlerin
görev yerlerinin değiştirilmesi genellikle tatil dönemlerinde yapılırdı. Kimisi
üzülür, kimisi sevinirdi. Uzun yıllar çalıştığı yöreye, yöre insanına
alışanların ayrılması zor olur, bir hüzündür yaşanırdı.
Seminer
çalışmalarını sürdürdüğümüz bir gün müstahdem Hüseyin Efendi okul müdürünün
beni seslediğini söyledi. Elimdeki kâğıt kalemi masanın üzerine bırakıp müdürün
yanına gittim. Kapıyı açıp odasına girdiğimde ayağa kalkıp boş sandalyelerden
birini gösterdi. Yüzünde beni neden seslediğine dair en ufak bir ipucu yoktu,
donuk ve ifadesizdi. Resmi bir sesle ağır ağır konuştu.
"Hoş geldin sayın hocam, buyurun oturun".
Gösterilen
sandalyeye otururken "hoş bulduk müdür
bey beni sesletmişsiniz" diyerek aynı resmiyetle cevap verdim.
Yüzündeki
donuk ifadede en ufak bir değişiklik yoktu. Kalın kaşlarının altında parlayan
iri gözlerinden bir şey anlaşılmıyordu. Bir süre maun makam masasının arkasında
gözlerini kısıp kayıtsızca önündeki evrakları inceledi. Bir ara çekmecelerden
birini açtı. İçinden bir tomar evrak çıkardı. Evraklardan birini eline aldı.
Evirdi çevirdi. Tekrar tekrar okuyor gibi yaptı. Okuduğuna anlam veremiyormuş
gibi yüzünü buruşturdu. Derin bir nefes aldı. Kısa bir sessizlikten sonra
üzüntüyle başını salladı.
İronik bir
şekilde ürkeklik ve kırılganlığı üzerinden atmaya çalıştı. Ya kendisine güveni yoktu, ya da kimseye
güvenmiyordu. Bir şeyden çekinir gibi konuşmaya başladı..
"Hocam uzun yıllar birlikte çalıştık. Elimizden
geldiğince eğitime katkı sağlamaya, çocukları en güzel şekilde yetiştirmeye
özen gösterdik. Zorluklara birlikte göğüs gerdik. Tüm çabamız eğitim öğretimin
daha iyi hale gelmesi, öğrencilerimizin başarılı olması içindi. İşte hayat bu
maalesef. Bir gün gelir birkaç satırlık yazı ile eğitimcilerin görev yerleri
değiştirilir. Yapacak bir şey yok elbette. Yeni görev yeriniz hayırlı olsun.
Başarılar diliyorum. Emek verip yetiştirdiğiniz öğrenciler ve bizler sizi
unutmayacağız." Bunları
söylerken yüzüme bakmamış, gözlerini duvardaki saate çevirmişti. Hüzünlü bir
andı.
"Önemli değil müdür bey. Hepimiz eğitimin birer
neferiyiz. Bugün burada yarın bir başka memleket köşesinde görevimize devam
ederiz. Zor olan öğrencilerden ayrılmak olacak."
"Haklısın sayın hocam. Kim bilir sonraki yıllarda
bizler nerede görev yaparız. Lakin neresi olursa olsun, gittiğimiz her yer
vatan toprağı. Vatan evlatlarını her yerde yetiştirmek, hayata hayatın
zorluklarına hazırlamak görevimizdir. Bu bağlamda yeni görev yerinizde
başarılar dilerim."
"Teşekkür ederim müdür bey" deyip belli etmemeye çalıştığım
bir iç sıkıntısıyla odasından çıktım. Zor bir gün olacaktı. Belki sonraki
günlerde zor olacaktı. Alıştığım yöreden ayrılmak kolay olmayacaktı elbette.
Mesai
bitiminde öğretmen arkadaşlardan müsaade isteyip eve gittim. Dışarıda kimse
gözükmüyordu. Zili çaldım, kapıyı eşim açtı, solgun yüzümü görünce bir an telaşlandı:
“Yüzün neden solgun, bir şey mi oldu?” diye sordu.
“Telaşlanacak bir şey yok. Tayinimiz çıkmış” diye cevap verdim. Başka bir
olumsuzluk olmadığını duyan eşim rahatladı.
“Sağlık olsun. Üzüldüğün şeye bak. Kaç yıldır
buradayız. Ömür boyu burada kalacak değiliz ya. Nasılsa bir gün başka bir yere
tayinimizi yapacaklardı. Nasip bu yılaymış” diyerek kenara çekildi, içeriye girdim.
Her zaman
olduğu gibi eşimin destek vermesi beni rahatlatmıştı. Bir gün nasılsa başka bir
yere tayinimiz çıkacaktı. Lakin önümüzdeki günlerin giderek soğuyacak olması
düşündürüyordu beni.
Çocukların
gürültüsü üzerine eşim yanlarına gitti. Bende yüzümü yıkadım, kurulandım,
giysilerimi değiştirdim. Buzdolabında rakı şişesini çıkardım, bir tek
doldurdum, ayaküstü bir yudum aldım. Hücrelerime doğru bir sıcaklık usulca
yayılmaya başladı. Şimdi daha iyiydim. Çocukların bulunduğu odaya geçtim. Odaya
girince gelip sarıldılar. İkisi iki yandan sevgiyle yüzüme baktılar. Daha çok
küçüktüler. Televizyonda çizgi film vardı, en çok sevdikleri şeydi çizgi film
izlemek. Ne kadarda masumdu çocuklar, ne kadar ilgiye muhtaçtılar diye
düşündüm. Rakı iyi gelmişti. Bir tek daha doldurdum, her yudumda biraz daha
rahatladım.
Zaman su
gibi akıp gitmiş, dışarıda hava kararmaya başlamıştı. Kızımın doğumunu, taşrada
çektiğimiz çileleri, ev taşımanın zahmetlerini, taşra hayatına uyum
sağlayamamanın sıkıntılarını düşündüm.
Kars’ta
görev yaparken evlenmiştim. Evlendikten birkaç ay sonra, sular buz tutmaya,
tezekler tükenmeye başladığında bir kış günü yine tayinim çıkmıştı. İyi ki de
çıkmıştı o kış günü tayinim. Yoksa doğunun dondurucu soğuklarına alışkın
olmayan eşim büyük sıkıntı çekecekti. Sac soba canavar gibi tezek tüketiyordu.
Bahara kadar da tüketeceğe benziyordu. Nitekim yazdan aldığım tezekler azalmaya
başlamıştı, baharı getirmeyecekti bu gidişle. Soğukta sobasız durulmazdı.
Evde çeşme
olmadığından eşim kasabanın ortak kullandığı çeşmeden kovalarla alıyordu suyu.
Belediyenin yaptırdığı küçük lojmanda sobanın yandığı odanın dışına konan
kovalar buz tutuyordu. Lojmanın pencereleri çift cam olmasına rağmen yetmezmiş
gibi bir de iki kat kalın naylonla kapatmıştım. İçeriden bakıldığında dışarısı
seçilmiyordu. Eşim için tam bir hapishane gibiydi lojman. Yine de sesini
çıkarmıyor, şikâyette bulunmuyordu. Ama ben çektiği sıkıntının farkındaydım. Bu
nedenle kış günü de olsa Kırıkkale’nin bir köyüne tayinimin çıkmasına sevinmiştim.
Ben soğuktan eşim kadar etkilenmiyordum. Çünkü sabahtan akşama kadar
okuldaydım. Okulun sobalarını Kasım Efendi sürekli yanar durumda tutar, kömürü
eksik etmezdi. Ama ev öyle değildi. Kömür yerine tezek yakmak zorundaydık.
Çünkü kömür gelmezdi kasabaya.
28 Ağustos 2014 Perşembe
KİBİR
["Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine." Nazım Hikmet.]
Artıların ve
eksilerin hesabını yaparken söz dönüp dolaşıp eleştiriye ve insanın kendisiyle
hesaplaşmasına geliyor. Yaşamın yanımızda taşıdığımız tek bavul olduğunu
hatırlayıveriyoruz.
Sosyal medya
hayatımızda kapsamlı yer tutmaya başladığında; bir yandan tanımadıklarımızı
tanıyor, diğer yandan tanıdıklarımızı tanımadığımızı anlıyoruz.
Benliğimizi yeni
yaşamlara uydurma harekâtı devam ediyor.
Kalanlar, terk
edenlere ilgi duyuyor, gidenler ise kalanları anlatmaya koyuluyor.
Kibir ve bencillik
anlayışının alabildiğine yaygın olduğu gerçeğini gördüğümüzde hayata dair
anlayışımız sarsılıyor. Bu sarsıntı geleceğimizi yeniden dizayn etmemize neden
oluyor.
Eleştiriye ve
sorgulamaya teğet geçenler ne kültürün gelişmesini ne de küreselleşmenin
önemini anlamış değiller. Anlamadıklarını anlamış gibi algılayıp
anlamadıklarının da farkında değiller.
Dostlarımızla ne
zaman sohbet etsek hep kenarda durmuş, sessizce dinlemeyi ve izlemeyi seçmişiz.
Söz dönüp dolanıp bize geldiğinde incitmeden, kırmadan, dökmeden mümkün
olduğunca ve dilimiz döndüğünce düşündüklerimizi anlatmaya çalışmışız.
Kibir ve bencillik
batağında debelenenler kim olursa olsun, hangi makam ve mevkide, konumda olursa
olsun; genç ya da yaşlı fark etmez daima itici olmuşlardır.
Bir başkasının söz ve
davranışından dolayı, bir başkasını suçlayanların bu topluma olduğu kadar
çevresine de faydası olmayacaktır.
Sosyal medyada yorum
yapanların yorumları, kimin hesabında yapılırsa yapılsın, hesap sahibini
bağlamaz. Hakaret içermedikten sonra da açıklanan düşünce yorum yapana aittir.
Bu durumla sıklıkla
karşılaşır oldum son zamanlarda. Sosyal medya hesaplarımda paylaştığım
gönderiler ve düşüncelerimin altına yorum yazanların yorumlarını
beğenmeyenlerin attıkları mesajlarda ki düşüncelerini sıklıkla benimsediğimi
söyleyemem. Çünkü bir başkasının yazdığı satırlar ilgi alanıma girmez. O
yazanın düşüncesidir ve dediğim gibi hakaret içermedikçe, yasalara aykırı
olmadıkça herkesin düşüncesini açıklama özgürlüğüne sahip olduğunu düşünürüm.
Asıl izlenmesi
gereken yazılar ve görseller değil, o yazıların ve görsellerin altına yapılan
yorumlar ve açıklanan düşüncelerdir.
3 Temmuz 2014 Perşembe
2 Temmuz 2014 Çarşamba
İSTANBULUN ÖTEKİ YÜZÜ -3
Kıyılara
baktığınızda uzaktan parlak yeşil yağmurlukları, gri buruşuk şapkalarıyla balıkçıları
görürsünüz. Yüksek bir ses tonuyla külhanbeyi bağırışlarını duyarsınız.
“Rastgele!”.
Özenle
hazırladıkları oltalarını umutla denize atarlar. Kovaları gümüş renkli
balıklarla dolduğunda yorgunluklarından eser kalmaz. Deniz yine cömert
davranmıştır. Akşama balık vardır sofrada. Yanında bolca limonlu zeytinyağlı salata
ve bir kadeh de rakı varsa sohbetin en koyusu yapılır saatlerce.
Deniz
derken özgürlük gelir akıllara. Balıkçı barınaklarında anlatılan onlarca
öyküsü, kendine has imbatı, meltemi, karayeli, lodosu olan. Denizin öykülerini
dinleyenler, bozkırın yağmurla gelen kokusunu unutmuşlardır. Deniz, balık, zaman
ve rüzgâr çoktandır dağın, vadinin yerini almış sohbetlerinde.
Kıyıya
yakın alanlarda banklara otururlar gün boyu “rastgele!”
seslerini dinleyerek. Yorgundur bakışları. Alınlarındaki derin çizgiler “yaşlandınız artık” dercesine
sitemkârdır. Kaderin kendilerini soktuğu bu cenderede sessizce etrafı seyrederler.
Gürültücü
çocukların canhıraş bağırışları, mahalle sakinlerinin soluk aldığı parklarda kulakları
tırmalar.
Sohbetlerinde
geçmişteki anıları, köylerindeki yaşamları, sıkıntıları ve dertleri eksik olmaz.
Siyasal gündemi irdelemek çoğu zaman “kaderci”
yaklaşımlarla yapılır.
Anadolu'nun
yoksul ve ücra köşelerinden, karlı dağların vadilerinden kopup gelmişler.
Mehmet, Mustafa, Ömer, Satılmış amcalar ve diğerleri. Zamanlarının büyük
bölümünü parklarda geçiriyorlar. Yaşlı kadınlar, küçük torunlarına, bütün gün,
anne babaları işten gelene kadar bakıyor. Onlara, bildikleri türküleri
söylüyor, masallar anlatıyorlar. Çocuklar doğdukları andan itibaren aile
büyüklerinin öğrettiği kültürle yetişiyorlar.
Yaşları
60'ın üstünde olan bu insanlar, toplumsal refahın ve toplum düzeninin ne denli
önemli olduğu konusunda akıl ve mantık yürütüyor, karşılıklı tartışıyorlar.
Parklar Hyde Park olmasa da, gününü parklarda geçirenlerce bu tartışmalar
içselleştirilmiş.
Zaman
ve mekan değişikliklerinin yanısıra, geçen yıllar boyunca radikal
değişikliklerin yaşanmasına da şahit olmuşlar. İletişim ağındaki hızlı değişim
bunlardan biri. Toplumun kutuplaşması ise diğer bir değişiklik.
Parklarda
sorulacak "Nerelisin?"
sorusunun cevabı Erzurum, Gümüşhane, Sivas, Kastamonu, Çankırı, Diyarbakır’dır.
Kırsal
kesimden kente aktıklarında yabancı oldukları bir kültür dünyası, farklı bir yaşam
tarzı karşılamış onları. Taşradan kopup gelmenin yeni adı varoşlardır onlar
için. Fukaralıktan kurtulmanın adıdır ilk başlarda derme çatma gecekondular!
Fukaralık
bu ya, yakasını bir kaptıran bir daha kurtaramıyor. Şehirde de sıkıca yapışmış yakalarına.
Ata yurdunu arar olsalar da geriye döndüklerinde ne başlarını sokacakları bir
ev kalmış, ne de işleyecekleri toprak. Evleri yıkılmış, tarlaları satılmış
zamanında, bir göz gecekondu için.
Bu
döngüye uzun yıllar kaldığım Ankara’da ve son iki senedir de İstanbul’da şahit
oldum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








