8 Ocak 2015 Perşembe

GÜVENMEK NİÇİN ÖNEMLİDİR !



Şu son aylarda yaşananlar insanlarda var olan güven olgusunu yok etti. Güven yoksa yapılanların inandırıcılığı kalmaz. Güven duyma isteği başkasından insanca muamele görme algısının ilk basamağıdır. Kaybolursa tekrar kazanmak zordur.
İnsanlar arasında sürüp giden diyalog yok olmamalıdır. Yalana başvurulmamalıdır. Hiç kimse küçümsenmemelidir. Hiçbir insan her ne sebeple olursa olsun ötekileştirilmemelidir. İnsana saygı bunu gerektirir. Demokratik kurallar bağlamında kabul gören insan haklarının da gereği budur.
Aslında yanlışı yapana yaptığını kabullendirmek mümkün değildir. Çünkü yaptığının doğruluğuna inandırılmıştır. Şartlandırılmıştır. O doğrultuda eğitim almıştır. Soyut düşünmektedir. Kabul ettiği düşünce ve ideolojiden farklı bir şeye inandırmak zordur.
Yanlışın kabul görüldüğü, gerçeğin hiçe sayıldığı bir ortamda var olmak kolay değildir. Herhangi bir konuda önyargılı olmak doğru değilse, gerçeği saptırmak da doğru değildir.
Her olay mutlaka bir sonuç doğurur. Etki tepki meselesidir bu. Olayın mahiyetine göre gösterilecek tepki ya da kabul durumu da önemlidir. Toplumun kabullenmeyeceği bir yaklaşımda bulunmak elbette beraberinde tepkiyi de getirecektir.

Durup dururken de tepkiye neden olacak yaklaşımlardan kaçınmak toplumun algısı ve güven içinde yaşaması için önemlidir. 

7 Ocak 2015 Çarşamba

ROMAN BEBEĞİ DEFİN ETMEDİLER



"Roman bebeği defin etmediler!" manşetini gazetede görünce İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi aklıma geldi. 10 Aralık 1948 tarihinde kabul edilen, insan haklarının neler olduğunu düzenleyen bildirge. Pek çok ülkenin onay verip kabul ettiği, ancak kimi yöneticilerin işine geldiği gibi yorumlayıp uyguladığı bildirge.
Bildirgeden:
Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.
Madde 5- Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da ceza uygulanamaz.
Görüldüğü gibi kağıt üstünde insan hakları güvence altına alınmış. Bildirgenin diğer maddeleri de benzer içerikte güvence vermiş.
Lakin demokrasi ve insan hakları dendiğinde mangalda kül bırakmayan batılı ülkelerde göçmenlere, sığınmacılara, yer yer yabancı işçilere karşı alınan tavır hiç de insan hakları kavramına uygun değil.
En doğudan en batıya yeryüzü coğrafyasında sınırları çizilmiş devletlerin günümüzün zor yaşam koşullarında hayatta kalma mücadelesi veren, karın tokluğuna çok az ücretle çalışmayı kabul eden, ülkesinde var olan iç karışıklık ve/veya savaşlar, çatışmalar nedeni ile yerini yurdunu terk edip daha güvenli; daha insan haklarına saygı duyulan ülkelere sığınanların içinde bulundukları yaşam koşulları gittikleri yerde "biz buraya neden geldik" sorusunu sorduracak boyutta.
"Roman bebeği defin etmediler" üst manşeti ile gazetede yer alan habere göre; "Fransa'nın başkenti Paris'in 23 km. güneyindeki Champlan ilçesinde 3 aylık bebeğin belediye mezarlığına gömülmesine belediye başkanı izin vermiyor...Aile işlerinden sorumlu bakan yardımcısı Laurence Rossignol, Twitter hesabından definin reddinin 'zalim bir aşağılama' olduğunu yazdı...."
Fransa kamuoyu konuyu tartışa dursun, demokrasi kavramına uygun adil ve eşitlikçi uygulamaların uygulandığını düşündüğümüz Fransa gibi batılı ülkelerin kimi yöneticilerinin, yerine göre insanları mensup oldukları kategoriye göre değerlendirip aşağıladıkları anlaşılıyor.
Oysaki insanı insan olduğu için sevmeli. İnsanlar mensup oldukları ırk, dil, din, milliyet, ulusal veya toplumsal kökenine göre değerlendirmemeli.
İnsana verilen değerin ne olması gerektiği konusunda Mevlana'nın, Yunus'un söylem ve şiirlerine bakmak yeterlidir aslında. Fransızların yapacağı tek şey Mevlana'nın, Yunus'un söylem ve şiirlerini Fransızcaya çevirttirip ilgili belediye başkanına okuyup değerlendirmesi ve ders çıkarması için vermeleridir.


6 Ocak 2015 Salı

BÖYLE HAVALARDA HÜZÜNLENİRİM


"...Antalya'da yılbaşı günü, 200 arkadaşıyla birlikte, Büyükşehir Belediyesi'nde ki işinden çıkartılan taşeron şirkete bağlı özel güvenlik görevlisi yaşadıklarını anlatırken gözyaşına boğuldu. Beş yaşındaki kızı ise babasının gözyaşlarını sildi..." Kimi internet sitelerine düşen haber böyle. Ülkemiz genelinde taşeron şirketlere bağlı işçilerin iş güvenceleri maalesef bu. Taşeron şirket çalışanının işine istediği zaman son verebiliyor. İşsiz kalmanın, evine ekmek götürememenin ne demek olduğunu işsizler çok iyi bilirler. Karda, kışta, soğukta işini bir şekilde kaybeden bu insanlar evini nasıl ısıtacak, neyle geçinecek? Çocuğuna okul harçlığını nasıl verecek?
Yine bir başka haber. "850 kişinin işine bir maille son verildi" manşeti ile gazete sayfalarında yerini almıştı. "TPAO'nun yan kuruluşu Türkish Petroleum İnternational Company'de (TPIC) çalışan 850 kişinin iş akitlerine bir mail yoluyla son verildi...."

Manşetlerde yerini alan bir başka haber ise yürekleri burktu. "Ankara'da zabıtalar, geçimini kuş yemi satarak sağlayan yaşlı kadının paralarını Güvenpark'ta bulunan süs havuzuna attı. Paraları çevrede bulunan vatandaşlar topladı...." Benzer haberleri kanıksar olduk artık. Karnı tok, sırtı pek olanların, ekmek parası için mücadele edenlere yardımcı olması gerekirken, aksine davranışlar insanı üzüyor ister istemez. "Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir" hadisini unutmamak lazım.
Hava soğuk, sokaklar soğuk. Karlı, yağmurlu günleri yaşıyoruz, karakışın acımasızlığında. Yürekleri sarsılmış çocukların, kimsesiz yaşlıların, evsizlerin gülüşlerine gözyaşı karışmış, donuyor ortamın soğukluğunda.
Kışa hazırlıklı mıyız toplum olarak? Şiddetli yağmura örneğin, kara buza hazırlıklı mıyız?  İşini kaybedenler, işsiz olanlar, evi olmayanlar, yoksullar, yaşlılar hazır mı?
Şehir merkezlerinde ne karlı zirveleriyle şahlanmış dağlar var, ne yol geçit vermeyen zirveler. Ne yazık ki karakışa gerek yok artık şehirlerimizde. Bir başka çıkmaz sokak trafik sorunu. Karakış canavarı yerini trafik canavarına terk etmiş şehirlerde. Kırsalda tipinin kara borana boğduğu coğrafyanın yerini şehirlerde arabaların motor homurtuları, gürültü ve kesif bir egzoz dumanı almıştır.
İster kış olsun, ister yaz, ister sonbahar tepkisiz ve unutkan bir toplumuz. Yaşam, acı ve hüzün asık suratlı artık. “İleri demokrasi”ye geçtiği söylemi ağızlarda düşmeyen, ekonomik büyümede dünyaya “dudak ısırtan” ülkemizde şehirlerin parkları, izbe köşeleri, terk edilmiş metruk binaları, köprü altları sığınacak yer arayan çocuklarla, kimsesizlerle dolu.
Kimi zaman inceden yağan yağmurda, kavurucu ayazda korunacak yer ararlar. Ayakları çıplak, soğuktan tir tir titreyen çocuklar. Evsizler, yaşlılar. Böylesi günlerde susarım. Suskunluğun egemen olduğu toplumlarda, demokrasi ve insan haklarından bahsedenleri gördükçe.
Böyle havalarda hüzünlenirim. Mesaisinin bitmesi ile yola çıkan memuru, işçiyi, okulundan çıkan öğrenciyi, iş bulabilmenin ve evine bir lokma ekmek götürmenin peşindeki vatandaşın ayazda donmamak için sarf ettiği çabayı gördükçe.
Saatlerce yol kenarlarında, otobüs duraklarında toplu taşım araçlarını beklemenin dayanılmaz hafifliğini yaşayanları. Sinirleri gerilenleri. Zabıtayı arayıp toplu taşım otobüslerinin yetersizliğini ve duraklarda durmadıklarını şikâyet edenleri. Sonuçta kocaman bir hiç ile karşılaşanları gördükçe.

5 Ocak 2015 Pazartesi

YÜREĞİ YAĞMUR YÜKLÜYDÜ !


Sabah erken kalkmak alışkanlıktı onun için. Güneş henüz aydınlatmaya başladığında yeryüzünü, çevik bir hareketle fırlardı yatağından. O sabah kalkmadı bir türlü. Belki de kalkamadı. Ağır bir yük vardı sanırsın onu hareketsiz kılan.
Geç de olsa kalktığında düşünceli görünüyordu. Yüzünde endişe, sıkıntı ve keder ifadesi vardı. O ifadede açık seçik bir kaygının izleri hissediliyordu. Zihninden geçenler serseri bir mayındı sanırsın. Yüreğinde bir kavga olduğu belliydi. Bütün yüzünü, gözlerini acı bir gülümseme kaplıyordu. Gözlerinde başlayan titreme dayanılması zor bir hal alıyor, tüm hücrelerine kısa zamanda yayılıyordu. Sert esen rüzgârın ritmine boyun eğen gri bulutlar gibi bulunduğu yerden uzaklaşmak istiyordu.
O sabah sıkıntıyı, kederi, acıyı duyumsadı yüreğinde. O sıkıntı, o keder ki, o acı ki ona ağırlık yapan, acı veren, üşüten, yüreğini burkandı. Bir süre sonra ağır ağır kalktı. İtina ile katladığı gömleğini alıp giydi. İçinden üşütmeyeyim diye mırıldandı duyulur duyulmaz bir sesle. Oysa ki az da olsa güneşin yakıcı sıcaklığı hissedilmeye başlamıştı. Boğazının hafifçe yanması idi onu böyle söyleten. Tüm vücudu yanıyordu. Adımlarını attıkça bir ton dayak yemişçesine yalpalıyordu. Gözlerini ovuşturarak diğer odaya geçti. Kitapları bıraktığı gibi dağınıktı. Bilgisayarı açtı. Kısa bir not yazdı. Yüreği yağmur yüklü idi. Yüzü solgundu, titremesi artmıştı. Geri döndü. Kendini külçe gibi yatağın üzerine bıraktı.


4 Ocak 2015 Pazar

SARIKAMIŞ HAREKATINDAN MONDROSA

Tarihimizde Sarıkamış Muharebeleri olarak bilinen ve I. Dünya Savaşı sırasında Doğu Cephesi'nde Rus birliklerine karşı savaşması için gönderilen donanımsız on binlerce insanın ağır kış şartlarında, düşmana tek kurşun atmadan, Allahuekber dağlarının karlı doruklarında donarak can vermesini konu alan "Bir emirle on binlerin yok oluşu" adlı yazımda şunları yazmışım.
"Sarıkamış muharebelerinde bir emirle on binlerin ağır kış şartlarında, donanımsız, yazlık kıyafetlerle dağlara sürülüşü tarihimizin ibretle okunması ve bilinmesi gereken bir sayfasıdır. Yetkili ancak yeteneksiz birinin binlerce insanın hayatını nasıl tehlikeye atabileceğinin ve bir devleti nasıl yok olmanın eşiğine getirebileceğinin belgesidir."

Osmanlı Devleti on binlerce askerini karakış canavarına teslim etme aşamasına nasıl geldi. Bu duruma gelinmesinde alınan hangi kararlar etkili oldu. Şüphesiz bu iki sorunun cevabını bulmak için Osmanlı Devleti'nin bir oldu bittiyle savaşa sürüklenmesinin nedenlerini bilmek gerekir.
 Bu sürüklenmede dönemin "Harbiye Nazırı" ve "Başkumandan Vekili" Enver Paşa'nın aldığı kararların etkili olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek.
Ne  hazindir ki 4 Ağustos 1914 günü Enver Paşa'nın yaptığı savaş çağrısının son bölümünde "...İleri! Daima ileri ki zafer, şan, şehitlik, cennet hep ilerde; ölüm ve alçaklık geridedir..." sözleri havada kalmış Osmanlı Devleti Ekim 1914'te girdiği bu bataklıkta, 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması'yla ve çok büyük kayıplar vererek çıkabilmiştir.
Osmanlı Devleti'nin dört yıl gibi uzun bir süreçte devam eden bu savaşta, birbirinden çok uzak cephelerde; Çanakkale, Kafkasya, Makedonya, Galiçya, Romanya, Yemen, Filistin, Irak, Süveyş Kanalı...  savaştı. Bu  cephelerde aynı anda savaşmasının nedeni, Osmanlı Devleti Hükümeti'nin o sırada Almanların güdümünde olmasıdır.
Amaç, Almanya'nın çıkarları için çok cephe açarak İngilizleri uğraştırmaktır.  Lakin, 1918 yılı Eylül ayında Bulgar Cephesi'nin çökmesi ile hesaplar alt üst olmuş; önce Bulgaristan, daha sonra Almanya  ateşkes isteyerek savaş dışı kalmışlardı.
Müttefiklerinin havlu atması nedeniyle çıkış yolu kalmayan Osmanlı Devleti de 5 Ekim 1918'de ateşkes istedi.
Şartları oldukça ağır olan Mondros Ateşkes Antlaşması  Limni Adası'nın Mondros Limanında yapılan görüşmeler sonunda imzalandı.
Antlaşmanın bir kaç maddesi sanırım antlaşmanın ürkütücülüğünü anlamamıza yetecektir.
   1- Çanakkale ve İstanbul Boğazları açılacak ve buradaki (Çanakkale muharebeleri ile yerlerinden kımıldayamayan güçler bu madde ile elini kolunu sallayarak İstanbul'a gireceklerdir. H.G.) askeri siperler, galip devletler (İngiltere, Fransa ve İtalya) tarafından işgal edilecekti.
   2- Türklerin elindeki savaş esirleri ile özellikle tüm tutsak Ermeniler serbest bırakılacak; ancak galip devletlerin elindeki Türk savaş esirleri geri verilmeyecekti.
   3- Osmanlı Devleti'nin askerleri terhis edilecek ve tüm silahlar ve cephane galip devletlere teslim edilecekti.
   4- Osmanlı savaş gemileri galip devletlere teslim edilecek ve belirlenen bir limanda göz altında tutulacaktı.
   5- Tüm demiryolları, Toros Tünelleri, tüm tersane ve limanlar ile tüm telsiz ve telgraf sistemi galip devletlerin görevlileri tarafından denetlenecekti..... vs.
Mondros Ateşkes Antlaşması'na geliş sürecinde alınan yanlış kararlar, devletin tüm imkan ve birimlerinin düşman güçlere teslim edilmesine neden olmuştur. Sonuçta Osmanlı Devleti tarihe gömülmeyi kendi imzası ile kabul etmiş oluyordu.
Savaşın yıkımının altında kalan on binlerce insan, çaresiz kalan bir devletin yok oluş sürecinde, Anadolu'da başlayan Kurtuluş Savaşı ile yeniden ayağa kalkmasını bilmiştir.

3 Ocak 2015 Cumartesi

BERLİN DUVARI


Bugün dünyanın çeşitli coğrafyalarında çatışma ve savaşlar oluyor. Mazlum ve savunmasız insanlar savaş ve çatışmalardan kaçmak için ata yurdunu terk edip büyük zorluklarla güvenli bölgelere gidiyor.
Savaşın acımasızlığına, kurşunun adres sormamasına, insanın insana yaptığı zulme lanet okuyoruz.
Afganistan bozkırında "Taliban" militanlarının yaptıkları, Suriye ve Irak topraklarında "IŞID" militanlarının yaptıkları, insanlığa karşı yapılan bir zulüm olarak tarih sayfalarında yerini almaktadır.


Savaşın devam ettiği coğrafyalara bakıldığında fakirlik ve yoksulluğun diz boyu olduğunu ve halkın eğitimsizliğinin öne çıktığını görmek şaşırtıcı değil. Gelişmiş batı ülkelerinde bu tür olayların yaşanmamasını da eğitimli insanların varlığına, savaşın ve çatışmaların kimseye fayda getirmeyeceğinin bilinmesine ve halkın bilinçli olmasına bağlamak da şaşırtıcı olmasa gerek.
Savaşların insanlık tarihi boyunca devam etmesine rağmen insanlığa fayda getirmediğini, aksine insanlık tarihine vurulan bir darbe olduğunu bilmek gerekir. Kazanan insanlık olmalıdır. Eğitim, kültür, sanat olmalıdır. Savaşarak bir yere varmak olanaksızdır. Savaş yüz yıllarca uğraşılarak oluşturulan kültür değerlerini, sanat eserlerini, insanlık tarihini yok eder ve etmektedir de.
Savaşın kazananı yoktur. Kaybedeni ise tüm insanlıktır.
Bu bağlamda "Berlin Duvarı" adı verilen duvarın yıkılışı savaşların gereksizliğini, özgürlük ve barışın önemini bizlere bir kez daha hatırlatmaktadır.
II.Dünya Savaşı, savaşın doğası gereği, milyonlarca insanın toprağa düşmesine, yüz binlercesinin sakat kalmasına, şehirlerin, kasaba ve köylerin harap olmasına, haritadan silinmesine, sınırların değişmesine neden olmuştur.
Savaşın acımasızlığı on binlerce insanın akıbetinin bilinmemesine, yüz binlercesinin sürgünler, açlık ve güç yaşam koşulları sonucu hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Terazinin bir kefesine kayıpları koyduğumuzda diğer kefesine hiç kuşkusuz savaş lobisini ve acımasızlığı koymak lazım. Kefenin bir tarafı kuşkusuz çok ağır olacaktır.
Savaşın sonunda  Amerika, İngiltere, Fransa ve SSCB tüm Almanya'yı ve Berlin'i dört parçaya ayırdı. Batı Berlin, Doğu Almanya sınırları içerisinde bir "ada kent" durumundaydı. Buraya Hannover, Frankfurt ve Hamburg kentlerinden bir hava koridoru ile kara giriş çıkış noktaları oluşturuldu. Bir süre sonra Sovyetler Birliği geçişleri bloke etti. Bu aynı zamanda "soğuk savaş"ın da başlaması demekti. Demokratik Almanya'dan Federal Almanya'ya kaçışlar 1961 yılına gelindiğinde  2.6 milyonu bulmuştu.
Batıya kaçanların çoğunluğu "eğitimli gençler" den oluşuyordu. Bu durum Demokratik Almanya'nın ekonomisini olumsuz etkilemeye başladı. Onlara göre bu bir "faşist" saldırıydı. Bunu engellemek için Demokratik Almanya'nın meclis kararıyla 12-13 Ağustos 1961 tarihinde " antifaşist koruma duvarı" diye adlandırılan duvarı inşa etmeye başladı. Duvar kaçışları engellemek için gözetleme kuleleri, tel örgüler ile desteklenmiş ancak kaçışları önleyememişti.                                                                        
Bir gecede örülen duvar 9 Kasım 1989'da yine bir gecede yıkıldı. Demokratik Almanya ve Sovyetler Birliği yöneticilerinin bulduğu bu çözüm, duvarın batısında kalanlar için" utanç", doğu tarafını yönetenler içinse "vahşi kapitalizme" karşı örülen bir set anlamı taşıyordu.
Doğuda kalanlar sabırla duvarı deldi. Yaklaşık beş bin kişi bu deliklerden batıya kaçmayı başardı. Kimi yeraltı tünelleriyle kimi kenti ikiye bölen Spree nehrini yüzerek. Kaçışların engellenmesinin olanaksız olduğunu gören Doğu Almanya 1989'da duvarın yıkılması kararını aldı.
Gorbaçov'un Sovyetler Birliği'nin başına geçmesi  ile şeffaflık ve yeniden yapılanma, yani "glasnost" ve "perestroyka" programını uygulamaya başlamasının da duvarın yıkılmasında etkili olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek.
Kazananın her daim insanlık, özgürlük, insanca bir yaşam, demokrasi, adalet ve eşitlik olmasını dilemek ve uygulamak, tüm insanlığın rahat bir yaşam sürmesine olanak sağlayacaktır.

1 Aralık 2014 Pazartesi

BU DEVİR İŞTE BÖYLE ACIMASIZ BİR DEVİR !


Kavurucu yaz sıcakları fazla sürmedi. Çınar yaprakları tel tel dökülmeye, kasabada hasat sonu telaşı yaşanmaya başladı. Nihayet beklenen gün geldi okullar açıldı. Okula yeni kayıt olanlar yeni arkadaşlarına kavuştu. Okulun bahçesi ve sınıflar cıvıl cıvıldı.
Çocuklar farkında olmasalar da, yaşamlarında iyi bir geleceği yakalamak için uzun ve meşakkatli bir yolculuğa adım atmışlardı. Öğretmenler uzun yaz tatilinin durağan yaşantısından kurtulmanın, öğrencilerine kavuşmanın sevincini yaşıyordu.
Ana, oğlu Recep'in işleri bitirmesine sevinmişti. Burhan'ı kaybedeli tüm işler kocası ile oğluna kalmıştı. Koyunların bakımı, tarla, bağ bahçe işleri, ırgatlık, kışlık yiyeceklerin ambarlara konulması, hayvanların karda kışta yiyeceği yemlerin samanlığa taşınması velhasıl tüm işler artık onların sırtındaydı.
Murat daha küçüktü. Recebe tüm bu işleri yaparken fırsat buldukça Fadime'de yardım ediyordu. Ana da evde torunu Murat ile yemek ve ev işlerine bakıyordu. Murat'ı gözü gibi koruyor, evin bahçe kapısını açıp sokağa çıkmasın diye sıkı sıkı tembih ediyordu. Murat çocuklarla oynamayı seviyordu oysa ki. Çocuk çocukla hoşça vakit geçirirdi. Ana bunu bilmiyor muydu? Biliyordu elbette. Lakin Süloların çocuklarından Murat'a zarar gelmesinden çekiniyordu. Göz bebeği oğlunu elinden almışlardı. Torununa da zarar gelmesine katlanamazdı.
Recebin gece gündüz çalışmasından memnundu. Alnı terlemeden geçinme huyunu sevmezdi. Başkalarının sırtından geçinme hevesinde olanlara, rantçılara kızardı. "Ben asla böylelerini kınamam. Onlara bu yolu gösterenlere, açanlara, yaptıklarına ses çıkarmayanlara kızarım" derdi.
Rant elde edenlerin, hak hukuk tanımazların halk tarafından benimsenmediğini, topluma iyi örnek olmadıklarını, yalan dolan, adam kayırmaca ve üç kağıtçılıkla iç karartıcı bir geleceğe imza atıklarını her aklı başında insan gibi o da bilirdi. Yüzlerinde gerçek amaç ve kimliklerini perdeleyen birer maske ile dolaştıklarını söylerdi.  Elinden gelse o maskeyi çekip almak, yeni bir benlik kazanmaları sürecini başlatmak isterdi. Ne var ki bu zihniyete erdem, onur, hak ve hukuk kavramlarını anlatmak, dahası kabul ettirmek güçtü.  Bencillik ve kibir onların benimsediği kavramlardı. Zayıfı ezmek, elindekini almak, karşı koyanları bertaraf etmekte üstlerine yoktu.
Mehmet amcanın da Ananın düşüncelerinin benzerini benimsediğine konuşmalarında şahit olmuştum. Yılların yüzlerinde derin çizgiler oluşturduğu bu iki çınarın zihinleri hala taptazeydi. Onurlu ve erdemli duruşlarını devam ettiriyor, gençlere örnek oluyorlardı. Çevrelerinde bulunanlara doğru nedir, eğri nedir, kolay nedir, zor nedir, erdem nedir, hak, hukuk nedir, insana verilen değerin anlamı nedir, özgürlük nedir, eşitlik nedir anlatmak için dayanılmaz zorluklara göğüs gerdiklerini, zahmetli bir hayatta olsa mücadelenin önemine vurgu yaptıklarına tanık oluyor, bu insanlara olan saygım her gün artıyordu.
Baharla birlikte kasabada başlayan hareketlilik son hasadın da yapılmasıyla sona ermişti. Kahveler yaz boyunca hiç olmadığı kadar dolup dolup boşalıyordu. Çınar ve söğüt ağaçlarının dalları gücünü yitirmeye başlayan güneş ışıklarına karşı son demlerini yaşıyor, gün geçtikçe dökülen yapraklar dalları daha da açığa çıkarıyordu. Güz gelmişti artık. Çoğumuzun hüzünlendiği hazan ya da sonbahar. Ağır ağır gelir, ağaçlar ağır ağır boyanır güz rengine. Sonbahar insanın zihninde her zaman bir geçiş halinde yaşanır bu yüzden. Her yörenin bir güz imgesi vardır zihinlerde. Kasabada da bağ bozumu sonrası başlardı güz imgesi.
Yazı hummalı bir çalışma ile geçiren erkekler kahvelerde pişpirik ve tavla oynamaya, çay içip sohbet etmeye başlamışlardı. Her köyde, her kasabada olduğu gibi birbirine rakip olanlar, hasım olanlar farklı kahvelerde otururlardı.
Mehmet amca da üzüm bağının hasadını yapmış, üzümlerini kurutup tüccara satmıştı. Borçları verdikten sonra elinde kalan para ile şeker, un, patates, soğan gibi ihtiyaçlarını karşılamıştı. Az bir miktar parayı da ne olur ne olmaz diye ayırmıştı.
Kahve sohbetlerinde sıklıkla "bak hoca" derdi "atalarımızın güzel bir sözü vardır. 'Sakla samanı gelir zamanı' diye. Sen sen ol kıyıda köşede zor günde lazım olacak üç beş kuruşu biriktir. Bu devirde kimseden medet umma. Güvendiğin dağlara kar yağdırma. Güvenin zedelenmesin. Saygın azalmasın. Demem o ki kimse kimseye yardım etmez. Ben bunu bilirim bunu derim bu zamanda. Eskidenmiş o komşu hakkını bilip gözetmek, muhtaç olana yardım etmek. Büyükşehirlerin caddelerini, sokaklarını bir dolan. Ne görürsün? Elini açmış, üstü başı perişan yaşlı, çocuk dilenenleri. Köprü altlarında sabahlayan, garajlarda sabahlayan, sokaklarda yatıp kalkan insanları görürsün. Peki bunlar kimdir necidir diye hiç kendi kendine sordun mu? Bunların birer ana kuzusu olduğunu, evlerinin barklarının olduğunu zamanında düşünür müsün? İnsanlık öyle bir duruma gelmiş ki artık, kimse kimsenin elinden tutmuyor. Muhtaç olana el uzatan ara ki bulasın. Bu devir işte böyle acımasız bir devir."
Kasabanın her yanını kaplayan o seher yeli gibi renksizlik âleminde, sözcüklerinde mavilerin, kırmızıların, morların anlam kazandığı bu yaşlı çınarın söyledikleri düşündürücüydü.


17 Kasım 2014 Pazartesi

SONBAHAR



Sonbahar Türkiye'ye ağır ağır gelir. Kuzeyine, güneyine farklı zamanlarda ulaşır. Bir yamaçtaki ağaçlar, ağır ağır boyanır güz rengine. Sonbahar, insanın zihninde her zaman bir geçiş halinde yaşanır bu yüzden. Her yörenin bir güz imgesi vardır zihinlerde. Ege'de bağbozumu misal...Bozkırda koçkatımı... Dedik ya işte. Her yörede farklı algılanır benimsenmiş imgelerle.

KAÇKAR DAĞLARI



Kaçkar Dağları, barındırdığı ender ekosistemlerinden dolayı WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı - World Wide Fund For Nature) tarafından dünyanın korunması öncelikli 100 bölgesinden biri olarak seçildi. Erzurum, Artvin ve Rize sınırlarında kalan dağlar Türkiye'de ormangüllerinin 3 bin metreye ulaştığı tek yer.

3 Ekim 2014 Cuma

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA -14

                                              Cala(Doğruyol köyü)/ Çıldır Gölü


Dizginlenemez bir heyecan vardı içimizde. Aşılmaz dağların arasında, sevinç, korku ve kaygı, umut ve umutsuzluk, yarın ne olacağına duyulan merak.
Bir bilinmezle karşı karşıya olmanın getirdiği hayret.
"Gelmezse gelmesin!" diye tamamladım sözünü.
"Aliyar Turgut'un bakkal dükkanı var ya!"
"Evet var."
"Alırız bir kaç paket makarna evdekilere ilaveten, olur biter."
"Başka çaremizde yok zaten. Lakin ekmeğin yerini her daim makarna tutmaz ki" diye söylendim.
"Ne yapmayı düşünüyorsun bu durumda, ne yapmalıyız?"
"Yapacağımız tek şey var. Köylünün yaptığını yapmak."
"Ne yani çuvalla un alıp ekmek mi yaptıracağız" dedi Meriç.
"Lordun oğlu, ne yapacağız başka bir çözüm yolu varsa söyle de onu yapalım."
Sıkıntı bastığında gözlüklerini silmeyi alışkanlık haline getirmişti. Gözlüklerini sildi. Tekrar taktı. Çıkardı tekrar sildi.
Bu hareketi yaparken vereceği kararı düşündüğünü biliyordum.
Sıkıntıyla yüzüme baktı.
"Başka çare gözükmüyor" dedi.
"Havalar biraz düzelince un alıp ekmek yaptırmak lazım. Şenlik Cengiz'e sorarız. O bize yol yordam gösterir."
Soba yavaş yavaş etkisini kaybetti. Odanın içi soğumaya, dizlerimiz üşümeye başlamıştı. Şehirde olsak akşamın bu saatinde elektriğin aydınlattığı odalarda hala oturuyor olurduk. Lakin şehirde değildik. Civar evlerin gaz lambaları da sönmüştü. Köylü istirahata çekilmişti. Bu durumda oturmanın da zaten bir anlamı yoktu. Sabaha kadar soğukta nöbet tutacak halimiz yoktu ya.
Yataklarımıza yattık, lamba bir süre daha yanık kaldı. Loş ışığında odanın tavanı belli belirsiz aydınlanıyordu. Sonrasında lambayı da söndürüp derin bir uykuya daldık.
Bu dağlarda kışın soğuğun ama daima rüzgârın hükmü geçerliydi. Yaşamı alabildiğince zorlaştırıyordu. Köyün içinde bulunan yaklaşık sekiz yüz elli yıllık olduğu tahmin edilen eski Gürcü kilisesinin kalıntılarından buranın yüz yıllarca insanlara ev sahipliği yaptığı anlaşılıyordu.
Yörede genelde ıssızlık hakimse de, yaban hayvanlarının cirit attığı topraklarda, vadi tabanlarında, dere yataklarının kenarlarında yerleşime ve bir ölçüde de tarıma ve hayvancılığa elverişli alanlarda kasaba ve köyler bulunuyordu.
Bu son derece zor koşullarda yaşamayı tercih ettiklerine göre, yörenin onlara bizim anlayamayacağımız bir hayat sunduğu açıktı.
Sabaha kadar kükreyen yel ve kar fırtınası gün ağardıktan sonra durulmuştu. Odanın ayazının kırılması için sobaya bir kaç tezek attık. Defterin orta yerinden bir kaç sayfa koparıp yaktık.
Meriç sesini çıkarmıyordu artık defter yapraklarını kopardıkça. Başka çare olmadığını biliyordu o da.
Gün epey yükselmişti.
Yanan sobanın üzerine çaydanlıkla su koymuştuk. Tezek ateşinin ısısında bekle ki kaynasın. Çay demleyip dünden kalan ekmek parçalarıyla kahvaltı ve öğle yemeği karışımı bir şeyler hazırladık.
Bir ara kapı tıkırdar gibi oldu.
Bu saatte kim olabilirdi ki.
Kapıyı açtım.
Elinde temiz bir bez parçasına sarılı bir şeyler tutan kahveci Binali gülerek "Günaydın hocalar" dedi.
O anda neşemiz yerine geldi.
"Günaydın Binali gel buyur içeri."
Elindeki bezi açtı.
"Bugün yollar kapalı "dedi. "Ekmek gelmez. Beraber bir kahvaltı yapalım."
Bir kaç tane taze lavaşı yatağın bir kenarına bıraktı.
O anda Meriç ile göz göze geldik.
Hiç ihtimal vermediğimiz bir anda Binali ekmeksiz kalacağımızı düşünmüş ve ekmek getirmişti. Minnetle Binali'nin gülümseyen yüzüne baktık.
Yoksulluğun, çaresizliğin, amansız kış koşullarının, buzun ve ayazın şekillendirdiği, yaşam koşullarını zorlaştırdığı bu coğrafyada insanların yardım severliliğinin en güzel örneğini görmek şaşırtıcı değildi. Binali'nin sabah erkenden elinde ekmekle gelmesi ve yolların kapalı olduğu bilinciyle ekmeksiz kalacağımızı düşünmesi bunun en güzel örneğiydi.
Lavaşları hazırladığımız sofraya koyduk. Bekar usulü bir sofraydı bu.
Başrolde elbette bal, börek yoktu.
Çay, peynir, zeytin ve lavaş.
Yanı sıra ölçü bulunmaz hürmet ve saygı içinde bir sohbet.
Meriç ve ben aynı anda sözleşmiş gibi:
"Binali çok sağol. Lavaş için teşekkürler" diyerek Binali'ye teşekkür ettik.
"Önemli değil hocalar. Kar kış bastırdığında çevreyle ulaşım kesiliyor."
"Doğru dersin Binali. Baksana kar ve sis her tarafı kapladı. Göz gözü görmüyor bezen. Kar fırtınası sabahlara kadar durmuyor. Püfür püfür esiyor rüzgâr."
"Hem de ne esiş ya "diye mırıldandı Meriç.