17 Aralık 2024 Salı
ONLARLA GURUR DUYUYORUM
16 Aralık 2024 Pazartesi
BU VATANI CANLARINI VE AŞKLARINI FEDA EDEBİLENLERE BORÇLUYUZ.
29 Kasım 2024 Cuma
12 Kasım 1914 ve sonrası Sarıkamış Harekâtı - 4
Avrupa’da savaş
başladığında, Almanların Amiral Wilhelm Souchon komutasındaki “Goeben”
adlı zırhlısı ile “Breslau” adlı kruvazörü Akdeniz’de İngiliz
savaş gemilerinden kaçıp Türk karasularına girmişti.
5 Ağustos günü
Baron Von Wangenheim Enver Paşa ile gizlice görüşmüş, onu Goeben ve Breslau’un
Osmanlı donanmasına katılmasıyla Rus donanmasına üstünlük kazanılacağına ve
Karadeniz’in bir Türk gölü olacağına inandırmıştı.
Enver Paşa
hemen Çanakkale Boğaz Komutanı Alman Amirali Weber’e şu emri göndermişti:”
Alman gemilerini boğazdan içeri alın, başka devlet gemileri girmeye kalkışırsa
ateş açın!” Sonra, İstanbul’daki Alman Deniz Ataşesi Yüzbaşı Hans
Humann telsizle Amiral W.Souchon’a kurtarıcı emri ulaştırmıştı. “Çanakkale
Boğazına ilerleyin!” Gemiler Çanakkale Boğazından içeriye
girerler.
Uluslararası
yansızlık kurallarına göre iki yabancı savaş gemisinin yirmi dört saat içinde
karasularından çıkarılması veya silahsızlandırılması gerekiyordu. İngiltere ve
Rusya protestolara başlayınca bir açıklama yapılmıştı: “Gemiler Osmanlı
donanması için satın alınmıştır.” Osmanlı hazinesinin tam takır olduğu
bilindiğinden, buna pek inanan olmamıştı.
Komediler
dizisi yeni eklemelerle renkleniyordu. Gemilerin adları değiştirilmiş, Goeben’e
“Yavuz”, Breslau’a “ Midilli” denilmiş, sancak
direklerine Türk bayrakları çekilmişti. Gel gör ki, gemilerin direği çoktu ve
öteki direklerde haçlı Alman amirallik forsları dalgalanıp duruyordu. Alman
deniz subay ve erlerinin başlarına birer fes uydurulmuş, böylece
Osmanlılaştırılmışlardı.
Enver Paşa
tuttu bu kez de Amiral Souchon’u Osmanlı Donanması Komutanlığına atadı.
Gemileri Osmanlılaştıralım derken, donanma Almanlaştırılmıştı.
Zira, Amiral
Souchon Berlin’deki Alman Genelkurmayından alacağı emirleri uygulayacağını hiç
gizlemiyordu.
Enver Paşa 16 Ağustos günü İstanbul’da
Büyükelçi Wangenheim, Alman askeri iyileştirme kurulu başkanı ve Birinci Ordu
Komutanı Mareşal Liman Von Sanders, Osmanlı Donanması Komutanı Amiral Souchon,
Osmanlı Genelkurmay İkinci Başkanı General Bronsart Von Schellendorf,
büyükelçilik ateşeleri ile gizli bir toplantı yaptı.
Enver Paşa’nın
bir tek Türk’ü çağırmadığı toplantıda seferberlik tamamlanınca savaşa girilmesi
kararlaştırıldı.
Seferberlik
işleri yavaş yürüyor, hükümet üyeleri ve üst düzeydeki Türk komutanları
arasında savaşa girilmemesi yönündeki eğilim gittikçe
güçleniyordu. Alman orduları Marn’da Fransızlara yenilince, savaşa bir an önce
girilmesi için Almanlar baskıyı artırdılar.
Sonunda, Enver
Paşa donanmaya Ruslara saldırma emrini verdi. Amiral Souchon
açıkgözlük edip sözlü emri yazılıya dönüştürdü ve yazılı emri Enver Paşa’ya
imzalattıktan sonra Alman Büyükelçiliğine teslim etti. Çünkü gemisi batarsa,
Osmanlıların kendi istekleri ile savaşa girdiğine dünyayı inandırmak zor
olurdu.
Bu emirden de
hükümetin haberi yoktu…
Amiral Souchon
27 Ekim 1914 günü manevra yapacağım bahanesi ile donanmayı Karadeniz’e çıkardı.
29 Ekim’de Rus donanması yerine Rus liman kentlerini topa tuttu ve
İstanbul’a döndü. Hemen Rus savaş gemilerinin Osmanlı donanmasına saldırdığı
yalanı uyduruldu.
Almanlar
amaçlarına ulaşmıştı. Rusya Osmanlı İmparatorluğuna savaş ilan etmiş, 1 Kasım
günü de Doğu Anadolu’da saldırıya geçmişti. Hükümet üyeleri ve Türk subayları,
savaştan sonra Enver Paşa’nın gizli emri ile savaşın başlatıldığını
öğreneceklerdi.
Padişah ise
gerçeği öğrenemeden savaşın son yılında ölecekti…
Yararlanılan kaynak: Sarıkamış Dramı /Alptekin Müderrisoğlu/ Kastaş Yayınevi 2006
28 Kasım 2024 Perşembe
12 Kasım 1914 ve sonrası Sarıkamış Harekâtı - 3
1909 yılında 31
Mart gerici ayaklanmasının bastırılmasından sonra, ansızın İttihat ve Terakki
Cemiyeti’nden iki milletvekili gelmiş, kendisine Abdülhamit’in tahttan
indirilmesine ilişkin bir yazı imzalatmışlar ve “Padişah oldun”
demişlerdi. Mehmet Reşat, Beşinci Mehmet adıyla tahta çıktığında ve Halife
olduğunda 67 yaşında idi. Devletin yönetimi giderek İttihat ve Terekki
Cemiyeti’nin eline geçmişti.
Harbiye Nazırılığı’na yükselen (Milli Savunma
Bakanlığı) Enver Paşa bir diktatör gibi ülkeyi yönetmeye başlamıştı.
Mehmet Reşat, padişahlık görevini kendisine
sunulanları görüş belirtmeksizin imzalamak şeklinde anlıyordu. 28 Haziran 1914
günü bir Sırp öğrencisi Saraybosna’da Avusturya- Macaristan veliahdı Ferdinad
ve karısını öldürmüştü.
Bu olay, ekonomik ve siyasal çatışmaların
barut fıçısına dönüştürdüğü Avrupa’yı ateşe vermeye yetmişti.
Avusturya-Macaristan Almanya’nın desteğine güvenerek Sırbistan’a savaş açmıştı.
Sırbistan’ın
koruyuculuğunu üstüne alan Rusya’nın seferberliğe başlaması üzerine, Almanya da
Rusya’ya savaş ilan etmişti. Padişah bu olayları dürbünün tersiyle izlerken,
Enver Paşa’nın devleti Almanya’nın yanında savaşa sokmak için çabalarını
yoğunlaştırdığını sezememişti.
Enver Paşa’nın
İstanbul’daki Almanya büyükelçisi Baron Von Wangenheim ile yürüttüğü gizli
görüşmeler, 2 Ağustos 1914 günü imzalanan bir antlaşma ile noktalanmıştı.
Enver Paşa’nın
dışında yalnız üç kişinin haberi vardı bu antlaşmadan: Sadrazam Sait Paşa, Dahiliye
nazırı (İçişleri Bakanı) Talat Paşa ve Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe. Bu
antlaşmadan da, Alman Kaiseri (imparatoru) Wilhelm’e gönderilecek nüshası
kendisine imzalatılırken Padişahın haberi olmuştu.
Oysa aynı Talat
Paşa, 20 Temmuz 1914’te Erzurum valiliğine gönderdiği yazıda “Ordunun
Rusya ile savaşa girmesinin Fransa ve İngiltere’nin de savaş kararı almasına
neden olacağı ve başkent İstanbul’un bu tehlikeyi göz önünde tutarak sınır
boylarında savaşa yol açacak çarpışmalardan özenle kaçınılmasını bildirir” (Şerif
Köprülü, Sarıkamış Muh.s.25)
Antlaşmanın 2.
Maddesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanya’nın yanında savaşa katılmasını şöyle
bir koşula bağlamıştı. “Rusya, Avusturya- Macaristan’a karşı askeri
önlemler alır ve bu yüzden Almanya savaşa girmek zorunda kalırsa, bu durum
Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa katılması için yeterli neden olacaktır.”
Oysa,
antlaşmanın imzalanmasından bir gün önce, 1 ağustosta Almanya Rusya’ya savaş
açmış bulunuyordu. Bir başka deyişle, Osmanlıların savaşa girme yükümlülüğü,
antlaşma imzalanmadan doğmuş bulunuyordu.
Dünya siyasal
tarihinde ilk kez böylesine garip bir antlaşma yer alıyor; bir antlaşmanın
gelecekte doğabilecek bir olaya dayandırılan bir hükmü, geçmişteki bir olayla
geçerlilik kazanıyordu.
Enver Paşa,
gizli antlaşmayı imzaladığı gün sınırlarımızda savaş tehlikesi belirmiş ve bu
nedenle seferberlik ilan etmiş, kararı Padişaha imzalatmıştı. Ardından tüm
orduyu avucunun içine alacak örgütlenmeye gitmiş ve “Başkomutanlık
Karargâhını” kurmuştu.
Yasalara göre
ordunun başkomutanı Padişahtı. Ancak, Padişahın uyuşukluğundan yararlanan Enver
Paşa, tutmuş kendisini “Başkomutan Vekili” atamıştı. Artık
Padişahın vekili olarak ve onun adına orduyu ve donanmayı istediği gibi
yönetecek, gönlünce idare edebilecekti. İlk iş olarak da danışmanlık ve
öğretmenlik yapmak amacıyla Türkiye’ye gelmiş olan Alman subaylarını önemli
komutanlıklara getirmişti.
27 Kasım 2024 Çarşamba
12 Kasım 1914 ve sonrası Sarıkamış Harekâtı - 2
Bu gürültünün,
bandolu, davullu, zurnalı şenliğin anlamını bilen yaşlı erkekler ve kadınlar
ise suskundu. Çünkü ne zaman kışlalardan, savaş gemilerinden bu sesler
yükselse, ardından savaş gelirdi. Kışlalar dolup dolup boşalırdı.
Askerler hep
Anadolu’dan ve Trakya’dan çıkardı. Buralarda yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudi’ler
askere alınmazdı. Irak, Suriye ve Arabistan halkı da silah altına alınmazdı.
Padişah fermanı ile İstanbul halkı hiç askerlik yapmazdı. Bu yüzden bunlar
savaşın acısını Anadolu ve Trakya halkı gibi bilemezlerdi.
Suskun
yaşlıların sezgisi doğruydu. Bugün Osmanlı İmparatorluğu resmen Rusya,
İngiltere ve Fransa’ya savaş ilan ediyordu. Anadolu ve Trakya Türklerinin
dört yıl boyunca kan dökeceği, üç kıtada can vereceği Birinci Dünya Savaşı’na
giriliyordu.
Şenlik sırasında
komutanlar kışla meydanlarında bayraklarla süslü kürsülere, gemilerin kaptan
kulelerine çıkarak Padişah Mehmet Reşat ile Başkomutan vekili Enver Paşa’nın
orduyu ve donanmayı savaşa çağıran bildirilerini okudular. Arapça ve Farsça
sözcüklerle dolu bildirileri askerler, denizciler zorlukla anlıyordu.
Padişahın uzun
savaş çağrısında (günümüz dili ile) can alıcı nokta şöyle idi: “…
Böylece silahlı bir yansızlık yaşarken, Karadeniz Boğazı’na torpil koymak üzere
yola çıkan Rus donanması, eğitimle uğraşan donanmamızın bir bölümü üzerine
ansızın ateş açtı.”
Enver Paşa’nın
savaş çağrısının son kısmında ise şöyle deniliyordu: “… İleri! Daima
ileri ki zafer, şan, şehitlik, cennet hep ilerde; ölüm ve alçaklık geridedir….”
Böyle diyordu
Enver Paşa. Kimlerin ileriye, kimlerin koskoca bir orduyu karlara gömüp tek
başına geriye gideceğini ise zaman gösterecekti.
İstanbul’da
yayınlanan “tanin” gazetesi ise aylardır yaptığı savaş
çığırtkanlığı sonucu muradına ermişti.
Osmanlı
padişahı Mehmet Reşat, ordusuna ve donanmasına yaptığı savaş çağrısında savaşı
Rusların başlattığını söylüyordu. Böylece, altı yüz yıllık Osmanlı tarihinde
ilk kez bir padişah, savaşa yol açan olayın gerçek nedenini bilmeden savaş
çağrısında bulunuyordu.
Osmanlı
padişahlarının var olan yetkileri arasında “Silahlı Kuvvetlerin
Başkomutanı” olmak da vardı. Ne ki, Mehmet Reşat imparatorluğu
ilgilendiren işlere uzaktan bakıyor, bazı olaylara seyirci bile olamıyordu.
Seyirci olmak, olayları anında izlemek demekti. O ise bir çok olayı olduktan
sonra öğreniyor, daha doğrusu, kendisine nasıl anlatılırsa öyle biliyordu. Ordu
konusunda da değişen bir şey yoktu.
Mehmet Reşat
genç bir şehzade iken, 1876 yılında amcası Padişah Abdülaziz’in tahttan
indirilişine tanık olmuştu. İkinci Abdülhamit tahta çıkmış, çıkar çıkmaz da onu
bir küçük saraya hapsetmişti. Tam 32 yıl tutuklu kalmış, Avrupa’da sanayi
devrimi, sömürge paylaşımı ve teknolojik gelişmelerin olduğu yıllarda kapalı
duvarlar arasında kalmıştı.
26 Kasım 2024 Salı
12 Kasım 1914 ve sonrası Sarıkamış Harekâtı - 1
Sarıkamış
muharebelerinde bir emirle binlerce askerin tipi altında dağlara sürülüşü. Tarihimizin
İbretle okunması ve bilinmesi gereken bir sayfası. Yeteneksiz
ancak yetkili birinin on binlerce insanın hayatını nasıl tehlikeye
atabileceğinin ve bir devleti nasıl yok olmanın eşiğine getireceğinin ders
alınacak öyküsü.
Yıllarca
öğretmenlik yaptım. Binlerce öğrenci yetiştirdim. Sarıkamış yöresinde
Allahuekber dağlarında düşmana tek kurşun atmadan şehit olup kara toprağa
düşenlerin hazin hikayesi hep içimi yaralamıştır. Öğrencilerime konuyu
anlatırken oluşan hüznü saklamanın çabasını yıllarca sürdürdüm.
Sarıkamış’ın
benim için diğer bir önemi ise dedemin canından çok sevdiği kardeşinin
yöredeki Allahuekber dağlarında bir daha geri gelmemek üzere bu dünyadan
göçüp gitmesi, şehit olmasıdır.
Yıllarca onun
gelmesini bekleyen insanların anlattıkları ile büyüdüm. Aşağıdaki satırlarda,
devletin kapalı kapılar ardında yapılan anlaşmalarla Birinci Dünya Savaşı’na
sokuluşunu, savaş alanından binlerce kilometre uzakta, 90 bin şehidimizin acı
kaderinin nasıl adım adım belirlendiğinin ibret dolu oluşumunu okuyacaksınız.
Sarıkamış faciası ile ilgili araştırmalar son yıllarda yoğunlaşmıştır. Sarıkamış’ta yoğun kar, tipi ve kış şartlarında hayatını kaybedenlerin resimlerinin büyük bölümü Ruslar tarafından çekilmiştir. Kendi arşivlerimizde ısrarlı araştırmalara ve kaynakların taranmasına rağmen sadece bir tek resim bulunabilmiştir.
Aşağıdaki
satırlarda Osmanlı İmparatorluğunun, Birinci Dünya Savaşı'na nasıl adım adım
sokulduğunu göreceğiz.
“Padişahım çok
yaşa” nidaları ile yer gök inliyordu İstanbul’da. Selimiye kışlasından hep bir
ağızdan yükselen sesler daha sonra Maltepe, Maçka ve Davutpaşa kışlalarında
bulunan askerlerin de katılması ile; Üsküdar’da, Boğazın kıyılarında, Beyazıt
meydanında, Topkapı ve Karaköy’den Haliç’e kadar olan geniş alanda
yankılanıyordu.
Kışlaların
yanısıra savaş gemilerinden bando, davul ve zurna sesleri yayılmaya başlamıştı.
Kışla avlusu duvarlarının dibine, deniz kıyılarına toplanan halk olağanüstü bir
şeyler olduğunu seziyor, günlerdir dolaşan söylentilerin etkisiyle “Hayırdır
İnşallah” diyerek dualar fısıldaşıyordu…
./..
24 Kasım 2024 Pazar
ZİHİNLERE KAZINANLAR
İnsan yaşamı yol haritasıyla
başlar. Önemli olan o yol haritasının doğru olana götürmesidir.
Yol haritasında öyle bir an
gelir ki, insanın içinde anlatılmayı bekleyen lakin anlatılamayan, dile
getirilemeyen sorular varsa bunu taşımak zorluğu görülür. Bazen de halının
altına itilen ama dile getirilse insanı rahatlatacak sorularda.
Günümüz dünyasının hızla
değişen ritmi, tanıdığımızı sanıp yanıldığımızı anladığımız insan ilişkilerinde
ki gelgitler karşımıza çıkar.
İnsan hayatında hiçbir olay,
hiçbir his yarım kalmıyor. Ya istenilen olay başarıya ulaşıyor ya da yok olup
gidiyor.
Dünyada yaşananlar.
Savaşlar, yoksul insanlar, kırda bayırda, ücra bir vadi tabanında, deniz
kenarında hayatta kalma mücadelesi verenler, ata yurdundan göçüp bilinmeyen
coğrafyalara gidenler. Gün geliyor insanı umutsuzluğa itiyor.
Diğer yandan şehrin
varoşlarında gecenin ilerleyen saatlerinde bile büsbütün kesilmeyen sesler. Şehrin
uğultusunu yaratanlar. Şehrin bir ucundan diğerine uzanan hayat hikayeleri.
Fabrikalar, iş yerleri. Vardiyalara işçi taşıyan otobüsler. Evlerde gecenin bir
yarısında televizyonların loş ışığında uyanık olanlar.
Yazılanlar, yazılmayanlar.
Yaşananlar, yaşanamayanlar. Kimi zaman bir camın ardından izlenen insan
hareketleri.
İnsanın tüm yaşanan
olumsuzluklardan kendini koruması gerektiğini zihinlere kazıyor. Atılan her adım,
söylenen her söz bilinçsizce değil aksine bilinçli bir şekilde atılmalı o yol
kulvarında.
18 Kasım 2024 Pazartesi
KARDA KIŞTA ÇALIŞAN
Bizler Anadolu kadınını fotoğraftaki resimlerde olduğu gibi tanıdık.
15 Kasım 2024 Cuma
BAZEN SÖZ HÜKMÜNÜ YİTİRİR
Bazen söz hükmünü yitirir.
5 Kasım 2024 Salı
DÜN OLDUĞU GİBİ BUGÜNÜMÜZE DE KENDİMİZ KARAR VERMELİYİZ...
Yaşam
bütünseldir. O bütünsellik içinde yaşanan acılar, coşkular vardır. Özlemler,
isyanlar, çığlıklar, kopuşlar vardır. Susmalar, ağıtlar, gözyaşları vardır
sessiz ve derinden gelen. Bunlar yaşamın gerçeğidir. O gerçeklerden uzak
durmak, o gerçekleri anlamamak şaşırtıcı ve bencilce bir duygudur.
Geçmişimiz,
bugünümüz ve özümüz yani öz benliğimiz, düşüncemiz önemlidir. Yaşadığımız
şeylerde önemlidir. Fakat asıl olan, onları kendimizde niçin ve nasıl
yaşattığımızdır. Dünü olduğu gibi bugünü de nasıl yaşayacağımıza kendimiz karar
vermeliyiz. Kendimizle ya da diğerleri ile ilgili kararlarımızda vicdanımızın
doğru bildiğini yapmalıyız. Başkalarının beğenmesi için karar alıp yola
çıkmamalıyız.
Yaşam
bütünseldir dediğimde bir arkadaşım aynen şunları söyledi. “‘Özlemler, isyanlar, çığlıklar,
kopuşlar vardır. Susmalar, ağıtlar, gözyaşları vardır’ diyorsunuz. Bence önemli
olan hayatımızda bu duygulardan hangisinin ağır bastığıdır. Kaçınılmaz
gerçekler olsa da bu duygulardan ne kadarı yaşamımızı etkiliyor, bu çok önemli
bence. Hayatta yaşanacak ne varsa yaşıyoruz ama buna kendimiz karar
veremiyoruz. Dün de biz karar veremedik bugünde.” Ve ekliyor “eğer kararı biz kendimiz
verebilseydik son yıllarda yaşadıklarımı asla yaşamak istemezdim”.
Sözünü ise şöyle bitiriyor “hayatımda hak etmediğim olumsuzluklara
engel olur onları yaşamazdım”.
Bir
başkası “vicdanım rahat” diyor “çünkü vicdanımı rahatsız edecek bir
yanılgıya düşmedim”. İnsanların kendi özünü ve geçmişini, geleceğini
aramasında ve sorgulamasında şaşılacak bir şey yok. Çünkü insanlar kimlikleri
ile yaşarlar. Hangi yaşta olursa olsun kendilerini ararlar, sorgularlar. Yaşamlarında
olan bitenleri mantıklarıyla bütünleştirmeye çalışır, akıl süzgecinden
geçirirler. Tüm bu olgular olurken güven duygusunu aramak ve o duygu ile
bütünleşmek önemlidir. Kimisi bu duyguyu asla bulamaz kimisi içinse sorun
olmaz.
İnsanlarda
sevgi ve anlayış, sevildiğine ve sayıldığına olan inanç da önemlidir. Bu inancı
aramaktan asla vazgeçmezler. Tıpkı şairin şiirin gizeminden vazgeçemediği gibi.
Yaşamımızda
kadın, erkek, genç, yaşlı hiç fark etmez. İnsan olması gerektiği gibi yaşar. Bu
yaşamında çevresi etken olduğu gibi ailesi ve sokak da etkendir. Aldığı
eğitimin yanı sıra içinde yetiştiği kültürde önemlidir. Edindikleri ya da
edinmeye çalıştıkları misyon da önemlidir. Misyonun yaşama katkısı gri
görüntüyü azaltır. İnsan bir şekilde kendisini anlatmak durumundadır. Bunu
yaşam hattında zaten yapar. Gri bir yaşam tarzında sıkılmak, sıradanlık, boşluk
hissi hayatta gelgitler yaratır. O gelgitlere maruz kalmamak için doğru karar
vermek, olan bitenleri doğru okumak, volkanlara, tsunami ve depremlere yenik
düşmemek için misyonumuzu doğru yöne kanalize etmemiz çok önemlidir.
Toplumumuzun
kadına bakış açısını ele alalım. Bir yandan çocuk yaşta evlenmeye zorlanan ya
da evlendirilen, o yaşta sorumluluk almaya çalışan kız çocukları, diğer yandan “töre”
denen orta çağ kalıntısı bir kültür anlayışı içinde gidip gelmeler. Kaburga
kırmalar, yüzlerde morartılar, cinayetler. Bunun sonucunda oluşan dramlar ve
sendromlar. Görücü usulü ile evlenip, hem de erken yaşta, anlaşamayan ve bir
şekilde yaşamları zindan olanlar. Deyim yerinde ise bileklerine aile çevresince
kelepçe vurulanlar. Ve yaşamlarını dizayn ederken istediği ile değil diğeri ile
yaşamak zorunda kalanlar. Hırpalanan, ötelenen, sevme ve sevebilme ihtimalini
unutanlar.
Adıyaman’da
ailesi tarafından iki yıl önce zorla evlendirilen bir kız çocuğu “annemi,
babamı, kardeşlerimi iki yıldır görmüyorum, çok özledim” diyerek söze
başlıyor. Küçük kız, kendisini görmeye gelenlerden hangisinin “damat”
olduğunu bilmeden evlendiğini, kısa sürede hamile kaldığını ve bir kız çocuğu
dünyaya getirdiğini anlatıyor. Beş bine satılan çocuklardan biri o. Ya onun
gibi yüzlercesi. Bu bir “köle pazarı mıdır” diye manşet atan
gazete yanlış mıdır?
Bu
ve benzeri yaşananlar, yaşanacak olanlar, yaşanmış olanlar. Doğaldır ki insan
dimağında yerlerini alacaktır, almıştır, almaktadır.
Yaşam
savaşçısı olmak, güven duygusunu kaybetmemek lazım. Velev ki bir hata söz
konusu, bu durumda, “kıyamet kopuyor” yerine insanların birbirlerini anlamaları,
birbirlerine saygı duymaları gerekir. Kendimize ve başkalarına “vize”
uygulamak doğru değildir aykırı olmak da. Yaşamı değiştirmek için başkalarını “anlama”
ya çalışmak, diğer renkleri görmeye çalışmak için çok da fazla bir gayret
gerekmez aslında. Yeter ki anlayışlı olalım. Düşüncelere saygı duymasını
bilelim.











