28 Ağustos 2020 Cuma

ARTILAR VE EKSİLER


Artıların ve eksilerin hesabını yaparken söz dönüp dolaşıp eleştiriye ve insanın kendisiyle hesaplaşmasına geliyor.
Yaşamın yanımızda taşıdığımız tek bavul olduğunu hatırlayıveriyoruz.
Sosyal medya hayatımızda kapsamlı yer tutmaya başladığında; bir yandan tanımadıklarımızı tanıyor, diğer yandan tanıdıklarımızı tanımadığımızı anlıyoruz.
Benliğimizi yeni yaşamlara uydurma harekâtı devam ediyor.
Kalanlar, terk edenlere ilgi duyuyor, gidenler ise kalanları anlatmaya koyuluyor.
Kibir ve bencillik anlayışının alabildiğine yaygın olduğu gerçeğini gördüğümüzde hayata dair anlayışımız sarsılıyor.
Bu sarsıntı geleceğimizi yeniden dizayn etmemize neden oluyor.
Eleştiriye ve sorgulamaya teğet geçenler ne kültürün gelişmesini ne de küreselleşmenin önemini anlamış değiller.
Anlamadıklarını anlamış gibi algılayıp anlamadıklarının da farkında değiller.


SİNİRLER GERİLMİŞTİ BİR KEZ


Apartman girişinin duvarında sanki düz yoldaymış gibi rahatlıkla aşağıya indi.
Giriş kapısının açık olmasını fırsat bilip kendini dışarı attı.
Kapıda oturan kadınlar ve çocuklar çığlık attı.
İrkilip birkaç adım geriye kaçanlara aldırmadan, göz açıp kapayıncaya kadar bahçedeki otlar arasında kaybolup gitti.
Yüzü sararmış kadınlar o gün bir daha oraya oturmadılar.
Çocuklar oyunlarını uzak köşede oynadılar.
Sinirler gerilmişti bir kez.
Belleğimize pis, gereksiz, iğrenç bir canlı olarak kazımışlardı.
Farelerin yararsız ve iğrençliği çocuklukta kazınmıştı insan beyninin kıvrımlarına!
Oysaki doğada yaşam alanı bulan her canlının farklı işlevi vardır.
Yarasalar zararlı zeytin sineğinin ilaçsız yok edilmesi için çalışan canlılardır misal.
Yılanlar farelerin çoğalıp ürünlere zarar vermesine engel olurlar.
Kısacası bir canlı bir diğerinin aşırı çoğalmasının önüne geçip ekolojik dengenin korunmasına yardımcı olur.
Ancak bizler ne yapıyoruz?
Doğadaki canlıları acımasızca katlediyoruz.
Yaşam alanlarını tahrip ediyoruz.
Orman alanlarını yok ediyoruz.
Çok uluslu maden şirketleri ve HES’ler aracılığı ile suları borulara hapsediyor, yüzlerce yıllık anıt ağaçları kesiyoruz.
Peki niçin?
Küresel sermaye ve sömürü çarkını hızlandırmak için.
İnsan yaşamı için en tehlikeli güç kuşkusuz silahtır.
Ancak silahtan daha tehlikeli olanı ise algılama gücüdür.
Bu gücü bir kez ele geçirenler toplumsal belleğimize de yön vermeye başlarlar.
En basitinden yararlı olanı yararsız, yararsız olanı yararlı gösterebilirler. Sanal ile gerçeği karıştırmamıza neden olabilirler.
Yenilgiyi başarı olarak algılamamıza neden olabilirler.
Gerçeği ve doğru olanı sorgulamamızı engelleyebilirler.
Neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verebilirler ve dahası bizim de kabullenmemizi isteyebilirler.
İnandırdıkları şeyin peşinde koşmamıza neden olabilirler.
Algı yanılsaması öyle bir şeydir ki, yanılsamanın etkisini artırmak ve kalıcı kılmak için müthiş bir kampanya başlatırlar.
O kampanyaya direnciniz yeterli gelmezse eğer, kaleminiz, sözleriniz, notalarınız, mısralarınız teslim olur.
Özgüveniniz kaybolur.
Zihniniz büyük bir teslimiyete hazır duruma gelir.
Medyanın ve kimi yazarların, TV’lerde boy gösteren muhteremlerin, sözde aydınların, işbirlikçi zevatın psikolojik bombardımanına maruz kalabilirsiniz.
Yararlı olana “Evet” ya da “Hayır” demek için sorgulamanın önemine inanıp, gerçeği kendi beynimizde tartıp yüreğimizin süzgecinde geçirmenin daha fazla önem kazandığı günlerden geçtiğimizi unutmamalıyız.


16 Ağustos 2020 Pazar

İNSAN OLMAK


Benim için ayırım kıstası iyilik ve kötülük, insan olabilmek.
Böyle düşünen bir sürü insan olduğunu düşünüyorum.
Bir insan kendi karanlığında değil, aydınlığında sakin ve derin bir nefes almalı. Kendi ışığını takip etmeli.
Çünkü, bir insan yolundan saptığında, özünden uzaklaştığında karanlığın içinde yol alıyor demektir.
Kendi doğru bilip çizdiğimiz rotamızda ilerlerken, diğerinin rotasına girmemiz için, karanlık insanlar karşımıza çıkabilir, bizi doğru yolumuzdan saptırmak isteyebilir.
Eğer biz bunu anlayabiliyorsak kendimizle yüzleşmek, öz yolumuza dönmek zor değildir.
Başkalarının seçimlerinden etkilenmeye gerek yok, kendimiz olalım yeter.

6 Ağustos 2020 Perşembe

YALNIZLIK KİMSESİZLİKTİR



Bir ara dikkatimi çekmişti. Deniyordu ki, "...yalnızlık umudumu kırıyor; yanımda birilerinin olması üzerimde ağırlık yapıyor... Beni mutlu eden yalnızca özgürlük, özgür olduğum düşüncesi."
Sarsıcı gerçeği çarpıcı şekilde verirken kendi duygusu içinde kaybolmak bu olsa gerek. Hem, "yalnızlık umudumu kırıyor" diyeceksin; hem de, "yanımda birilerinin olması üzerimde ağırlık yapıyor" düşüncesinde yitip gideceksin.
İşin özü yalnızlık aslında kimsesizliktir.
Kalbindeki fırtınan zerresini belli etmeden dik, sarsılmaz adımlarla yürüyememektir.
Her şeyi bildiğini sanırken aslında hiç bir şey bilmemek, başkasının yanında yük olduğunu düşünmek, bencillik ve kibirdir.
"Yalnızlık özgürlüktür..." düşüncesi farklı hayatların bağlandığı yaşam biçimi ve anlayışı olabilir.
Lakin, yalnızlık özgürlüktür doğru olmasına doğruda, ya yaşlılıkta yalnızlık nedir?
Bir tas suyu veren olmazsa, hastalığında elini tutan olmazsa?
Yalnızlığın ne demek olduğunu o zaman anlar insan.
Yazması çizmesi kolay gelir, lakin gerçekler çok farklıdır. Bu dünyada hiç bir Allahın kulu yalnız kalmasın. Ya evladının, ya da can yoldaşının yanında olsun.
Yaşam bir başkası istiyor diye hayatında değişiklik yapmak değildir. Sevdiklerinle yan yana nefes almak, toplum için iyi şeyler yapmaktır.
Yalnızlık düşüncesinin kendisi için önemli olduğunu düşünenlerin de elbette ki kendine göre bir gerekçesi vardır. Olmalı da. Yoksa sözcüklerin ve davranışların bir anlamı kalmaz. Çünkü, yalnızlık kimi zaman hayatımıza yön veren bir durum olsa da, yalnızlığı seçmenin de gerekçesi mutlaka vardır. Misal, çoğu insanın hayatında özel diyebileceği birinin olmaması. Mutlu ve huzurlu olmak için doğru insana rastlayamamış olması.
Yalnızlık özgürlüktür yada değildir.
Hayat yalnızken de, değilken de öğretici olmalıdır.
Yol haritasında bazen yalnızlık kendinizi tanımak, kendinizle ilgilenmek adına bir şans da olabilir.
Nietzsche'ye göre ise yalnızlık, "...kimine göre hasta kişinin kaçışıdır; kimine göre de, hasta kişilerden kaçıştır."
Kısacası yalnızlığın nedenleri de yorumları da çok farklıdır.
Yalnızlığın çok farklı nedenleri olsa da, tek başına kalmaktan uzak durmanın önemine inanıyorum. Hiç bir canlı tek başına hayatını uzun süre sürdürme olanağına sahip değildir. Yanındakilerin varlığıyla huzur bulmak, dönüp asla geriye bakmamak, olumsuzluklarla karşı karşıya gelmemek, başkalarının hayat anlayışı ve yaşam tarzına karışmamak... Kim neyse nedir...
Hayat insanı acizlik ve güçsüzlük sarmalına mahkum etmemeli. İnsan kendi gücünü anlamalı. Kabul görmek için şekilden şekile girmemeli. Gerçekleri göremiyorsan yalnız olsan ne olmasan ne.
Kimi insanların, çok uzun zamandır zihinlerini kurcalayan "yalnızlığın özgürlük olduğu" düşüncesi bağlamında biriken ve cevaplanması gereken soruların cevaplarını birleştirip  hayatına en doğru kararla devam etmesi gelecek için önemli bir adım olacaktır.


26 Temmuz 2020 Pazar

HER ŞEY BANA SENİ SÖYLÜYOR



Geçenlerde bir dostla konuşuyordum. Kızgındı. Dahası anlam veremediği bazı olumsuzluklara şaşıp kaldığını söylüyordu. Toplumsal gerçekler yerine “havadan sudan” yazılarla, konularla uğraşır olmuştuk ona göre.
Geçmişi,  geçmişte olan bitenleri hafızamızın dışına attığımızdan yakınmıştı.
Toplumsal hafızamızın zayıflığını bir kez daha tescil etmek ve geçmişte bu toplumun yaşadığı travmaları anlatmak yerine “ sıradan” yazılarla kendimizi avuttuğumuzu söyledi.
"Toplumun geleceği için her daim doğru düşünmek zorundayız. Doğruları ve gerçekleri söylemenin ötekileştirilmesi kabul edilemez. Çünkü insanlığın bugünkü konuma gelmesinde ki en büyük güç hatalar değil doğrulardır." demişti.
Neki, çoktandır unuttuğumuz yada görmezden geldiğimiz, kendimiz gibi düşünmeyene “söylediklerinize katılmıyorum, ancak bunları söyleme hakkınızı sonuna kadar savunuyorum” anlayışıdır.
Ancak, söz söyleme adına toplumun hassasiyetlerini göz ardı etmekte hiç kimsenin hakkı olmamalıdır.
İnsan önce kendisini değerli hissedecek ki çevresindeki varlıklara da yeterli değeri versin. Lakin, dünyada birçok insanın kendi varlığının bile farkında olduğundan kuşkuluyum. Çünkü bir insan heyecanı da, utancı, gururu, öfkeyi, çaresizliği de merak eder. Öğrenmeye heves eder.
"Her şey bana seni söylüyor," diyor Goethe.
Kısaca, eğer sen yeterince okumuyor, bilgi dağarcığını dolduramıyorsan.
Kendin olamıyorsan.
Beynimizin hücrelerinin resmini çeker gibi çoğu kez yaşananlara diğerinin gözlerinden bakarız. Farklı düşünmekten, doğruları sorgulamaktan kaçınırız. Kolay olanı seçeriz. Diğeri düşünsün, diğeri yapsın düşüncesindeyiz.
Unutmamak lazım. Farklı düşünenler, doğayı koruyan, saygı duyanlar, dolayısıyla insanlığın geleceğine saygı duyanlar da vardır.
"Amazon yerlilerinden genç avcı ilk çıktığı avın etini yemezmiş. Kırılgan bir fauna yaratmamak için de o hayvan türü avcıdan hep kaçarmış. Zaten bir hayvanı avcının karşısına çıkartmak için hangi hileler, ayartmalar kullanılırsa kullanılsın, doğa her daim kendi bildiğini okumuş, avcının karşısına çıkaracağı avı kendisi belirlemiştir."
İnsanoğlu bu süreçte kendisini doğanın dışına çekerek yaptığı bir çok şeyi doğanın karşısına birer kavram olarak koymuştur.
Sadece avcılık yapmakla kalmamış, gün gelmiş "insan insanın kurdu olmuştur." Yaşam alanlarını korumak, hakimiyet alanı oluşturmak, diğerini kendi çıkarları için kullanmak gibi çok değişik amaçlarla bir diğerinin yaşamına kast etmiştir.
Her daim kendine yontmuştur. Toplum demiş, kültür demiş, hak/hukuk demiş, tarih/edebiyat demiş, felsefe ve bilim demiş. Lakin demokrasi, evrensel kabul görmüş insan hakları, yaşam hakkı denince işine geleni yapmıştır.
Yaşadığım somut dünya ile kurgulamaya çalıştığım dünya arasında çok fark var. Caddelerde, sokak aralarında, anayollarda vızır vızır geçen arabalar ve korna sesleri. İşlerine bir an önce yetişme kaygısında olan insanların takım elbiseleri ve kravatları ile koşuşturmaları. Kimilerinin ellerinde ufak tefek tezgâhları ile bir an önce tezgâhlarını kurup “ gelll vatandaş...” diye bağırmanın dayanılmaz muzipliğini yaşamalarına şahit olurum. Soğuk havalarda üşüyen, ellerini ısıtmanın telaşı ile nefesinin sıcaklığına tutan ve üzerinde parkası olmayan öğrencilerin okul yolunda koşuşturmasına. Sırtında taşıyabileceğinden ağır çantası ile bir an önce okuluna kavuşmak ve sabahın ayazını dışarıda bırakmak için mücadele eden minik öğrencilere.
Metropollerde yaşam hem büyükler ve hem de öğrenciler için meşakkatlidir. Eviniz eğer varoşlarda ise koşuşturmanın soluksuzluğuna şahit olursunuz.
Gel gör ki toplumsal gerçekleri bire bir yaşamak için o toplumun bizzat içinde var olmak, toplumun hissettiklerini hissetmek gerekir.
Yaşam ne gariptir bazen. İnsanı, düşünmeye ve gözlem yapmaya itiyor ister istemez. Bir yandan dokununca açılıp kapanan kapılar ve bilgisayarla yönetilen dünya. Diğer yandan steril ortam dışında var olan gerçek yaşam.
Steril ortam dışında: İnsanlar soğuğa karşı bir sığınak olarak kullandıkları kafelerde ya da çay ocaklarında ısınmanın telaşındadırlar. Aralarında uyuşturucu bağımlılarına, açlara, evsizlere, sokak satıcılarına rastlamak şaşırtıcı değil.
Her gün bir yerlerde tekrarlanan bu sessiz trajedinin tanıkları olarak. Sanki hayat hep böyleymiş gibi, sanki her şey yolundaymış gibi ve zaten olması gereken de buymuş gibi üç maymunu oynamak nasıl bir duygudur bilinmez.
Yıllar öncesi öğretmenliğimin ilk yıllarında ve hatta ilk günlerinde doğunun kadim bir şehrinde yaşadıklarım hafızamın bir yerlerinde hiç uzaklaşmaz. Beyaz kâbus’un acımasızlığı ve rüzgârın bir şamar gibi insanların yüzüne vurması karşısındaki çaresizliği. O çaresizlik içinde küçük çay ocaklarında ısınmanın telaşı ile yanan sobanın etrafında yer almaya çalışan işsiz, yoksul, belki de cebinde çay parası olmayan; ancak sigarasından ciğerlerine çektiği dumanın verdiği keyifle etrafına onurlu ve güler yüzle bakan insanları anımsarım.
O yıllarda tanıdığım insanların ve çocuklarının bugün büyük şehirlerin varoşlarında sürdürdükleri yaşam koşullarını, sevdalarını, dostluklarını, sevgilerini, kahkahalarını, yoksulluklarını "erken açan erik çiçeği" anlatmalı.     

15 Temmuz 2020 Çarşamba

ANAM SANA EMANET


Hava bir sıcak bir başka gün kapalı.
Yağmur yağıyor.
Yağmur bazen kederlendirir beni oldum olası.
Bugünde bulutlar gökyüzünde maviliği kapatmış durumda.
Etrafta her gün var olan kalabalık azalmış.
Annelerinin elinde tutup cadde boyunca yürüyen çocuklar gözükmüyor.
Bu havalarda kendime yönelirim.
Düşünmeye başlarım.
Dünü ve bugünü.
Dün yaşadıklarımı, bugün yaşadıklarımı.
Düşüncelerimi sararmış bir yaprak gibi kuşatır keder.
Bugün de beni sararmış bir yaprak gibi kuşatmış durumda.
Yıllar öncesini düşünüyorum yine.
Geri dönüşü olmayan yaşanmışlıkları, çekilen acıları, çileleri, yoklukları, çaresizlikleri.
Anam ile babamın zorlu mücadelesini.
Şu an acı çekiyorum.
Kendimle zorlu bir savaştayım sanki.
Dünün, bugünün, yarının güzelliklerinden uzak bir yaşam öyküsü içinde savrulan anamı.
Yıllar önce karlı bir günün sabahında sonsuza uğurladığımız babamı düşünüyorum.
İçim acıyor.
Günler sabun gibi kayıyor elimizden.
Zamana yenik düşüyor yaşanmışlıklar.
Her giden günü geri getirmek imkansız.
Anam bugün bizleri kedere boğan hastalığının pençesinde ameliyat oldu.
Yaşlı o artık.
Ey Ankara, Anadolu'nun yürekli analarının kenti.
Anam sana emanet.
Sabırtaşlı o yiğit anaya iyi bak.
Üzme bizi.
Biliyorum üzmeyeceğini.
Biliyorum gülüşlerimizin boğulmasını engelleyeceğini.

10 Temmuz 2020 Cuma

KIZIM İÇERİYE GEL



İşlerini akıllarıyla yürütemeyenlerin tek çıkar yolu, ölçüsüz ve orantısız yürümeye çalışmaktır.
Sevgi ve saygıdan uzak bir çizgide vücut bulmaktır.
***
Yaşam yelpazesinin rüzgârında yer alan çaresiz o kadar çok insan var ki.
***

O gün yine güzel bir yaz günüydü.  Etrafta çöl rüzgârıyla savrulan ince kum taneciklerinin oluşturduğu küçük kum öbeklerinde sessizce küçük elleriyle şekiller çiziyor, oyun  oynuyordu.

Sonra bir ara yaşlı bir amcanın  evlerinin önünde arabasından indiğini gördü.
Umursamadı.
Oyununa devam etti.
Gökyüzünde kavurucu çöl sıcağını serinletecek tek bir bulut gözükmüyordu.
Bir süre daha dışarıda oyununa devam etti.
Ta ki babasının "kızım içeriye gel" sesini duyana kadar.
Kum öbeği üzerine çizdiği şekillere son bir bakış atarak sessizce yerinden kalkıp eve girdi. Babasının yanında o aksakallı adam vardı. Annesini aradı gözleri. Bulamadı. Sessizce babasının yanına gidip misafirin elini öptü. Kenara çekildi.
Babası, "bak kızım" dedi gözlerinin içine bakarak. "Seni bu adamla evlendireceğim. Artık onunla yaşayacaksın!"
Küçük kız babasının bu sözleri üzerine korkuyla bir adım geriye çekildi. Ağzından tek bir ses çıkmadı. Gözleri anasını aradı tekrardan. Fakat nafile. Hayır deyip diretmesine destek olacak kimse yoktu.
Küçük kız çaresizdi.
Gözlerine dolan iki damla yaşla babasına baktı sessizce.
Geri çekilip yan odaya geçti. Artık gözlerinde şiddetli yağmur damlaları gibi yaşlar boşanıyordu.
Yer Suudi Arabistan'da küçük bir kasabaydı.
Bir kız çocuğu, babası tarafından binlerce dolar karşılığı  yaşlı bir adamla evlendiriliyordu.
Dolarların insan yaşamını galebe çaldığı, yoksulluğun, çaresizliğin ve korkunun kirli ve dramatik bir tiyatral oyuna dönüştüğü bir kabullenişti bu.
Kadını satılacak bir meta olarak gören bir zihniyet.
Ve benzeri onlarca olay.
Hainliğin ve kalleşliğin egemen olduğu bir dünyada “babanın evlada ihaneti”.
Alacağı birkaç kuruş için bir canı, bir geleceği karartma bağnazlığı…
Sessizce olan bitene razı olma iç güdüsü…
Havada dram saklayan kum taneleri…
Baharda henüz ağacın dallarında filizlenmeye başlayan yaprakların koparılışı gibi hoyratça girişimler…
Yaşam nedir, gelecek nedir bilmeyen çocuklar…
Geri kalmışlığın prangalarının insan bedeni ile bütünleşmesi…
Yaşamın kıyısında ölümle sonlanan ya da çaresizlik ve yoksullukla zar zor devam eden yaşamlar…

25 Haziran 2020 Perşembe

KENDİN OLMAK

 



Yaşamın o ince çizgisinde, zikzaksız yürünülen yolun etkileyiciliği önemlidir...
O yolu izlemek, topraktan beslenmek, yağmurla süslenmek, güneşle nefeslenmek, kötüden uzaklaşmak, doğrudan yana olmak dünden bugüne her insanın başarabildiği, içine sindirebildiği bir durum olmamıştır...
Diğerinin başarısını içine sindiremeyen, çekemeyen, kendi başarısızlığına kılıf arayan, kibir abidesi, görgüsüz, üçkağıtçıların olduğu bir dünyada yaşıyoruz...
Bir başka deyişle, bazı insanlar, tüm coğrafyalarda, doğru olanı karalayarak, kendi karanlıklarını kamufle etmeyi bir seçenek olarak benimsemişlerdir...
Bu bağlamda, en doğru seçenek yanlışı görüp "kendin olmaktır"...

24 Haziran 2020 Çarşamba

ZOR YILLARDI


Tarih boyunca değişik coğrafyalarda toplumun izlediği yol çizgisinde yaşanan haksızlıklar ve insafsızlıklar vardır. Dolayısıyla, her insanın yaşamı boyunca iyi ya da kötü maruz kaldığı olaylar karşısındaki düşüncesi de yaşadıkları da farklıdır. İster istemez yaşanan haksızlıklar ve insafsızlıklar karşısında öfkelenenlerin yanı sıra öfkeye kapılmayanlar da vardır...
Aslında öfke yüreğe yüktür...
Yarar yerine zarar getirir...
Yaşanan sıkıntıları akılcı bir yaklaşımla ele almak ve çözüm üretmek en doğru seçenektir...
***
Gerek insani ilişkilerde, gerekse yaşanılan ortamda insanı çileden çıkaracak, öfkelendirecek durumlar yok diyemeyiz...
Hiç bir coğrafyada bunun önüne geçmek mümkün olmamıştır...
Her daim toplumda kabul gören, zikzaklar çizmeyen doğru bir çizgide, zorlukların ve haksızlıkların üstesinden gelip, öfke kıskacından kurtulmalıyız...
***
Yaşanan her öykü her olay bizler için birer derstir...
Önemli olan o dersi çıkarıp, yaşananların sebep ve sonuçlarını analiz etmektir...
***
Zor yaşam koşulları karşısında giderek tükenen, kahrolan, hep başkaları için yaşayıp, fedakârlık eden insanların da bir öyküsü vardır...
Pandeminin içine aldığı kafes ortamında çoğu kez, hafızamda yer etmiş, asla silinmesi mümkün olmayan çocukluğumda yaşadıklarımı, çekilen sıkıntı, çile ve acıları düşünürüm...
O yıllarda sahip oldukları bir kaç parça tarla ve bir kaç koyundan ibaret olan mal varlığıyla çocuklarını muhannete muhtaç etmeden yetiştirmenin gayreti ile olağanüstü bir çaba sarf eden ana ve babamın zorlu koşullara karşı verdikleri amansız mücadeleyi hatırlarım...
Onların çocukları için olağanüstü bir fedakârlık yaptıklarını şimdi daha iyi anlıyorum...
Gelir yetersizdi ama önemli değildi...
Kendilerinden önce atalarının izlediği yol çizgisinde alın teri ile ilerliyorlardı...
Anadolu'nun ücra bir köyünde taşıdıkları ağır yükle birlikte, doğru ve yanlışı, içten gelen deprem uğultusuna benzer öfkeyi, mavi gökyüzünün dinginliğine benzer sessizliği gülümseyerek kabulleniyorlardı...
Yaşadıkları coğrafyada var olmanın amansız mücadelesi, bozkırın ortasında, kimi zaman gün boyu bir damla suya muhtaç kurumuş dudaklarda kendini gösteriyor, kimi zamanda  derin vadi ve sarp dağ yamaçlarında , rüzgarın hiddetine karşı koymaya çalışıyorlardı...
Kısacası zor yıllardı...
Ama tek bir şikayete yer vermeden...
Yılgınlığa düşmeden...
Pes etmeden...
Umudunu yitirmeden, kaygıya teslim olmadan...
Her ikisi de çocuklarının geleceğinin kendileri gibi zor koşullara mahkum olmaması için çaba içindeydi...
***
Haksızlıklara uğrasalar da kendileri bir diğerine karşı insafsızlık içine asla düşmediler...
Başardılar...
Onlara minnet borçluyuz...
Bizleri topluma yararlı birer evlat olarak yetiştirdikleri için...