27 Mayıs 2021 Perşembe

BİZLER HENÜZ ÇOCUKTUK


 

Eğer yaşam akan bir ırmak ise. O ırmağın bize öğrettikleri vardır. Şaşkınlıkla karşılanan öğrenilenlerin yanısıra benimsenenleri de bir kenara not etmek lazım.

Bu bağlamda, günlük yaşamda her karşılaşma, her öğrenilen; insan üzerinde bir etkileşimin, durulan yerin sembolüdür.

Lakin, her karşılaşma ve öğrenilen ile etkileşime girmek yorucu olabilir. Bu durumda belirgin, gerçekçi örneklere odaklanmak yaşamımızı kolaylaştıracaktır.

Varlığımızı sürdürmenin yolu, başkalarının bize önerecekleri yöntem ve verecekleri icazet ile olmamalı, kendi düşüncemiz geçerli olmalıdır.

Her insanın duyguları, yargıları vardır. Öyle anlar var ki, kimi zaman yardım etme amaçlı yaklaşımda, kimi zaman da zor durumda bırakma amaçlı yaklaşımda duygular ve yargılar harekete geçer.

Babam çiftçiydi.

Uzun yıllar çiftçilikle uğraştı.

Bizler henüz çocuktuk.

Rahmetli babam, Köydeki ilkokul da değil,  ilkokul dahil ortaokul ve liseyi ilçe merkezinde okumamız  için  elinden geleni yaptı.

Çok iyi hatırlıyorum. Köylüler babama; "okuyup da ne olacaklar, köyde kalsınlar sana yardımları olur. Bak tek başına sıkıntılı anlar yaşıyorsun" derlerdi. Babam hiç birini, çok ağır çalışma koşulları olmasına rağmen dikkate almadı. Kendi duyguları ve yargıları ile hareket etti. Belki çok fazla zorluk çekti ama bizlerin okuyup meslek sahibi olmamız için kararlı duruşundan vazgeçmedi.

Söylenenler karşısında her daim verdiği cevap; "umuda ve cesarete ihtiyacımız var. Umudu kimse bize vermez, kendimiz yaratacağız. Cesareti kendi benliğimizde bulacağız. Çocuklarımın okuması için var gücümle çalışacağım. Söylenenlerin, şunu yap bunu yap diye icazet verenlerin hiç biri umurumda değil. Önemli olan çocuklarımın, benim gibi çok zor ve ağır koşullarda yaşamlarını devam ettirmemesidir" olmuştur.

Geleceği şekillendirecek olan da babamın bu düşüncesidir.

Yetişme, yönlendirme ve bilinçli hareket etme ayakta kalmanın en önemli üçlü sac ayağıdır. Kısacası yol haritasında, doğru bilinenden vazgeçmemektir.

6 Mayıs 2021 Perşembe

ÖNCE KENDİN OL


 Bütün yaşamını "beni beğenecekler mi?"

"Beni seviyor mu?"
"Rahatsız eder miyim?" kaygısı üzerine kuruyorsan, bil ki sonun hüsran.
Bir küçük serzeniş, sıradan bir tenkit ya da kadirbilmezlik, acılar pahasına kurduğun o "mükemmel kaleyi yerle bir edebilir.
Ölüm ilanını kaleme alacağına azat et kendini.
Seni, sen diye kabul edip sevecekleri sev.
Eleştir ki onun için "özel biri" olabilesin.
Kendini, kendine beğendir herkesten önce.
Yaptıklarını kimseye beğendirmek zorunda değilsin.
Herkes kendi doğru bildiği yoldan gider.
Önce kendin ol.
Bırakacağın ayak izinden vazgeçme.
Bu dünyada ne yaparsan yap.
Çalış çabala.
Çıkarına dokunduğun an kimseye yaranamazsın..
Yol haritanda yaşayacağın zorlukları, acıları göze al..
Dostoyevski'nin dediği gibi, "Büyük insanlar şu dünyada büyük acılar çekmek zorundadırlar.."

2 Nisan 2021 Cuma

WUHAN VİRÜSÜ ...


Bakın bu görsel Fox tv haberde yer aldı.

Sağlık Bakanı ne diyor, Wuhan'dan dünyaya yayılan virüsü kastederek ,"toplum yeterince gündemine almıyor".
Bu bir bakıma doğru tespit.
Lakin, parti kongrelerinin kalabalık ortamına olur verenleri de unutmamak lazım.
Her neyse, o kendilerinin bileceği bir durum.
Aşağı yukarı yaklaşık bir senedir, coronavirüs salgını nedeniyle dışarıya zorunlu olmadıkça çıkmadım.
Bunun sonucu belli.
Diz ve sırt ağrısı.
Bugün, hava serin.
Maskeyi kaptığım gibi, tenha sokak aralarında az da olsa yürüdüm.
Bir ara yolum caddeye çıktı.
Gözlem yapmak için, İstanbul sokaklarında bir on dakika yeterli aslında.
Caddeye bakan yerde müdavimleri eksik olmayan bir kahvehane var.
Gerçi ben asla kahvehane ortamına girmem, girenin yanında da pek durmam.
Çünkü, virüs olmasa da o ortamın kesif sigara dumanına maruz kalmayı doğru bulmam.
Bu benim düşüncem.
Lakin,
Herkesin düşüncesi farklı.
Giden gider.
Yetkililer açıkladı.
-Kahvehanelere girişler "hes kodu" ile olacak.
-Bir masada iki kişiden fazlası olmayacak.
-Maske, mesafe kuralına uyulacak.
-Sigara içilmeyecek.
Bu açıklamalara vatandaş uyuyor mu uymuyor mu?
Denetim nasıl yapılıyor?
Caddedeki o kahvehanenin camlarından gördüğüm kadarıyla, kurallara uyan ya yok, ya da çok az.
Orta yaşlı insanlar içeride masaların etrafına dizilmiş.
Maskeler çene altında istirahatte.
Sohbetin belli ki en koyusuna dalmışlar.
Sigara ellerinde.
Dumanını etrafa savurmakta sorun görmüyor olmalılar.
Bu durumu görünce insan bir an durup düşünüyor.
Bu insanlar, ya açıklamaları dinlemiyorlar, ya da umurlarında değil.
Veya idrak etme sorunu var.
Oysa ki,
Her gün virüse yakalananların sayısı ülke genelinde giderek artıyor.
Sayı kırk bine dayandı.
Hayatını kaybedenler var.
Virüs nedeniyle işini kaybedenler var.
Vatandaş sabah ,
Evden çıkıyor.
Kahvehaneye gidiyor.
O ortamda kaldığı sürede belki de virüsü kapacak.
Akşam,
Eve döndüğünde o virüsü evde bulunan aile fertlerine olasılıkla bulaştıracak.
Ateşi 39 .a çıkıp nefes almakta sıkıntı başladığında....
Ne diyelim
Söylenecek tek söz kalıyor.
"Geçmiş olsun. Acil şifalar dileriz".

24 Mart 2021 Çarşamba

HEP TEK BAŞINA


 Bereket fışkırıyor toprak.

Dört bir taraf çiçek...
Gelip etrafımı sarıyor çiğdem kokuları derinden buram buram
yine de hiç bitmeyen bir umut
kimi zaman çöllerde bir ceren
kimi zaman dağlarda bir Doğan
hep tek başına
mavi mavi açıyorum kayalar ardında
Güneşe dönüyorum yüzümü, aydınlığa
dağ, taş, ot, bayır
delicesine koşuyorum, uçarcasına
Direniyor koca bir ova...

BİR KALEM DÜŞÜNÜN


Bir kalem düşünün, açıla açıla küçülmüş, neredeyse elle tutulması zor olsa da günlerce, belki de aylarca düşüncelerini kağıda yazmış.

Küçülse de değerinden bir şey kaybetmemiş.

Aza sahip olmak yokluk değildir bu anlamda.
Çünkü, gerçek zenginlik zihinde başlar.
Kendi çıkarı için, bir diğerini küçümsemekle o zenginliğe ulaşmak mümkün değildir.
Hayat her sonu hep başa bağlar.
Her olguda bir döngü, her döngüde bir bilgi var. Hayatın bilgisini alacak kadar zengin ol.

9 Mart 2021 Salı

GEÇMİŞE YOLCULUK


 

Sulusepken yağan kar doğaya gelinliğini giydirirken minibüs hızla yol alıyordu. Motorunda çıkan homurtu ve siyah egzoz dumanı eşliğinde bacaları tüten dağınık taş evlerin olduğu yerleşimlerden geçti uzun süre.  Alabildiğine uzanan bozkırda ne bir ağaç ne bir canlı vardı. Sanırsın gizli bir el tekmil canlıları yerin altına çekmişti. Öylesine sessiz, öylesine dingindi etraf. Taşranın kent, köy ya da kasabaları ulaşılmaz uzaklıktadır bir diğer bölgeye. Kırsalın bu tamamen kendisine özgü dünyasında, geniş yerleşim yerlerinden uzakta içine kapalı bir toplum yaşamı söz konusudur.

Amacımız ziyaret değildi. Öğretmen olarak ilk görev yerine gitmenin heyecanı vardı içimizde. Büyük bir merakla minibüs şoförüne arada bir soruyorduk “daha yolumuz çok mu ağabey”. Şoför arkaya dönüp gülerek “geldik geldik” diyordu her defasında. Saatler geçiyor köy bir türlü görünmüyordu. Ufukta devasa görkemi ile dağların dorukları ovaya bakıyordu. Tilkinin bakır döktüğü topraklardı buralar. Her şey şaşırtıcıydı. Meraklanmaya başlamıştık. Nasıl bir köyde görev yapacağımızı, kalacak yer bulup bulamayacağımızı düşünüyorduk. Gittiğimiz yer bir köydü ve karakış acımasız yüzünü göstermeye başlamıştı. Hiç kimseyi tanımıyorduk. Bozkırda yağan karın altında, ayazda, acımasız soğukta saatlerce dışarıda kalmak da vardı işin ucunda. Düşündükçe dişlerimin birbirine “zangır zangır” vurduğunu hatırlıyorum.

Bir yandan uçsuz bucaksız beyazlığı ve yol kenarında birikmiş kar öbeklerini seyrediyor, bir yandan da üşümemek için parkalarımıza sıkıca sarılıyorduk. Arabanın içi yavaş yavaş soğumaya, hareketsiz duran yolcular da üşümeye başlamıştı. İki arkadaştık. İkimizde aynı köyde görevlendirilmiştik.

Şoför “görüyor musunuz bacalardan çıkan dumanları” deyince gösterdiği yöne odaklandı gözlerimiz. Evlerin üzerinde dumanlar yükseliyordu. Hem de onlarcasında birden. Köyün yakınında ki gölün yüzeyi beyaz bir örtü ile kaplanmıştı. Sonradan öğrenecektik gölün yüzeyinin bir kaç ay kalın bir buz tabakası ile kaplı kalacağını. Islak camın ardından yağan kar camı yalıyor, ben de cama yapışan kar tanelerini silecekmişim gibi elimi uzatıyordum. İçimden bir ses “umudunu yitirme” diyordu durmadan. Islak bulutlar vardı gökyüzünde. Uzaklardaki taş evler beyazlığın içinde bir görünüp bir kayboluyordu. Sırtını hafif meyilli bir yamaca yaslamış köyün etrafında seyrekte olsa söğüt ağaçlarının dalları kendini rüzgârın gizemine bırakmıştı.

Minibüsten indiğimizde gideceğimiz okulun yolunu soracak kimseye rastlamadık. Minibüs uzaklaşmış, kalan yolcularını bir başka köye götürüyordu. Soğuktu ve üşüyorduk. Epey bir bekleyiş sonrasında beyaz saçlı, kasketini kulaklarına kadar indirmiş, siyah paltosuna sıkıca sarılmış bir adama sorduk gideceğimiz yeri. Eliyle şapkasını hafif kaldırıp “aha şurada” dedi, umarsız. Kimsiniz, necisiniz arkadaş deme gereğini duymadan tekrar şapkasını indirip yürüyüp gitti. Adam gözden kaybolana kadar vurgun yemiş gibi kıpırdamadan durduk bir süre.

Ayak parmaklarımızdaki sızı üzerine tarif edilen yere doğru hızlı adımlarla yürümeye başladık. Gittiğimiz yer bildiğimiz okul binalarına benzemiyordu. Düz damlı beyaz badanalı bir yerdi. Duvarlarının sıvaları dökülmüş, giriş kapısı yer yer kırılmıştı. Tam bir virane görünümünde idi. Sonradan öğretmenler odasının damı çökecek öğle yemeğinde olan öğretmenler de ölümden kıl payı kurtulacaktı.

Köy tahminimizden de büyüktü. Evlerin arasında dışarıdan bakıldığında tabelası olmayan bakkal dükkânları ve kahvehaneler vardı. Öğrencilerimizin varlığı bize yetiyordu artık. Geçen zaman içerisinde yeni köyümüze de okulumuza alışmamız uzun sürmedi. İlk günlerde çektiğimiz büyük zorlukları, meşakkatleri, kırılganlıkları, yağan kar ve yağmur ile çamur deryasına dönen yollarda ayakkabılarımızın çamura bulanmasını, zorlukla yürüyüşümüzü, ahırdan bozma bir göz damda uzun süre kalışımızı, yağmur yağdığında damlamasını çoktan unutmuştuk.

Aradan aylar geçti. Kış gitmiş yerini bahara bırakmıştı. Etraf yeşillenmeye ağaçlar yaprak açmaya başlamıştı. Gölün maviliği çoktandır görünür olmuştu. Kışın o beyazlığından ve kar esaretinden eser kalmamıştı.

Sonra, hızla sürüp giden, alabildiğine monoton ve sessiz hayat sürüp gitti uzun yıllar boyunca. Bu hayat iç karartıcı bir masal gibi hatırımda halen. Şimdi geçmişin yaşanmışlıklarını gözümün önünde yeniden canlandırdığımda, kendim bile bütün bunların gerçekten böyle olduğuna güçlükle inanıyorum. Ama gerçekler geçmişin boğucu bir halkası olarak devam ediyor hala.

Birgün bir öğretmen arkadaşımız kardeşini köyde nişanlamak istediğini söyledi. Kızı babasından istemek için bizimde beraberinde gitmemizi istiyordu. Çaresiz kabul ettik. Ama bir şartımız vardı. Yörenin düğün geleneklerini ve kız istemenin usullerini bilmediğimizi ve önceden açıklamasını istedik. Gülerek kabul etti.

Kız evine gittiğimizde sıcak bir şekilde karşılandık. Bizi kadınlar, bebekler ve kız çocukları ile elli yaşlarında, kısa boylu, kirli sakallı bir adam karşıladı. Penceresi evin üzerinde olan, tavanı lepik denilen yassı taşlarla kaplı bir yerdi burası. Zemin halı kaplıydı. Adam yerdeki minderin üzerine oturdu. Sessizce bize bakmaya başladı. Gergin görünüyordu. Bizde etrafına sıralanmıştık. Kısa bir sohbetten sonra öğretmen arkadaşımız adama dönüp kızını kardeşi ile evlendirmek istediğini filan söyledi. Uzun uğraşlardan ve dil dökmelerden sonra baba kızını vermeye razı oldu. Çeyiz ve başlık konusu o sırada konuşuldu. Çeşitli beyanatlarda bulunuldu. Adam, asla bir babanın kızını isteği dışında evlendirmemesi gerektiğini söyledi. Erken yaşta doğum yapmanın risklerinden bahsetti. Evliliğe adım atmanın gelin açısından kolay bir durum olmadığını söyledi. Dağ köyünde bu düşüncelere sahip birinin olması insanın içini aydınlatıyordu.  Kadınlardan tek bir ses çıkmadı konuşma boyunca. Kenarda sessizce ve başlarını kaldırmadan oturdular. Kadınların söz hakkının olmamasını yadırgamıştık. Çünkü bizim oralarda böyle durumlarda kadınlara da söz verilir düşüncesi sorulurdu.

Gelenek gereği elinde kahve tepsisi ile evlenecek olan kız içeriye girdi. Bir an şaşkınlıktan küçük dilimizi yutacak olduk. Bu daha çocuk sayılırdı. Yaşının küçük olduğunu söylememişlerdi o zamana kadar. Sesimiz çıkmadıysa da nutkumuz tutuldu. Dilimiz damağımız kurudu. Bu bizim öğrencilerimizin yaşıtı idi. Lakin yapacağımız bir şey de yoktu. Adamın söylediklerini düşündük bir an. Öğretmen arkadaşımızın yüzüne baktık sessizce, gözlerimizde “neden buradayız” pişmanlığı okunuyordu. Birbirimize acı birer tebessümle baktık. Gözlerimizi yere indirdik.

Benzer şekilde kendi öğrencilerimiz arasında da bu tür yaşı küçük kız çocuklarının evlendirildiğini duyduk sonradan.

Yıllar sonra bir şekilde karşılaştığım bir kız öğrencim de küçük yaşta amcasının oğlu ile rızası olmadan evlendirildiğini, evlendiği ilk yıllarda çok ağladığını fakat çaresiz durumu kabullenmek zorunda kaldığını söyledi. “Küçük yaşta evlendirilen mağdurlardan biriyim” diyordu konuşmamızın başında. “17 yaşında, arkadaşlarım okula giderken ben amcamın oğlu ile evlendirildim. Hiç tanımadığım, hiç görmediğim şehre getirdiler beni. Uzun süre ağladım. Yıllar sonra çocuk sahibi oldum,  tek tesellim çocuklarımdı artık benim için”. İçim burkulmuştu bu duruma. Gerçi aradan yıllar geçmiş, çocukları büyümüştü çoktan. Fakat konuşmasında hala bir pişmanlık içinde olduğu anlaşılıyordu. Eşini sevmeden başkalarının isteği ile evlendirilmişti. Benim de gözlerim dolmuştu bu duruma dinleyince açıkçası. İçinde büyük bir kırgınlığın hala devam ettiğini hissetmemek olanaksızdı. Çaresizliğin, büyüklerine söz geçirememenin kurbanlarından biriydi o da. O bir çocuk gelindi çünkü.

Çocuk gelin olarak çektiği sıkıntı ve acılı süreci geri döndürmenin olanağı yok. Ne yazık ki küçük yaşta zorla evlilikler binlerce kadının yaşamını elinden alıyor. Aile içi şiddet, yoksulluğun çaresizliği, berdel, cinsiyet eşitsizliği, genç kızların alınıp satılması insanın boğazında düğümlenip kalıyor. Kuşaklararası devam eden bu anlayışın sorgulanmaksızın yirmi birinci yüzyılda da devam ediyor olması en çok kadınlarla çocukları mağdur ediyor.

Daha oyuncaklardan uzaklaşabilecek kadar büyümeden, çevreyi ve yaşamın varlığını tam algılayamadan, evliliğin getirdiği sorumluluğa sahip çıkması istenen çocuklar hayatlarının baharında yaşlanmaktan kurtulamıyor. Okula giderken ya da sokakta oynarken, kendinden habersiz, isteği dışında yapılan pazarlıklar sonrası kendini bir adamın koynunda buluyor. Yaşananları bir kader olarak algılayıp çektiği acıları içine atmaya zorlanıyor ve bunun acısı yaşamı boyunca hiç geçmiyor.

Ülkemizde erken yaşta ve zorla yapılan evlilikler sadece Doğu ve Güneydoğu’da yaşanmıyor. Aksine tüm bölgelerde, çok az değişen farklı sosyal alışkanlıklar ve geleneklere dayalı olarak devam ediyor. Bugün çocuk gelinlerin görülme oranı % 28. Uçan Süpürge Derneği Koordinatörü Sevna Somuncuoğlu bu konuda gerçek rakamın acilen tespit edilmesi gerektiğini kaydediyor. Somuncuoğlu bu evliliklerin büyük kentlerde de olduğunu söyleyip şunları ekliyor “ Araştırmamızda ‘çocuk gelinler’in topluma olan etkisi ve dezavantajları üzerinde durduk Ama ‘çocuk gelinler’in gerçek sayısının belirlenip demografik yapının ortaya çıkartılması gerekiyor. Araştırma sırasında bize ‘bizim bölgemizde çocuk gelin yok, Doğu Anadolu Bölgesi’nde var’ diyorlar. Ama öyle değil. Türkiye’nin her yerinde ‘çocuk gelin’var. Hatta büyük kentlerde daha sık görülüyor.” Bu saptama benim yukarıda yazdıklarım ve şahit olduklarımın doğruluğunu kanıtlamaktadır.

Cehalet, toplum baskısı, gelenekler, sosyal yaşamın vazgeçilmez kültür anlayışı öteden beri kadını ateş çemberinde tutuyor. Sorunun kökenine inilmiyor. Bu duruma direnen kadınlar ise acımasız “töre” illetinden yakalarını kurtaramıyor, bedelini hayatları ile ödüyorlar. Evlatlarına değer biçip, onlar üzerinden kazanç sağlayan, başlık parası gibi yasal olmayan uygulamalar çocukları daha da mağdur ediyor.

Erken ve zorla evlilik insan hakları ve çocuk hakları ihlalidir. Erken yaşta kendi rızası dışında ya da büyüklerinin rızası ile zorla evliliğe itmek bir şiddet türü olarak karşımızda durmaktadır. Bunun engellenmesi için toplumun bilinçlendirilmesi ve gerekli eğitimin verilmesi gerekir. Ayrıca yasalarda caydırıcı önlemlerin alınmasında yarar vardır.

Yapılan araştırmalara göre ülkemizde üç evlilikten biri çocuk yaşta yapılıyor. Çocuk yaşta evlendirme nedenlerinin başında yoksulluk, kalabalık ya da parçalanmış aile yapısı ve evliliği meşrulaştırmak için dayandırılan dini ve kültürel değerler geliyor.

Çocuklar, gelin gittikleri evde cinsel ve ekonomik anlamda hizmet eden bireylere dönüşüyor.

Çocuk gelinler ömür boyu istismar mağduru olup çıkıyor.

 

28 Şubat 2021 Pazar

EKSİĞİZ, HER BİRİMİZ


 

İnsanoğlu, binlerce yıl her şeyi kontrol edebileceğini düşündü. Lakin, aradan binlerce yıl geçmesine rağmen hala kontrol etme çabasıyla tüm gücünü harcıyor.

Bu çaba süresince, izlenmesi gereken en yaşam dolu yolu seçebildi mi? Yoksa durduğu yerde, zamanı gelen dönüşüme ve yeniliğe kapalımı kaldı?

Ve yine binlerce yıldır insanlık  en çok neleri düşündü, neleri merak etti, neleri yaptı.

Yaşadığı ve nimetlerinden yararlandığı varlığını devam ettirmek için olmazsa olmaz doğaya karşı, çevresinde bulunan, uzak diyarlarda bulunan insanlara karşı neler yaptı, yapmaya da devam ediyor.

Bu süreçte en değerliler cehaletin arsızlığına heba edildi.

Medeniyetin bıraktığı izleri takip ettiğimizde göreceğimiz ilk şeylerden biri de, yaşamın değerlerini korumaya, gerçekleri bulmaya adanmış çabaların görmezden gelindiğidir.

Lakin, öğretilen, öğrenilen her şeyin uyandırdığı merakın duyguları tarihin süzgecinden geçerek inatla var olmaya devam etmiştir.

Unutulmamalıdır ki, insanlığın ve geleceğin temeli yok etmekte değil, hakikatin peşinde gitmekle mümkün olacaktır.

İnsanlığın acımasızlığına, haksızlığına tanık olmak insanın yaşadığı kendi acısını önemsizleştiriyor. Ne yazık ki, insan hem doğaya karşı, hem de insanlığa karşı insan olmayı öğrenene kadar bu acımasızlık devam edecek gibi gözüküyor.

Yaşadığımız, nefes aldığımız ortamda yok saymayı, ötelemeyi, görmezden gelmeyi bir tarafa bırakıp, yaşatmayı benimsemek en doğru seçenek olmalıdır.

25 Şubat 2021 Perşembe

BİR ÖĞLE VAKTİ


 

Haziran güneşinin kavurucu sıcağında terlemişti.

Gürültüden uzak soluklanacağı gölgelik bir yer olmalıydı.

Etrafı ürkek bakışlarla kolaçan etti.

Çocuk seslerinin geldiği yere yöneldi.

Duyguları onu yanıltmamıştı.

Parktaki ağaç gölgesine sığınmış çocukların neşeli koşuşturmaları ile karşılaştı.

Banklara oturmuş sohbet eden yaşlılar belli ki parkın müdavimlerindendi.

Serçeler kanat çırpışları ile çocukların oyununa eşlik ediyordu.

Boş sıralardan birine ilişti.

Az ileride ki yaşlılar koyu bir sohbete dalmış olacaklar ki selam verdiğini fark etmediler.

Heyecanla birbirlerine bir şeyler anlatıyorlardı.

Üç kişiydiler.

Sırtında rengi solmuş bir gömlek, ayaklarında ütüsüz pantolon ve boyası çoktan kaybolmuş ayakkabıları ile sakalı kırlaşmış yetmişli yaşlarında olan adam gömleği koltuk altlarında sıkıyormuş gibi, durmadan kımıldıyor, ellerini durmadan kımıldatıyor, tuhaf bir şekilde çevresini kolaçan ediyordu.

Diğeri zayıf, uzun boyluydu.

Başında rengi solmuş bir kasket vardı.

Avurtları çökük, gözleri kahverengi küstah ve sabit bakışlıydı.

Sırtında düğmelerinin bir kısmı açılmış yazlık bir gömlek vardı.

Üçüncü adam ise isteksiz bir tavırla konuşuyordu.

Etrafına öfkeli öfkeli bakıyor, sıkılgan bir tavırla yerinde duramıyor sürekli kımıldıyordu.

Huzursuz olduğu her halinden belliydi.

Giyimi sadeydi.

Zayıf ve orta boyluydu.

Saçları kırlaşmış ve dağınıktı.

Diğer ikisinin konuşmalarını öylesine dinliyordu.

Arada bir kendisi de konuşuyor ya da konuşulanları başı ile evet anlamında onaylıyordu. 

İlk bakışta iyi yürekli bir adamcağız kanaati oluşturuyordu.

Etraflarına ilgisizdiler.

Kendi aralarında hararetli bir sohbete dalmışlardı.

Zaman zaman birbirlerine el kol hareketleri ile bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı.

Çocukların gürültülü oyunlarına dalmışken aniden yaşlılardan biri oturduğu yerden hışımla kalktı.

Pet şişedeki suyu diğerinin başından aşağı kızgınlıkla boşaltıverdi.

Diğeri yerinden kalkmak için çabaladı.

Banka tutunarak güçlükle ayağa kalktı.

Konuşma zorluğu da çektiği derdini anlatamamasından belliydi.

Diğerinin müdahalesi ile sakinleşen taraflar tekrar yerlerine oturdu.

Derin bir sessizlik çökmüştü.

Çocuklar uzaklaşmışlar, serçeler de uzağa konmuşlardı.

Olan biteni sessizce oturduğu yerden izledi.

Bütün duyguları felce uğramıştı.

İnsanlara olan itimadı onarılmaz derecede yara almaktaydı.

Öğle olmuştu.

Yukarıda ise güneş gökyüzünü baştanbaşa örten beyaz bulutların arasında olanca kızgınlığı ile ortalığı kavurmaya devam ediyordu.

Her şey susmuştu.

Yalnızca uzaklarda çığırtkan bir kuşun tiz ve ağlamaklı sesi çınlayıp duruyordu.

Başkalarının acılarına yabancıyız diye düşündü.

Çünkü hepimiz kendimizle, kendi yaşamımızla ilgiliyiz.

Başkalarını anlamaktan korkuyoruz.

Etrafımızda olan biteni görmüyoruz.

Farkında bile değiliz.

Duygularımız, hislerimiz üzerinde bu denli değişimin olması şaşırtıcı.

Bu denli korkakça, vicdansızca, hastalıklı duygunun varlığı ürkütücü.

Sohbetlerinin bir yerinde anlaşamayıp birbirini üzen bu yaşlı insanların anlaşamadıkları ne olabilirdi?

Belki de tanışmaları soluk almak için kendilerini attıkları bu parkta olmuştu.

Sokakların ve caddelerin gürültüsünden uzak huzurlu bir zaman geçirmek değil miydi tek istekleri?

O halde neden birbirlerini kırma noktasına gelmişlerdi?

Üçünün de giyimlerine, tavırlarına, yüzlerindeki derin çizgilere bakıldığında yoksul oldukları belli oluyordu.

Feleğin sillesini çoktan yemişlerdi.

İsyankâr olmaları çaresizliklerinin bir sonucu muydu? 

Yaşamın zorlukları vicdanlarını yok saymalarına mı neden olmuştu?

İç dünyalarında kopan fırtınaların sebebi birinden diğerine farklılık gösterse de hisleri ve duyguları üzerinde küçümsenmeyecek değişimlerin varlığı ortak noktalarını oluşturuyordu.

 

31 Ocak 2021 Pazar

HER NE İSEN OSUN ASLINDA


 

Montaigne şöyle der  “Öfke ve kin doğruluğun sınırları dışındadır; bu tutkular yalnız işlerine akıllarıyla bağlanamayan insanların işine yarar. Doğru ve temiz işler hep ölçülü ve ağırbaşlıdır. Ölçü olmayan yerde kavga, gürültü ve haksızlık vardır.

Doğru yol uğrunda kendimi ateşe atabilirim; ama elden gelirse başkalarını yanmaktan korurum. Montaigne şatosu gerekirse herkesin evi ile birlikte yansın; ama gerekmezse kurtulmasına sevinirim. İşimin bana verdiği imkanlarla onu korumaya çalışırım.”

İnsan yaşamında gündem o kadar hızlı, bazen o kadar coşkulu, bazen o kadar kırıcı ve baş döndürücü bir hızla değişmektedir ki yetişmek ne mümkün. Yaşamın hay huyunda gidip gelenlerin bir kısmı çıkara ve bencilliğe başvururlar. Kurnazca asıl niyetlerini açığa çıkarma cesaretini göstermeden hareket ederler. Bu harekete cesaret dememeliyiz. Öyle gayretli kimseler vardır ki, bütün arzuları diğerlerine eziyet etmektir.

Onları bu çabaya iten şey nedir o halde?

Amaçları mı?

Yoksa çıkarları mıdır?

Beyinlerinde sakladıkları  senaryo gerçekten nedir?

Ya da ego tatmin merkezlerinde büyüttükleri şeyin dikkate alınmaması karşısında saldırganlık mıdır?

Ne yazık ki, çevremize baktığımızda kimi; yükselme, dikkate alınma, liderlik oluşturma, emir verme, kendisi gibi düşünmeyenleri aşağılama ya da hakaret etme, düşüncelerindeki garipliği başkalarına aktarma tutkusu olanlarla karşılaşırsınız.

Montaigne diyor ki Öfke ve kin doğruluğun sınırları dışındadır; bu tutkular yalnız işlerine akıllarıyla bağlanamayan insanların işine yarar.”

Tutku nedir peki?

Bence tutku insan gövdesinde var olan ve atılmayı bekleyen bir safradır. Bu öyle bir safradır ki, yolu tıkanmadıkça, içinde bulunduğu insanı hareketli, atılgan, canlı ve diri tutar. Ancak, yolu tıkanır da akmak için mecrasını bulamazsa işte o zaman gerçek yüzünü gösterir.

Peki ne yapar?

Saldırganlaşır, yakıcı ve acı verici bir ağrıya dönüşür.

Yükselme, dikkate alınma ve söz söyleme hakkı elde etmeye çalışan insanlar, eğer önleri açık ve ilerleyebiliyorlarsa acı verici, saldırgan değil, aksine beceriklidirler. Aksi durumda ise saldırgan kimlikleri harekete geçer, etrafında olan bitenleri hazmedememe, kötü görme, gibi bir çıkmaza düşerler.

Ve yine Montaigne der ki “doğru yol uğrunda kendimi ateşe atabilirim; ama elden gelirse başkalarını yanmaktan korurum.”

Doğru olan nedir?

Montaigne’in dediği gibi “doğru yol uğrunda kendini ateşe atmak mıdır?”

Bencilce çıkarlarımızı korumak için harekete geçmek ve etraftakileri görmemek, insanları yok saymak, insanları kendi amaçlarımız doğrultusunda kullanmak mıdır?

Yoksa akıl, bilim, kültür, sanat sevgisi gibi hasletleri oluşturmak, insanlara yardımcı olmak, etrafa azim ve kararlılık aşılamak mıdır?

Her ne isen o sun aslında.

Seni senden iyi anlayabilen yine sensin.

Önemli olan o aklı yerinde ve insanlığın mutlu geleceği için kullanmadır.

Bence gerisi boştur vesselam.

İnsanlar arasında dostluklar, iyilikler daima var olsun.

Bencillikle, duyarsızlıkla, anlaşılmaz tutkularla bir yere varılamaz.

 

24 Ocak 2021 Pazar

VE ÇEKİP GİTTİ YAŞAMDAN


 

Hazanla birlikte yapraklar sararmaya, gazel olup dökülmeye başladı. Uzun süre yaşam döngüsü tekmil canlıya şekil vermeye devam etti. Ağır aksak geçen günler sonrasında havalar aniden soğudu. Soğuk ve ayaz başkentin semalarında demoklesin kılıcı gibi salınmakta. Puslu havada insanlar her zamankinden aceleci.

Parklar karla kaplı, yollar buz, sokaklar çamur deryası. Araba egzozlarından çıkan dumanlar, bacalardan çıkan kurumlar başkentin ufuklarında gezinmekte. Dışarı çıkmak ne mümkün. Buğulu camlardan gamlı yürekler dışarıyı seyretmekte. İnce kum gibi yağmakta olan kar, sokakları, caddeleri, çatıları beyaza bürüdü. Ağaç dalları kuş seslerine hasret.

Sessizce durduğu pencerenin önünde, dışarıyı iç sıkıntısı ile seyrederken yutkundu, acı acı gülümsedi. İsteksizce, fersiz bir şekilde arkasını pencereye döndü. İrade dışı atılan adımlarla odanın ortasına gelip durdu. Çaresizliğin hançerlediği adam, buruk bir hissiyatla, sessiz sessiz ağlamaktaydı.

Düşünceler yorgun zihnine kanlı bıçaklar gibi saplanıyor, tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üzerine olanca gücü ile iniyordu.

Sakalları intizamsız bir şekilde uzamış, yüzü her zamankinden solgun, alnında kabaran damarlar yüzündeki sıkıntıya eşlik ediyordu. Beklenmedik bir şekilde aldığı acı haber karşısında manen iflas etmişti. Hayat ne acımasız diye düşündü. Felek ne kadar kahpe, ne kadar zalim.

Umutsuz yaşanır mı hiç diye düşündü uzun uzun. Umut her daim yüreklerde olmalı dedi belli belirsiz duyulur duyulmaz bir sesle. Bir çiçek gibi bir sevda gibi açmalı umut, gözyaşları ile sulanmalı, gözyaşlarında hem acı vardır hem umut dedi yorgun bakışlarla.

Canından çok sevdiğinin yanında olmaması, göçüp gitmesi dünyadan umutları yok eder kimi zaman. Yüreğiniz katılır, ağlamak istersiniz ağlayamazsınız. Konuşmak istersiniz konuşamazsınız. Bakarsınız etrafınıza, görürsünüz lakin içinizdeki fırtınayı gösteremezsiniz. Belki bir yararı olmayacağını düşündüğünüz için, belki daha fazla acı çekmemek için, belki de anlamayacaklarına, iletişim kuramayacağınıza inandığınız için.

Geçmişi düşündü uzun uzun. Gün tükenmez oldu, bütün sinirleri gerilim içindeydi. Düşünceler tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üstüne olanca gücü ile inerken odanın ortasında ayrıldı. Kapıya yöneldi, merdivenleri indi, sokak buz dışarısı ayazdı. Aldırmadı yürüdü yürüdü… Aradan geçen zaman asırlar kadar uzun bir zamandı. Akşam iş dönüşü kalabalığı ile eve döndü.

Yaşam döngüsünü kim durdurabilmiş ki diye düşündü. Gideni, geçen zamanı bir an bile geri getirmek olası mı?

Asırlardır sezdirmeden tekmil yaşamdan bir şeyler alıp götürmedi mi zaman?

Beklentilerimiz, hayallerimiz, gülüşlerimiz zaman içinde yok olmadı mı?

Bizlere kalan sadece onurlu bir bakış, dürüst bir yaşam, acıya isyan değil midir?

Lakin son demde gerçekçi olmak lazım geldiği belleklerimizde yerini almalı değil mi? Anılarımız ve gelecek umutlarımız olmasa, geriye ne kalırdı ki?

Anılarımızı unutmadan, umutlarımızı kaybetmeden yaşam oyununu bozmaya yeltenmeden direnmeliyiz artık.

Yaşam budur işte. Yaşam gerçeğini görmeliyiz ve en önemlisi zaman gerçeğini görmeliyiz. Unutmamak gerekir ki herkes evreni sığdıramaz yüreğine, herkes daha büyük yağmurlar içinde var olamaz. Kocaman bir yüreği, kocaman bir yaşamı yüreğinin süzgecinden geçiremez.

Ve çekip gitti yaşamdan, kayıverdi ansızın sonsuzluğa.

Hiç yorgunum demedi, hiç hastayım demedi, hiç yüzündeki gülümsemesini kaybetmedi, hiç kimseyi üzmedi bildiğim.

Yaşam ona çok şey öğretmişti. Acıyı da mutluluğu da görmüştü ahir ömründe.

Kol kanat germişti çocuklarına. İlkokulu üçe kadar okumuştu. Çocuklarını okutmuştu yıllarca, cahil kalmasınlar istemişti.

Çocukları ah çocukları.

Hasta yatağında solgun yüzünü görünce hüngür hüngür ağlayan çocukları. Onun her şeyi idi onlar. O yine ağlamayın diyebilmişti hasta yatağında.

Her gidiş zamansız derler ya. Onun gidişi yaşlı da olsa zamansızdı. Kabullenmek zor olacak hem de çok zor.

Hazin bir tören oldu Karşıyaka mezarlığında. Kalabalıktı mezarlık. Komşuları, akrabaları, çocuklarının iş arkadaşları yerlerini almışlardı sessizce. Soğuk aman vermiyordu. Eşi omzuna aldığı şalın varlığına rağmen üşüyordu, üşüdüğünün farkında bile değildi, kızarmış gözlerinde gözyaşları durmak bilmiyordu.

Çocukları, torunları orada idi. Uzaklarda olan akrabaları ve torunları gelmişlerdi mezarına bir avuç toprak atmak için. Ataya son görevi yapmak için.

Büyük oğlu kimseyi indirmedi kabrin içine. Ortanca ile yüklendiler. Bize düşer dedi onu kabre indirmek. Kalabalık bir yas, bozulmayan bir sükûnet yeriydi. Herkes duygulu bakışlarla bakıyordu olan bitenlere. Kıbleye çevirdi. Başındaki düğümü çözdü elleriyle büyük oğlu.

Arada bir ses çınladı. “Ahiret yolculuğudur oğul” diyordu yanındakine. Devam etti duyulur duyulmaz bir sesle:

“Sen hiç baba oldun mu oğul?

Çocuklarına kol kanat gerdin mi hiç?

Onları küçük yaşta kan uykusundan uyandırmaya kıyabildin mi?

Bir babanın gülümseyen bakışlarına hiç şahit oldun mu?

Hiç çaresizlik gözyaşı döktün mü oğul?”

Mekânın cennet olsun babacığım. Nurlar içinde uyu ebedi uykunda. Unutma ki seni özleyenler peşinde gelecekler bir gün yanına…

***

9 yıl oldu ebediyete göç edeli.

Ölüm yıldönümünde saygı ve özlemle anıyorum...

Işıklar içinde uyu.