26 Temmuz 2015 Pazar

İNSANLIK BU OLMAMALI

                                               Somali mülteci çadırı

Amazon yerlilerinden genç avcı ilk çıktığı avın etini yemezmiş. Kırılgan bir fauna yaratmamak için de o hayvan türü avcıdan hep kaçarmış. Zaten bir hayvanı avcının karşısına çıkartmak için hangi hileler, ayartmalar kullanılırsa kullanılsın, doğa her daim kendi bildiğini okumuş, avcının karşısına çıkaracağı avı kendisi belirlemiştir.
İnsanoğlu bu süreçte kendisini doğanın dışına çekerek yaptığı bir çok şeyi doğanın karşısına birer kavram olarak koymuştur.
Sadece avcılık yapmakla kalmamış, gün gelmiş "insan insanın kurdu olmuştur." Yaşam alanlarını korumak, hakimiyet alanı oluşturmak, diğerini kendi çıkarları için kullanmak gibi çok değişik amaçlarla bir diğerinin yaşamına kast etmiştir.
Toplum demiş, kültür demiş, hak/hukuk demiş, tarih/edebiyat demiş, felsefe ve bilim demiş. Lakin demokrasi, evrensel kabul görmüş insan hakları, yaşam hakkı denince işine geleni yapmıştır.
Toplu mezarların gün yüzüne çıkması ile toplu katliamların yapıldığı ve yerine göre insanın ne denli acımasız olabileceği görülmüştür.
Yapılan katliamlar insan onur ve haysiyetine yakışmayacak, hiç bir vicdanın kabul etmeyeceği yöntemler kullanılarak yapılmıştır.
İki gözümüzle baktığımızda bütünü görebildiğimiz halde, insan kendini o bütünden soyutlamıştır. Doğayı karşısına almış, mantığını bu bağlamda kaybetmiştir.
İnsanın insana yaptığını vahşi yaşam yapmamaktadır. Vahşi yaşamda mücadele eden canlılar öldürmek için değil karnını doyurmak, varlığını devam ettirebilmek için ihtiyacı olanı avlamakta, yok etmektedir. Vahşi yaşamda toplu katliam yoktur.
Uzak diyarlarda süren çatışmalar insanların yerini yurdunu bırakıp güvenli bölgelere gitmelerini tetiklemiştir. Afrika ülkelerinde çölün ve zor yaşam koşullarının acımasızlığı ile boğuşan halklar, terör saldırıları ve iç karışıklıklar sonucu mülteci olarak bir başka ülkeye gitmek için kaçak yollarla Akdeniz'i geçmeye çalışırken yaşamlarını yitirmekteler.
Afganistan'da terör saldırıları sonrasında yaşam arterleri tıkananların benzer akıbetine şahit olmuştur son nefeslerini verdikleri topraklar.
Irak, Yemen, Libya, Nijerya, Tunus, Suriye benzer durumla boğuşmakta; terörün acımasızlığı savunmasız halkları kan ve barut sarmalında yok etmeye devam etmektedir.
Türkiye Ortadoğu'nun kanlı bataklığına yakın ama huzur içinde yaşanabilen bir ülkedir. Emperyalizmin çarkları Sevr'i hortlatmak için boş durmamakta bu güzel vatan topraklarında yaşamı zora sokmak için hesaplar yapmaktadır.
Suruç katliamı, Reyhanlı katliamı ve diğerleri.
Askere kurulan hain tuzaklarla, polise yapılan alçakça saldırılarla amacına ulaşmanın peşindedir.
Teröre karşı uyanık olmalı, birlik ve beraberliğimize her zamankinden daha sıkı sarılmalıyız.
Gelecek nesillerin bu topraklarda huzur ve barış içinde yaşamaları buna bağlıdır.

Ve evrensel insan hakları ve barış kurgusunun başlayıp bittiği yer olan dünyanın tam odağında  barış, adalet, demokrasi, insan hakları kavramlarına sahip çıkmasını bilmeliyiz.

17 Temmuz 2015 Cuma

SURİYE

Emperyalizmin rotası değişmiyor. Küresel sömürü düzeninin yalan ve dolanı, dünya ekonomisine, siyasetine, kültürüne, düşüncesine yön vermeye devam ediyor. Yoksullaştırılan ve sömürülen halklar gün geliyor meydanlara iniyor. O andan itibaren dişliler acımasızca çalıştırılıyor, kan ve gözyaşı aynı potada öğütülüyor.
Bunca kargaşaya, huzursuzluğa neden olanlar ise ellerini ovuşturmaya devam ediyor. Kutuplaşma ve çatışmalar yoğunlaşıyor, artıyor. Daha önce hiç karşılaşmamış olanlar birbirlerine rakip oluyor, muhalif oluyor.
Dünya jandarmalığına soyunan ABD başkanı Obama 2011 yılında Suriye Devlet başkanı Beşar Esad’a “görevi bırak” çağrısında bulundu. Suriye’den petrol alımını yasaklayan Obama “Suriye halkının yararı için artık Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın çekilme zamanının geldiğini belirtti.”
Almanya, İngiltere, Fransa troykası da “iktidarı bırak” çağrısını tekrarladılar.
Bugün Suriye'de olup bitenlerin kaynağı o yıllara dayanıyor. Suriye'de muhaliflerin başlattığı çatışma ortamında ÖSO oluşturuldu. IŞİD terör örgütü ve Suriye'nin kuzeyinde YPG çatışmalara başladı.
Bugün Suriye toprakları ; Beşar Esad güçleri, IŞİD ve YPG güçlerince paylaşılmış durumda.
IŞİD'in kadim Suriye topraklarında yaptığı akıl ve mantığın, insan haklarının, insanlığın kabul edemeyeceği boyutlara ulaştı.
Bugünkü internet haber sitelerinde verilen bir haber kan dondurucu boyutta.

"IŞİD oruç tutmayan 94 kişiyi çarmıha gerdi. Örgüt, Suriye'de oruç tutmadığını saptadığı kişileri cezalandırdı. Londra merkezli ve muhalefete yakın Suriye İnsan Hakları Gözlemevi'nden verilen bilgiye göre, oruç tutmayan kişiler demir kafeslere kapatıldıktan sonra meydan ve caddelerde dolaştırıldı. Oruç tutmayanlar 70 kez kırbaçlandıktan sonra çarmıha gerildi."
Haberin içeriği böyle. Geçen günlerde ise bir kısım Suriye askerini Palmyra antik kentinde elleri ve gözleri bağlı katletmişti.
Bir kısım batılı gazetecinin kafasını keserek infaz etmişti.
Bunlar haberlere konu olan olaylar. Bir de madalyonun diğer yüzünde olup bitenler var ki onlar kamuoyu tarafından bilinmiyor. Kadınlara kızlara tecavüzler, yargısız , sorgusuz sualsiz infazlar Suriye'de olanların vahametini ortaya koyuyor.
Suriye'den kaçanlar hayatlarını kurtarıyor. Kaçamayanlar ise IŞİD'e yem oluyor.
Oysa ki Suriye tarih boyunca birçok dine ve medeniyete ev sahipliği yapmış bir ülke. Coğrafi konumu nedeni ile farklı medeniyetlerin kesişim noktasında bulunuyor. Uzun yıllar Osmanlı egemenliğinde kalan ve Osmanlının tarih sahnesinden silinmesi ile Fransa’nın kontrolüne giren Suriye, 1946 yılında Fransızların ülkeden çekilmesi ile bağımsızlığına kavuştu.
Yoksul bir aileden gelen Hafız Esad 13 Kasım 1970 tarihinde kansız bir darbe ile iktidarı ele geçirdi. Mart 1971’de yapılan halk oylaması ile Devlet Başkanı oldu. Ölümüne kadar da bu görevini sürdürdü.
Hafız Esad’ın ölümü sonrası Suriye Devlet Başkanlığına geçen oğlu Beşar Esad, Londra’da Western Göz Hastanesi’nde staj yaparken Ocak 1994 tarihinde aldığı haberde Suriye Devlet Başkanlığı için yetiştirilen kardeşi Basil’in o sabah Şam havaalanına giderken arabası ile geçirdiği kazada yaşamını yitirdiğini öğrendi.  Bu olay Beşar Esad’ın geri çağrılması anlamına geliyordu.
Beşar Esad’ın işbaşına gelmesinden bu yana yaklaşık on beş yıl geçti. 2003 yılında ABD’nin Irak’a girmesinin ardından, Suriye’nin savaş karşıtı tavrı ve Iraklı ayaklanmacılara verdiği destekten dem vuran George W. Bush’un şimşeklerini üzerine çekmişti. Bush Şam’da rejim değişikliği tehdidinde bulunmuş, Esad’ı Ortadoğu’nun karanlık gücü olarak tanımlamıştı. Bu durum ABD-Suriye ilişkilerinin iyice bozulmasına neden olmuştu. Gelinen noktada olan bitenlere bakıldığında sorunun kaynağının yeni olmadığı görülüyor. Ayrıca Suriye’nin Rusya’ya yakın durması batılı güçleri rahatsız etmektedir.
Ayrıca New York’ta uçakların Dünya Ticaret Merkezi’ni vurması ve El Kaide ile Müslüman Kardeşlerin eylemleri, İslami cihatçıların Suriye’yi hazırlık yeri ve geçiş noktası olarak kullandıkları şeklinde algılandı.
Suriyeliye sorulduğunda vereceği cevap “özgürlük” olacaktır, “daha fazla özgürlük. İhtiyacımız olan bu” cevabı sizleri şaşırtmayacaktır. Onların istediği belki siyasi özgürlükten çok demokrasi ve insan haklarının tanımladığı haklardır. İstedikleri; bazı şeyleri bürokrasinin ağlarına takılmadan yapmak, yeni şeyler yaratmak için teşvik almak, hükümetten gerekli desteği almak. Hepsi bu belki de. Ya da biraz daha fazlası. Ama hepside insan hakları kapsamında yapılması gereken şeyler. Bunları yapmak için “kimin yakını olduğunuz, hangi köy ve aşiretten olduğunuz, paranızın olup olmadığı” ön koşuldur Suriye’de. Suriye’de Vitamin Vav olarak adlandırılan rüşvet çarkı aşırı dozda kullanılmaktadır. Bu durum karşısında 2000 yılında yönetime gelen Beşar Esad’da rahatsızdır. İş başına gelir gelmez rüşvete karşı bir kampanya başlatan Esad çok sayıda bakan ve bürokratı görevden aldı. Reformları başlattı. Çok sayıda siyasi tutukluyu serbest bıraktı. Muhalefet üzerindeki baskıyı azalttı. Suriye’ye bilgisayarı ve internet cafe kültürünü getirdi. Ekonomiyi canlandırmak için girişimlerde bulundu. Bankacılık sistemini özelleştirdi. Özel ve yabancı sermayeyi çekmek için Şam borsasını kurdu. Yurt dışında yaşayan Suriyelileri geri dönmeye ikna etti. Yeni işyerleri, restoranlar açılmasını ve turizmin gelişmesini sağlamak için çaba sarf etti. 
“Benim işim Suriyeliler için çalışmak” diyen Esad halkın yaşam standardını yükseltmek için çaba gösterdi. Kırsal bölgelere eğitim ve sağlık hizmeti götürdü.
Ne var ki tüm bu çabalar yeterli olmadı. Siyasi reform ve ifade özgürlüğü yarıda kaldı. Rüşveti engelleme çalışmaları sonuçsuz kaldı. Daha önce serbest bıraktığı siyasi tutukluları yeniden tutuklattı. İnterneti getirdi ancak kimi sitelere (You Tube, Facebook) erişimi engelledi. Ülke içinde sert güvenlik tedbirlerini rejimi korumak için gerekli gören Esad’ın bu yaklaşımı halkta tedirginlik yaratmış, insanlar her an izlenmekten korkar duruma gelmiştir.
Ülke içerisinde yaşanan çatışmalarda batılı güçlerin muhaliflere destek verdiği bir gerçektir. Tıpkı Libya’da olduğu gibi. Tıpkı Yemen’de olduğu gibi. Tıpkı Afganistan’da, Somali’de, Sudan’da, Fildişi’nde olduğu gibi. Muhaliflerin gösterilerini kanla bastırmaya çalışan Esad’a ülke dışında da tepkiler artmış, yaşamlarından endişe eden bir kısım Suriyeliler komşu ülkelere sığınmak durumunda kalmıştır.
Bugün ABD’sinden, AB’sine, BM’lerine kadar dünya siyasetine yön verenlerin kapsama alanında Suriye ve Esad yönetimi vardır. Esad’ın görevi bırakması istenmekte “yaşanan çatışmalarda insanlık suçu işlendiği savı ile uluslar arası ceza mahkemesinin devreye girmesi” dile getirilmektedir. Amaç bellidir. Libya’da olduğu gibi kendilerine karşı dik duran ve ülkesinin iç işlerine karışılmasını istemeyen Esad yönetimini alaşağı etmek için taşlar yerinden oynatılmış, piyonlar harekete geçirilmiştir. Çarklar dönmektedir. Dişliler öğütmeye hazırdır.
Sonuçta; Türkiye, Suriye, İsrail, Filistin, Kıbrıs, Mısır, Irak gibi ülkelerin yer aldığı Doğu Akdeniz havzası farklı kültür, din ve uygarlıkları barındırdığı gibi petrol ve doğalgaz kaynaklarının da yer aldığı stratejik bir konumdadır. Okyanusa açılan suyolu üzerinde yer alan ülkelerde diğer önemli bir sorun da sudur. Suyun yetersizliği ve artan nüfusun su ihtiyacının nasıl karşılanacağı ise belirsizliğini korumaktadır.
Bu bağlamda Doğu Akdeniz’in geleceğini su ve petrol belirleyecektir. Bölgede var olan sorunlar yumağı dünya kamuoyunu meşgul ettiği gibi emperyalist güçlerin de dikkatini çekmeye devam edecektir. Keskin hesaplaşmalar yaşanacaktır. Olan yine fakir ve yoksul halka olacaktır. Silah tüccarları ve kandan beslenenler, sömürmeyi alışkanlık haline getirenler ise ellerini ovuşturmaya devam edecekler, purolarını yedi yıldızlı otellerde tüttüreceklerdir.







8 Temmuz 2015 Çarşamba

PALMYRA VE AFGANİSTAN

Palmyra antik kenti Suriye'de bulunuyor. Antik dönemin en önemli merkezlerinden biri olan bu kent dönemsel anıtsal yapı ve kalıntıları çölün ıssızlığında hala barındırıyor.
Geçen günlerde IŞİD'in eline geçen bu kentte, geçmişin ayak izlerini günümüze taşıyan insanlığın ortak kültür mirası arasındaki eserlerin tahrip edilip edilmediği henüz bilinmiyor.
IŞİD'İN Palmyra antik kentinde onlarca Suriyeli askeri elleri arkalarında bağlı olarak katletmesi basında yer almıştı. Elleri bağlı savunmasız askerleri ve yüzlerce sivili acımadan katledenlerin insanlığın ortak mirası antik kalıntılara acıyacağını düşünmek saflık olsa gerek.
IŞİD'ın daha önce Irak'ta "Hatra" ve "Nimrud" u  yıktığı bilinmektedir. Bu bağlamda Palmyra'da da benzeri tahribatı ve yıkımı yapacağı kaçınılmazdır diye düşünmek yanlış olmasa gerek.
IŞİD'in Irak ve Suriye'de bulunan binlerce yıllık antik kalıntıları yok etmesi, Taliban'ın Afganistan'da yaptığı tahribat ve yıkımı akıllara getiriyor.
Taliban'ın Afganistan'da yaptığını bugün IŞİD Irak ve Suriye'de yapmaktadır.

Taliban islama aykırı diye yüzlerce sanat eserini ve heykeli parçalamış, Afganistan'ın belleğini yok etmişti.
1990'lı yıllarda Afganistan'ın büyük bölümünü ele geçiren şeriatçı Taliban yönetimi, uluslararası yoğun tepkilere rağmen, insanlığın ortak kültür mirası kabul edilen "Bamyan" da ki 1400 yıllık iki dev Buda heykelini dinamit ve tank ateşi ile yerle bir etmişti.
Taliban lideri Molla Muhammed Ömer, islama aykırı olduğu gerekçesi ile dev buda heykelleri ile ülkede bulunan tüm heykellerin yıkımı için talimat vermişti. Bir çok ülke ve kuruluşun insanlığın ortak mirasına zarar vermemesi için çağrıda bulunmasına rağmen,  yıkım kararı uygulanmış ve tepki ve protestolara neden olmuştu.
Afganistan önce Sovyet işgali, ardından başlayan iç savaş sonrası Taliban felaketi ile karşı karşıya kaldı. Bu süreç sonunda ülkede taş üstünde taş kalmadı. Yüzyıllar öncesi yapılan her türlü kültürel değer iç savaşta yok oldu.
 Tarım ve ekonomi çöktü.
Demografik yapı, kültür ve eğitim paramparça oldu.
Zaten yoksul olan ülke, sefaletten de öte bir çizgiye uzandı.
Taliban yönetimi ülkeye deyim yerindeyse son çiviyi de çaktı.
Bu sert coğrafyadaki iklim ve doğa koşulları da Taliban'ın yaptığı tahribata katkıda bulundu. Tarım ve ekonominin çökmesi ile Afganistan adeta bilimkurgu filim ve öykülerinde karşılaştığımız çöle dönüştü.
Afganistan'da bugün Taliban yönetimi yok. Lakin Taliban militanları ülkede can almaya, ülke ekonomisine, tarımına darbe vurmaya, Afganistan'ın hayat arterlerini kesmeye devam ediyor.

12 Haziran 2015 Cuma

YAŞAYABİLECEĞİMİZ BAŞKA BİR DÜNYA YOK.

Dünyanın üzerinde kara bir bulut dolanıyor. Yer altı ve yer üstü kaynaklarından dizginlenemeyen bir kâr hırsı, arsız bir servet biriktirme tutkusu canlı yaşamının geleceğini karartıyor.
Yeryüzü kazılıyor, yırtılıyor, yıkılıyor, yakılıyor ve bambaşka bir bedene bürünüyor. Her yıkım onarılması güç sonuçlar doğuruyor.
Tarım toprakları erozyona kurban veriliyor. Kullanılabilir  milyonlarca  ton su israf ediliyor. Tonlarca gıda ürünü çöpe atılıyor. Yaşadığımız coğrafyanın omurgası değişiyor. Adeta soğuk, tekdüze, durgun bir yaşam biçimi ile hayatı yutuyor.
Bu olumsuz gidiş karşısında ülkemizin durumu nedir?
Verimli topraklarımız erozyona kurban edilmiyor mu?
Tonlarca kullanılabilir su israf edilmiyor mu?
Tonlarca gıda ürünü çöpe atılmıyor mu?
Bu ve benzeri onlarca soruya olumlu yanıt verebilir miyiz?
Gerçek o ki Dünya coğrafyasının ayrılmaz bir parçası olan Anadolu coğrafyasında da benzer çevresel olumsuzluklar görülmektedir.
Termik santral için Yırca'da bir gecede 6 bin zeytin ağacının kesilmesi,
Derelerimiz üzerinde yapılmakta olan HES'lerin kimi iptal kararlarına rağmen inşaatlarının devam etmesi,
Validebağ Korusu sorunu,
İstanbul'un akciğerleri olan Kuzey Ormanlarında  3.Köprü inşaatı ve 3. Havaalanı yapılması için binlerce ağacın kesilmesi,
Kent merkezlerinde yeşil alan olarak belirlenen yerlerin, kentsel dönüşüm kapsamında betonlaştırılması,
SİT alanı olmasına rağmen Bozcaada ve Yassıada'nın yerleşime açılması,
Bunlar onlarca çevresel sorundan sadece bir kaçı. Yaşanabilir bir coğrafyaya muhtacız. Betonlaştırılmış alanlar gelecekte daha çok tarım arazisine ihtiyaç duyacak olan insanların işine yaramaz.
Koruları, ormanları, kıyıları, yeşil alanları buharlaştırarak geleceğimize sahip çıkamayız. Kentlerimizi yaşanabilirlikten çıkararak sağlıklı yaşayamayız.
Uydu kentler kurarak şehirlerin dokusunu bozmak kentlerin yaşanabilirliğini kaybetmesine neden olacaktır.
Yaşayabileceğimiz başka bir dünya yok. Bunun bilinciyle hareket etmemiz gerekir.

Tarihimize, kültürümüze,toprağımızı, suyumuza sahip çıkmalıyız. İnsana hüzün veren olumsuz gelişmelerin alternatifini mutlaka bulmalıyız.

8 Haziran 2015 Pazartesi

DÖVİZDEKİ ARTIŞ

7 Haziran 2015 pazar günü milletvekili seçimleri yapıldı. 8 Haziran'da ise Dolar ve Euro Türk Lirası karşısında rekor seviyeye çıktı. Gün boyu dolar 2.7370'den alınıp, bir ara 2.8370 den bir süre sonra ise 2.7870 den satılmaya başlandı. Euro ise 3.0468 den alınıp 3.1468 den satıldı. Sonrasında ise alış 3.10 seviyesine tırmandı.
Kısacası vatandaş düne göre daha da fakirleşmiştir.
Alım gücü düşmüştür.
Gelir dağılımındaki adaletsizlik devam etmektedir.
Çarşı pazardaki gıda fiyatlarındaki artışa vatandaş yetişememektedir.
Asgari ücretli, emekli, işçi ve memurun alım gücü düşmüştür.
Dövizdeki artış ekonominin ne kadar kırılgan olduğunun göstergesidir. Kısacası AKP hükümeti ekonomideki başarılarıyla övünmesine karşın rakamlar bunun aksini gösteriyor.
Vatandaş borca batmış gelir dağılımındaki makas açılmış, işsizlik artmıştır.
İhracattaki gerileme devam etmektedir.
13 yıldır iktidarda bulunan ekonomik büyüme, istikrar ve güçlü Türkiye söylemlerini sıklıkla tekrar eden AKP'nin ekonomi politikalarının geldiği durum budur.
TUİK verilerine göre Türkiye'de büyüme hızı 2002 'de 6.2 iken 2014'de 2.9'a gerilemiş görünüyor. (Basın)
Ekonomi uzmanlarına göre büyüme oranının yavaşladığı dönemlerde yoksulluk artmaktadır.
Hükümetin sürekli dile getirdiği  "ekonomik istikrar"  zengini daha zengin etmiştir.
Zengin kesimin aldığı pay yükselmeye devam etmiştir.
Türkiye'de işsizlik oranı yükseliş eğilimi gösterirken ödenemeyen kredi kartı borcu toplamı 5.8 milyar liraya ulaşmıştır (Basın).
Doların değer kazanması sonucu özellikle alt gelir grubundaki vatandaşların paraları erimiş, alım gücü de gözle görülür şekilde düşmüştür.
7 Haziran seçimleri bu kötü gidişe bir nokta koyabilir.
En azından uygulanan ekonomi politikaları noktalamak sorunların çözümü için bir başlangıç olabilir.

Ne kadar iyi niyetli olunursa olunsun kısa sürede kesin çözüm beklemek de doğru bir yaklaşım olmayacaktır.

27 Mayıs 2015 Çarşamba

TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR


Sazıyla sözüyle toplumumuz kültüründe önemli bir yer tutan Aşık Veysel ne demişti “Benim sadık yârim kara topraktır”. Ve yine Nazım Hikmet bir şiirinde “Dörtnala gelip uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim” diyordu. Yüzyıllardır atalarımızın kanı ile yoğrulan bu topraklar bizim hem namusumuz hem de övüncümüzdür.
Ve bu toprakların üzerinde yaşayan insanlarımızın sorunu aslında hepimizin ortak sorunudur. Ortak sorunu bertaraf etmek ise ortak bir çalışma ile mümkündür.  O çalışmanın en önemli ayağı ise eğitimdir. İnsana yapılacak en önemli yatırım eğitime yapılan yatırımdır. Çünkü geleceğimizi şekillendirecek olan yine bizleriz, eğitimle şekillendireceğimiz insanımızdır. Ve insanca yaşamamız buna bağlıdır.
Martin Luther  “Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik, fakat bu arada çok basit bir sanatı unuttuk. İnsan gibi yaşamayı...” demiş zamanında. Bu sözün geçerliliğini yitirmesi ancak insanımızı iyi bir eğitim ile yetiştirmemize bağlı.
Peki, tek başına eğitim yeterli midir?
Başkaca hasletlere ve özelliklere ihtiyaç yok mudur?
Elbette tek başına eğitim yetersizdir. İyi bir eğitim anlayışının yanı sıra demokrasiye, özgürlüğe, insan hak ve hürriyetlerine, adalet anlayışına ihtiyaç vardır. Üçlü sac ayağının sarsılmadan durması için ayaklarının sağlam olması lazım hesabı !
Anadolu topraklarında yedi yüz yıllık bir imparatorluk geçmişinin son yıllarında ve sonrasında doksan iki yıllık cumhuriyet yaşamımızda; batıyı ve batılı yaşamı kendimize örnek almaya çalıştık.
Peki, ne derece batılı olduk?
Hukukumuz batılıdır.
Rejimimiz batılıdır.
Ekonomimizi batıya endekslemiş durumdayız.
AB’nin kapısını kırk yıldır aşındırıyor, zorda kalınca IMF’ye avuç açıyoruz.
Eğitimimiz batı modeli eğitim anlayışı ile işliyor işlemesine de, batının eğitim anlayışını tam uygulayabiliyoruz mu?
Her ilde üniversite var. Olmayanlarda ise üniversitelere bağlı yüksek okullar var. Hatta bir kısım ilçe de meslek yüksek okulları var.
Üniversitelerimizde iyi bir eğitim ile  yetiştirdiklerimizin yanı sıra yetiştiremediklerimize de diploma veriyoruz… Diploma veriyoruz da, üniversiteyi yeni bitirmiş bir mühendis iş hayatında deneyim kazanmadan, destek almadan işini tam manası ile yapabilir mi?
Eğitimde fırsat eşitliği batılı ve ekonomide öyle!
Hatırlıyı ve cüzdanı şişkini diğerinden ayırmayız!.
Toplumumuzun algılama yeteneği de  batıya endeksli! Yoksa kendi dilimiz durmuşken batı dillerinindeki sözcükleri kendimize referans alıp işyerlerimizin adına layık görür müyüz?
Mehmet Akif'in dediği gibi "Tek dişi kalmış canavar" misali batı gelişmekte olan mazlum milletleri yüz yıllarca sömürmüş, yer altı ve yer üstü kaynaklarını kendi ülkelerine aktarmış, sömürgeleştirdiği ülkelerin ucuz iş gücünden yararlanmıştır. Amaçları kardır. Mazlum ve savunmasız insanları düşünmez. Var olan varlıklarının satılıp kendilerine muhtaç olunmasını ister. Bizim paha biçilmez topraklarımızı da  parsel parsel satmadık mı?
Cennet kıyılarımızda denizle buluşmak için kıyılarımızı satın alan yabancıdan izin almamız gerekmiyor mu? Madenlerimizi ki özellikle altın madenlerimizi Kaz Dağlarında, Ovacıkta yabancılara havale ettik. Atadan dededen kalma geleneklerimize, kültürümüze dudak büker olduk. Sanayimizin yanı sıra tarımımızda batının denetiminde değil mi? Tütünü, şeker pancarını, haşhaşı çiftçimiz yetiştiremiyor. Neden? Çünkü kotalı. Belli miktarı aşamazsın. Ee ne olacak o zaman? Kolayı var batıdan satın alacaksın.
Anadolu’nun binlerce yıllık kadim tarihinde oluşturulan kültürel varlıklarımızın bir kısmı batının şehirlerinde sergilenmiyor mu? Bergama sunağı Berlin'de ne arıyor? Müzelerimizde olması gereken eserler kimi batılı ülkelerin müzelerinin vitrinlerini süslemiyor mu?
Batının değerlerini çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak için almalıyız. Doğrudur. İlim neredeyse orada bulup öğrenmek gerek. Bu da doğru. Yanlış olan nedir peki? Yanlış olan bana göre batı kültürünü alıp kendi kültürümüz içinde harmanlayamamız. Olay bu kadar basittir.
Misal, “İnsan hakları”, “demokrasi”, “düşünce özgürlüğü”, “hukukun üstünlüğü”, “lâiklik” vs. diyoruz. Diyoruz da. Bir yandan da düşünce özgürlüğü deyip bu ülkenin emperyal güçlere peşkeş çekilmesine mani olan Atatürk’e bile saldırıp olmadık yazılar yazıyoruz. Resimlerini çöpe atıp, büstlerini kırıyoruz. Atatürk’e ve eserlerine saldırmayı düşünce özgürlüğü bağlamında ele alıyoruz.   

    

22 Mayıs 2015 Cuma

AKP'Lİ VEKİL VE İZMİR

Serin bir ilk bahar akşamının sonrasında lanet olası sabah güneşi çoktan camlar arasından içeriye uzanmıştı ki esneyerek uyandım. Balkon kapısını aralayıp caddede acele ile işine gitmekte olan insanların koşuşturmasını seyrettim bir süreliğine. Uzak olmayan deniz kıyısından kanat çırparak apartmanların çatılarındaki kiremitlerde günü karşılayan deniz kuşları gözüme çarptı. Islak tüylerini kurutmanın telaşı ile kanatlarını açıp açıp kapatıyorlardı. Karınlarını doyurmuş olmalıydılar. Çatıları mesken tutanların yanı sıra bir kaç deniz kuşu gökyüzünde daireler çizerek kanat çırpıyordu. Güne dinlenerek başlamak istiyorlar diye düşündüm.
Önce televizyonu açıp sabah haberlerine göz attım. Sonra bilgisayarın klavyesi ile buluştu parmaklarım.
İlk gözüme çarpan haberi okumaya başladım.
Haberin başlığı "AKP'li vekilden İzmirlilere ağır hakaretler" şeklindeydi.
AKP Diyarbakır milletvekili Cuma İçten'in Twitter hesabında İzmirlilere yönelik attığı mesajlar haberde yer alıyordu.
Mesajlarında "İzmir'de CHP'ye oy veren kitle, radikal militan vari davranmakta kendisi gibi düşünmeyenlere saygı göstermemektedir. Belediye hizmetten ziyade kültürümüze ve değerlerimize aykırı teşkil eden sözde kültürel faaliyetler yapmaktadır. Alttan gelen gençlik, değerlerimize aykırı bir yaşam şekli ile yetişmekte ve kendi aileleri bile bu durumdan şikayetçi. CHP'li İzmirli gençlerin özgürlükten anladıkları, son derece açık giyinmek, kafa çekmek, sabaha kadar eğlenmek."
Sayın vekilin İzmir izlenimlerinin bir kısmı bu şekilde.
İzmir AKP'ye yeterince  oy vermeyen bir ilimiz. Seçmenin tercihi bu yönde. Seçmenin tercihine saygı duymak lazım. İşlerine geldiğinde  "seçmenin tercihine saygılı olun diyen kendileri değil mi?"
Yukarıdaki açıklamalarına bakıldığında CHP'ye oy veren İzmirli seçmeni "radikal militan vari davranmakla" suçlayıp "kendisi gibi düşünmeyenlere saygı göstermediklerini" dile getirmektedir. Sayın vekil bu düşünceyi nasıl edinmiş bilinmez. Seçmene yönelik söyle diklerini somut örneklerle kanıtlaması lazım.
" Alttan gelen gençlik, değerlerimize aykırı bir yaşam şekli ile yetişmekte ve kendi aileleri bile bu durumdan şikayetçi." Madem bu tespiti yaptınız. Gençlikten şikayetçi aileleri size oy verirler olur biter! Siz de İzmir'de gerekeni yaparsınız!
Bir başka söyleminiz; " gençlerin özgürlükten anladıkları, son derece açık giyinmek, kafa çekmek, sabaha kadar eğlenmek."
Gençlerin yaşamlarını, düşüncelerini, hayata bakış açılarını bu şekilde değerlendiren bir vekil bu değerlendirmelerini somut deliller ile desteklemelidir. Kafa çekip sabaha kadar eğlendiklerini nereden biliyorsun? Gözlerinle görüp şahit oldun mu? Olduysan belgesi var mı? Hem gençlerin eğlenmeleri sizi neden rahatsız ediyor?
Unutulmamalıdır ki demokrasi ile yönetilen bir ülkede kimsenin yaşam şekli bir diğerini ilgilendirmez.
Gençler nasıl giyineceklerini kendileri belirler. Hiç kimsenin zorlaması ile giyim tercihlerini değiştirmezler. Nasıl ki kara çarşaf ile sokak aralarında, caddelerde, alış veriş merkezlerinde dolaşanların giyim tercihine kimsenin karışmadığı gibi. Tıpkı kapalı pardösü ile dolaşanlara  karışılmadığı gibi. İzmirli gençleri "son derece açık giyinmekl"e suçlamak da doğru değildir. Herkesin tercihi kendisinedir. O açık giyiniyorsa sen dönüp bakma. Nasıl ki televizyonda beğenmediğin bir programı değiştirebiliyorsun ya işte öyle kafanı diğer tarafa çevir!
Bir başka söylemi ise "İzmir boşanma oranının en yüksek olduğu il neden acaba?, Haşhaşilerin başkenti neden acaba?" Boşanmaların nedenlerini araştırmadan, diğer iller ile karşılaştırmadan "neden acaba?" diyerek işin içinden çıkmak kolaycılıktır. Kimin evleneceğine kimin boşanacağına ancak evlenecekler ve boşanacaklar karar verir. 
Sayın vekil Doğu ve Güneydoğu illerimizde çocuk yaştaki kız çocuklarının evlendirilmeleri konusunda, "Çocuk gelinler" konusunda , "Berdel"  konusunda ne düşünür?
Kurtuluş Savaşı'nda Yunanlılara "ilk kurşunu" atan İzmir bu söylemleri hak etmiyor.
Diğer yandan yaklaşmakta olan milletvekili genel seçimleri partilerin seçmene vaatleri ile sürmekte. Muhalefetin vaatlerinin başında toplumun içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar, işsizlik, taşeronlaşma, çiftçinin, üreticinin sıkıntıları, emekli ve memurların aldığı ücret yetersizlikleri gelmekte. İktidara geldiklerinde vatandaşların yaşam kalitelerinin artması için gelirlerinin artırılacağını söylemekteler.
Hükümet ise muhalefetin vaatlerinin uygulanamayacağını, misal asgari ücretin artırılması durumunda işyerlerinin kapanacağını belirtmektedir. Artan işsizliğe bir çözüm önerisi ise söylemlerinde pek de yer almamaktadır. Daha evvel açtıkları tesisleri tekrardan açmaktalar. Miting meydanlarında işçinin, memurun, emeklinin maaşlarının iyileştirilmesine teğet geçmekteler.
Son bir kaç gündür Metal işçilerinin ücretlerinin iyileştirilmesi konusunda verdikleri mücadele; işçinin aldığı ücretin yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. İşçi emeğinin karşılığını tam olarak almış olsa iş bırakma gereğini neden duysun?
İşçi memur kredi kartı borçlarını ödeyememekte, aldıkları banka kredilerini ödemekte zorluk çekmekte, faturalarını yatırmakta zorlanmaktalar. Artan enflasyona bağlı olarak yükselen gıda fiyatlarına yetişilememektedir.


21 Mayıs 2015 Perşembe

ÇÖLÜN GELİNİ PALMYRA


10 Ocak 2015 tarihinde  Suriye'de bulunan Palmyra antik kenti için şunları yazmıştım. "Tadmor olarak da bilinen Palmyra antik kenti Suriye'de bulunuyor.  Önceleri bağımsız bir kent olan Palmyra, İ.S. 1. Yüzyılda  Roma egemenliğine girdi. Yerel geleneklerle Roma ve İran kültürlerini harmanladı. Bu bağlamda antik dönemin en önemli kültür merkezlerinden biri oldu. Dönemin anıtsal yapı ve kalıntıları çölün ıssızlığında hala yükseliyor.
Dünya kültürel mirası içerisinde hak ettiği yeri almış olan  antik kent, yüzyıllarca doğaya meydan okumuş ayakta kalmasını bilmiştir.
Lakin son yıllarda Suriye iç savaşında  diğer kentlerdeki geçmişten günümüze kalan antik kalıntıların uğradığı yıkıma bakalım ne kadar dayanacak."
Ne yazık ki fazla sürmedi. "Çölün Gelini" Palmyra antik kentinin tamamına yakını IŞİD'in eline geçti. Çoluk çocuk, genç yaşlı demeden savunmasız insanları katletmekle kalmayıp insanlık tarihine ve kültür mirasına da zarar veren, yok eden IŞİD'in daha önce Irak'ta "Hatra" ve "Nimrud"'u yıktığı biliniyor.
İki bin yıldır her türlü istilaya rağmen ayakta kalan Palmyra bakalım bu sefer ayakta kalabilecek mi?  Kentte Tapınaklar, sütunlu yollar, yüzlerce heykel, yerlerinden kıpırdatılamayan lahitlerin akıbeti IŞİD'in balyozlarına hedef mi olacak?
Peki IŞİD geçmişin kültür mirasını neden yok etmek istiyor?
Neden eline balyozu alıp paha biçilmez ve geçmiş kültürlerin günümüze yansıyan eserlerini parçalamak  istiyor?
Neden heykelleri parçalıyor?
Bunu yapmakta ki amacı nedir?
Balyoz darbesiyle kırılan, dağılan bir heykel veya eski eser değildir; bir kültürün hafızası, anıları toza dönüşmektedir. Mezopotamya'nın binlerce yıllık alın terinden geriye zerre kalsın istenmemektedir.
Yok olan sadece bir heykel, müze ya da bir höyük değildir. Yok olan binlerce yıl önce kurulan uygarlığın kökleridir.
"Damnatio memoriae", latince bir deyim olup, tam olarak anlamı "Hatıranın Lanetlenmesi" ya da "Hatıradan Çıkartmak" olgusudur.
Onursuzlaştırmanın bir formu olup, Roma Senatosu'ndan vatan hainleri ya da Roma devletinin itibarıyla oynayanlar için çıkartılabilir.
IŞİD kendince "Damnatio memoriae" yapmakta, anıları hafızalardan silmektedir.

16 Mayıs 2015 Cumartesi

EKONOMİ VE ÜÇ ÇOCUK


Türkiye nüfusunun artması için her fırsatta  vatandaştan "üç çocuk" yapmasını isteyenler gazetelerin ekonomi sayfalarında yer alan "Türkiye'de işsizlik"  haberlerine ilişkin düşüncelerini de  miting meydanlarında dile getirseler de öğrensek.
Haydi diyelim iktidar bu konudaki verileri seçime günler kala açıklama gereğini duymaz. Ki zaten açıklamaz. Bu durumda muhalefet partileri ne güne duruyor? Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik açmazları ve işsizliği neden vatandaşa anlatmazlar?
Vatandaşın evine ekmek götürmek için işe ihtiyacı var. Çiftçinin tarlasını ekip biçebilmesi için ucuz mazota, gübreye ihtiyacı var.
Açıklanan ekonomik veriler ve cari açığın artması sonucu emeklinin, işçinin, memurun ay sonunu rahat getirmesi; artan enflasyona, yükselen gıda fiyatlarına yenik düşmemesi, çarşıda pazarda, bakkalda, markette alışveriş yapabilmesi,  faturasını sorunsuzca ödeyebilmesi olanaklı mıdır?
Ekmeğin fiyatını bilmeyenlerin, asgari ücretin ne kadar olduğunu söyleyemeyenlerin, dahası geçim derdi nedir bilmeyenlerin çarşıda pazarda haberlerinin olduğunu söylemek de kolay değildir.
Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) şubat ayı işsizlik verilerini açıkladı. Açıklanan veriler işsizler ordusunun her geçen gün arttığını gözler önüne serdi. Resmi işsiz sayısı  3 milyon 326 bin. Tablo felaket. İşsizlik oranı yılın ilk üç ayında 11.3 e yükselmiş. Bu rakam her geçen gün de artmakta. Veriler İş ve İşçi Bulma kurumuna iş için başvuranları gösteriyor. İlgili kuruma baş vurmayan ve işi olmayanların sayısı ve yüzdesi kaç acaba?
Hafta sonu sokak ve caddeler insan kaynıyor. Haydi diyelim hafta sonu çalışanlarda sokaklarda caddelerde. iyi de hafta içi de aynı. Sokaklar, caddeler gençlerle dolup taşıyor. İşi olanın sokaklarda, caddelerde, toplu taşım araçlarında işi ne?
Bu durumu umursayan yok. Gazetelerde her gün yolsuzluk haberlerinden geçilmiyor.
Yine bir başka haber gözüme çarpıyor gazetede. "karşılıksız çek tutarı ilk 4 ayda patladı." Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi'nin açıkladığı verilere göre; Ocak- Nisan 2015 dönemindeki karşılıksız çek adedi, önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 15 artarken, karşılıksız işlemi yapılan çeklerin tutarı ise yüzde 61 oranında artış göstermiş.
Bu veriler ekonominin içinde bulunduğu durumu gösteriyor. Esnafın, tüccarın velhasıl ticaret erbabının aldığı malın karşılığında verdiği çekler karşılıksız çıkıyor. Peki niye? İşyerleri kapılarına kilit vuruyor.
Kredi borcunu ödeyemeyip icra takibinde olan vatandaşların sayısı ise 2 milyona ulaşmış durumda. Vatandaş borcu borçla kapatmaya çalışıyor. Peki vatandaş aldığı borcu neden ödeyemiyor?  Demek ki insanların gelir kaynaklarında bir sorun oldu; ya işlerini kaybettiler, yada gelirleri borçlarını kapatmaya yetmedi. Gerçek olan şu ki ortada aldığı borcu ödeyemeyen bir kitle var.

Hal böyleyken vatandaşların istenildiği gibi "üç çocuk" yapması durumunda o çocukların geçimlerinin nasıl sağlanacacağını birileri çıkıp anlatmalı?

21 Nisan 2015 Salı

AKDENİZDE GÖÇMEN FACİASI

Ülkemiz gündemi 7 Haziran seçimlerine odaklanmış durumda. Partiler seçim beyannamelerini açıklayadursunlar, işsizlik ve dolardaki önlenemeyen kur artışı hız kesmiyor. Dünya gündemi ise içler acısı. Bir yandan Suriye ve Yemen savaşları, Irak'ta devam eden kaos ortamı, uzun yıllardır sükunete bir türlü kavuşmayan Afgan halkının yaşadığı dram. Ve diğerleri.

Kapitalist zihniyetin boyunduruğu altına almak istediği dünya halkları ve ekonomisi. Ülkelerin yer altı ve yer üstü enerji kaynakları ve enerji koridorlarını yönetme arzusu. Silah tüccarlarının durdurulamayan para kazanma hırsı. Yoksulun daha yoksul, zenginin daha zengin olduğu bir ekonomik düzen.
Son günlerde Akdeniz göçmen faciaları ile gündemde.  Denizin ortasında yaşananlar ise büyük bir trajedi.
12 Nisan 2015: Akdeniz'de kaçak göçmen gemisi battı; 400 göçmenin öldüğü düşünülüyor.
16 Nisan 2015 : Akdeniz'de kaçak göçmen sandalı battı en az; 41kişi boğularak öldü, 4 kişi kurtuldu.
20 Nisan 2015 : Akdeniz'de 700'e yakın göçmen taşıyan tekne battı. 28 kişi kurtarıldı. Ölü sayısı bilinmiyor. 700 göçmeni  20 metrelik balıkçı teknesine bindirenlerin, teknenin göçmenleri taşıyamayacağını bilmelerine rağmen yola çıkarmaları ölümcül bir trajedi değil de nedir?
20 Nisan 2015 : Akdeniz'de 700 göçmenin öldüğü kazanın ardından bir şok daha. Yaklaşık 300 kişinin içinde bulunduğu göçmen teknesi battı.  Olayda ilk belirlemelere göre 20 kişi hayatını kaybetti.
Ne yazık ki benzer haberler hafızalarda yer  etmeye devam ediyor.
Afrika'nın  bir yandan yoksulluk ile diğer yandan iç savaşlarla yorulan halkı bahar geldiğinde umuda yolculuğa başlar. Bulundukları toprakları terk etmekte bulurlar çareyi. Tek amaçları vardır artık. Avrupa kıtasına çıkmak. Bu amaçla kendilerini Akdeniz'den Avrupa kıtasına götürecek teknelere çoluk çocuk binerler. Varını yoğunu satıp dolara çevirirler. İnsan tacirlerine teslim ederler. İnsan tacirleri acımasızdır. Bilirler ki bu yolculuk yasal değildir. Yolcular kaçak göçmenlerdir. Bu bağlamda bu tacirlerin sahtekârlıkları da başlar. İnsan hayatı onlar için ucuzdur. Umuda yolculuk yapanlardan aldıkları dolarlar onlar için daha önemlidir. Alacakları dolar onlar için önemli olmasa tekneye ağırlığına dayanamayacağı kadar insanı neden alsınlar?
Teknelerine olması gerektiği kadar değil, aldığı kadar insanı üst üste istif ederler. Ağırlığa dayanamayan tekne alabora olur. Dram o anda başlar. Çığlıklar yeri göğü inletir. Kucağındaki çocuğunu kurtarmak için çırpınan annenin çabaları boşunadır. Kader ağlarını örmüştür. Afrikalının kaderidir bu gemi ambarlarında üst üste yolculuk etmek.
Bir zamanlar Afrika'dan Amerika kıtasına gemi ambarlarında üst üste köle olarak götürüldüler. Çoğu bu yolculukta Amerika kıtasını göremedi. Bir daha Afrika'da yaşadıkları toprakları da. Okyanus suları onlara mezar oldu. Şimdilerde Akdeniz'in mavi suları onlara mezar olmaya devam ediyor.
Bir başka deyimle Akdeniz; Sudan, Somali, Nijerya, Yemen, Irak, Suriye, Afganistan, Pakistan, Ruanda ve benzeri ülkelerdeki kaos ve çatışmalardan kaçarak Avrupa'da yeni yaşam kurmayı amaçlayan insanların mezarlığına döndü.
Afrika'nın yoksul insanları daha iyi bir yaşam umuduyla çıktıkları zorlu yolculukta Avrupa Birliği (AB)  ülkelerini tercih ediyor.
AB İtalya'ya yardım etmediği için; AB destekli Mare Nostrum (Bizim denizimiz) adlı arama kurtarma misyonu Kasım ayında bitirilmişti. Afrika'nın enerji kaynaklarından vazgeçmeyenler, insanını kurtarmak için ne yapıyor? Olan umuda yolculuk yapan kaçak göçmenlere oluyor. Umutlar Akdeniz mezarlığında son buluyor.